Özgürlük kavramının edimselleşmesine ve insanlığın kurtuluşuna dair umudumuz varsa eğer, bunun anlamlılığı ve olanaklılığı için, ne felsefeden ne de İdea’nın kendisinden kaçabiliriz. Baskısız, sömürüsüz, sınıfsız ve özgür bir dünya özlemi, derinde yatan bir idealizmi imler.
Tarihi, insanın özgürleşme mücadelesiyle özdeş gören [1] Hegelci diyalektik, bu bağlamda sadece yöntemsel ilerlemenin değil, aynı zamanda özün kendisinin, İdea’nın işaretçisi. O zaman, liberteryen (özgürlükçü) sosyalizmi basit bir oksimoron yakıştırmasından kurtaracak şeyin de İdea’nın kendi mantıksal açınımı olduğunu ve bunu aslında hem Hegel’i, hem de onu ‘tersine çeviren’ Marksizm’i aşarak yapabileceğini söyleyebilmeliyiz.
Birey-toplum çelişkisini, geçişlilik mantığıyla evrensel Özgürlük gerçeğine ve edimselleşmiş Hak kavramına çevirecek olan moment, Marx ve Engels’in materyal üretim ilişkilerine, ekonomik altyapıya güdümlü gördüğü İnsan [2] değil, tam tersine bu üretim ilişkilerini felsefi/etik çıkarsamalara güdümleyebilen İnsan’dır.
Yeryüzündeki bütün baskı ve sömürü çeşitlerinin ortadan kalkması, genel ve kavramsal bir ezen-ezilen savaşımının sonlandırılmasına bağlı. Emeğin, işçinin, kadının ve ezilen ulusların özgürleşmesi, diyalektik materyalizmin ya da salt anarşist yaşam pratiğinin çıkarımı olamayacak kadar etik/ideal bir erek. Bu bağlamda, kapitalist üretim ilişkileri de bütün savaşımların ana kaynağı olup herşeyi kapsayan bir üstkümeden ziyade, evrensel-rasyonel insan kavramının ışığında, tarihin çöplüğünde yitip gitmesi gereken, oldukça büyük, patolojik bir altküme olabilir ancak.
Homo sapiens kendisini sınırlayan bütün maddi ve zihinsel zincirleri kıracaktır ama bunu tarihin materyal ilişkileri öyle emrettiği için değil, kendisi sonsuz Özgürlük İdeası’ndan [3] başka hiçbir şeyle yetinmediği için yapacağına inanmalıyız.
Sosyalizm eğer gerçekten özgürlüğün/eşitliğin/hakkın anlatımıysa, despotizmin, materyalizmin ve hiyerarşik devlet yapısının da bütün zorbalıklarını defetme gücüne sahip olmalı ve erek olarak etik/estetik/entellektüel anlamda eksiksiz, özgür bir toplumu düşlemelidir. Bu evrensel imgelemin pratikteki izdüşümü ise bireyin demokratik, komünal özyönetimle katıldığı, ulus-devletle olan diyalektik/çelişik savaşımını [4] özgürleşinceye dek sürdürdüğü tarihsel, örgütlü ve devrimci bir süreçtir.
Otoriter devlet sosyalizminden ayrı olarak, özgürlükçü sosyalizm her türlü despotik/hegemonik istenci dışlar ve her bireyin tüm gizilliğini özgürce açındırabileceği bir toplumsal yapıyı arzular. Bu bağlamda, Sovyetler Birliği ve Çin deneyimleri ne kadar dışsal ve bürokratik/despotik istence bağımlı hale getirildiyse; örneğin, İspanya’nın tarihi anarşist deneyiminin, Meksika’da Zapatistalar’ın direnişinin ya da Rojava’da kadınların ön saflarda olduğu bir sosyal dönüşümün o kadar içsel, akışkan ve özgür/etik bir tarihsel büyüme evresine ait olduğunu söyleyebiliriz.
Özgürlükçü sosyalizm/anarko-komünizm tarihinde moral anlamda en önemli dokunuşlardan birini Bookchin gerçekleştirmiştir. Hem kapitalist yozlaşmaya hem de ekolojik felakete karşı etik bir dayanışmacı/paylaşımcı/komünalist yapılanmayı imgelemiş [4]; toplumsal yapının felsefi düşünceden soyutlanmasına karşı çıkmıştır. Bu aslında Nietzsche’ci irrasyonalizme meyil edebilecek anarşist ruhun, Hegel’in tinsel/bütüncül anlayışına doğru (her ne kadar Bookchin, Hegel’den farklı olarak ‘diyalektik doğalcılığı’ geliştirmiş olsa da) bir yönelimini imlemesi açısından kayda değerdir.
Felsefenin Dayanılmaz Ağırlığı ve Liberteryen Sosyalizm
06/04/2015
