
Köy çocuğuyum ben. İncir ağaçlarımız, tadına doyum olmaz üzümler yetiştirdiğimiz bağlarımız vardı. Pamuk ya da buğday ekilebilir alan yaratmak uğruna incir ağaçlarını ve üzüm bağını katletmişti büyük amcam; ben küçüktüm. Şimdi büyüğüm biraz ve bakıyorum ki amcam da büyümüş, başbakan olmuş. Mushaf’ta, İncir Suresi’nde yemin edilirdi incir üzerine, biz insanı en güzel biçimde yarattık diye. O halde, üzerine yemin edilen inciri katleden insan güzel olamazdı, değil mi? Ağaçları katlederek oluşturduğu tarladan hep en düşük verimi aldı amcam. Her köşe başında bir alışveriş merkezinin yer aldığı, uzunca binalardan göğü göremediğiniz, yeşilin sadece kıyafetlerde yer aldığı bir cennet düşleyen var mıdır acaba? Cennete ulaşmak için dünyada cehennem yaşa diye bir kaide olduğunu da hiç duymadım ben. Bilakis, insana dünyada cehennemi yaşatanlar değil midir cehennemle müjdelenen? Ben amcam gibi değilim gerçi; bilmem kimin cennete, kimin cehenneme gideceğini.
Eylemlere katılan, aktivist bir adam değilim ben. Babam iyi solcuymuş ama gençlik yıllarında; babam gibi olamadım hiç. Okumakla, izlemekle ve düşünmekle yetindim sadece. Elektronik kitap teknolojisi çıktığı için mutlu olduğumu beyan etmem gerekiyor burada, çünkü bir endüstri yetiyor zaten ağaçları katletmeye. Okurum hala, her fırsat bulduğumda. Sosyal gücün dağılımındaki tuhaf gidişat, okumaya fırsat bulamayacağım ya da her istediğimi okuyamayacağım zamanların uzak olmadığını gösteriyor ama, kaygılıyım. Bu yazıyı yazarken de kaygılıyım mesela. Neyi nasıl yazmalıyım ki birileri bana kızmasın diye ter döküyorum şu an. Şimdi ter dökmezsem, o terlerin namünasip yerlerimden akıtılacağına olan inancım sonsuz çünkü. Babam gibi olamadım hiç; gaz bombası acıtıyor mu sahi?
Kesilmeyi bekleyen bir ağaç konumuna sokacak belki de bu yazı beni, olsun. Türkiye’nin sosyal yapısı ve Türkiye’deki sosyal dönüşüm üzerinden açıklamak istiyorum ağaçlara, ağaçları savunan insanlara olan şiddeti. Hızlı kentleşme, tasarruf alışkanlıklarının tuhaflığı, AVM kültürünün yükselişi ve sınıfsal yer değiştirmelerin aşırılığı… Bunlar, Türkiye için elimdeki gerçekler. Gerçek kavramının da görelilik kazandığı zamanlarda yaşadığımızdan, kendi gerçeklerim diyerek sahipleneyim gerçeklerimi. Önce gerçeklerimi tartışayım, sonra bir iki hipotez atmaya çalışayım ortaya.
Kentleşme, kentte yaşayanların toplam nüfustan aldığı payın artması mıdır sadece?
Kentte yaşayan nüfusun toplam nüfus içindeki payı Dünya Bankası verilerine göre 1960’da yüzde 31,5 iken sürekli artarak 2011’de yüzde 71,4 düzeyine ulaşmış. Kır toplumu iken kent toplumu olmuşuz diğer bir ifadeyle. Aslında, kır-kent ayrımına, mekanın kesin çizgilerle parçalanmasına karşıyım ben. Asıl farklılıkların mekandan değil de insandan kaynaklandığına inanırım. Kır denen bölgede yaşayan insanla kent denen bölgede yaşayan insan farklıdır olaylara yaklaşımları, yaşamdan beklentilerine göre. Adına kentleşme dediğimiz süreç, az önce belirttiğim kriterlere göre farklı sosyal gruplardan insanları aynı mekanda yaşamaya zorlamıştır. Bu durumda evvela sosyal, iktisadi problemler zuhur etmiştir. Sosyal problemler evresini fiziki ya da mekan temelli problemler evresi takip etmiştir. Yaşam kalitesinin düşük olduğu yaşam (?) alanlarının türemesi buna örnek olarak gösterilebilir. Sosyal problemler evresini takip eden fiziksel problemler evresi bir nevi yel vazifesi görmüştür mangaldaki ateş için ve yeni sosyal problemler türemiştir ateş-yel ikilisinden. Kent nüfusunu arttıracağız derken, kenti yaşanılmaz hale getirdik; kentteki nüfusu doyuracağız diye de kırdaki toprağı kimya laboratuarlarına malzeme kıldık.
Dünya bize yetmez dedik, uydulara taşındık. Uydu kentlerin mensupları merkeze taşınmak isterse..?
Önce kente göçenler yerleşti merkezin çevresine. Uydu kentler oluşturdular, merkezdeki olanaklara sahip olmayan. Sonra merkezle münasebeti artmaya başladı uyduların. Merkezdekilerin bir kısmı rahatsız oldu bu gelişmeden. Yellenen mangal ateşi giderek büyürken, bazı odun parçaları ateşten uzaklaşmaktır diye düşündü yaşayabilmenin tek çaresi. Kentleşme süreci başlamadan önceki kent sakinleri kendi uydu kentlerini oluşturmaya başladı. Merkezdeki eskiler, merkezdeki yeniler, uydudaki eskiler, uydudaki yeniler… Kentleşmenin sebep olduğu anlam karmaşası…
Türkiye’nin son birkaç yılına baktığımızda, merkezin yeniden inşa edilmeye başladığını, çehresinin değiştiğini, boyunun uzadığını görüyoruz. Mesela şu anda yükselen Çankaya’ya bakıyorum pencereden. Kardan yükselen kardelen değil ama bataklıktan yükselen şekilsiz binalar görüyor gözlerim. Uydularda yaşayan zenginlerin merkeze geri dönme arzusu mudur bu? Peki geri dönecek olanlar hangi kesimdir? Kentleşme öncesi merkezdeyken, uyduda yaşamaya başlayan uydudaki yeniler grubu mu, yoksa kente göçüp sonradan zenginleşen uydudaki eskiler grubu mu? Bir merkeze yönelme eğilimi olduğu aşikar ama bunun hangi grup olduğunun cevabını vermeden önce sınıfsal yer değiştirmenin kolaylaştığını tartışmam gerekiyor.
Ben size içinden lüks cipler geçen uzun binalarda yaşamayı vaat ediyorum.
Bu adam nasıl bu kadar zenginleşti diye afallamışlığınız vardır en az bir kere. Türkiye, sınıfların tahterevalli oynadığı bir ülkedir. Sınıfların yükselişi ve inişi, tahterevallinin bir tarafına aşırı şişman bir grup oturmadığı takdirde çok kolaydır. Bu kolaylık nedeniyle, yüksekte olmanın tadını çıkarmak ve aşağı inmeden önce faydasını supremize etmeye çalışır grup mensupları. Maksimizasyon her zaman yaptığımız bir şeydir ama burada yaptığımız, olası tüm fayda setlerimizden oluşan bir dizinin supremumuna yakınsamaya çalışmaktır. Bu eyleme supremizasyon diyorum işte. Supremizasyon çabası ve her an aşağı inebilme olasılığı insanları hızlı gelir peşinden koşmaya iter. En hızlı geliri ranttan elde edersiniz. Birileri size kürekle arsa dağıtsa keşke ve siz de bu arsaların üzerine binalar, sizin yükselişinize delalet eden uzun binalar dikseniz. “Sen bana cennetini tanımladın; ben senden oy istedim; sen bana oy verdin; al sana cennet” diye düşünen bir ayrı sosyal grup size destek olacaktır, rahat olun.
Az önceki sorumun cevabını vermiş oldum. Yeni yükselen kent merkezine taşınanlar, iktidara yakın olan, iktidar sayesinde zengin olan kesimdir. Bu insanları merkezde toplayarak eski merkezin gücünü de kırabilirsiniz. Böyle bir bakış açısıyla Çankaya’nın durumunu düşünebilirsiniz mesela.
Tasarruf etmeyi hiç öğrenemedik. Artık boş zamanı güzel değerlendirmeyi de bilmiyoruz. Tuhaf tüketici alışkanlıklarımız var.
Tasarruf edebilmek için borca giren bir insan düşünün. Başka ülkelerde var mı araştırmadım ama Türkiye böyle insanlara ev sahipliği yapıyor. Eğer eve (ya da arabaya) yatırmazsan, tüm paranı yiyeceksin diye bir sosyal kural var çünkü. Evin, araban bir de eşin varsa senden kralı yok düşüncesi de egemen elbette güzel ülkemde. Bu iki sosyal kural neye sebep olur? İktisadi kriz dönemleri dışında ev talebinin sürekli artmasına… Hele ki faizler de düşük tutulursa, haydi yavrum çek kredini de al evini diyenler çok olur. Zaten supremizasyon çabasındaki arz tarafının böyle bir taleple karşılaşması bina sayısındaki artışın önünü açıyor işte. Ve yer açıyoruz piyasa dinamikleri gereği oluşması gereken binalara. Denizi doldur, ormanları yak, ağaçları kes, nehirlerin yolunu değiştir… Hayal gücüne bağlı olarak ne yapmak istersen yap, yeter ki binalar için yer aç!
Kentleşmeyi yanlış anlamış bir toplumun, tuhaf bir kent kültürü yaratmasına şaşmamak gerekir. Dışarı çıkma eyleminin bir kapalı mekandan başka bir kapalı mekana geçiş anlamında kullanıldığı yeni kültürden bahsediyorum size. Neden oluştu böyle tuhaf bir kültür? Çünkü tüm insani eylemlerin tek çatı altında gerçekleştirilebildiği mekanlar vardır artık: Alışveriş merkezleri. Gölge bile sağlıyordu bu yeni mekanlar insanlığa, daha ne olsun? Yükselen bu yeni kültürü yukarıdaki arz-talep dinamiğiyle birlikte ele alırsak, dengedeki bina sayısında artış gerçekleşecektir. Kapalı mekanda yaşamaya alışan toplum, açık alanı umursamayacaktır ve bu da arz tarafı için daha çok inşaata uygun alan anlamına gelecektir. Siz takılın AVM’lerde; biz size yeni binalar ve yeni AVM’ler dikelim.
Bitmeyecek bir tartışmanın sonu…
Sonuç kısmında bir senteze giderim diye düşünmüştüm ama gerek kalmadı sanırım bir senteze. Yukarıdakilerden farklı bir tartışma açmak istiyorum sonuç kısmında. David Harvey, insanların kentleri değiştirebildiğini ve kentleri değiştirerek aslında kendilerini değiştirebildiklerini söyler. Kentlerimizi değiştirdiğimiz ortada. Bu değişimin nasıl, ne yönde cereyan ettiği, değişim neticesinde bizler de değişeceğiz diye önem arz ediyor.
Şayet kentlerin değişimi üretim faktörlerinin verimliliğini arttıracak şekilde gerçekleşiyorsa, üretim faktörlerinden insanın pek de kentlerin umurunda olmadığını düşünebilir miyiz? Kaldırımı olmayan, insanların yürüyemediği kentler… Gölgesinin altına sığınıp soluklanabileceğiniz ağaçları olmayan kentler… Göğü görmek için kafanızı 90 derece kaldırmanız gereken kentler… Böyle kentler beşeri sermayeden ziyade fiziki sermayenin daha verimli çalışmasına uygun gibi görünmüyor mu? Şimdi ağaçlarını kesmek için makine kullanan insanoğlu, ağacın eksikliğini hissedeceği gün ağaçlar üretebilecek mi makineleriyle?
Ne yaparsanız yapın, ne derseniz deyin tepki vermeyecek duvar insanlar neden oluyor ağaçsızlaşmamıza. Ağaçsız bir dünya, duvar insanların yaşaması için ideal ortamdır. Eğer duvarlar içindeki duvar olmaktan korkuyor, ağaçsız bir dünyaya karşıyım diyorsanız tek şey var yapabileceğimiz: Kaldırın duvarları, yıkın gitsin hepsini.
