Bu yazıda Marx’a ait bölümdeki yanlış ve çarpıtmalardan bahsedeceğim. (Yazının ilk bölümü ](https://iktisadiyat.com/2010/04/12/mark-skousen-%E2%80%93-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-1/)(s. 149). İngilizcesini de hemen verelim: [s. 134]. Oysa Marx’la “düzgün” bir şekilde ilgilenen herkesin bildiği gibi, Marx hiçbir eserinde “kapitalizm” kelimesini kullanmamıştır. Bunun yerine yazılarında “burjuva üretim biçimi” türünden ifadeler kullanır. Marx’ın kelimeyi bilmediğini söyleyen Braudel “Maddi Uygarlık” kitabının ikinci cildinde (“Mübadele Oyunları”*, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi) şunları yazıyor:
[20. yüzyıl] (s. 208)
İşin en vahim tarafı Marx’ın kelimeyi hiç kullanmamış olması. Böyle birini insan nasıl olur da kelimenin “mucidi” yapar? Bir akademisyen için çok kötü bir hata bu.
(2)
Skousen kitabında Hegelci diyalektiği ve Marx’ın tarihsel görüşünü yukarıda verdiğim iki diyagram vasıtasıyla göstermiş. Türkçe kitapta bunlar (kelimeler Türkçeye çevrilerek) aynen yukarıdaki biçimde verilmiş. Altında şöyle yazıyor:
(s. 168)
Orijinal kitapta da şeklin altında şöyle yazıyor:
[s. 152]
Oysa kitabın hem İngilizcesinde hem de Türkçesinde yanlış var. İşin doğrusu şöyle: Hegelci diyalektik Şekil 6.2’deki diyagramda gösteriliyor. Marx’ın görüşü de Şekil 6.3’teki diyagramda gösteriliyor. Orijinal kitapta Marx’a ait diyagramın altına bunun Şekil 6.3 olduğu yazılmamış ve hem İngilizcesinde hem de Türkçesinde iki diyagram da Şekil 6.2 olarak adlandırılmış.
İlâveten, Hegelci diyalektiğin olduğu diyagram doğru iken, onun altında Marx’a ait diyagramda iki vahim yanlış var. Diyagramlara baktığınızda şöyle bir durum ortaya çıkıyor: İlk olarak, kölelik (tez) ve feodalizm (antitez) birleşip kapitalizmi (sentez) meydana getiriyor. İkinci olarak, kapitalizm (tez) ve sosyalizm (antitez) birleşip komünizmi (sentez) meydana getiriyor. Yani iki üretim biçimi birbirlerinin tezi ve antitezi biçiminde birleşip yeni bir üretim biçimine (senteze) dönüşüyor. Marx’ın tarihsel maddecilik anlayışının neresinde böyle şeyler var? Burada tarihsel maddecilik anlayışı açıkça tahrif edilmiş.
(3)
Yukarıdaki yanlışlardan hareketle, bir alttaki paragrafta Skousen akıllara durgunluk veren bir şekilde şöyle yazıyor:
(s. 168) [s. 152]
Bu pasajın her cümlesinde yanlış var. Yunan-Roma devrindeki kölelik temel üretim aracı değil, temel “üretim biçimi”dir. Yukarıda yazdığım gibi, feodalizm köleliğin antitezi değildir; kapitalizm de bu ikisinin sentezi değildir. Kapitalizmin Aydınlanma devrinden sonra feodalizmin antitezi olması gibi bir şey söz konusu olabilir mi? Öyle görünüyor ki, Skousen’ın ticaret ve sanayi kapitalizmi ayrımından ve bu ikisinin ne zaman ortaya çıktığından haberi yok. Yine, sosyalizm kapitalizmin “bizzat” antitezi değildir. Skousen Marx’ın böyle düşündüğünü nereden çıkartmış?
Marx bir üretim biçiminin kendi “iç çelişkileri” vasıtasıyla bir başka üretim biçimine dönüşeceğini söylerken, üretim sistemlerini Skousen’ın yaptığı gibi tez-antitez-sentez biçiminde göstermek akıl alır şey değil. Dahası, metinde komünizmin tarihin varacağı nihaî üretim sistemi olduğu yazıyor. Marx hangi eserinde böyle bir şey söylüyor? Böyle yazıldığında Fukuyama’nın tarihin sonunu ilân etmesi gibi, Marx’ın da ekonomik açıdan tarihin sonunu ilân ettiğini söylenmiş oluyor. Bu kadarına da “pes” demek gerek.
(4)
Marx hakkındaki çarpıtmalar bir sonraki sayfada da aynı şekilde devam ediyor:
Komünist Manifesto’da Marx ve Engels işçi devriminin başlarında, kendi ifadeleriyle, “[kapitalist] üretim tarzını tamamıyla altüst etmenin bir aracı olması bakımından kaçınılmaz olan önlemler” olarak 10 maddelik bir liste verirler. Skousen bu listeyi aktarmadan önce şöyle yazıyor:
(s. 169) [s. 152]
Marx devletin devrimle devrilmesinden değil, işçi sınıfının devrim esnasında devleti ele geçirmesinden yanaydı. Devrim de Sokusen’ın zannettiği gibi devlete karşı değil, esas itibariyle kapitalist sisteme karşı yapılıyor. Devrimden sonra devletin “sönümlenmesi”nden bahseden Engels değil miydi? Arada Marx’ın şiddetten hoşlandığı da söylenmiş. Ama bu iddianın hangi kaynağa dayandığı belli değil.
Bu yanlışların ardından Skousen (s. 169) [s. 152] diyerek Manifesto’daki listeyi eleştirmeye başlıyor. Oysa Marx ve Engels Manifesto’nun 1872’deki Almanca baskısına yazdıkları önsözde söz konusu 10 maddenin bazı bakımlardan eskimiş olduğunu söylerler. Bu devrimci önlemler için dedikleri şöyledir:
(Bu pasajı internetteki Marx arşivinden aldım. Linki **.)
Türkçesi:
Marx ve Engels böyle yazmalarına rağmen, Skousen sanki her ikisi de hayatlarının geri kalanı boyunca bu önlemleri aynen savunmaya devam etmişler gibi yazmış.
(5)
Bunları yazdıktan sonra Skousen şöyle devam ediyor:
[Marx] (s. 169) [s. 153]
Bu pasajda da iki yanlış var:
(1) İlk cümlede, Marx’ın özel mülkiyetle ilgili fikirleri için Skousen Komünist Manifesto’nun 1964’te yayınlanan Monthly Review Press baskısını kaynak olarak göstermiş. Bu kitapta sayfa 27’de güya bunlar yazıyormuş. Tesadüf eseri, Manifesto’nun bu baskısı elimde bulunuyor. Aynı sayfayı açıp bakıyorum ve orada şöyle yazıyor:
Türkçesi de şöyle:
Alıntıladığım yerin neresinde Marx “özel mülkiyetin kavga, sınıf mücadelesi ve kölelik olduğunu” söylüyor ve “özel mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılmasından” bahsediyor? Bu paragrafın devamında Marx ve Engels “bu anlamdaki” diye yazarak sadece “burjuva özel mülkiyeti”nin kaldırılmasından bahsediyorlar. Hatta komünistlerin kişisel olarak edinilen özel mülkiyetin kaldırılmasını istemekle suçlandıklarını söyleyerek, “bunu kaldırmaya gerek yok” diyorlar. Anlaşıldığı üzere, ne Marx ne de Engels özel mülkiyetin “tamamen” ortadan kaldırılmasını savunuyor. Ama Skousen öyle bir şekilde yazmış ki, okuduğunuzda Marx’ın her türden özel mülkiyete karşı olduğunu düşünüyorsunuz.
(2) Skousen, Marx’ın mülkiyetin hırsızlık olduğu konusunda Prouhon ile aynı fikirde olduğunu yazıyor. Halbuki Proudhon’un mülkiyetin hırsızlık olduğunu söylediği “Mülkiyet Nedir” adlı kitabı hakkında yazdığı bir mektupta Marx şunları diyor (mektubun **):
Türkçesi de şöyle:
Bunları yazan ve “Felsefenin Sefaleti” kitabını yayınlayan Marx, Proudhon’la nasıl aynı fikirde olabilir?
(6)
Marx’ın artı-değer teorisi anlatılırken şöyle bir cümle geçiyor:
(s. 165) [s. 149]
Sermayenin kazancının kâr olduğunu biliyoruz, ama toprak sahipleri ne zamandan beri “faiz” getirisi elde etmeye başladı? Toprak sahipleri “rant” elde etmiyorlar mıydı? Dahası, artı-değer nasıl oluyor da işçilerin gelirlerinden “haksız” yere alınan bir değer hâline geliyor? Marx işçilere kendi değerlerinin tam karşılığının ödendiğini (değişken sermaye ya da geçimlik ücret ödemesi) varsaymıyor mu? Böyle olduktan sonra haksızlık nerede? Marx kapitalizm eleştirisini âdaletsizlik ya da haksızlık üzerinden yapmaz.
(7)
Bir sonraki sayfada Skousen yanlışlarına devam ediyor:
(s. 166) [s. 150]
Marx’ın kapitalizmde işçiler ile kapitalistler arasında sınıf savaşımı olduğunu söylediğini biliyorum, ama “toprak sahipleri” nereden çıktı? Dahası, Marx kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin sınıf çatışmasında “haksız bir avantaj” elde ettiklerini nerede “kanıtlıyor”?
(8)
Başka bir yerde Skousen Marx’ın Kapital’in ilk cildini yayınladıktan sonra bir daha tam bir kitap yazmayı reddettiği yazıyor. (s. 163) [s. 147] Bu iddianın dayanağı nedir, belli değil.
Bir diğer yerde de Marx’ın Dönüşüm Sorunu’nu (Transformation Problem) asla çözemediği ve bununla hayatı boyunca boğuştuğu yazıyor. (s. 175) [s. 157] Bu da doğru değil. Marx sorunu Kapital’in üçüncü cildinde matematiksel olarak yanlış da olsa çözüyor. Hayatı boyunca sorunla uğraşmak da nereden çıkarılıyor?
Bu arada, çeviri hakkında bir şeyi belirtmek gerekiyor: Artı-değer (surplus value) terimi Türkçeye sürekli olarak “artık değer” biçiminde çevrilmiş. Bu çok yanlış bir çeviri. Artı-değer teorisine göre, artı-değer işçilerden elde edilen bir “fazlalık” (surplus) ya da ilâve değerdir, yoksa işçilerin ürettiklerinden işçilerin payları düşüldükten sonra kapitalistlere (tıpkı bir şişenin dibinde artakalan su gibi) “kalan” ya da “artan” kısım (residual) değildir. Oysa artık değer denildiğinde tam da bu son anlamı veriyor.
(9)
Burada da geçen yazıyla ilişkili bir ekleme yapmam gerekiyor. Yazıda Skousen’ın Hayek için Hıristiyan ve Mises için Yahudi olduğunu yazdığından bahsetmiştim. Mises’in Yahudi olduğu doğru, ancak o da Hayek gibi agnostiktir. Nitekim önceki yazıda alıntı yaptığım “Hayek on Hayek” adlı kitapta Hayek “ben de Mises kadar agnostiğim” diyor (s. 62). Mises’in “Socialism” kitabından aktatırsak:
[s. 370] (Alıntı şu **.)
Türkçesi:
Bu alıntıladığım yer (çevirisi sorunlu da olsa) kitabın Liberte Yayınları’ndan çıkan ** sayfa 456’ta da yazıyor.
* * *
Şimdiye dek yazdıklarım elbette kitabı çeviren ve basan kişilerin emeklerini eleştirme amacını taşımıyor. Belki yayınevi, içinde iktisatçıların kişiliklerine ait bilgiler olduğu ve kolay okunabildiği için kitabın diğer iktisat tarihi kitaplarına kıyasla daha fazla satabileceğini düşünmüş olabilir. Bunda garipsenecek hiçbir şey yok. İktisatçılar hakkında bu tarz bilgilerin olduğu bir kitap, konuların sıkıcı havasından uzaklaşmak isteyenlerin işine yarayacaktır. Nitekim kötü yazılmış sıkıcı bir kitabın hevesli yeni bir öğrencinin hevesini kursağında bırakması ve onu konudan soğutması muhtemeldir.
Doğa bilimlerinde olan türden bir nesnelliği toplumsal bilimlerden beklemek mümkün değildir. İktisat bilimi insan eylemleriyle ilişkili bir bilim dalıdır. Bu durum diğer toplumsal bilimler için de geçerli bir durum ortaya çıkarır: iktisat biliminin nesnesi olan insan aynı zamanda bu bilimi yapan iktisatçının kendisidir. Dolayısıyla iktisatçının kendini içinde bulunduğu konumdan (kültüründen, toplumundan, dünya görüşünden vs.) sıyırıp incelediği olgulara tarafsız bir gözle bakması ancak sınırlı derecede olabilir. Önemli olan, bunun daima akılda tutulması ve kişinin kendini zaman zaman kendi dünya görüşüne kaptırmaktan kaçınması ya da bunu yapmaya başladığı anda durumu fark etmesidir – elbette kolay bir şey değil bu.
Maalesef Skousen’ın kitabında bu farkındalığı en alt düzeyde dahi göremiyoruz. Skousen’ın yanlı yazdığını başta belirtmiş olması, yapılan yanlışlar ve çarpıtmalar dikkate alındığında geçerli bir mazeret sunmuyor. Zira bu tarz bir kitaptan sadece yanlış bilgi edinilmiyor; bunun yanında çok daha vahim olan, belki de bir bilim dalı için en tehlikeli iki şey de ediniliyor: dogmatizm ve önyargı. Burada dogmatizm piyasa ekonomisinin üstünlüğü, önyargı da piyasa ekonomisini savunan görüşlerin dışında kalan neredeyse tüm görüşlerin yanlış olduğu şeklinde ortaya çıkıyor.
Kitabın onu okuyanları hiç bilgilendirmediğini ileri sürmüyorum, fakat böyle bir kitabın bu işlerle ciddi şekilde uğraşmak isteyen kişilerin bilgilerine yararlı anlamda çok fazla şey katacağını sanmıyorum. Bilimsel bir kitaptan beklenen şey, belirli iktisadî görüşleri kötülemek (hatta çarpıtmak) ve sadece tek bir doğrunun olduğu fikrini dayatmak olmasa gerek.

