<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 26 Jan 2012 11:13:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>İktisatta Deney Yapılır mı?</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/26/iktisatta-deney-yapilir-mi/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/26/iktisatta-deney-yapilir-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Jan 2012 11:13:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneysel İktisat Kitaplığı]]></category>
		<category><![CDATA[Deneysel ve Davranışsal İktisat]]></category>
		<category><![CDATA[Fizik ve İktisat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3058</guid>
		<description><![CDATA[ Modern fen bilimleri başarılarını deney ve gözlem yöntemlerine borçludurlar. Deneycilik ve yararcılığın yalnızca fen bilimleri prosedürünü tanımladığı sürece doğru olduğunda herhangi bir şüphe yoktur (s. 35). [Zira] İnsan eylemi bilimlerinin uğraştığı tecrübe daima karmaşık fenomen tecrübesidir. İnsan eylemi söz konusu olduğunda laboratuar deneyi yapılamaz. (s. 34) Ludwig von Mises, İnsan Eylemi Bazı sorular sanki kesin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left"><em><span style="color: #000000"><img class="alignright" src="http://www.paduiblog.com/uploads/image/Harrisburg%20DUI%20lawyer%20lab%20cartoon.gif" alt="" width="300" height="298" /> </span></em><em><span style="color: #000000">Modern fen bilimleri başarılarını deney ve gözlem yöntemlerine borçludurlar. Deneycilik ve yararcılığın yalnızca fen bilimleri prosedürünü tanımladığı sürece doğru olduğunda herhangi bir şüphe yoktur (s. 35). [Zira] İnsan eylemi bilimlerinin uğraştığı tecrübe daima karmaşık fenomen tecrübesidir. İnsan eylemi söz konusu olduğunda laboratuar deneyi yapılamaz. (s. 34)</span></em></p>
<p style="text-align: left"><em></em><em><span style="color: #000000">Ludwig von Mises, <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=NQ==&amp;kat=NA==&amp;kat1=" target="_blank"><span style="color: #0000ff">İnsan Eylemi</span></a></span></span></em></p>
<p><span style="color: #000000">Bazı sorular sanki kesin cevapları varmış gibi görülür. Oysa kaotik durumların sanılanın aksine tek bir cevabı yoktur. Ama anlaşılır ve sağlam bir mantığa sahip bir cevabı vardır. Bu cevap insanın kendi doğal sınırlarına ulaştığı anda ortaya çıkar. Örneğin, insan uçabilir mi sorusunun cevabı evettir. Bir araçla, yani bir vasıtayla, uçakla, roketle, yapay kanatla, planörle, helikopterle, uzay mekiğiyle mümkündür bu. Ama soru esasında şöyledir: İnsan kuş gibi uçabilir mi? Bunun cevabı tek kelimeyle hayırdır. İnsan iktisatta deney yapabilir mi? Evet, ama bu bize herhangi bir fayda ve kesinlik sağlar mı? Cevap hayırdır. Zira tam tersine, iktisatta deney yapmak bizlere zarar verir ve iktisat bilimini yanlış cevaplara götürür.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-3058"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Fizik, biyoloji ve kimya bölümleri insani değerlerden bağımsız olduklarından dolayı laboratuar ortamında sayısız deney yapmak mümkündür. İnsan eylemlerinin değişik bakış açıları ve davranışları bu deneysel ortamlarda neredeyse hiç mevcut olmadığından, fen bilimleri için deneyin kesinliğine müracaat edilebilir. Yer çekimi kanunu, sürtünme kuvveti, oksijenin kaç atomdan meydana geldiği, DNA’nın yapısı, bir bilim adamı tarafından deneylerle tekrar ve tekrar kanıtlanabilir. Lakin iktisatta deney gelip geçicidir ve yararlı değildir. Sadece anlık bir bilgidir. Deneyciye sadece çok kısa zamanda bilgi sunar ve sonra ortadan kaybolur. Fen bilimlerinde suyun kaldırma kuvveti dünyanın her yerinde her vakitte her insan tarafından aynı şekilde hissedilir. Oysa iktisatta para miktarındaki herhangi bir artış karşısında, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir kişi aynı davranışta bulunmayabilir. Biri parayı tasarruf eder, diğeri kumara yatırır, diğeri bu artışa duyarsız kalır, bir diğeri tüketim yapmaya hazırdır. Kısacası, insan eylemlerinin olduğu bir ortamda laboratuar ortamı sadece ve sadece olması mümkün olmayanı ölçer. Bu da iktisatta vakit ve nakit kaybıdır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Laboratuarda bilim adamı demir ve pamuğun bütün atomlarını lime lime edebilir. Hangisinin özgül ağırlığının daha fazla olduğunu saptayabilir. Ama bir iktisatçı deney yaparak bir kilo demir mi yoksa bir kilo pamuk mu daha pahalıdır sorusunu cevaplayamaz. Hatta tarihi kayıtlara bile başvursa, sadece o dönemde bunlardan hangisinin insanlar için daha değerli olduğunu anlayabilir, o kadar. Ama asla bu bilgiyi günümüze taşıyamaz. Çünkü fen bilimlerinde olduğunun aksine, iktisattaki olaylar süreklilik arz etmediğinden, iktisat bilimi ölçümle, istatistikle ve matematikle kesin sonuçlara ulaşamaz. Çin’de demire çok ihtiyaç duyulması Türkiye’de pamuğa hiç ihtiyaç duyulmayacağı anlamına gelmeyebilir. Ya da pamuğun fiyatındaki yüzde 10’luk artış, pamuk arzının az olması anlamına gelmeyebilir. Pamuğun fiyatındaki artış, talebindeki aşırı artışa denk düşmüş de olabilir. Fakat bir iktisatçı olayların ne zaman, nerede ve nasıl olacağıyla ilgilenmek yerine iktisadın basit ve anlaşılır ilkelerini anlama iklimde kalmalıdır. Çünkü pamuktaki fiyat artışı gümrük vergisinin artmasından dolayı da meydana gelebilir. Yalnız, iktisatçı bir şeyde kesin olmalıdır. İktisatta bireyler farklı zamanlarda ve farklı yerlerde farklı şekilde tercihler yaptıklarından iktisadın sürekli tekrar eden sabit bir sayısı ve değeri yoktur. İktisadın formülleri (MV=PT) ya da sayıları (π) yoktur. İktisatta ölçüm o anlıktır, gelip geçicidir, uçucudur. Sadece tarihte kalan bir veridir ve geleceğe sabitler aktaramaz. İktisat bu açıdan gericidir diyen pozitivist kılıklılara kulak tıkanmalıdır, çünkü iktisat ne fen bilimlerine ne de sosyal bilimlere de benzer. O, bulunan en yeni ve en kapsamlı bilimdir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İnsan eylemleri bilimi sayesinde iktisat “belirsizlik” ilkesini modern fizikten önce keşfetmiştir. Kuantum kuramı fizikteki deneyciyi aktif katılımcı ilân ederken, ekonomideki “belirsizlik” süreci iktisatçıyı onun ideolojik yargılarını ve ön değerlerini yok sayan pozitif iktisat ekolüne karşı güçlü kılmıştır. Çünkü iktisatçı sıradan bir insandır, değerden bağımsız süper bir ego değildir. İnsanın etik yargıları, metafizik hisleri, alışkanlıkları, eğitimi, çevresi, önyargıları ve ideolojik hassasiyetleri her zaman iktisadi analizleri etkileyecektir. O yüzden, fen bilimlerinde olduğunun aksine, iktisattaki deneyler çok ufak sapmalardan etkilemeyecek ve daha derin nitelikli şeyleri neredeyse tamamen bozacaktır. Deneyin analizi neredeyse araştırmacının değerlerini kaydıracaktır. Oysa fizikteki ideolojik yaklaşım dünyanın güneşe uzaklığını etkilemez, ama iktisat böyle değildir. Zira bu konuda aşırıya kaçmakta aptalca bir iştir. Marx’ın ifade ettiği gibi, özel mülkiyeti savunmak burjuva iktisatçının işi değildir. Mülkiyet kurumunu yok saydığımızda bunun aslında iktisadı yok saymaya varacağını bilmeliyiz.                             </span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisattan özel mülkiyeti kaldırırsak insanların çoğunun evlerinin, arabalarının ve ev hayvanlarının ellerinden gitmesine şahit olmaz mıyız, ne kadar insanın perişan hâle düşeceğini fark etmez miyiz? Ama bu durumun sadece laboratuar ortamında gerçekleşeceğini söylerseniz, ben de size o zaman kimsenin “mülkü” olmadığında mübadelenin nasıl yapılacağını sorarım. Sonuç şudur ki, mübadele bilimi olan iktisat için illa ki bir mülk ve mülkiyet kurumu olmalıdır. İktisat biliminin bu konuda cevabı net ve mantıklıdır. Ha, gerçi mülkiyet özel mi yoksa kamusal mı olmalıdır sorusu hâlâ sorulmaktadır. Zamanımızın meselesi de budur. Ama bu mesele iktisatta her zaman olduğu gibi, deneysel ve gözlemsel nedenlerle değil, ne yazık ki tarihsel bir tecrübeyle sonuçlanmıştır. Sosyalizmin tarihsel tecrübesi, mübadele bilimi olan iktisadın insanların bireysel mülkleri olmadığında merkezi otorite aracılığıyla fiyatları hesaplayamayacağı önermesini doğrulamıştır. Bu durum aslında (matematiği ve istatistiği reddeden) iktisatçılara şunu tekrardan hatırlatmıştır: Masa başı iktisatçıların fiyatları deney ortamında oluşturmaları imkânsızdır. İnsan eylemleri bilimi bizlere şunu anlatır: Bireylerin özgür tercihleri olmadıktan sonra, gölge fiyatlar ile gerçek dünyada oluşan fiyatlar arasında en ufak bir bağlantı kurulamaz. Zira her bireyin tercihi saf olarak kendisine aittir, bir başkası tarafından ve özel olarak masa başı iktisatçıları tarafından bilinemez. Bilinmesi mümkün olsa bile, bu, gerçek anlamda bir tercih değil, uzaktan kumandalı bir bireyin tercihi olur. Zaten söz konusu sorun böyle bir bireyin saf tercih mantığının kullanmasını gerektirecek herhangi bir teşvike de sebep olmaz. Mesele şudur: Gözlemci, yani masa başı iktisatçısı, deney yaparken ve iktisadi olayları laboratuar ortamında yaratırken, mübadele ilişkilerinde bireyin saf tercih mantığına bizzat kendisi de dahil olur. Bu nedenle masa başı iktisatçısı öncelikle bir otoriterdir, ikincisi olayları yorumlarken keyfidir ve üçüncüsü bireylerin sübjektif değerlendirmelerini göz ardı ederek ticaretin doğasına karşı gelmiştir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Sonuç olarak iktisat, deneyciliğin, matematiğin ve istatistiğin ışığında rasyonel bir bilim olma yolunda yara almıştır. Ama bu durum iktisadın “gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerin” merkezinde aslında “ne olması gerektiğinin” cevabını bulmuş bir bilim olma yolunda önemli adımlar atmasını da sağlamıştır. İktisat, diğer insanların eylemlerine bağlı, çok çeşitli maddi ve manevi metaları tercih etmeye istekli, ama zamanının kıt olmasından dolayı insan kardeşleriyle işbirliğine girerek ürettiği metaları mübadele eden insanların bilimidir. Bu bilim insanı merkeze alan bir bilimdir. İnsan, düşünen, değerleri olan, tercihlerde bulunan, geçmişi öğrenen ve geleceğe spekülatif bakan bir varlıktır. İktisat mübadele bilimi ise – ki öyledir – bu durumda sayılar dünyasının hissedemeyen rakamlarını ya da deney farelerinin tercihler yapamayan özgür doğasını taklit etmeyi bırakıp, sadece ve sadece dünyadaki bütün insanların ortak noktasına odaklanmalıdır. Bu da insan eylemlerinin dünyasıdır. Dünyadaki bütün iktisatçılar, artık bu dünyanın kapısını açma vakti gelmiştir! Bu kapıdan buyurmaz mısınız?         </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/26/iktisatta-deney-yapilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atilla Yayla ve Kes-Yapıştır – Cato Journal’dan Yazı &#8220;Almak&#8221;</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 09:48:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2990</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-3021" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1-1024x682.jpg" alt="" width="442" height="294" /></a></span></p>
<p style="text-align: left"><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com/haber.do?haberno=1215546&amp;title=yorum-atilla-yayla-hakikatin-kralligi-insanin-koleligi&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği</span></a></em></span> başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu. Yayla’nın bu yazarları aralarında bağlantı kuracak derecede okuduğunu bilmiyordum. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2990"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Ancak asıl şaşkınlığı Berdyaev’in kim olduğunu öğrenmek için İngilizce <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nikolai_Berdyaev" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Wikipedia</span></a></em></span>’ya baktığımda yaşadım. Çünkü Berdyaev 1948 yılında ölmüştü! Oysa Atilla Yayla Berdyaev’in 1990’da kitap yazdığını söylüyordu. Ama garip bir şekilde, Yayla yazısında bu kitabın ismini vermiyordu. Böyle olunca işin aslını öğrenmek için internette biraz dolandım. Maalesef karşıma çıkanlar bir hayli canımı sıktı, çünkü Yayla’nın yazdıkları kendisine ait değildi ve başka bir yerden alınmıştı. Geçen sene bu zamanlarda <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://iktisadiyat.com/2011/01/11/ronald-coase-ve-firmalar-atilla-yaylanin-yanlislari-ve-degistirdikleri/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em></span> yayınladığım bir yazıda, Yayla’nın <em>The Economist</em> dergisindeki bir yazıdan kaynak göstermeden parçalar alarak Zaman gazetesindeki bir yazısında kullandığını yazmıştım. Ama bu defa durum biraz daha ağırdı. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısının neredeyse ilk altı paragrafı <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Journal</span></a></em></span> adlı akademik bir dergide yayınlanan bir yazıdan âdeta cümle cümle tercüme edilerek yazılmıştı. Orijinal yazıdan Tolsyoy’la ilgili yerleri alırken Yayla tek bir paragraf dahi atlamamış, sadece bazı ufak tercüme değişiklikleri yapmıştı. Yazısının son paragrafının yarısı da aynı dergide yayınlanan bir başka makaleden “kısmen” tercüme edilerek yazılmıştı. <em>Cato Journal</em> merkezi Washington’da bulunan ve liberal bir düşünce kuruluşu olan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Enstitüsü</span></a></em></span>’nün üç ayda bir yayınladığı ve hakemli dergi denilen türden bir dergi. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla yazısında bu derginin 1991 yılında yayınlanan bir sayısını (volume 11, number 2, fall 1991) kullanmış. Bu sayının içeriği <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em></span> bulunabilir. Yayla’nın yazısının ilk altı paragrafı Otto Latsis’in <em>“Obstacles in the Pursuit of Happiness”</em> (s. 259-268) adlı yazısından alınmış. Daha az kullandığı diğer yazı da Charles Murray’nin <em>“The Pursuit of Happiness Under Socialism and Capitalism”</em> (s. 239-258) başlıklı makalesi. Bu iki yazı tek dosya hâlinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2-5.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şuradan</span></a></em></span> indirilebilir. Ne yazık ki Atilla Yayla Zaman gazetesindeki yazısında bu iki yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor ve bu nedenle yazılanların kendisine ait olduğu izlenimini yaratıyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıda Yayla’nın Türkçeye çevirerek kendi yazısında kullandığı yerleri (tespit edebildiğim kadarıyla) gösterdim. İngilizce alıntıların sonunda bunların alındığı yerlerin sayfa numaralarını köşeli parantezler içinde verdim. 1 ve 2 numaraları alıntılar Latsis’in yazısından, 3 ve 4 numaralı alıntılar da Murray’nin makalesinden yapılmış. Verdiğim linklere girerek yazılara bakabilir, alıntıları cümle cümle karşılaştırabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıda Yayla’nın Berdyaev’in 1990 yılında kitap yazdığını söylediğinden bahsetmiştim. Yayla’nın böyle düşünmesinin nedeni, Otto Latsis’in yazısında Berdyaev’in Rusça aslı 1937’de yayınlanan ve tercüme ismi <em>The Source and Meaning of Russian Communism</em> olan kitabının 1990 baskısını kullanmış olması. (Berdyaev’in kitabının bir diğer tercümesi de <em>The Origin of Russian Communism</em> adıyla 1955’de yayınlanmış.) Tabii Yayla Berdyaev’in kim olduğunu kontrol etmediği için onun hâlâ hayatta olan bir Rus yazar olduğunu ve 1990 yılında kitap yazdığını zannetmiş. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Rus düşünür Nikolai Berdyaev, 1990&#8242;da yazdığı bir kitapta &#8220;Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır.&#8221; dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">As the Russian philosopher Nikolai Berdyaev (1990, p. 9) pointed out, the Russian people and the Russian intelligentsia are prone to the quest for a kingdom built upon truth. Entire generations, for the most part, believed that socialism was such a kingdom.</span> [s. 259]</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın en uzun alıntı yaptığı yer de aşağıdaki şekilde. Yayla alıntı yaparken bazı ufak değişiklikler yapmış, ama aldığı yerin içeriğini korumuş. Kendisinin kullanmadığı İngilizce cümleyi parantez içinde gösterdim:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">19. yüzyıl edebiyatçısı Leo Tolstoy, &#8220;Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum (Grain)&#8221; adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlaken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu bir şekilde yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı hikâye eder. Bu âdil ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin olmaması gerektiğini söyler. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar&#8217;a şöyle seslenir:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı&#8230; Benim tarlam Tanrı&#8217;nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.&#8221;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy bu &#8220;adil&#8221; ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü de aşağıdaki gibi ifade eder: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı&#8217;ya saygı duyarak (godly) yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.&#8221; </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu &#8220;güzel&#8221; geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Tolstoy&#8217;u bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuklar hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesirleriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günün popüler kültüründe eşit adalet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm&#8217;e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, &#8220;paranın kötülüğü&#8221; fikri Shakespeare&#8217;de de vardır. &#8220;Adil&#8221; ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella&#8217;nın eserlerinde de görülür. </span></p>
<p><span style="color: #000000"> </span><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">One key story by Tolstoy is a tale called “A Grain as Big as a Chicken Egg.” It expresses the dream of a just life that ensures human harmony with nature, moral and physical health, and longevity. What are the secrets of this happiness? Absence of money, trade, and property. The old peasant says to the Tsar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“In my time, no one could even think of such a sin as selling or buying bread. As for money, no one even knew of such a thing: everyone had enough bread of his own&#8230; . My field was God’s land. Wherever you ploughed, that’s where the field was. The land was free then. No one could call a piece of land his own; only your labor was yours.”</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">This is how Tolstoy’s hero explains the fall of the high morality of old:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“All of this happened because people no longer lived by their labor; they began to set their eyes on what other people had. That’s not how they lived in the old times; in the old times people lived in a godly way: they had what was theirs, and did not covet what was someone else’s.” </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">(The other tales and stories preach reasonable self-restraint, limited consumption, and modest wants.) Tolstoy had studied history in depth; he knew very well that the beautiful past he was describing had never existed. The tales convey the dream of a just life that is typical of the patriarchal peasantry, which was bewildered and frightened at the turn of the century by the onslaught of capitalist ways on the communal traditions of the Russian village. </span></span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">The dream of a world of equal justice, equal division of labor and goods—a world where no one has too much or too little—is surely a universal human dream. These ideas were certainly not originated by Marxists. The idea that “money is the root of all evil” can be found not only in Tolstoy but also in Shakespeare. And projects for a just, rational world order were developed centuries ago by Sir Thomas More and Campanella.</span> [s. 260-261]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki kısım Yayla’nın sonuç paragrafının bir bölümünü oluşturuyor ve nispeten serbestçe tercüme edilmiş:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">The ultimate reason to adopt a system of limited government that protects a free market and private </span><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">property is not to increase economic production. The ultimate reason is that such a system better enables its citizens to live together harmoniously and to fulfill their potential as human beings – in short, to pursue happiness.</span> [s. 240]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(4)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki diğer kısım da Yayla’nın sonuç paragrafının son kısmını oluşturuyor. Bu bölüm orijinal yazıdan diğerlerine kıyasla daha esnek bir şekilde alınarak kullanılmış, ancak “sınırlı devlet” vurgusuna dikkat edin. Yayla İngilizce makaledeki Jefferson alıntısını doğrudan kullanmış, ama Jefferson’nun dediklerini hangi kitaptan aldığını yazmamış. Oysa makalede parantez içinde kaynak gösteriliyor. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi&#8217;nin yazarı ve 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson&#8217;ın 1801&#8242;deki göreve başlama nutkunda tanımladığı üzere, &#8220;İnsanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini düzenlemede (regüle etmede) serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlet&#8221;tir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Specifically, I am presenting a case for “limited government,” the kind of state that is sometimes called “Jeffersonian,” after Thomas Jefferson, author of the Declaration of Independence and third president of the United States. This is how he described what he called “the sum of good government” in his inaugural speech as he assumed the office of president in 1801: “A wise and frugal government, which shall restrain men from injuring one another, which shall leave them otherwise free to regulate their own pursuits of industry and improvement” (Peterson 1975, p. 293).</span> [s. 249]</span></p>
<p style="text-align: center"><span style="color: #000000">* * * </span></p>
<p style="text-align: left" align="center"><span style="color: #000000">Böyle baktığınız vakit, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısının yarısının <em>Cato Journal</em> dergisinden alındığını görüyorsunuz. Ne yazık ki, Yayla yazısının hiçbir yerinde<em> </em>bu dergiden alıp kullandığı yerler için kaynak göstermiyor. Yayla’nın yazısında ne derginin, ne makalelerin, ne de bu makalelerin yazarlarının ismi geçiyor. Bu nedenle yazımın başlığında &#8220;kes-yapıştır&#8221; ifadesini kullandım. Bu size belki sert bir ifade gibi gelebilir, hatta yukarıda yazdıklarıma da katılmayabilirsiniz, ama ben gördüklerimi (istemeye istemeye) başka türlü değerlendiremiyorum. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyan ve bu konuları yeteri kadar bilmeyen bir üniversite öğrencisi düşünün. Bu öğrenci yazıyı okuduğunda Yayla’nın Berdyaev, Tolstoy, Shakespeare, Thomas More ve Campanella’yı gerçekten okuduğunu ve bu yazıyı onların fikirlerini karşılaştırarak yazdığını düşünecektir. Böyle yapmakla da maalesef yanlış bir izlenime kapılacaktır. Oysa </span><span style="color: #000000">Yayla zaman zaman kendisinin bir fikir adamı ve akademisyen olduğunu ifade ediyor. Ama başkalarının yazdıklarını böyle almakla nasıl fikir adamı ve akademisyen olunabilir? </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yazının başına koyduğum resim 2007 yılında Atilla Yayla&#8217;yı Stockholm&#8217;de bulunan <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.stockholm-network.org/index.php" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>The Stockholm Network</em></span></a></span> adlı liberal bir düşünce kuruluşundan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.stockholm-network.org/Conferences-and-Programmes/Events/Photos" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yılın adamı</span></a></em></span> ödülünü alırken gösteriyor. Bir resme bakıyorum, bir de Yayla&#8217;nın yazısına ve sıkılarak sormadan edemiyorum: Başkasının emeğinin ürünü olan yazılardan hiç kaynak göstermeden parçalar alarak ve üzerine kendi ismini koyarak bunları yayınlamak, zamanında üniversite hocalığı yapmış bir profesöre ve şu anda bir meslek yüksek okulunda hoca olan birine yakışıyor mu?  </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NPYD-11: NÖROPAZARLAMA ve KÜLTÜREL FARKLILIKLAR</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/13/npyd-11-noropazarlama-ve-kulturel-farkliliklar/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/13/npyd-11-noropazarlama-ve-kulturel-farkliliklar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Jan 2012 21:25:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuna_Cakar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nöroekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Nöropazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2974</guid>
		<description><![CDATA[Son yazımda nöropazarlama konusunda yazmaya bir süre ara vereceğimi belirtmiştim. Ancak bu sözümü yerine getiremeyeceğimi fark ettim. Yakın zamanda yapılan ve yayımlanan oldukça ilginç araştırmalar var bahsetmeden geçemeyeceğim. Bunlardan ilki Vecchiato ve arkadaşları tarafından yapılan hem farklı metotların karşılaştırmasını içeren hem de kültürel farklılıkların etkisini inceleyen  bir derleme (review) çalışmasıdır. İnceledikleri metotlar EEG ve MEGdir; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Son yazımda nöropazarlama konusunda yazmaya bir süre ara vereceğimi belirtmiştim. Ancak bu sözümü yerine getiremeyeceğimi fark ettim. Yakın zamanda yapılan ve yayımlanan oldukça ilginç araştırmalar var bahsetmeden geçemeyeceğim. Bunlardan ilki Vecchiato ve arkadaşları tarafından yapılan hem farklı metotların karşılaştırmasını içeren hem de kültürel farklılıkların etkisini inceleyen  bir derleme (review) çalışmasıdır. İnceledikleri metotlar EEG ve MEGdir; fMRIın zamana bağlı çözünürlük sorunundan dolayı incelemeyi tercih etmemişler. Pazarlamayla ilgili uyaranları iki eksende değerlendirmişlerdir: (1) hatırlama, (2) beğeni. Diğer çalışmaların sonuçlarından yola çıkarak beyin sinyallerinin bilişsel (cognitive) ve emosyonel (emotional) süreçleri saptamakta oldukça yararlı olabileceğini vurgulamışlar. Bu değişkenleri geleneksel pazarlama yöntemleri aracılığıyla saptamak mümkün değildir. Uygulanabilecek tek yöntem katılımcıya bu durumları sormaktır; bu da yapılan çalışmalarla gösterildiği gibi gayet yanıltıcı olabilmektedir. Çalışmanın son kısmında EEG yönteminin kültürel farklılıkları saptamak/ortaya koymak açısından nasıl kullanılabileceği üzerinde durmuşlardır. Deneylerde uyaran karbonlu içeceklerin reklam filmleri Batı-Doğu farklılığını ortaya koymak için kullanılmıştır.</p>
<p><span id="more-2974"></span></p>
<p>Doğu ve Batı kültürlerinin bilişsel süreçler üzerine etkisi uzun zamandır bilimsel literatürde yer bulan ve kabul görmeye başlayan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre insanların öteden beri evrensel olarak kabul edilen bilişsel süreçleri aslında büyük ölçüden çevreden etkilenebilmektedir. Bu konuda üzerinde durmak istediğim Nisbett ve Norezanyanın çalışmalarıdır. Bahsi geçen çalışmadaki deneylerden birinde Doğulu ve Batılı katılımcılara bir resim gösterilmiştir ve hemen sonrasında resimdeki nesneleri saymaları istenmiştir. Sonuçlar oldukça şaşırtıcı olmuştur. Batılı katılımcılar resmi çok daha merkez odaklı bir şekilde incelerken Doğulu katılımcılar merkezden ziyade resmin bütününe odaklanmışlardır. Batılılar için resimdeki nesneler ayrı ayrı önem kazanırken Doğulular için resimdeki nesnelerin çevreleriyle ve birbirleriyle ilişkisi çok daha önem kazanmıştır. Bu farklılık özellikle göz izleme yöntemi sayesinde oldukça rahat bir şekilde ortaya konmuştur. Batılılar merkezden başlayarak çevreye doğru göz hareketleriyle resmi incelerken Doğulular az önce bahsedildiği gibi resmin bütününe odaklanmışlardır. Bu aslında Batı ve Doğu kültürel farklılıklarının bir izdüşümü olmuştur. Farklılıklar bununla da sınırlı değil. Batılı ve Doğuluların sorgulama süreçleri incelendiğinde de ilginç farklılıklar söz konusu. “Bugün hava güneşli” ve “Bugün hava yağışlı” iki gündelik hayatla ilgili önerme verildiğinde Batılıların bu iki önermeyi tezat olarak algılayıp birinin doğru olduğunu kabul etme eğiliminde olduğu görülürken (yani hava ya yağışlıdır ya da güneşlidir gibi) Doğuluların iki önermenin de doğru olabileceği şekilde algılamakta oldukları görülmüştür (hava hem yağışlı hem de güneşlidir gibi). Bu ve benzeri çalışmalara daha genel bir çerçeveden bakıldığında kültürel farklılıkların insan beyni/zihni üzerinde oldukça önemli bir etki yarattığı iddia edilebilir. Benzer bir etkinin varlığı pazarlama literatüründe de yer almıştır ve özellikle saha çalışmaları esnasında ortaya konulmuştur. Bu yazının devamında ele alınacak olan ise kültürel farklılıkların pazarlamayı ilgilendiren beyinle ilişkili alanında (yani nöropazarlama sayesinde) ortaya konulmasıdır.</p>
<p>Girişte bahsettiğim Vecchiato ve arkadaşlarının yazdıkları makalenin son kısmı doğrudan bu soru üzerine eğilmektedir. Çalışmada temel olarak karbonlu içecek reklamlarının (Coca Cola ve Pepsi Cola başta olmak üzere) insan beyni/zihni üzerinde yaptığı ön görülen derin etki incelenmiştir. Araştırmacılara göre karbonlu içecekler her yerde oldukları için (gazetelerde, dergilerde, süpermarketlerde..vs) insan davranışı üzerine bir etkisi olması kaçınılmazdır; çok muhtemelen bu oldukça derin bir etkidir. Deneyler İtalya ve Çin’de 2 seri halinde yapılmıştır ve yöntem olarak EEG kullanılmıştır. EEG daha önceki yazılarımda bahsettiğim bir metot- maliyeti diğer sistemlere göre uygun, zamana bağlı çözünürlüğü oldukça yüksek (yani iyi) olan bir elektrofizyoloji yöntemidir. İtalya’dan 15, Çin’den 13 gönüllüyle yapılan deneylerde 20 dakikalık bir belgesel izletilmiştir. Bu belgesel gösterimi esnasında 24 reklam filmi konulmuştur; her biri 30 saniyeden oluşmak üzere. Reklamlar dünya üzerinde yayınlanan Coca Cola ve Pepsi Cola reklamlarıdır; bu çalışmanın referans çizgisi belgesel izlerken kaydedilen beyin aktivitesidir. Bu çalışmada özellikle ön beyin bölgesindeki (prefrontal korteks) aktivasyon farklılıkları incelenmiştir çünkü literatürde karar-verme ve duyguların karar-verme süreçleriyle ilgisini etkisi olduğu bulunan yerler bu bölgededir.</p>
<p>Yukarıda sunulan sonuçlar doğrudan makaleden alınmıştır ve bu yazıya daha somut fikir vermesi amacıyla konulmuştur. İlk grafik İtalyan popülasyonuna ikincisi ise Çin popülasyonuna aittir. Zaman ekseninde ön beyin bölgelerindeki değişimi göstermektedir; bu da dikkat endeksi olarak tanımlanmıştır. Yani gönüllülerin dikkatinin artış-azalışları kaydedilmiştir. Örneğin İtalyan popülasyonunda 10., 20. ve 25. Dakikalarda aktivasyon artışı olduğu dikkati çekmektedir, bu da çeşitli nedenlerle gönüllülerin sunulan uyaranlara daha fazla dikkatini verdiği çıkarımını yapmaya olanak verir. Çin popülasyonunda ise (sağdaki figür) 9., 18. ve 28. dakikalardaki artış dikkatin de arttığını belirtir. Daha önemlisi İtalyan ve Çin popülasyonlarının karşılaştırılmasıdır. Karşılaştırmalı sonuçların ortaya koyduğu iki grubun da marka sunuşlarına karşı oldukça hassas olduğudur; yani sunulan karbonlu içkinin markası dikkatini oldukça çekmektedir. Bu iki grup arasındaki oldukça önemli bir benzerliğe işaret etmektedir. Yani, marka değeri, markanın önemi kültürel farklılıklardan öte bir özelliktir. Bunun yanında, kültürel farklılığın önemli olduğu bir boyut söz konusudur. Çinli gönüllüler tek kişinin sahnede olduğu, baskın geldiği görüntülere pek ilgi göstermezken, gösterdiği dikkat artmazken kollektif davranışların ön planda olduğu sahnelerde/görüntülerde ilgileri ve dikkatleri artmaktadır. Halbuki İtalyan denekler bireysel baskınlığın ön planda olduğu sahnelere/görüntülere daha fazla ilgi göstermektedir. Bu da aslında İtalya’da sunulan reklamlarda bireyciliğin kolektifliğe göre daha geçerli bir tema olabileceğini vurgularken, Çin’de ise durumun ve kullanılması gereken stratejinin tam tersi olduğuna işaret etmektedir.</p>
<p>Esenlikler dilerim.</p>
<p>Tuna Çakar / cakar.tuna@gmail.com</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<ol>
<li>Vechiato ve arkadaşları (2011). On the use of EEG or MEG Brain Tools in Neuromarketing Research. Computational Intelligence and Neuroscience.</li>
<li>Nisbett, R. E. and Norenzayan, A. (2002). Culture and cognition. In D. Medin &amp; H. Pashler (Eds.), Stevens&#8217; Handbook of Experimental Psychology, Third Edition, Volume Two: Memory and Cognitive Processes. New York: John Wiley &amp; Sons.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/13/npyd-11-noropazarlama-ve-kulturel-farkliliklar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İletişim ve Bireyler</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/10/iletisim-ve-bireyler/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/10/iletisim-ve-bireyler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2012 09:29:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kerem Cantekin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2964</guid>
		<description><![CDATA[Ana akım iktisadın genellikle dile getirdiği konulardan biri de bütün iktisat teorilerinin tek tek bireylerin neleri tercih ettikleri üzerine kurulu olması gerektiğidir. Bu temelleri ana akım iktisatçılar mikro temeller olarak adlandırırlar. Bu fikrin temelinde şu düşünce vardır: Ana akım iktisatçılara göre bütün iktisadi meselelerin (işsizlik, büyüme oranları, finansal dalgalanmalar vs.) temelinde toplumsal kararlar vardır. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://faithgrowth.com/wp-content/uploads/2011/09/social_media.jpg" alt="" width="340" height="226" /></span></p>
<p><span style="color: #000000">Ana akım iktisadın genellikle dile getirdiği konulardan biri de bütün iktisat teorilerinin tek tek bireylerin neleri tercih ettikleri üzerine kurulu olması gerektiğidir. Bu temelleri ana akım iktisatçılar mikro temeller olarak adlandırırlar. Bu fikrin temelinde şu düşünce vardır: Ana akım iktisatçılara göre bütün iktisadi meselelerin (işsizlik, büyüme oranları, finansal dalgalanmalar vs.) temelinde toplumsal kararlar vardır. Bu toplumsal kararlar bireylerin aldıkları kararların toplamından oluşur. Bu durumda herhangi bir iktisat teorisi bireylerin hangi kararları neden aldığını açıklamalı, bu kararların toplamının nasıl toplumsal karara dönüştüğünü göstermeli ve bu toplumsal kararın nasıl bir iktisadi sonuç yarattığını ifade etmelidir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Ana akım iktisadinin temelinde yatan bu görüş bence yarı yarıya doğrudur. Evet, tüm iktisadi meselelerin temelinde kesinlikle bireylerin tek tek verdikleri kararlar yatar. Ancak bu fikrin ikinci bölümü, yani teorilerin tamamen tek tek insanların verdiği kararların üzerine kurulu olması gerektiği düşüncesi bence yanlıştır. Bilimsel bir teorinin yapması gereken şey, açıkladığı konuyu en küçük, en temel noktasına kadar açıklamak değildir. Canlıların davranışları üzerine olan bir bilim alanının herhangi bir canlının yaşadığı biyolojik süreci muhakkak tek tek hücrelerin geçirdiği değişim üzerinden açıklama zorunluluğu yoktur. Hava durumunu ve iklimi inceleyen bir bilim dalı, herhangi bir iklimsel değişimi tek tek atomların hareketleri üzerinden açıklamak zorunda değildir. Toplumsal bir bilim olan iktisat da teorilerini tek tek insanların verdiği kararların üzerine kurmak zorunda değildir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2964"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Ancak bu, alınan toplumsal kararların ardında yatan bireysel kararları incelemenin tamamıyla anlamsız olduğu anlamına gelmez. Toplumsal kararların ardında yatan bireysel kararlar ile bireysel kararların ardında yatan bireylere ait gerçekler de, söz konusu toplumsal kararları anlamak amacıyla yapılan araştırmalardan bağımsız olarak araştırılmalıdır. Bu yazım ve bundan sonra yazacağım iki yazı da toplumsal kararların arkasında yatan bireyi anlama çabası ile yazılmış yazılardır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisadi kararların arkasında yatan birey modelini anlamaya çalışırken, öncelikle ana akım iktisadın birey modelinden bahsetmek doğru olur. Ana akım iktisadın birey modelinin bence kayda değer iki özelliği vardır. Birincisi, söz konusu birey aldığı tüm kararları sadece kendi mutluluğunu düşünerek almaktadır. Bu modelde konu edilen insan için başka insanların mutluluğu önemli değildir. İkincisi, bu insan diğer tüm insanlardan bağımsızdır. Kendisini neyin mutlu ve mutsuz edeceğini belirlerken diğer insanların alacağı kararların ya da verdiği bu karar hakkında diğer insanların ne düşüneceğinin hiçbir önemi yoktur. Çok uç bir örnekle ifade edersek, söz konusu insanın bir futbol maçından aldığı mutlulukta stadın tıklım tıklım dolu olması ile bomboş olması arasında hiçbir fark yoktur. Futbol maçına mı yoksa bale gösterisine mi gideceğine karar verirken kimse bunlardan hangisini izlemenin okulunda veya işyerinde arkadaş ilişkilerine daha fazla faydalı olacağını düşünmez. Ya da en azından model tüm bunları hesaba katmaz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Birinci konuda, yani bireylerin aldığı kararların sadece bireysel mutluluk hesaba katılarak alındığı fikri üzerine düşüncelerimi Siyaset Kahvesi’nde yayınlanan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.siyasetkahvesi.com/sayfa.php?ole=yazi&amp;yzid=942" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Bireysellik, Toplumsallık ve Özgürlük</span></a></em></span> isimli yazımda dile getirmiştim. Bu yazıda dile getirdiğim düşünceleri kısaca özetlersem, insanların içinde sadece kendini düşünen bir bireysel yana ilaveten, etrafındaki diğer insanları da düşünen toplumsal bir yanın olduğunu ve insanın aldığı tüm kararlarda bu bireysel ve toplumsal yanı dengelemeye çalıştığını düşünüyorum. Dolayısıyla söz konusu modelin hesaba kattığı birinci varsayım bence kısmen de olsa sorunludur.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Ancak modelin ikinci varsayımı bence asıl büyük problemleri yaratan varsayımdır. İnsanın verdiği tüm kararlarda ailesinin ve arkadaşlarının içinde yer aldığı ortamın büyük bir rol oynadığını bilmek için ille de iktisatçı ya da toplum bilimci olmaya gerek yoktur. Meslek seçerken ya da satın alacağı giysilere karar verirken, yani iktisadi açıdan son derece önem taşıyan kararlar alırken de insanlar etraflarındaki diğer insanların aldıkları kararlara ve bunların söz konusu insanlarla iletişimlerini nasıl etkileyeceğine önem verirler.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Kısaca, bir toplumun aldığı kararların temelinde birbirinden bağımsız bireyleri gören bir bakış açısı çok açık bir şekilde yanlıştır. Bir toplumu oluşturan tek öğe o toplumun içinde yer alan bireyler değildir. Toplumu var eden şey aynı zamanda o bireylerin birbirleriyle kurduğu iletişimdir. Bireylerin verdiği kararları ve bunların mutluluklarını nasıl etkilediklerini kavrayamadan, onların tek tek nasıl karar verdiklerini dahi tam olarak anlamak mümkün değildir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu gerçek bir bakıma kimyager ve biyologların muhtemelen gayet iyi bildikleri şu gerçeklerin bir benzeridir: Bir kimyagerin bir bileşiği, mesela suyu incelerken sadece onun içindeki atomların özelliklerini bilmesi yeterli değildir; çünkü suyu var eden sadece şu molekülünün içindeki oksijen ile hidrojen atomları değil, bu atomların birbirleriyle kurduğu etkileşimdir. Benzer şekilde, birden fazla hücreden oluşmuş her hangi bir canlıyı incelerken tek tek hücrelerin özelliklerini bilmek yetersizdir. Söz konusu hücrelerin birbirleriyle kurduğu biyolojik ilişkiyi de bilmek gerekir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İnsanlar söz konusu olduğunda bizim açımızdan önemli olan bir fark, insanın fiziksel ya da biyolojik yanından öte, insanın sahip olduğu bilinçtir. Toplumlar insanların tek tek sahip oldukları bu bilincin birbirleri ile etkileşimi sonucunda oluşurlar. Ancak, nasıl bir su molekülünün parçası olmuş atom tek başına duran bir hidrojen atomundan farklıysa ve nasıl bir insan bedeninin parçası olan bir hücre tek başına duran hücreden farklıysa, bir toplumun parçası olan insan da tek başına yaşayan insandan farklıdır. Kısacası insan ve toplum söz konusu olduğunda dikkate almamız gereken bir fark olsa da, bu fark vardığımız sonucu değiştirmez.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İnsanların arasındaki iletişimin iktisadi açıdan öneminden bahsetmeden önce iletişimin farklı türleri ve bunların birbirinden farklı özellikleri hakkında düşünmek faydalı olacaktır. İnsanların birbirleriyle kurdukları iki farklı iletişim türünden söz etmek mümkündür. Bunlardan ilki tesadüfi iletişimdir. Yolda yürürken tanımadığımız bir insanla tesadüfen göz göze geldiğimizde, bir mağazada bir satıcıyla veya otobüste yanımızdaki koltukta oturan kişiyle konuştuğumuzda bu türden bir iletişim kurarız. Bu tür iletişimin ayırt edici olan yanı, planlamadığımız tesadüfi olan koşullarda kurulmuş olmasıdır. İkinci iletişim türü, belli bir amaç doğrultusunda bir araya gelen insanların kurduğu iletişimdir. Şirketlerde ya da vakıflarda çalışanların ya da bir futbol maçında aynı takımda oynayan çocukların aralarındaki iletişimin bu türden bir iletişim olduğundan söz edebiliriz. Üçüncü türden iletişim yolu da toplumsal iletişimdir. Bu türden iletişim sadece belli bir amacı gerçekleştirmek amacıyla değil, bir arada yaşamak amacıyla da kurulmuş bir iletişim türüdür.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İlk iletişim türü insanlar açısından sınırlı ama yine de dikkate alınması gereken bir öneme sahiptir. Tesadüfen karşılaştığımız ve bir daha hiç karşılaşmayacağımız insanlar bile çoğu zaman kararlarımızın şekillenmesinde rol oynarlar. Öncelikle, bu kişilerin bile bizim hakkımızdaki düşünceleri bizim açımızdan önem taşır. İkincisi, söz konusu insanların kararları da çoğunlukla bizim kararlarımızın belirlenmesinde etkilidir. Boş bir lokantada yemek yemektense daha çok insanın olduğu bir yerde yemek yemek, kimsenin seyretmediği bir programı seyretmektense çokça seyredilen bir programı seyretmek çoğu insan için önemlidir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Ancak ikinci tür iletişimin (ekip içi iletişim) insanın üzerindeki etkisi daha açıktır. Çoğu insan için bir amaç için bir araya gelen bir ekibin parçası olmak, daha açık ifade etmek gerekirse, bir amacın parçası olmak önemlidir. Örneğin çocukken mahallenin futbol takımının oyuncusu olmak tam da bu nedenle unutulmaz bir deneyimdir. Aynı nedenden dolayı, yetişkin bir insanın çalışıp bir şeyler ürettiği bir işinin olması, söz konusu işin ona kazandırdığı paradan bağımsız olarak, insan açısından önem taşıyan bir durumdur. İnsanlar ayrıca söz konusu ekibin içinde olabildiğince önem taşıdığı düşünülen bir iş yapmayı da isterler. Örneğin bir mahalle maçında en önemli olduğu düşünülen iş gol atmaktır. Bu nedenle herkes gol atmaya çalışır. Benzer şekilde iş yerlerinde, siyasi organizasyonlarda ya da vakıflarda da çoğu zaman insanlar ait oldukları ekibin içinde önemli olduğu düşünülen konumlarda olmayı ve önemli bulunan işleri üstlenmeye çalışırlar. Hatta bazı insanların kimi zaman bu rollere gelmek ya da işleri üstlenmek için maddi kazanç olanaklarını ve kişisel sağlıklarını bile ikinci plana attıklarını sanırım birçoğumuz gözlemlemişizdir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Üçüncü iletişim (toplumsal iletişim) muhtemelen insanlar açısından en büyük önem taşıyan iletişim türüdür. Bir ailenin içinde kadının çocuğu ve eşi ile kurduğu iletişim bu tür bir iletişimdir. Bir ülke halkının insanlarının birbirleriyle kurduğu ve çoğu zaman ilk başta fark edilmesi kolay olmayan iletişim de bu tür toplumsal iletişimdir. İnsanlar bir topluma ait olmaya ihtiyaç duyarlar. İkinci olarak, o toplumun olabildiğince saygın ve önemli bir bireyi olmak isterler. Üçüncü olarak, ait oldukları topluma olabildiğince büyük olduğu düşünülen bir katkı sağlamaya ihtiyaç duyarlar. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Sonuç olarak, bu üç iletişim türü de insanların verdiği tüm kararlarda oldukça büyük bir öneme sahiptir. Dolayısıyla İktisat bilimi açısından önem taşıyan kararları da tam anlamıyla anlayabilmek için bu üç iletişim türünün insanların üzerinde yarattığı etkiyi dikkate almak gerekir.  Bundan sonraki birkaç yazımda bu etkiyi dikkate alarak iktisat teorilerinin birkaçının içerdiğini düşündüğüm hatalardan bahsedeceğim.</span></p>
<p><em><span style="color: #000000">Lisansını ODTÜ’den, yüksek lisansını New School for Social Research’den alan Kerem Cantekin Utah Üniversitesi’nde iktisat doktorası yapmaktadır. </span></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/10/iletisim-ve-bireyler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teori Üzerine</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2012 22:15:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Levent_Neyse</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneysel ve Davranışsal İktisat]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2952</guid>
		<description><![CDATA[Ekonomik modeller her ne kadar genellemelere dayansalar da, birçok önemli ayrıntıyı yok saysalar da ve çoğu zaman gerçeklerden uzak gibi gözükseler de hiç kuşkusuz iktisat biliminin en önemli araçlarıdırlar. Evet, deneysel iktisat, davranışsal iktisat, post-ostistik iktisat gibi alt bilim dalları ve akımlar ana akım iktisadi ve onun modellerini sert bir şekilde eleştirmektedir. Haksız da değillerdir çoğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" style="border-style: initial;border-color: initial;float: right;border-width: 0px" src="http://3.bp.blogspot.com/-khfyfZxn5-8/TcHPFC3rnHI/AAAAAAAAAYc/neVEa_mcrh8/s1600/wrapping_paper-equations.jpg" alt="" width="240" height="240" /></p>
<p>Ekonomik modeller her ne kadar genellemelere dayansalar da, birçok önemli ayrıntıyı yok saysalar da ve çoğu zaman gerçeklerden uzak gibi gözükseler de hiç kuşkusuz iktisat biliminin en önemli araçlarıdırlar. Evet, deneysel iktisat, davranışsal iktisat, post-ostistik iktisat gibi alt bilim dalları ve akımlar ana akım iktisadi ve onun modellerini sert bir şekilde eleştirmektedir. Haksız da değillerdir çoğu noktada. Ancak dikkat çekilmesi gereken bir nokta vardır ki o da bir akademisyenin, bir öğrencinin ya da akademi dışındandan bir araştırmacının fikirlerini beyan ederken veya çalışmalarını sürdürürken eleştirilerini öne sürme sebebi. Zira eleştirdiği konuyu bilmeyen bir araştırmacının veya akademisyenin yaptığı aslında eleştiri değil, okuduğu eleştirileri ve yorumları ezberlemektır. Örneğın deneysel iktisadı ele alırsak  “Zaten ana akım iktisat çoktan çürütüldü, onun varsayımları mantıksızdır” demek ve daha da kötüsü teorik çalışmaları görmezden gelerek sadece deneysel kaynaklara yönelmek bir deneysel iktisatçı için çok büyük bir kayıptır.<br />
<span id="more-2952"></span><br />
Bu bir kayıptır çünkü deneysel iktisat çoğu zaman teoriyi test eden bir araçtır ve her seferinde de teoriyi çürütecek diye bir kural yoktur. Kimi çalışmalarda da teoriyi destekleyen sonuçlar çıkması şaşırtıcı olmamalıdır. Deneysel iktisadın teorinin tamamen karşısında olduğu yanılgısının sebebi, büyük ihtimalle bu alanda öne çıkan neredeyse tüm çalışmaların yıldızlarının teorinin aleyhine  bulgularla parlamasıdır. Bu da hiç şaşırtıcı değildir aslında. Zira bir alt bilim dalının, veya yeni bir fikrin kendini kabul ettirmesi bir tutam popülizm gerektirmektedir. Hal böyle olunca bu alana adım atan birçok genç iktisatçı büyük bir ilgi ve mutlulukla o anarşist (ve bence de birbirinden güzel) çalışmalara sarılıp teoriyi görmezden gelmektedirler. Ve ne yazık ki deneysel iktisat bazılarımız için teoriyi bilme gereksinimini ortadan kaldıran bir yöntem gibi görünmektedir. Neoklasik iktisat çürüdüyse onu neden bilelim ki? Bu malesef çok büyük bir yanlış anlama ve kimi zaman bir bakıma kendi kendini aklama yoludur.</p>
<p>Ancak madalyonun diğer yüzünde de durum bundan farksız. O da iktisat literatüründeki çalışmalara belki literatürü takip etmeye gerek bile duymadığı belki de literatürü takip edecek ilgi ya da bilgisi olmadığı için yabancı kalan iktisatçılar, teorisyenler. Farklı bir konuda çalıştığı için literatürdeki gelişmeleri yakından takip etmeyenlerden bahsetmiyorum aslında. Bır iktisatçının bugüne kadar deneysel iktisadın adını dahi duymamış olması aslında herhangi bir uluslararası ekonomi dergisini takip etmediğini hatta “şu iktisatta son yıllarda neler oluyor?” diye bile sormadığını göstermez mi? Ve o iktisatçı lisans, yüksek lisans ve hatta doktora dersleri veren, doçentlik jürilerinde karşısında ter dokülen bir profesör de olamaz mı? Olabilir…</p>
<p>Teoriyi öğrenme gereksinimini ortadan kaldırmak için deneysel iktisada sarılanlar mı, literatürü takip etme “zorunluluğunu” görmezden gelip 30 yıl önce makalelerden değil de, kendi diline çevrilmış lisans ders kitaplarından dua ezberlercesine öğrendiği “konularının” arkasına saklananlar mı? Hangisi daha acı? Bence iki tarafın bir yeterlilik veya tez savunmasında karşılaşmaları bu tiyatro oyununun en trajikomik sahnesi.</p>
<p>Akademi dışına çıkarsak da bu “kayıtsız eleştiri”nin mantıksızlığını görmek mümkün. Kim Picasso’nun kübizm ile ortaya çıktığını<img class="alignright" src="http://www.beatmuseum.org/duchamp/images/fountain.jpg" alt="" width="252" height="300" /> sanıyor? Daha 12 yaşındayken klasik resim sanatında şaheserler üretiyordu, kubizm bu dönemin ardından geldi. Hugo Ball Karawane ve Dada Manifestosu’ndan önce felsefe ve sosyoloji okudu. Nietzsche hakkında çalıştı. Realizm olmadan sürrealizm, modernizm olmadan da postmodernizm karşı çıkacak bir sebep bulamayacaktı.</p>
<p>Deneysel iktisat paketi eleştirileriyle gelse de ardında yüzlerce yıllık bir iktisat literatürü yatar. O iktisat literatürü teorilerden; teori, modellerden; modeller ise varsayımlardan yararlanır. Sırf (eksik olduğu zaten kabul edilmiş ancak onlarsız da yapılamayacak olan) varsayımlara getirilen eleştirilere bakıp da sırf “seksi” oldugu için bir alt dala sarılmak ve teoriyi göz ardı etmek düşülebilecek büyük bir yanlıştır.</p>
<p>Deneysel iktisat yöntem olarak verileri deneyler aracılığıyla edinmeyi seçmiştir. Ancak dikkat edilirse yine varsayımlar yapan (örneğin hava durumunun denekler üzerinde bir etkisi olmadığı varsayımı), yine modeller kuran (sonuçta aynı regresyonlar kullanılıyor) bir alt daldır. Çünkü modellemesiz bir iktisat var etmek, varsayımsız bir model kurmak mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.lawrencecreaghan.com/Webpages/Thoughts_files/HalVarian.jpg" alt="" width="582" height="302" /></p>
<p>Varian’ın bir tavsiye niteliğinde yazdığı “How to build an economic model in your spare time” bu bağlamda yol gösterici bir kaynaktır. Zira bu yazıda modellerin gerekliliği, eksikliklerine rağmen geçerliliği ve bir model kurmak için tavsiyeler bulmak mümkün.</p>
<p>Varian önce “iyi” bir fikrin birçok fikrin elenmesiyle ortaya çıkacağını ve iyi fikirlerin sanılanın aksine makalelerden değil dergi, gazete gibi yayın organlarından elde edilebileceğini söylüyor. “A model of Sales” makalesinin (<a href="http://www2.isye.gatech.edu/~pgriffin/variansales.pdf">http://www2.isye.gatech.edu/~pgriffin/variansales.pdf</a>) fikrinin çıkış kaynağının yeni bir televizyon alma sürecinde çıktığını anlatıyor.</p>
<p>Bir fikrin iyi olup olmadığını anlamak için ise o fikri ekonomist olmayan birine anlatmayı deneyin. Literatür taraması yapmak için acele etmeyin. Bir iki hafta fikriniz üzerine çalışma sonucunda yayınlanmış benzer bir çalışmayla karşılmak sizi çok mutlu edecektir, üstelik bu süreç içerisinde yeni yöntemler de geliştirmiş olabilirsiniz. Modelinizi kurmaya başladınız, kendinize sorular sordunuz, yanlışlar yaptınız&#8230; Varian, fikir aşamasından yayın aşamasına dek bütün süreç için tavsiyelerini bu kaynakta toplamış: <a href="http://people.ischool.berkeley.edu/~hal/Papers/how.pdf">http://people.ischool.berkeley.edu/~hal/Papers/how.pdf</a>. Dilerim yardımcı olur.</p>
<p>Fotoğraflar:</p>
<p><em>http://www.beatmuseum.org/</em></p>
<p><em>http://lcbackerblog.blogspot.com/</em></p>
<p><em>lawrencecreaghan.com</em></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sağlık meselesi: Bir doktora gittik, sonra diğerine ve sonra&#8230;</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/12/30/saglik-meselesi-bir-doktora-gittik-sonra-digerine-ve-sonra/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/12/30/saglik-meselesi-bir-doktora-gittik-sonra-digerine-ve-sonra/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2011 00:09:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/?p=2938</guid>
		<description><![CDATA[Uzun bir aradan sonra sıra tekrar bize geldi, hem de en yoğun ve yorgun zamanımda. Eh, suyun başında olunca bir yudum içeceksin ki diğerleri de o güvenle içmeye devam etsin. Haliyle bize de yazmadan bu haftaya geçmemek düşüyor. Tabi bunda, yazısını geç girenin 40TL&#8217;ye kadar bir kitap alıp, kurayla diğer arkadaşlarından birisine vermesinin de etkisi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun bir aradan sonra sıra tekrar bize geldi, hem de en yoğun ve yorgun zamanımda. Eh, suyun başında olunca bir yudum içeceksin ki diğerleri de o güvenle içmeye devam etsin. Haliyle bize de yazmadan bu haftaya geçmemek düşüyor. Tabi bunda, yazısını geç girenin 40TL&#8217;ye kadar bir kitap alıp, kurayla diğer arkadaşlarından birisine vermesinin de etkisi büyük! : -)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center"><a href="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/12/acil_servis.jpg"><img class="size-full wp-image-2939 aligncenter" src="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/12/acil_servis.jpg" alt="" width="275" height="183" /></a></p>
<p>Yaklaşık 4 haftadır dedemin ameliyat sonrası ortaya çıkan rahatsızlıkları ile ilgileniyoruz. Bu süreçte, hiç görmediğim kadar hastane, doktor, tahlil sonucu ve fiyat politikası gördüm. Yazının konusu doğrudan kişileri ve kurumları hedef almadığı ancak işleyen sistemi hedef aldığı için, isimlere yer verilmeyecek. Dedikodu isteyenler bundan sonrasını pas geçsin ama sonuç bölümünü kaçırmasın, harika bir tatlı tarifim var! :- P</p>
<p><span id="more-2938"></span>Kasık fıtığı teşhisiyle özel bir hastanede ameliyat oldu. Ameliyat iyi geçti, hatta o gece yanından kaldığım için sağlığının da iyi olduğunu gözlerimle gördüm. Sabah oldu ama hayır olmadı. Acilen yoğun bakıma alınması gerektiğini söylediler, peki dedik. Sebebi zatürre olmasıymış. Peki dedik, boynumuz kıldan ince haliyle. Üç gece yoğun bakımda kaldı, çıktığında girdiğinden çok ama çok daha kötüydü. Tıbbi açıdan iyiymiş ama iletişim ve diğer nörolojik faktörlerin açısından hiç görmediğimiz kadar kötüydü. Ertesi gün çıkış işlemleri verildi, ancak son anda vazgeçildi ve 2 gece daha yattı serviste. Sonunda, bir pazartesi günü, sosyalleşme becerileri bir hayli düşmüş ve ayakları davul gibi şiş olarak &#8220;sağlıklı&#8221; bir şekilde eve postalandı&#8230; Peki sonra ne oldu? Sonrası şöyle devam etti:</p>
<ul>
<li>Hemen bir başka doktora gittik, özel ofisinde makul bir muayene ücreti ödedik ve karşılığında zatürre olmadığı, yoğun bakımda kalbiyle ilgili bir sorun olduğunu öğrendik.</li>
<li>Hemen başka bir özel hastane bulduk, kardiyolojiye götürdük. Kardiyolog kalbiyle ilgili bir sorun olmadığını söyledi. Ancak ayağı şiş olduğu için hastaneye yatması gerektiğini söyledi. Hasta yatış bizden &#8220;1000TL avans, 5000TL&#8217;lik senet&#8221; istedi. Üstüne tüm masrafların %70&#8242;nin bize ait olduğu ve 22TL&#8217;lik oda farkı (özel oda 375TL) söylendi. İnsanın aklına &#8220;baştan bu kadar istiyorsan, herhalde en az bu kadarlık masraf çıkarırsın&#8221; düşüncesi geliyor ve gelen bu düşünce seni bu hastaneden çıkarıyor.</li>
<li>Sonrasında çok sevdiğim bir hocamın vasıtası ile üniversite hastanelerinden bir tanesine gittik. Sağ olsun Prof. Dr. bir hayli ilgilendi. Sonuç &#8220;yatmasına gerek yok, zaten böyle bir şeyden yatırılmaz hastanede&#8230;&#8221;. Açıkça sordum &#8220;acaba özel bir klinik diye mi demişlerdir?&#8221; diye. Cevabı gülümseyerek verdi: &#8220;yani&#8230;&#8221;</li>
<li>Oradan çıktık, ameliyat olduğu yere geldik. Ürolog baktı, yatmasına gerek yok dedi. Dermatolog baktı, yatmasına gerek yok dedi.</li>
<li>Nörolog baktı, yoğun bakımdaki süreçte bir şeyler olabilir dedi.</li>
<li>Hastaneye döndük ama yoğun bakım epikrizi (hastaya ne işlemler yapıldığını (tahliller, ilaçlar vb.) ve gözlemleri içeren, her gün tutulan not) yokmuş. İstedik, hazırlanıyor.</li>
</ul>
<div>Sonuçta şunu öğrendim:</div>
<div>
<div>
<div>
<ol>
<li>Biz Ankara gibi bir yerde bunu yaşıyorsak, Hakkari&#8217;de, Van&#8217;da, Ağrı&#8217;da olanın vay haline! (burası Çarkıfelek tadında oldu ama tespit işte, ne yaparsın!)</li>
<li>Özel hastanelerin ne işlem yaptıkları, neden yaptıkları vb. konuları çok ama ÇOK ciddi araştırılmalı.</li>
<li>Sağlık şart!</li>
</ol>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/12/30/saglik-meselesi-bir-doktora-gittik-sonra-digerine-ve-sonra/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Reyting Kuruluşu Kendi Reytingini İndiremezmiş!</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/12/10/reyting-kurulusu-kendi-reytingini-indiremezmis/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/12/10/reyting-kurulusu-kendi-reytingini-indiremezmis/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Dec 2011 15:23:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Idil Bilgic Alpaslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uluslararası İktisat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2921</guid>
		<description><![CDATA[&#8216;= 2008 küresel krizinden beri herkesin gözü, önde gelen kredi derecelendirme kuruluşlarının finansal kuruluşlara ve ülkelere verdiği reytinglerde. Ancak, reyting kuruluşları hakkındaki fikirleri de gözden geçirmek gerekli. Kredi derecelendirme, değerlendirilen varlık hakkında bilgi sağlamak sureti ile bilgi asimetrisini azaltmayı amaçlar. Yüksek reyting, yatırımcıların borç verdikleri kurum hakkındaki araştırma yapma yükünü bir nebze azaltır. Diğer yandan, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2011/12/11.jpg"><img class="size-full wp-image-2933 aligncenter" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2011/12/11.jpg" alt="" width="381" height="341" /></a>&#8216;=</p>
<p>2008 küresel krizinden beri herkesin gözü, önde gelen kredi derecelendirme kuruluşlarının finansal kuruluşlara ve ülkelere verdiği reytinglerde. Ancak, reyting kuruluşları hakkındaki fikirleri de gözden geçirmek gerekli. Kredi derecelendirme, değerlendirilen varlık hakkında bilgi sağlamak sureti ile bilgi asimetrisini azaltmayı amaçlar. Yüksek reyting, yatırımcıların borç verdikleri kurum hakkındaki araştırma yapma yükünü bir nebze azaltır. Diğer yandan, herhangi bir kurum veya ülkenin reytingindeki düşüş ise yatırımcıları daha dikkatli olmaya teşvik eden bir sinyal görevi görür.</p>
<p><span id="more-2921"></span></p>
<p>İşler iyi giderken bu tür bir sinyal mekanizması oldukça etkin bir yatırım tavsiye aracı görevini görmüş olsa da, işler kötü gitmeye başladığında bu kuruluşlar ve kendi kendilerine yüklendikleri görevlerle ilgili tereddütler yüksek sesle ifade edilir oldu. Bu tür kurumlar hükümetlerin verdiği lisanslar yerine piyasadaki tanınırlıkları ile etkin hale geldiler. Yani, denetlemeden nasiplerini aldıklarını söylemek tam anlamıyla mümkün değil. Normal şartlarda yatırım danışmanlığı kuruluşlarına uygulanan bir çok yasal düzenleme, bu tür kuruluşlar için yok sayıldı. Hükümetlerin bu tür kuruluşlar ve kullanılan derecelendirme standartları hakkında minimum bilgiye sahip olmalarına karşın, düzenleyici birimlerin verilen reytingleri bir çok amaçla kullandıklarını aşikar. Bunlardan hemen akla gelen bir kaç tanesi finansal kurumların sermaye yeterliliklerinin belirlenmesi, olası yatırım araçlarının belirlenmesi, kredi risklerinin değerlendirilmesi, vb&#8230;</p>
<p>İşin en kötü yanı, reytinglerin bir çok karar mekanizmasında ilk değerlendirilen kriter haline gelmiş olması. Çeşitli yöntemlerle borçlanmak isteyenlerin yüksek reytinge sahip olmaları maliyetlerin düşmesi anlamına gelirken, bunun tersi de geçerli. Bu da kredi derecelendirme kurumlarını, kendilerine yüklenen sorumluluğu kaldırmaktan uzak yapılarına rağmen, Dünya Bankası&#8217;nın deyimiyle &#8220;finansal piyasaların kapıcısı (gatekeeper)&#8221; haline getirdi.</p>
<p>Varlığa dayalı finansal piyasalardaki sürdürülemez büyümenin gözden kaçırılmasında, kredi derecelendirme kurumlarının oynadığı rol çok tartışıldı. Büyük bankaların ve piyasa yapıcı kuruluşların hesaplarındaki hataların reytinglere yansıtılmadığı, bunun da global finansal krizin tetikleyicisi olduğu 2009 başından beri konuşulan bir konu. Zincir halinde birbirine bağlanmış varlıklar ve bunların üzerine inşa edilmiş karmaşık bir piyasa yapısı, her şeyi bilmesi mümkün olmayan yatırımcıların kredi derecelendirme kuruluşlarına olan bağımlılığını arttırdı. Derecelendirme kuruluşlarının, türeyen yeni enstrümanlar arasından &#8220;yatırım yapılabilir&#8221; seviyesinde reyting verdikleri araçların piyasaları hızla genişledi.  Kredi verenlerin zaman içerisinde artan risk iştahı, özellikle mortgage piyasalarında, reyting kuruluşları tarafından fark edilmedi ya da değerlendirilmedi.</p>
<p>Büyümeyi destekleyen reytinglerin, kriz patlak verdikten sonra krizin derinleşmesine katkıda bulunduğunu söylemek de mümkün. Kriz öncesinde yüksek reytingler almış nice yatırım aracı, dayandırıldıkları araçların temerrüde düşmesi sonucunda kısa sürede düşük reytingler almaya başladı. Bu da yatırımcıların beklenmeyen hızda ve miktarda kayba uğramasına neden olarak krizi tetikledi.</p>
<p>Her ne kadar kurumsal borç derecelendirmeleri kamuya açık  ve bağımsız değerlendirmeden geçmiş finansal tablolar kullanılarak yapılsa da, yapılandırılmış borçlanmalara dair değerlendirmeler için aynı standartlar geçerli değildi. Bu tür yatırımların derecelendirmesi yapılırken esas alınan unsurlar, borç senedini çıkartan tarafın beyanları ve sunumları idi. Kriz patlak verdikten sonra, borçlanan tarafların her zaman doğru bilgi beyan etmediği ve kredi derecelendirme kuruluşlarının bu konuda yeterli araştırma yapmadığı anlaşıldı.  Kredi derecelendirmesi yapılırken göz önüne alınan önemli bir husus, enstrümanların geçmiş performanslarıydı. Ancak, yeni türemiş araçlar için böylesi bir tarihsel değerlendirme yapmak mümkün olmadı. Dolayısıyla derecelendirmeler, bilgisayar yazılımlarına ve pek de gerçekçi olmayan varsayımlara dayandırıldı.</p>
<p>Böylesi bir sistemin, karmaşık enstrümanların ortaya çıktığı ve işlerin hiç de iyi gitmediği bir dönemde er geç hata vermesi zaten beklenen bir durumdu. Ama Ağustos 2011&#8242;de, S&amp;P Amerika&#8217;nın kredi notunu büyük bir hesaplama hatasına dayandırarak düşürdüğünü açıkladığında, sistemin sorgulanabilir olduğu ortaya çıktı. ABD&#8217;nin 2021 yılındaki borcuna dair projeksiyonlarda 2.1 trilyon dolarlık bir hata yapıldığı ortaya çıktı.  Her ne kadar ABD Hazine yetkilileri hata sebebiyle bu not indiriminin geçerliliğini yitirdiğini söyleseler de, şirket kararının arkasında durdu ve işler iyi gitmediği için not indiriminin yerinde bir karar olduğunu belirtti. Daha önce kim bilir hangi şirketler ve ülkeler için benzer not indirimleri yapılmış olmasına rağmen, hiçbiri basında ve finansal piyasalarda bu kadar fazla yer bulamamıştı. Bu hatanın ardından herkes kredi derecelendirme kurumlarının çok daha dikkatli olacağını beklerken, Kasım başında yeni bir skandal gazetelerde yer aldı.  Müşterilerine Fransa&#8217;nın AAA olan notunun bir seviye indirildiğine dair bir mesaj gönderen S&amp;P, hemen ardından da bir hata yapıldığını ve aslında not indirimi yapılmadığını açıkladı. Aynı gün Fransa ve Almanya bonoları arasındaki faiz farkı da rekor düzeye çıktı. Dolayısıyla, küçük bir hata bile böylesi kırılgan zamanlarda piyasalarda önemli gelişmelere neden oldu.</p>
<p>Peki, nasıl oluyor da 100 yıldan fazla zamandır finansal piyasalarda çok önemli görevler edinmiş olan kredi derecelendirme kurumlarının rolü sadece son yıllarda sorgulanır hale geliyor? Gelişmiş ülkelerin ve çok uluslu büyük şirketlerin notları değişmez şekilde AAA seviyesinde tutulurken kimse sorunlardan bahsetmiyor ama bu &#8220;elit&#8221; grubun üyelerinin notları düşürüldüğünde kredi derecelendirme kurumlarının denetime tabi olmadığından tutun da, standartlarının olmayışına dek bir çok konu gündeme geliyor.</p>
<p>Şeffaflığın ve bağımsız denetime tabi olmanın, standartların yükselmesine ve finansal başarıya katkısı literatürde çokça incelenen bir konu. Gerek merkez bankaları, gerek finansal kurumlar, gerekse de şirketler için sonuçlar hep aynı yere varıyor. Şeffaflık iyidir! Peki, tüm piyasaları değerlendiren, finansal piyasalarda maliyetlerin belirlenmesinde kilit rol oynayan ancak değerlendirmeleri hakkında kesin bilgi sahibi olamadığımız kuruluşlara kim reyting verecek? Eğer derecelendirmeden muaflarsa, başarılarını hangi kriterlere göre değerlendirmemiz gerekiyor? Krizin başlangıcının üzerinden 3 yılı aşkın zaman geçti ama ne yazık ki bu sorunun çözümüne dair dişe dokunur bir öneri ortaya çıkmadı. Çıkarların birbiriyle bu kadar içiçe geçtiği bir piyasada çözümün basit olacağını beklemek de, safdillikten öteye geçmiyor ne yazık ki.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/12/10/reyting-kurulusu-kendi-reytingini-indiremezmis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tüketim, kredi kartı, yılbaşı derken&#8230;..</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/12/01/tuketim-kredi-karti-yilbasi-derken/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/12/01/tuketim-kredi-karti-yilbasi-derken/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Dec 2011 17:02:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>zeliha_hatipoglu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2909</guid>
		<description><![CDATA[Yazı dizime bu kez ara veriyor yine davranışsal iktisattan temel alan bir saptamaya gidiyor, sizi de peşimden sürüklemek istiyorum&#8230; Davranışsal iktisat, kendi içinde de yenilenen, değişimlere gayet açık bir alan. Sadece deneyimsel olmakla kalmayıp, işin içine hisleri dahi katıyor. Üzerinde çalıştığım bir makale olan &#8216;Behavioral Economics, Human Errors and Market Corrections- Richard Epstein,2010&#8242; nda hepimize [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yazı dizime bu kez ara veriyor yine davranışsal iktisattan temel alan bir saptamaya gidiyor, sizi de peşimden sürüklemek istiyorum&#8230;</p>
<p>Davranışsal iktisat, kendi içinde de yenilenen, değişimlere gayet açık bir alan. Sadece deneyimsel olmakla kalmayıp, işin içine hisleri dahi katıyor. Üzerinde çalıştığım bir makale olan &#8216;Behavioral Economics, Human Errors and Market Corrections- Richard Epstein,2010&#8242; nda hepimize çok tanıdık gelen, çoğumuzun bazen gözünün önünde gerçekleşen birdurumu kısaca ifade ediyor Richard Epstein;</p>
<p><em>&#8221;Kredi kartı, tüketici için cazip gelir; çünkü nakit öderken ya da kişisel çek yazarken yaşadığı ayrılık acısını azaltır.Dikkatsiz tüketici, böylece, miyopluğun çeşitli formlarını üretir; ileride gerçekten ihtiyaç duymayacağı  ve istemeyeceği şeyleri satın alır ve bu, yetersiz kontrol anlamına gelir. Aşırı güvenli olmak, borçlarını ödeyebileceklerine inanmak, onları , kredi kartı kullanmayan tüketiciye göre  daha yüksek oranda iflasa sürükler&#8221;<span id="more-2909"></span></em></p>
<p>&#8216;Öderiz yaa, borç yiğidin kamçısıdır&#8217; olarak kendi kültürümüzden bir özdeyiş(!) de Epstein&#8217; i doğrular gibi. Bir tüketim toplumu yaratmak idealiyle, ne kadar serbest piyasayı gerçekleştirdik sorularına bir yanıt da artan tüketici kredileri ve kredi kartı alımları-başvurularına bakılarak değerlendirilmekte. 2001 sonrasında, gözlerinden mahmurluğu atan Türkiye de, daha öngörülebilir bir ortamda, kredi kartı kullanımı, tüketici harcamalarıyla,  hızlıca bir tüketim toplumuna dönüştüğümüzü gösteriyor. Yazıya 2 gün evvel başlarken, bugün Merkez Bankası&#8217;ndan gelen açıklama da isabetli oldu.Açıklamanın kısacası ; &#8216;Cari açık artıyor, tasarrufu artıralım, ihtiyatlı olalım&#8217;. Bugünlerde, &#8216; Tasarruf artmalı, gelecekte kazanmayı planladığımız parayı biraz da kenara ayıralım&#8217; derken ,Mart 2007 Business dergisinde Servet Yıldırım, &#8216; kredi kartı kullanımı, hane borçlanması düşük seviyelerde, normalleşmeliyiz&#8217; diyor.Tabi burada normları, serbest piyasa belirlemiş olmalı&#8230; Biraz da gidişata bakalım;</p>
<p> <a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2011/11/bu.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2915" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2011/11/bu.jpg" alt="" width="619" height="519" /></a></p>
<p>Anlaşılan Servet Yıldırım&#8217;a göre giderek daha da normalleşmişiz. Son yıl içinde, enflasyonun artmaya başlaması, cari açık gibi etkilerle olduğunu tahmin ettiğim tüketim harcamalarındaki düşüş, tasarruflarda da artış gözlenmekte. Yıl sonu kredi kartı sayısı verisi henüz açıklanmadığından ekleyemedim fakat, ben bile sisteme dahil olduysam bu yıl, artmıştır diye umuyorum.Dinamik bir ekonomi olduğumuz kesin, bir yandan da dinamik bir tüketim toplumu olduğumuz. Bugünlerde, daha rahat tüketme kısmına kafa yorulup, bir de cepten para çıkarıp uzatmanın acısını dindirelim deyip, keklik gibi avlanmayalım(!) diye nakit yerine banka kartları da artan oranda sisteme entegre ediliyor. Eeeee ne diyelim artık, sınırlı bilişsel güçler, karmaşık ve hızlı bir dünya, uğraşmayalım para çıkartmaya, hatta yoksa da kredi kullanırız sanal cüzdandan, hediyeler de çamın dibine lütfen&#8230;.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/12/01/tuketim-kredi-karti-yilbasi-derken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktisat, Kendiliğinden Doğan Düzen ve Aydınlanma</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Nov 2011 14:58:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2894</guid>
		<description><![CDATA[Aklın biyolojik işlevi hayatı korumak, canlı tutmak ve sonunu mümkün olduğunca ertelemektir. Düşünme ve eylemde bulunma insan doğasına ters düşen bir şey değildir; insan fıtratının en önemli özelliğidir. İnsan olmayanlardan ayırt edilmiş olarak insanın en uygun tarifi, onun “hayatına yönelik düşmanlık besleyen güçlere karşı amaçlı mücadele eden varlık” olmasıdır. İnsan aklı bu hayati güdüye hizmet eder. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><em><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://www.ltscotland.org.uk/Images/Enlightenment%20550_tcm4-563746.jpg" alt="" width="385" height="277" /></span></em></p>
<p style="text-align: right"><em><span style="color: #000000">Aklın biyolojik işlevi hayatı korumak, canlı tutmak ve sonunu mümkün olduğunca ertelemektir. Düşünme ve eylemde bulunma insan doğasına ters düşen bir şey değildir; insan fıtratının en önemli özelliğidir. İnsan olmayanlardan ayırt edilmiş olarak insanın en uygun tarifi, onun “hayatına yönelik düşmanlık besleyen güçlere karşı amaçlı mücadele eden varlık” olmasıdır. İnsan aklı bu hayati güdüye hizmet eder. Sonuç olarak irrasyonel unsurların ileride olması hakkında yapılan tüm konuşmalar boşunadır. Evren içerisinde akılımızın açıklayamadığı, analiz edemediği insanın rahatsızlığını belli bir ölçüye kadar giderebildiği dar bir saha kaldı. Bu akıl ve rasyonelliğin, bilimin ve amaçlı eylemin alanıdır. </span></em></p>
<p style="text-align: right"><span style="color: #000000">Ludwig von Mises [1]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bugün ne yazık ki insanın biricik mantığının ve bilincinin aşağılandığı ve yok sayılmaya çalışıldığı bir çağda yaşıyoruz. Son yüzyılda ortaya çıkan felsefelerin, teorilerin ve ideolojik yaklaşımların pek çoğu (post modernizm, yeni sağ düşünceler, post yapısalcılık vs.) insanın amaçlı eylemine ve eleştirel aklına karşı yıkıcı ve bozguncu davranmışlardır. Bugün de bu davranışlarında ısrar ediyorlar. Bunun nedeni ne olabilir? Belki bir neden olarak, insanın eski zamanlarından kalma gelenekleri, yani hurafelere, masallara ve efsanelere inanma alışkanlıkları gösterilebilir. Ancak bunların kökleri kesinlikle romantizmde, seçkincilikte ve tarih-i kadimde aranmalıdır. Aydınlanma tam da bu kökleri reddetme ve ona karşı gelme meselesidir. Maalesef bu eski kökler hantal ve sabit fikirlilik üreten kurumlar yaratmışlardır. Bu özellikle “özgür ve eleştirel aklı” zincire vurmuş, toplumsal dinamizmi ve gelişimi köreltmiştir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2894"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Aydınlanma düşüncesinin özü Kant’ın “kendi aklını kullanma cesaretini göster” dediği şeydir. Oysa İskoç Aydınlanması, Edmund Burke’ün ifadesini kullanırsak, “birey şaşkındır, fakat atalar bilgedir” düsturunu benimser. Böylece kendini eski hayalperest düşüncelere kaptırarak tarih-i kadime ağıt yakmaya başlar: <span style="color: #0000ff">“Şövalyeliğin yüzyılı sona erdi. Şüphecilerin, iktisatçıların ve hesapçıların yüzyılı onu izledi ve Avrupa’nın zaferi sonsuza dek söndü.”</span>[2] Burke’ün bunları yazmasından bu yana, Avrupa ve onun medeniyeti zaferini daha geniş hoşgörülere, özgürlüklere ve refaha doğru taşımıştır. Doğru, şövalyelik, yani feodalizm çağı sona ermiştir. Cervantes’in ünlü romanındaki başkahramanı Don Kişot şövalyeliliğe umut bağlamış, son bir nefesle hayal âlemine dalıp yel değirmenlerine saldırmıştır. Sonuçta Don Kişot ve onun yüzyılı yenilmiştir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlanması, aydınlanma felsefesinin açık hedefini reddetmiştir. Ona göre “amaçlanmamış sonuçlar” her zaman iyiyi ve çoğulculuğu ortaya çıkardığı için, büyük ve geniş topluma daha uygun bir düzen üretiyordu. Ancak İskoç Aydınlanması aydınlanma felsefesinin hedefi olan ve sıradan insana açılan refah ve değişim kapısını kapatmış, böylece eskiden kalma statüleri ve doğada bulunmayan ayrıcalıkları korumuş, bazı kişileri kayırmış ve gücün belli sınıflarda toplanmasının savunucusu olmuştur. Toplum ise bu güç birikmesini seçilmiş kişilere karşı duyduğu sadakat, saygı ve şükran duygusuna karşılığında onlardan alacağı sadakalarla, maneviyatla ve okşayıcı duygularla dengeleyecekti. Bundan dolayı İskoç Aydınlanması insanın kendi kendisini yönetmesine izin vermezdi ve veremezdi, çünkü türün önyargısı (gelenek) olmadan bu aydınlanma bir hiçtir. Edmund Burke liberal iktisada inat şöyle der: <span style="color: #0000ff">“İnsanları, benzerleri ile yalnız kendisine ait olan özel akıl birikimleri ile yaşamaya ve ticaret yapmaya terk etmekten korkuyoruz. Çünkü biz bu sermayenin her bireyde yetersiz olduğundan şüpheleniyoruz.”</span>[3] İskoç Aydınlanması böylece sosyalistlerden ve sosyal refah iktisat ekolünden önce ekonomiye müdahale etmeye hazır ilk modern felsefeyi ortaya çıkarmıştır. İktisadi krizler karşısındaki sloganı da gayet muhafazakâr ve milliyetçiydi: “Kim piyasa için ölmeye gider?”</span></p>
<p><span style="color: #000000">Marksist gelenek gibi İskoç Aydınlanması da sınıfsal bir bakış açısını benimser. “Geleneğe” inanarak “ataların” (baban ne idiyse sen de o’sun) sınıfına bağlı kalır. Burke şöyle der: <span style="color: #0000ff">“Bütün kamusal bağların ilk ilkesi, bunların ilk filizi de denilebilir, içinde yaşanan toplumsal sınıfa bağlılıktır, bu ait olunan kümeyi yürekten sevmektir.”</span>[4] Karl Marx belki de aynı cümlelerle bu sınıfın işçi sınıfı olduğunu söylüyordu. Ne tesadüf ama!</span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlanması, dünyayı, amaçlanmamış sonuçların oluşturduğu bir çok tesadüfi olayın yarattığı bir düzenler bütünü olarak görür. Gelenek ise bu kendiliğinden oluşmuş düzene bir süreklilik ve devamlılık katar. Marksist bakış açısı da bundan farklı değildir. Karl Marx düşüncesini şöyle özetler: “İnsanın kendi tarihini yaptığı doğrudur, ama canı istediği gibi, kendi seçtiği koşullarda değil; doğrudan karşısına çıkan, verili olan ve geçmişten devralınan koşullarda yapar. Geçmiş tüm kuşakların geleneği, yaşayanların hayatına bir kâbus gibi çöker.” İskoç Aydınlanması’nın doruk düşüncesini liberal iktisat ile birleştirmeye kalkıştığı noktada Hayek tam da Marx’ın bahsettiği konuda onunla hemfikir olur: Geçmiş çağlarda oluşturduğumuz şeylerin düzeni ve sınıfsal bilgimiz. Aslında Hayek bilgiyi seçkinlerin bilgisi olarak düşünür. Örneğin Hayek, liberal demokrasi yerine bizzat kendi aklıyla kurguladığı “demarşi” düzeninde, halk tarafından 15 yıllığına seçilmiş 45 yaş üstü bir seçkinler sınıfının aristokratlardan oluşan bir kamarada siyasi, hukuki ve iktisadi konularda kanun yapıcılar olarak yer almasını ister. Hayek gençlerin atak ve radikal olmalarından dolayı geleneği bozacaklarından korkar ve “yaşlılar meclisi”ni ortaya koyar. Seçkinler de 15 yıllığına seçilerek yerlerini, yani statülerini sağlama alırlar. Bu sayede Hayek&#8217;e göre her türlü baskıya, rüşvete ve radikal kopuşa karşı tavır alabileceklerdir. Ancak Hayek baskının, rüşvetin ve dalaverelerin çoğunlukla iktidar sahiplerinin, efendilerin ve seçkinlerin işi olduğu gerçeğini unuttuğundan meseleyi yanlış anlamıştır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Kendilerine muhafazakârlık bulaşmamış olan liberaller ise bilgiyi sınırsız bir alanda görmüşlerdir. Bilgi bir maddedir ve asla ulvi bir şey değildir. Bu nedenle ancak uzay-zamanda sınırlanmak suretiyle anlaşılabilir. Bütün deneyimler de bilginin sınırlandırılmasıyla anlaşılabilir, başkası mümkün değildir. Örneğin,  kulaklarımız sadece belli bir sınırda bilgi toplar. Ama bu sınırlı alandan hareketle, aklımızla keşfettiğimiz sınırsız bir alana açılırsak uzaydaki maddelerin gürültüsünü de duyabiliriz. Nitekim bugün her yeryüzünde hem de uzayda uzayı dinleyen çanak antenlerimiz ve alıcılarımız var. Bununla birlikte, amaçlı eylemlerde bulunan bireyler olarak bütün sesleri duymak da istemeyiz. Bunu bilerek ve isteyerek yaparız. Uyuduğumuz esnada yandaki inşaatın gürültüsü bir anda yok olur. Eğer inşaatın sesini yok etmeydik uyumakta zorlanırdık. Yine, araba kullanırken öndeki arabanın acı freni o anda dinlediğimiz ve sevdiğimiz en güzel şarkının melodisini ve sözlerini bir anda yok eder. Eğer o şarkıya eşlik etmeye devam etseydik hayatımızı kaybedebilirdik.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bütün bilgi bizim amaçlı eylemlerimizin alanında gizlidir. Bu amaçlı eylemler (iktisatta kullanılan kavramla) zaman-tercihte ya da (fen bilimlerinde kullanılan kavramla) uzay-zamanda, yani bireylerin farklı yerlerdeki farklı eylemlerinde ortaya çıkar. Bu da işbölümüne dayalı özel mülkiyeti ortaya çıkarmıştır. İnsanoğlu asla uzmanlaşmaya dayalı piyasa ekonomisi içerisinde doğmamıştır. İnsanoğlu piyasa düzenini aklına ve bilincine dayanarak keşfetmiş, onun diğer tüm düzenlerden daha refaha ve değişime açık olduğunu da ilerleyen yıllarda bulmuştur.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Aslında kimse bütün bilgiyi toplamak için kendisini yormak istemez; bu ancak aptalların işi olabilir. Marx ve diğer sosyalistler de bilgiyi asla tek bir merkezde toplamak istememişlerdir, çünkü bundan sağlanacak kazanç anlık olacaktır. Bilgi ışık gibi akışkan, uçucu ve göreceli bir şeydir. Lakin özel mülkiyet, yani daha genel olarak yeryüzü ve uzay, çoğunlukla kütleseldir ve insanlar için ortak bir toplumsal depodur. Görünür, dokunulabilir ve birikimseldir. Bir kişi öldüğünde, zamanında kayda geçirdiği şeyler hariç, bilgisi de onunla beraber ölür. Zaten kayda geçirdikleri de (kitapları, konuşmaları ve makaleleri) özel mülkiyet hâline gelmiştir. Kişi öldüğünde bu mülkü miras olarak kalır. Bu yüzden sosyalistler, komünistler, anarko-komünistler ve daha niceleri özel mülkiyeti merkezde toplamak istemiştir. Esas mesele de budur, hata buradadır. Çünkü Marx ve onun gibileri özel mülkiyeti, yani uzayı (yeri) zamanda (tercihte) tek bir merkezde toplamayı amaçladıklarından öncelikle uzmanlaşmayı tek bir kişide toplamak istemişlerdir. Bu kişi bir kral ya da oligark olabilir, entelektüeller ya da seçkinler olabilir, bir sınıf, meclis ya da devlet olabilir. Ama sonuç değişmez. İşte imkânsız olan şey de budur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Özel mülkiyetin tek elde toplanması vasıtasıyla yapılmak istenen şeyin, yani bu mülkiyetin merkezde toplanmasından sonra oluşacak düzenini kurulması mümkün değildir. Zira bireylerin tercihlerinden hareketle gerçekleşen mübadeleler, ancak en az iki özgür insanın mülklerini değiş-tokuş ettikleri durumda ortaya çıkar. Özel mülkiyet tek bir elde toplandığında – bu ister bu komünist bir parti organı olsun, ister tek bir devletin egemenliğindeki dünya devleti olsun – mesele şudur: İnsanların elilerindeki bilgi yerli yerinde (kafalarında, ellerinde ya da bir prospektüste) olsa da kullanacakları aletler (mülk, para ve sermaye) olmadığından, bilgi sadece akışkan ve uçucu bir hâlde, kaygan bir zeminde kalır. Mülkiyet olmadıktan sonra “saf bilginin” iktisadî bir değeri yoktur. Bilgi ancak depolandığında, yani ışık gibi kütlesel konuma geldiğinde iktisadî bir değere sahip olur. Isıtır, yaşama canlılık verir ve aydınlatır. Böylece mülkiyet olarak karşımıza çıkmış olur. Mülkiyet bilgisi de fiyatta (rakamda) kendisini anlamlandırır. İki kişi arasında yapılan mübadelede bir tarafın metası diğer tarafta ancak bu rakamsal ifade yoluyla bir bilgi doğurur ve mübadele ilişkisini ortaya çıkarır. Zira bolluk ve kıtlık ancak böyle anlaşılabilir. Oysa tek elde toplanan mülkiyet düzeninde (üretim araçlarının tek elde toplandığı düzende) böyle bir sinyal ortaya çıkmayacaktır. Bireylerin marjinal davranışları olmadığından sinyaller de olmayacaktır ve sonuç koca bir boşluk olacaktır.         </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises’in defalarca söylediği şey budur. Aslında özel mülkiyet tek elde toplanabilir, ama amaçlı insan eylemleri açısından böyle bir düzen bize iyimserlik, refah, özgürlük ve gelişim vaat etmez. Mises hiç tereddütsüz sosyalizmde, yani özel mülkiyetin tek elde toplandığı düzende, eşitlik ve gelir dağılımda müthiş bir başarı gösterilebildiğini, fakat aynı zamanda sosyal refahın da müthiş bir şekilde baş aşağıya düştüğünü söylemiştir. Bu da sosyalizmde herkesin eşit bir sefaleti ve köleliği paylaşacağı, kapitalist ekonomideki refahın sağlayamayacağı ve refahın düşüşüyle tek elde toplanan özel mülkiyetin de yavaş yavaş aşınıp tükeneceği anlamına gelir. Kapitalist toplum ise özel mülkiyeti tek elde toplamadığından sürekli olarak kötü günler için ihtiyaç akçeleri toplar, böylece kriz ve doğal afetler zamanında daha hızlı çözümler üretir. Sosyalizm bunu asla yapamaz, çünkü mülkiyeti kendisinde depoladığından başka bir depo bırakmamıştır. Sosyalizmin tek bir deposu ve tek bir çözümü vardır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu bize Küba’nın sert sosyalizmden piyasa ekonomisine geçerken yaptığı şeyi hatırlatıyor: Mülkiyeti yavaş yavaş tek elden kişilere dağıtmasını. Örneğin sosyal refah devleti bilgiyi değil, mülkiyeti, yani parayı ve sermayeyi kişilere dağıtır. Özelleştirme bilgide değil, mülkiyette yapılır. Mülkiyet dağıtılabilir, parçalanabilir, çoğaltılabilir ve takas edilebilir. Ama bilgi geçici, göreceli ve kaygandır. Kimse onu toplamak, saklamak ve takas etmek istemez. Saf bilgi tıpkı havuç suyu gibidir. Yalnız başına saklanamaz, takas edilemez ve endüstriyel olarak korunamaz. Saf bilgi ancak portakal suyu olarak meta hâline gelir. İktisadı ilgilendiren kısım da budur. Marx ve onun gibileri asla bilgiyi tek elde toplamak gibi bir saplantıya düşmemiştir. Bu çok aptalcadır. Gerçi parayı, fiyatları, sermayeyi ve krediyi tek elde toplamak istemişlerdir, ama asla saf bilgiyi değil.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Nedendir bilinmez, Hayek ve İskoç Aydınlaması bilgi konusunun iktisattaki önemini bir hayli abartmış, hatta bilgiyi ilâhi bir yere çıkarmışlardır. Örneğin paranın keşfedilmesinin bireylerden değil (yani özel mülkiyet sahibinden değil), kendiliğinden doğan düzenden kaynaklandığını ifade etmişlerdir. Onlar için bilgi, nereden geldiği ve nereye gideceği belli olmayan bir şeydir. Oysa iktisatçıyı ilgilendiren bilgi, saf bilginin metalaşmış hâlidir. Para da iki kişinin mübadele esnasında mülkiyetlerini denklemsel olarak bölüştürememelerinden dolayı ortaya çıkan, yazıya dökülmüş rakamsal bir hâldir. Bir sütçü ile emlâk sahibinin işlerini kolaylaştıran, maliyetlerini azaltan bir nesnedir. Örneğin 100 ton süt karşılığında verilen bir evin metalaşmış hâlidir. Bugün paranın ilk keşfedicisi bilinmiyor, ama kredi kartının keşfedicisi biliniyor. Kredi kartını kullanmamızın nedeni bellidir. Nitekim kredi kartları cebimizdeki nakit parayı taşımanın ağırlığını ortadan kaldırıyorlar, onları kısa yoldan kredi kullanmak, taksitlendirmek ve bankaya gitmeden ödeme yapmak için kullanıyoruz. O zaman neden İskoç Aydınlanması’nın benimseyen kişilerin hiçbiri kredi kartının kendiliğinden doğan düzende meydana geldiğini söylemiyor? Soruyoruz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises’e göre para bir kişinin veya kişilerin buluşudur ve bu kişi tarihsel olarak şöyle anlaşılabilir: <span style="color: #0000ff">“Mises, insanların paranın değerini tahmin edebilmek için onu dünkü değerini temel alarak kullanmaları gerektiğini söylemektedir.”</span>[5] Böylece paranın değerini anlamak için sürekli olarak geriye gitmemiz gerekir. Bugünkü paranın değerini dünün değerine göre anlayabiliyorsak, bu sonsuz döngünün bir gün kırılması zorunludur. Bu da paranın ilk keşfedicisine ulaştığımız anda olur. Buraya geldiğimizde, paranın diğer malların takasında hiç değerinin olmadığı bir güne ulaşmış oluruz. Paranın keşfedildiği ilk günde ise, örneğin, altının sadece “parasal amaçlarla” da kullanıldığını keşfederiz. İlk günden önceki günlerde altın sadece bir maldır, ama ilk günden sonra hem para hem mal olarak kullanılmaya başlanmıştır. Açıkçası İskoç Aydınlanması bu gerçeği göz ardı ederek iktisada büyük bir darbe vurmuştur. Bugün paranın bir değeri, yani devletin yasal para dediği şey anlamında hiç bir karşılığı yoktur. İskoç Aydınlanması bu açıdan Alman Tarihçi Ekolü’nün, Fabian Sosyalizminin ve Hegelci felsefenin ağına düşmüştür. İskoç Aydınlanması bu ilk günü, ilk keşfediciyi ve özel mülkiyeti paradan çıkararak Avusturya iktisadının mal-para teorisini çöpe atmıştır. Ellerine sağlık Hayek! Kendi ekolünle çeliştiğin için!</span></p>
<p><span style="color: #000000">Klasik liberaller Aydınlanma’yla olan bağlarının farkındaydılar. Voltaire, Paine, Kant, Smith, Diderot, Helvetius, Descartes ve Düzleyicilerin kendilerinden olduklarını biliyorlardı. Bu filozoflar değişik görüşler taşıyorlardı, ama hem bu görüşleriyle hem de hoşgörüleriyle klasik liberalizme çoğulculuk ve çeşitlilik katmışlardır. Lakin klasik liberalizmin baş düşmanı olan muhafazakârlık, onun Aydınlanma’yla olan bağlarını kesmek için İskoç Aydınlanması’nı öne sürerek yerel bir entelektüel gruba kendisini kaptırmıştır. Bu muhafazakâr filozoflar gelenekçilerdi ve dünyaya kapalıydılar. Aralarında Edmund Burke’ün de olduğu Hume, Ferguson, Burke, Filmer ve Hutcheson gibi filozoflar klasik liberal geleneğin akılcı ve amaçlı eylem düşüncesiyle olan bağları kesmek istemişlerdir. Bu damarı kesme işinde son yüzyılda Hayek kadar ileri giden olmadığı gibi Hayek gibi büyük başarıyı kazanan da olmamıştır. Edmund Burke’ün yarım bıraktığı yerden Hayek bayrağı devralarak foto-finishe ulaşmıştır. Tebrikler!</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">“Yakın zamana kadar, sosyalizm, Aydınlanma&#8217;yı, verili bir gerçek olgu olduğunu kabul ederek &#8216;<em>burjuva ideolojisiyle&#8217;</em> yaftalamasıyla reddetmiş veya ihmal etmiştir. Bu argüman, yeni zuhur etmiş bir kapitalist sistemin ideolojik üst yapısı olarak görür, ki bu üst yapının düşünürleri &#8216;yükselen kapitalist sınıfın&#8217; çıkarlarına hizmet etmiş teoriler ve fikirler üretir.”</span>[6] Kısacası sosyalizm, faşizm ve muhafazakârlık, Aydınlamayı klasik liberal ideolojinin bir olgusu olarak görerek onu yok saymaya çalışmışlardır. Yani Aydınlanma-Karşıtları bellidir. Klasik liberalizm bu açıdan İskoç Aydınlanması’nın yerelci, akıl karşıtı ve toplumsal korkuları üzerinde yükselen yıkıcı, değişmeye karşıt kaba karanlığında çiçek açamaz. Bu aydınlanmanın evrensel, eleştirel ve reddedici aklının güneşinde ısınır ve refaha koşar. Klasik liberalizm kendi aklını kullanma cesaretinde ve gençliğinin verdiği gözü pekliktedir. Özgürlük çiçeğini bu aydınlatıcı havada açar.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Konuyu daha iyi anlamak için iki sorarak sonuca ulaşabiliriz: “Eğer İskoç Aydınlanması’nın dediği doğru ise neden aklını kullanmaktan çok geleneğe, tutkulara ve heveslere göre hareket eden karıncalar ve arılar herhangi bir medeniyet kuramadılar?” İkincisi: “İnsandan rasyonel düşünceyi çıkardığımızda, geriye hayvanların ilkel ve barbar duygularından başka bir şey kalmaz. O zaman bugünkü medeniyetimize nasıl ulaşabilirdik?” Mises ile bitirirsek: <span style="color: #0000ff">“Sosyal Bilimleri saf rasyonel olduğundan dolayı hatalı bulmak günümüzde modadır. İktisada yöneltilen en popüler itiraz, gerçeğin ve hayatın irrasyonelliğini ihmal etmesi ve sonsuz çeşitlilikteki olayların yavan rasyonel şemaların ve ruhsuz özlerin içine sıkıştırmaya çalışmasıdır. Hiçbir eleştiri bu kadar saçma olamaz. Diğer bilgi dallarında olduğu gibi, iktisat rasyonel yöntemlerin taşıyabildiği kadar yere kadar gider. (&#8230;) Çünkü bizi ilgilendiren ruhun veya ölümsüz ruhun sorunu ile ilişkili değildir. İlgilenmemiz gereken sorun, belirli amacın elde edilmesini hedefleyen insan eyleminin amaçlı ve anlamlı bir davranış olup olmadığı reddedildiğinde, insan eyleminin kavramanın mümkün olup olmadığıdır. (…) [Çünkü] çeşitli ruh teorilerine yöneltildikçe, bizim sorunumuza [iktisat konusuna] bir faydası yoktur.”</span>[7]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bunları dedikten sonra şöyle söylememin tam zamanıdır: Klasik bir liberalin gözünde Mises haklıdır, Hayek haksızdır. Bunu korkmadan tekrar edelim: Mises haklıdır, Hayek haksızdır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000">[1] Ludwig von Mises, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=438634&amp;sa=95686622" target="_blank"><span style="color: #0000ff">İnsan Eylemi</span></a></em></span>, s. 828.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[2] Philippe Beneton, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=586739&amp;sa=95686696" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Muhafazakârlık</span></a></em></span>, s. 20.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[3] A.g.e., s. 104.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[4] A.g.e., s. 108.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[5] David Gordon, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=79190&amp;sa=95686757" target="_blank"><span style="color: #0000ff">İktisadî Mantığa Giriş</span></a></em></span>, ss. 158-159.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[6] Stephen Davies, “Aydınlanma”, <em>Liberal Düşünce</em>, Sayı 37, Çev. Atilla Yayla, s. 9.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[7] Mises,<em> İnsan Eylemi</em>, ss. 23- 28.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarih Mises&#8217;i Haklı Çıkardı mı? – Atilla Yayla’yı Düzeltmek</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 12:52:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/?p=2844</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki yazısında “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2851" src="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg" alt="" width="386" height="226" /></a></span></p>
<p><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1200689&amp;title=yorum-atilla-yayla-akil-ve-sosyal-duzen&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yazısında</span></a></em></span> “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene bakmanın kurucu rasyonalist olmayan, daha çeşitlilikçi, insani, keşifçi bir yolu da varmış ve bu da Aydınlanma&#8217;nın İskoç koluyla bağlantılıymış. Yayla bu aydınlamayı rasyonalizme karşı çıkmak için kullanmış. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu hususta Yayla özellikle bireylerin toplumda kullandıkları bilgi meselesinden bahsetmiş ve bu meselenin sosyalist ve faşist düzenlerin neden tam olarak işleyemeyeceğini açıkladığını ileri sürmüş. Dediğine göre, mükemmel bir sistemin kurulabilmesi için toplumda kullanılan tüm bilginin tek bir elde toplanması gerekiyormuş. Oysa bu mümkün değilmiş, çünkü bu bilgi hem parçalı hem de dağınıkmış. O yüzden insanlar bu bilginin tamamına sahip olamazlarmış ve sınırlı bilgiyle yaşamak zorundalarmış. Atilla Yayla’nın anlattığı bu meseleler esas itibariyle Avusturya İktisat Okulu’nun kapsamına giriyor. Bu okulun sosyalizm eleştirisiyle bir ara ilgilendiğim için Yayla’nın yazdıklarına biraz bu açıdan baktım. Maalesef Yayla’nın bilgi meselesi ile İskoç Aydınlanmasını bir arada ele alması olmamış. Kurucu rasyonalizme karşı çıkarken Mises&#8217;ten bahsetmesi de olmamış. Hele Hayek&#8217;in ismini anmadan geçmesi hiç olmamış. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2844"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla “Marksist formatındaki sosyalizmin” her bakımdan mükemmel bir toplumsal düzen kurulabileceğini iddia ettiğini de yazmış. Maalesef bu doğru değil. Nitekim Yayla hangi sosyalistlerin böyle bir şey iddia ettiklerini yazmamış. Hatta bir ara rasyonalizm eleştirisini bir hayli abartarak </span><span style="color: #0000ff">“Hiçbir rasyonalist teori, beşeri düzenin en önemli parçalarının ve unsurlarının kendiliğinden doğduğu ve her zaman öyle kalacağı gerçeğini değiştiremez,” </span><span style="color: #000000">dahi demiş. Tabii böyle bir şey yok. Liberal düşünürlerin hepsi beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığını kabul etmezler. Örnek mi? Ludwig von Mises ve Adam Smith. Mises&#8217;e göre toplumsal düzen düşünce ve irade ile kurulur. Smith de piyasaların insanlardaki takas ve mübadele yapma eğilimden hareketle ortaya çıktığını ileri sürer. Dahası, Yayla’nın beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığı ve hep öyle kalacakları iddiası da havada kalmış – özellikle de liberallerin hepsi böyle düşünmüyor iken ve bu konuda ampirik kanıt yok iken. Yayla’nın yazısındaki kusurlu yerlere aşağıda bir bakalım: </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">I</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“İskoç Aydınlanması teorisine kurucu rasyonalist teoriyi apaçık bir olgu temelinde reddetmekle başlıyor. Buna insan bilgisinin parçalılığı, dağınıklığı ve tek elde toplanamazlığı olgusu diyebiliriz.” </span><span style="color: #000000">Ardından Yayla uzun uzun toplumda kullanılan bütün bilginin tek bir kişinin ya da otoritenin elinde toplanamayacağından bahsetmiş. Güya bu, “İskoç Aydınlanması düşünce geleneğinin yaklaşımı” imiş. Fakat böyle bir şey yok. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlaması filozoflarına göre toplumsal incelemenin odağında insan eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları yer alıyordu, fakat bu filozoflar hiçbir zaman Yayla’nın bahsettiği bilgi meselesiyle ilgilenmemişlerdir. Zira bu filozofların yaşadığı 1700’lü yılların Britanya’sında ekonomi insanların böyle meseleler üzerine kafa yormalarını gerektirecek gelişmişlik seviyesine ulaşmış değildi. Hâliyle ekonomide bilginin nasıl kullanıldığı gibi bir mesele o dönemki düşünürlerin aklına gelmezdi. Bu filozofların inceleme konuları toplumsal düzen üzerine yoğunlaşıyordu. İnsan bilgisinin parçalı oluşundan ve bu nedenle tek bir elde toplanamayacağından ilk bahseden kişi Friedrich von Hayek’tir. Kendisi bu konularla uğraşmaya 1930’lu yıllarda başlamış ve hayatının geri kalanında da bunlar üzerine yazıp çizmiştir. Nitekim Hayek bilginin toplumda parçalı bir şekilde kullanımı hakkında yazdıklarını kendisinin toplumsal bilimlere yaptığı bir katkı olarak görür. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İlâveten, Yayla’nın kullandığı “kurucu rasyonalizm” ve “kurucu rasyonalist teori” ifadeleri de özü itibariyle Hayek’e aittir. Ama benim bildiğim kadarıyla Hayek “kurucu rasyonalist teori” ifadesini hiçbir zaman yazılarında kullanmamıştır. Onun kullandığı ifade “yapı-kurucu rasyonalizm”dir (constructivist rationalism). Hayek bu ifadeyi Fransız Aydınlanması filozoflarının ve Kıta Avrupası düşünürlerinin görüşleri için kullanır ve insan aklının önemine yaptıkları vurgudan dolayı bu kişileri “yapı-kurucu rasyonalistler” olarak adlandırır. Hayek 1970’lerden itibaren de bu aydınlanma geleneği için kendisinin icat ettiği “yapı-kuruculuk” (constructivism) kelimesini benimser. Ansiklopedicilerin, Rousseau’nun ve Fizyokratların dahil olduğu bu geleneğin görüşüne göre, insanlar toplumsal kurumları ve medeniyetlerini kendileri yarattıklarına göre, bunları kendi arzu ve isteklerine göre değiştirip biçimlendirebilirler. Tabii Hayek bu görüşe çok kızar, çünkü ona göre bu işin sonu sosyalizme varır. Hayek&#8217;in insan aklına bu kadar vurgu yapmayan ve daha ılımlı olan İskoç Aydınlanması’na yanaşmasının nedeni budur. Gerçi Hayek İskoç filozofların görüşlerinden etkilenmiş ve kendisini bu gelenek içinde görmüştür, ama bu filozoflardan etkilenişi bilgi meselesinde değil, insanların eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları konusunda olmuştur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla Yayla’nın yazısında İskoç Aydınlaması’na bilgiyle ilgili olarak atfettiği görüşlerin hiçbiri bu aydınlanma geleneğine ait değil – bunların tamamı Hayek&#8217;e ait. Ama gayet ilginç bir şekilde, Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsederken aslında Hayek&#8217;in görüşlerini anlatmasına rağmen onun ismini hiçbir yerde anmıyor. Oysa Hayek&#8217;in bilgi meselesinden bahsettiği iki makalesinin çevirileri (<em>“Bilginin Toplumda Kullanımı”</em> ve benim çevirdiğim <em>“İktisat ve Bilgi”</em>) Liberal Düşünce Topluluğu’nun çıkardığı ve bir dönem Yayla’nın da editörlüğünü yaptığı “Liberal Düşünce” dergisinde yayınlanmıştı. Yayla bunları unutmuş herhalde. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">II                                                                                               </span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla bilgi meselesinden bahsettikten sonra bu meselenin iyi bir anlatımının Ludwig von Mises&#8217;in 1920’de yayınladığı bir makalesiyle başlattığı bir tartışmada karşımıza çıktığını söylemiş. Yayla’nın ismini vermediği bu makaleyi zamanında (İngilizcesinden) Türkçeye çevirmiştim. Bu çeviri de yine Yayla’nın editörlüğünü yaptığı ve artık “piyasadan kalkmış olan” Piyasa dergisinde <em>“Sosyalist Devlette İktisadî Hesaplama”</em> başlığıyla yayınlanmıştı. Görünen o ki Yayla yazısında bahsettiği bu makalenin çevirisini kendi çıkardıkları dergide yayınladıklarını da unutmuş. Yayla’nın bahsettiği tartışma literatürde “Sosyalist Hesaplama Tartışması” ya da “İktisadî Hesaplama Tartışması” olarak biliniyor. Gerçi bu tartışmada bilgi meselesine değiniliyor, ama buna değinen Mises değil. Zaten Mises&#8217;in bu makalesinde dediklerinin Yayla’nın bilgi meselesiyle yazdıklarıyla da ilgisi yok. Bunlara bir bakalım:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong> Mises iktisadî hesaplama meselesini ele aldığı makalesinin hiçbir yerinde bilginin ekonomideki kullanımından bahsetmez. Nitekim Mises bilgi meselesini hiçbir zaman sosyalistlere bir eleştiri olarak yöneltmemiştir. Yukarıda da dediğim gibi, bilginin parçalı ve dağınık olduğunu öne sürerek sosyalistlere karşı çıkan kişi aslında Mises&#8217;in öğrencisi Hayek’tir. Oysa Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsetmesine rağmen Hayek&#8217;in ismini hiçbir yerde anmıyor. İşin daha da vahim tarafı, Mises sosyalist planlamacıların gerekli olan tüm bilgiyi ellerinde toplayabileceklerini kabul eder. Yani Yayla’nın (ve tabii Hayek&#8217;in) dediklerinin tam tersini ileri sürer. <a href="http://mises.org/Books/humanaction.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Human Action</em></span></a> kitabında sosyalist ekonomiyi eleştirirken Mises şöyle der:</span></p>
<p><span style="color: #000000">[Sosyalist] </span><span style="color: #0000ff">Yöneticinin kendi yaşadığı döneme ait bütün teknolojik bilgiyi kullandığını varsayalım. Bundan başka, bu kişi mevcut tüm maddi üretim araçlarının tam bir envanterine ve istihdam edilebilir işgücünü gösteren bir listeye de sahip olsun. Bu açılardan, bürolarında topladığı bilirkişi ve uzmanlar yığını ona eksiksiz bilgi sağlayacak ve soracağı tüm sorulara doğru cevap verecektir. [</span><span style="color: #000000">s. 696-7] </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong> Yayla yazısında merkezi otoritenin ekonomideki bilgiyi kendi elinde toplamaya kalkıştığında bilginin bilgi olmaktan çıktığını ve geçmişe ait bir şeye dönüştüğünü yazmış. Bunlar kafa karıştırıcı ifadeler. Hayek meseleyi bu şekilde ortaya koymaz. Hem bilginin bilgi olmaktan çıkması ne demek? Hayek&#8217;in dediği şey, sadece, merkezi otorite ekonomide kullanılan tüm bilgiyi bir şekilde elinde toplasa bile, bu bilginin hiçbir zaman söz konusu anın ya da içinde bulunulan koşulların bilgisini yansıtmayacağıdır. İktisadî hayat çok hızlı aktığı ve insanların kararları sürekli değiştiği için, bu koşullara ait bilgi de sürekli olarak değişecektir. Bu kadar hızlı bir değişim esnasında merkezi otoritenin o anın bilgisini elinde bulundurması da hâliyle mümkün değildir. Dolayısıyla bilgi merkezde topladığı için “maziye ait bir şeye dönüşür” diye bir şey söz konusu değildir. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong><span style="color: #000000"> Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“Mises, üretim araçlarında özel mülkiyet olmaksızın, ister küçük bir otokrat grup isterse demokratik şekilde organize olmuş bir heyet olsunlar, sosyalist plancıların kaynakları ne derecede etkin kullandıklarını belirlemenin bir yolunu bulamayacaklarını ileri sürdü.”</span><span style="color: #000000"> Bu yazılanlar tamamıyla yanlış olmasa bile maalesef yanıltıcı. Zira </span><span style="color: #000000">Mises esasta planlamacıların kaynakları etkin dağıtmanın bir yolunu bulamayacaklarını değil, bu planlamacıların iktisadî hesaplama yapamayacaklarını ileri sürer. Zaten bu konuda yazdığı makalenin isminde de “iktisadî hesaplama” ifadesi geçiyor. Kaynakların etkin dağılımının gerçekleşmemesi ise bu hesaplamayı yapamamanın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisadî hesaplama derken kastedilen şey, üreticilerin kullanmak istedikleri kaynakların fiyatlarını karşılaştırarak üretim maliyetlerini hesaplamalarıdır. Fiyatlar olmadan üretimde kullanmak istediğiniz malların size kaça mal olacağını bilemezsiniz, bu nedenle de ucuza mı yoksa pahalıya mı üretim yaptığınızı hesaplayamazsınız. Fiyatların olması için de özel mülkiyetin olması gerekir. Zira insanlar ürettikleri malların mülkiyetine sahip olmadıktan sonra bunları piyasada satamazlar. Satış olmayınca hâliyle mübadele de olmaz. Mübadele olmayınca da fiyatlar ortaya çıkmaz. Zaten Hayek&#8217;in aksine Mises fiyat mekanizmasının amacının bilginin toplumda kullanılmasını sağlamak değil, insanların iktisadî faaliyetlerini yürütebilmek için gerekli olan hesaplamaları yapmalarını mümkün kılmak olduğunu kabul eder.  </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">III</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Peki, Atilla Yayla’nın iddia ettiği üzere tarih Mises&#8217;i haklı çıkardı mı? Elbette hayır. Mises sosyalistleri eleştirirken sosyalizmde para kullanımının ve fiyat mekanizmasının ortadan kalkacağını varsayıyordu. Nitekim Mises&#8217;in sosyalist ekonomiye yönelik tüm eleştirisi bu noktadan hareket eder. Oysa sosyalist Rusya’da bunların ikisi de olmamıştır. Ruslar ruble kullanmıyorlar mıydı? Gerçekte ise Mises&#8217;in toplum ve piyasa ekonomisi hakkındaki görüşleri Atilla Yayla’nın yazısında bahsettiği şeylere tamamıyla aykırıdır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek&#8217;in ve İskoç geleneğini takip eden diğer liberallerin aksine, Mises toplumu ve piyasa ekonomisini hiçbir zaman kendiliğinde doğmuş yapılar olarak görmez. Eserlerinde – en azından benim bildiğim kadarıyla – “kendiliğinden-düzen” ifadesini hiçbir zaman kullanmaz. Mises&#8217;e göre </span><span style="color: #0000ff">“Toplum birlikte planlanmış eylemlerden, işbirliğinden oluşur. Toplum bilinçli ve amaçlı davranışların bir sonucudur,”</span><span style="color: #000000"> (<em>Human Action</em>, s. 143). <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/socialism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Socialism</span></a></em></span> kitabında şöyle yazar: </span><span style="color: #0000ff">“Toplum düşüncenin ve iradenin bir ürünüdür. Düşüncenin ve iradenin dışında var olamaz. Toplumun varlığı dışsal dünyada değil, insanın içinde yatar. Toplum içeriden dışarıya doğru yansıtılır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 291). Yine aynı kitaptan: </span><span style="color: #0000ff">“Toplumsal evrim – işbölümünün evrimi anlamında – irade içeren bir fenomendir: tamamıyla insan iradesine bağlıdır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 306). Eğer toplum insan iradesinin bir ürünüyse, toplumsal kurumlar, gelenekler ve davranış kuralları da bu iradenin bir ürünü olacaktır. Böyle düşünen Mises&#8217;in piyasa ekonomisini bilinçli insan eylemlerinin bir ürünü olarak görmesi gayet doğaldır. Nitekim <em>Human Action</em> kitabında şöyle yazar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Piyasa ekonomisi insan yapımı olan ve işbölümünün olduğu koşullarda yer alan bir eylemde bulunma biçimidir. Fakat bu durum piyasa ekonomisinin tesadüfen meydana gelmiş ya da yapay bir şey olduğu ve başka bir eylem biçimiyle değiştirilebileceği anlamına gelmez. Piyasa ekonomisi uzun bir evrimsel sürecin ürünüdür. Kişinin, eylemlerini, içinde bulunduğu çevrenin kendi başına değiştiremeyeceği verili koşullarına mümkün olan en iyi yoldan uyarlamak amacıyla yürüttüğü çabalarının bir sonucudur. Piyasa ekonomisi bir stratejidir. Bu stratejinin uygulanmasıyla insanlar, bir bakıma, vahşilikten medeniyete muzafferane bir şekilde ilerlemişlerdir.</span> <span style="color: #000000">[s. 265]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıdaki alıntıda Mises&#8217;in piyasa ekonomisinin insan yapımı olduğunu ve bu ekonomiyi bir medeniyet stratejisi olarak kabul ettiği açıktır. Böyle bakıldığında, Mises&#8217;in bu görüşleriyle Yayla’nın kurucu rasyonalizm dediği geleneğin içinde yer aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçekten Hayek de hocası Mises&#8217;i rasyonalist olmakla suçlamıştır. Dolayısıyla eğer tarih Mises&#8217;i haklı çıkardıysa, aslında kurucu rasyonalizmi benimseyen kişileri haklı çıkarmış olacaktır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Toparlarsak, bilginin tek elde toplanamayacağını bir neden olarak öne sürerek toplumsal düzenlemeler yapmak isteyen kurucu rasyonalizmi eleştiren ve bu esnada hesaplama tartışmasından bahseden Atilla Yayla, Mises ve Hayek&#8217;in bu tartışmada hangi kabullerden hareketle sosyalizme ve merkezi planlamaya itiraz ettiklerine dikkat etmiyor. Bu nedenle de kurucu rasyonalizm eleştirisi için olmadık bir kişi olan Mises&#8217;in ismini yazısında kullanarak ve onun haklı çıktığını söyleyerek kendisiyle çelişmiş oluyor. Zira sosyalizme itiraz ederken Mises fiyat mekanizması olmadan iktisadî hesaplama yapılamayacağını, Hayek de toplumda bireylerin kullandığı bilginin tek elde toplanamayacağını öne sürer. Kabaca söylersek Hayek “bilgici”, Mises de “fiyatçı”dır. Üstelik sosyalist ekonomiye karşı çıkarken Mises ve Hayek birbirlerinin dediklerinin tam tersini kabul ederler. Mises bilginin merkezi otoritenin elinde toplanabileceğini, ama bu otoritenin fiyatları hesaplanamayacağını ileri sürer. Hayek ise fiyatların bir şekilde de olsa hesaplanabileceğini, ama bilginin toplanamayacağını ileri sürer. Eğer Mises&#8217;in dediklerini kabul edecekseniz bilginin tek elde toplanabileceğini de kabul etmek zorundasınız. Ama bu durumda da bilginin tek elde toplanamayacağını ileri sürerek sosyalizme ve faşizme karşı çıkamazsınız. </span></p>
<p style="text-align: center"><strong><span style="color: #000000">* * *</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Maalesef Atilla Yayla piyasa ekonomisini savunurken bazı talihsiz tutarsızlıklar yapıyor. Görünen o ki bu konular hakkındaki bilgiyi tek elde toplayamadığı için Yayla’nın bilgisi sınırlı kalmış. Yazısında uzun uzun bilgi meselesinden bahsedip bunu bir şekilde İskoç filozoflara bağlaması ve bu meseleyi toplumsal bilimlerde ilk defa ortaya koyan kişi olan Hayek&#8217;in adını anmaması böyle bir şey. Gerçi Yayla iktisatçı değil, siyaset bilimci. O yüzden Avusturya İktisat Okulu’nun alanına giren bu tür şeyleri bilmesini ondan bekleyemeyiz. Ama Mises&#8217;in takipçisi Avusturya iktisatçısı Murray Rothbard <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/egalitarianism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Egalitarianism As a Revolt Against Nature and Other Essays</span></a></em></span> adlı kitabında bu konuda şöyle uyarıda bulunuyor: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">İktisat bilmemek suç değildir. Ne de olsa iktisat, uzmanlaşmanın olduğu ve çoğu kişinin “kasvetli bilim” olarak gördüğü bir disiplindir. Fakat bu bilgisiz hâlde iken, iktisadî meseleler hakkında yüksek sesli ve gürültülü fikirlere sahip olmak tamamıyla sorumsuzluktur.</span><span style="color: #000000"> [s. 202]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla 13 yaşındaki kızlara tecavüz eden kişilerin mahkemelerce serbest bırakıldığı, üniversite hocalarının terör zanlısı olarak tutuklandığı, parasız eğitim isteyen öğrencilerin aylarca hapis yattığı, kadınlara yönelik şiddetin ayyuka çıktığı, halktan toplanan deprem vergilerini iktidarın başka yerlere harcadığı, gazetecilerin ve hatta milletvekillerinin hapse atıldığı bir ülkede, Atilla Yayla’nın Gülen cemaatinin Abant toplantılarına katılmaktan, AKP’nin siyaset akademisinde hocalık yapmaktan ve televizyonda cumhurbaşkanını ve piyasa ekonomisini övmekten biraz vakit ayırarak artık bireysel hak ve özgürlükleri de savunması gerekiyor. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

