<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 19 May 2012 06:30:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>İKTİSADIN DEĞİŞEN YÜZÜ-3 ; BİLİŞSEL YANLILIK ve &#8216;ADAPTIVE TOOLBOX&#8217;</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/05/17/iktisadin-degisen-yuzu-3-bilissel-yanlilik-ve-adaptive-toolbox/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/05/17/iktisadin-degisen-yuzu-3-bilissel-yanlilik-ve-adaptive-toolbox/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 19:52:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>zeliha_hatipoglu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[bilişsel psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[bilişsel yanlılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3523</guid>
		<description><![CDATA[Bir gün bu başlığı daha köklü bir değişimle iktisadın kabuk değiştirmesi olarak yazmak niyetiyle başlıyorum.Bence iktisadın böyle bir değişime ihtiyacı var ve daha çok disiplinin bir araya geldiği etkin açıklamaları getirmeye de ihtiyacı var. Atomistik olmayı aşmak yolunda, emin adımlarla ilerliyoruz şimdilik&#8230;Ve çok daha yeni bir araştırma konusu ve kavramı olan &#8216;adaptive toolbox&#8217; ı da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/yazı-e1337283802435.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3524" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/yazı-208x300.jpg" alt="" width="208" height="300" /></a>Bir gün bu başlığı daha köklü bir değişimle iktisadın kabuk değiştirmesi olarak yazmak niyetiyle başlıyorum.Bence iktisadın böyle bir değişime ihtiyacı var ve daha çok disiplinin bir araya geldiği etkin açıklamaları getirmeye de ihtiyacı var. Atomistik olmayı aşmak yolunda, emin adımlarla ilerliyoruz şimdilik&#8230;Ve çok daha yeni bir araştırma konusu ve kavramı olan &#8216;adaptive toolbox&#8217; ı da ekliyoruz, doğrudan Türkçe çevirisine yer vermediğim ve orijinal halini kullanmayı tercih ettiğim bu kavramı, nacizane araştırmalarım neticesinde <em>&#8216;bilişsel paket&#8217; </em>olarak adlandıracağım. Burada tabi &#8221;Biliş nedir, iktisatta yeri nedir? &#8221; gibi sorulara da cevap vererek, konuyu daha da aydınlatacağım.<span id="more-3523"></span></p>
<p>Biliş, bilme yaşantısı olarak da ifade edebileceğim, bilgiyi algılama, anlama, düşünme, bir cevap üretebilme, bilgiyi işleme ve çözüm getirme süreçlerinin tamamını içine alan bilme hali ve bu süreci ifade eden kavram olarak karşımıza çıkmakta. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve Gestalt Psikoloji&#8217;den de güç alan (bütünün, ayrıştırılmış olarak parçalarının toplamından çok daha fazlasına denk geldiğini ileri süren akımdır; yeni bir öğrenme teorisi olarak, koşullanma ünlü Pavlov köpeklerinden hatırlarsınız- ve taklitin yanında, düşünmeyi ve bütünsel algıyı vurgulamasıyla önem taşımaktadır) Bilişsel Psikolojinin gelişimi, bilişi, sadece psikolojide ön plana çıkarmakla kalmamış, sınırlı rasyonelin de karar verme sürecini ifade etmede destekleyici ve yardımcı olarak, davranışsal iktisadı su yüzüne çıkarmıştır. Bundan sonra, psikologların Nobel Ödülü alarak iktisada farklı açılımlar sağladıklarına şahit olduk ve olacağımızı da düşnüyorum.Ünlü deneylerinde, Daniel Kahneman ve Amos Tversky, çerçeveleme etkisi- framing effect&#8217; i ortaya çıkarmış ve Asya Hastalığından ötürü 600 kişiden 200 kişinin sağ kalmasını ihtimalini seçerken, 400 kişinin ölme ihtimalinin aynı derecede tercih edilmediği sonuçlarını veren deneyleri ile, bireylerin,bir bütün olarak algıladığı problemi, sağ kalmanın pozitif etkisi ve ölmenin negatif etkisiyle farklı bir bütünlükte algıladıklarını ortayta koymuştur. Geçmiş deneyimlerinin, alışkanlık ve gelenek gibi kurumların etkileşim ağı içerisinde, birey, belirlediği bir başlangıç noktası, bir referans noktası üzerinden kayıp ya da kazanç olarak nitelendirdikleri çıktı anlayışı, sadece Asya Hastalığı&#8217;nı aydınlatmakla kalmamakta, aynı zamanda, Beklenen Fayda Teorisi&#8217;ni de, değişimlerden etkilenen, belli bir son çıktı olmak yerine kayıp ya da kazanç olarak nitelendirilen çıktı düzeyiyle, Beklenti Teorisi&#8217;ne dönüştürmüşlerdir. Bu dönüşüm ve teoriler, bu yazımın konusu olmadığından daha sonra detaylandırılabilir.</p>
<p>Sadece çerçeve etkisinin değil, ulaşılabilirlik ve temsil edilebilirlik gibi genellikle ve sıklıkla başvurduğumuz bilişsel yanlılıklar, yani karar alma sürecinde, rasyonalitenin iddiasının aksine sınırlı bilgi ve hesaplama kapasitemizin bizi ittiği, kolay yoldan karar verme yöntemleri, araştırmanın ve bilginin maliyetinden ve daha fazla zaman kaybetmekten kaçındığımızda başvurduğumuz hızlıca ortaya çıkan bilişsel araçlardır. Sözgelimi, bir başka Kahneman deneyinde, kişilere İngilizce&#8217;de K ile başlayan mı içinde K harfi olan kelimeler mi daha fazladır sorusuna, ulaşılabilirlik bilişiyle, bireyler, daha kolaylıkla K harfi ile başlayan kelimeleri, kısa zamanda hatırladıklarından, soruya bu yönde fakat yanlış devap vermektedirler. Ya da bir başka deneyde, daha önce bahsettiğimiz Bayesyen heaplamanın aksine, 70 avukat ve 30 mühendis arasından rastgele seçilen birisinin avukat mı mühendis mi olacağı başta, 0.7 ve 0.3 olasılıklarının öncül Bayesyen hesabı ile, tahmin edilirken, seçilen kişi hakkında bilgi verildiğinde, bu öncül hesap göz ardı edilerek dolayısıyla, bir Bayesyen güncelleme yapmak yerine, hangi topluluğu daha fazla temsil edebildiği üzerinden tahmin öne sürülmektedir. Bunların yanında, çok iyi bildiğimiz, kendimize olan aşırı güvenimizle, nasılsa ödeyebiliriz diye yaptığımız kredi kartı harcamaları ya da her uçağa binişimizde binlerce binde bir ihtimal olsa da uçak kazasında öleceğimize inanmamız, rasyonaliyeden bilişsel yanlılıklara olan kaymamızı ifade etmektedir.</p>
<p>Artık rahatlıkla sınırlı rasyonel olarak ifade edeceğim birey, karar alma sürecinde, karşılaştığı zorluklara yönelik olarak birçok biliş devreye sokara, kısa zamanda karar verme yolunu tercih etmekte. Kararın bir davranışa, davranışın da çevreye uyuma ve reaksiyona işaret etmektedir. Bu anlamda &#8216;adaptive&#8217; -uyumlu olmak esası üzerinde, 1999&#8242;dan beri Max Planck Enstitüsü&#8217;nde bir çalışma ekibi, adaptive toolbox&#8217;ı, biliş paketini, araştırma konusu edinmiş ve sınırlı rasyonelin nasıl bir çevrede ve bilişse hareket ettiğine yönelik Gerd Gigerenzer&#8217;ın başında bulunduğu birçok çalışmaya imza atmaktalar.</p>
<p>Gelelim, biliş paketinin kendisine. Biliş paketi, benim adlandırdığım, Gigerenzer&#8217;ın da ifade ettiği üzere, birçok bilişsel yanlılığı içine alan kognitif ve duygusal yapıtaşlarını biraraya getiren bir paket.Bilgiye ulaşma sürecinde, bilgiyi edinme, değerlendirme ve karar alma esnasında, sadece bireysel alanı değil aynı zamanda, ekolojik rasyonel olarak literatürde tanımlanan sınırlı rasyonaliteyi en iyi destekleyen rasyonalite tanımı ile, içsel bir karar alma sürecindense, bireyin stratejileri ve çevresini de kapsamaktadır.Dolayısıyla, sosyal ve davranışsal bir bir içeriği de sınırlı rasyonelin bünyesinde sorgular.Rasyonellik altında, her hangi zaman, para, dikkat ya da kıt bir kaynak sınırı olmayan bilgi edinme sürecinin, biliş paketi ile, araştırma ve alternatif için ipuçlarını bulmaya yönelik, tatmin etme ve bilişsel yanlılığı önermektedir. Burada, kısıtlar altında optimizasyonu arayan sınırlı rasyoneli, sınırsız olan rasyonel bireyden ayıran, kısıtlı bilgi araştırma sürecinin, bir durdurma kuralı ile durdurulmasıdır. Bu noktanın hesaplanabilirliği, mevcut olup, devam etmesi halinde faydasından çok maliyetinin olacağı noktadır. Bu hesaplamanın, sınırsız rasyonalite modelinden daha fazla zaman, bilgi ve hesap içerdiği de ifade edilmiştir. Bu, bir paradoks anlamına gelmekte ve sınırsız ve sınırlı rasyonaliteyi bir anlamda aynı noktaya getirir.</p>
<p>Sınırlı rasyonalite kavramını ilk kez kullanan ve Nobel Ödülü alan Herbert Simon, sınırlı rasyonalite iel ekolojik rasyonaliteyi bir araya getirirken, sınırlı rasyonalitenin iki bileşenini bilişsel kısıt ve çevre yapısı olarak ifade etmektedir. Burada kastettiği çevre, organizma için, verili ihtiyaçlar ve çıktılarla fiziksel ve biyolojik bir çevre olmaktansa, bunlara ulaşmanın yolu olarak önem taşımaktadır.</p>
<p>Biliş paketi, iyiye en yakını bulmaya yöneliktir ve çevrenin değişime karın da öğrenme sürecini içerir.Dolayısıyla, nasıl uyum sağlandığına yardımcı olur.Çıktıları elde etmek için karar vermeyi ve strateji geliştirmeyi sağlar. Strateji geliştirmek, bilgi toplamayı içerirken, bu bilgi toplama, rastgele ve düzenli araştırmayı ve ayrıca taklit yoluyla da bilgi edinmeyi birleştirir. Bilgi edinme sürecini durduracak olan, kar- zarar gibi bir hesaplamanın yerine, basit bir bilişsel yanlılık, biliş paketinde mevcuttur; harcanan zaman, araştırma isteğini şekillendirirken, asıl durduran neden, ilk alternatifin bulunmasıdır.Sadece bilişsel değil, bunun için duygular da sürece dahil olarak, daha etkin ve uzun süreli alternatifler üretebilir. Daha çekici bir alternatifin ortaya çıkışı olarak ifade edilen hissi yönlendirme, örneğin, eş seçiminde, mutluluğu beraberinde getirebilir.</p>
<p>Böylelikle, karar alma sürecine, rasyonalitenin ardına geçerek, bilişi getiren bilişsel psikoloji, bu kez bireyden, sosyal ve dışsal olana da yönelerek yeni bir açılım kazanmıştır. Alanla ilgili daha detaylı ve fazla bilgiyi hem ben araştırmalarımı artırarak, hem de siz aşağıdaki linklerden yararlanarak edinebilirsiniz <img src='http://iktisadiyat.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
<p><a href="http://www.mpib-berlin.mpg.de/en/research/adaptive-behavior-and-cognition/publications/books/bounded-rationality"><span style="text-decoration: underline"><span style="text-decoration: underline"><span style="color: #0000ff">http://www.mpib-berlin.mpg.de/en/research/adaptive-behavior-and-cognition/publications/books/bounded-rationality</span></span></span></a></p>
<p><a href="http://mitpress.mit.edu/catalog/item/default.asp?tid=8986&amp;ttype=2"><span style="text-decoration: underline"><span style="text-decoration: underline"><span style="color: #0000ff">http://mitpress.mit.edu/catalog/item/default.asp?tid=8986&amp;ttype=2</span></span></span></a></p>
<p>Ve Gerd Gigerenzer&#8217;in naif sunumuyla;</p>
<p>-<a href="http://www.youtube.com/watch?v=yI8dFWpWOZM"><span style="text-decoration: underline"><span style="text-decoration: underline"><span style="color: #0000ff">http://www.youtube.com/watch?v=yI8dFWpWOZM</span></span></span></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/05/17/iktisadin-degisen-yuzu-3-bilissel-yanlilik-ve-adaptive-toolbox/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eğitimli İşsizlik</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/05/10/egitimli-issizlik/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/05/10/egitimli-issizlik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 May 2012 12:34:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Idil Bilgic Alpaslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İşgücü Piyasaları]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3496</guid>
		<description><![CDATA[Bir ülkedeki ortalama eğitim seviyesiyle genel ekonomik durum arasında, literatürde sıkça incelenen önemli bir ilişki vardır. Ekonomistlerin eğitim düzeyi ve eğitimin niteliği ile ilgilenmesinin temel iki nedeni vardır. Bunlardan ilki eğitim düzeyi ile ekonomik büyüme arasındaki pozitif korelasyondur. İkincisi ise eğitimin işsizlik riskini düşürerek, ekonominin geneline yaptığı olumlu katkıdır. Ekonomik büyüme ile eğitim seviyesi arasındaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ülkedeki ortalama eğitim seviyesiyle genel ekonomik durum arasında, literatürde sıkça incelenen önemli bir ilişki vardır. Ekonomistlerin eğitim düzeyi ve eğitimin niteliği ile ilgilenmesinin temel iki nedeni vardır. Bunlardan ilki eğitim düzeyi ile ekonomik büyüme arasındaki pozitif korelasyondur. İkincisi ise eğitimin işsizlik riskini düşürerek, ekonominin geneline yaptığı olumlu katkıdır.</p>
<p>Ekonomik büyüme ile eğitim seviyesi arasındaki ilişki hem mikro hem de makro perspektiften incelenebilir. Eğitimin kişilerin kazançları üzerindeki etkisi, mikro yaklaşıma iyi bir örnektir. Krueger ve Lindahl 2001 yılında yayınladıklar makalede [<a title="Krueger and Lindahl" href="http://www.unibg.it/dati/corsi/91015/49249-JEL%202000_kruegerlindahl.pdf" target="_blank">1</a>] 42 ülke için ülkedeki ortalama eğitim süresi ile kişilerin kazançları arasındaki ilişkiyi incelemişler ve iki değişken arasındaki pozitif ilişkiyi göstermişlerdir.</p>
<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3497" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil1.jpg" alt="" width="819" height="460" /></a></p>
<p><span id="more-3496"></span></p>
<p>Makro perpektiften baktığımızda ise eğitim düzeyi ile çıktıdaki artış arasındaki ilişki önemli ve kayda değerdir. Barro tarafından yazılan makale [<a title="Barro" href="http://www.oecd.org/dataoecd/5/49/1825455.pdf" target="_blank">2</a>], konunun incelendiği önemli bir referanstır. 100 ülkenin 1960 ve 1995 yılları arasında incelendiği makalede, 25 ve daha üzerindeki yaştaki erkeklerin ortaokul ve üzeri düzeylerde aldıkları eğitim arttıkça, ekonomik büyümenin bu durumdan olumlu etkilendiği gösterilmiştir.</p>
<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3500" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil2.jpg" alt="" width="390" height="338" /></a></p>
<p>Bu durum, hem kamu hem de özel sektör tarafından eğitim alanına yapılan yatırımların ekonomik fayda sağladığını ve hem doğrudan, hem de yaratılan dışsallıklar etkisiyle pozitif sonuçlara yol açtığını göstermektedir. En başta da belirtildiği üzere, eğitimin ekonomik alana etki ettiği bir diğer önemli kanal da işsizlik riskinin azaltılmasına olan katkısıdır. Mincer&#8217;in seminer makalesinin [<a title="Mincer" href="http://www.nber.org/papers/w3838" target="_blank">3</a>] açılış cümlesi şudur: &#8220;A major benefit of education is the lower risk of unemployment at higher educational levels.&#8221; Alınan eğitim seviyesi arttıkça işsiz kalmanın süresinden çok, işsizlik riskinin azaldığı çeşitli çalışmalarda da gösterilmiştir. Ancak, son zamanlarda dünya çapında yaşanan çeşitli gelişmeler bu çok tanıdık bilginin sorgulanmasını gerekli kılmaktadır.</p>
<p>Bazı Avrupa ülkeleri ve Türkiye için veriler incelendiğinde, 1960&#8242;dan bu yana ortalama okulda kalma süresinin her yerde arttığını görüyoruz. İşsizlik verileri incelendiğinde ise ilkokul mezunları arasındaki işsizlik oranı azalırken, lise ve dengi okul mezunlarında işsizlik oranının devamlı arttığı görülmekte. Bu durumun çok basit bir açıklaması var: Tüm ülkelerde insanlar daha eğitimli hale geliyorlar ve düşük eğitimliler işgücünden çıktıklarından, az eğitimlilerin işsizlik oranları azalıyor. Buna karşılık, daha yüksek eğitim sahibi olanlarda işsizlik oranları artıyor. Bu durum Mincer&#8217;in ve diğer bir çok yazarın bahsettiği, eğitimin işsizlik riskini azalttığı hipotezine ters bir durum. Eğittiğimiz kadar insana iş sağlayamadığımız ve beceri uyumsuzluklarını gideremediğimiz için, gittikçe daha çok eğitimli insan işsiz kalıyor.</p>
<p>Geçenlerde AP&#8217;ye düşen bir haber oldukça ilgi çekiciydi. Bu haberde ABD&#8217;deki üniversite mezunlarının nasıl işsiz kaldıkları ve bunun sonucu olarak da çok düşük ücretlerle hizmetler sektöründe barmenlik, garsonluk, komilik, vb. işler yaparak hayatta kalmaya çalıştıkları anlatılıyordu. [<a title="AP_jobless" href="http://finance.yahoo.com/news/1-2-graduates-jobless-underemployed-140300522.html" target="_blank">4</a>] Kariyer danışmanları ile durumu çözmek üzere konuşan gençlerin yaygın olarak aldıkları bir tavsiye, lisansüstü seviyesinde eğitimlerine devam etmeleri yönünde oluyor. Bu ise durumu daha da kötüleştiriyor çünkü başlangıç seviyesi için fazla kalifiye hale gelen ancak iş tecrübesi olmayan gençler, hayattaki beklentilerinden çok daha azı ile yetinmek zorunda kalıyorlar.</p>
<p>2008 krizinden bu yana herkes genç işsizliğinden bahsetse de, son zamanlarda bu konu iyiden iyiye gündemi meşgul eder hale geldi. 2010 Aralık ayında Tunus&#8217;ta fitili ateşlenen Arap Baharı&#8217;nın önemli nedenlerinden birinin eğitimli gençlerin işsizliği olduğu, Dünya Bankası tarafından da kabul ediliyor. Kriz ile ortaya çıkan diğer bir yapısal sorun da, bölge genelindeki beceri uyumsuzluğu problemi. Dünya Bankası ve yerel otoriteler konunun çözümünü çeşitli toplantılarda tartışmaktalar. Ancak beceri uyumsuzluğu sorunu sadece Kuzey Afrika ve Orta Doğu&#8217;da değil, Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş ülkelerde de ciddi bir problem teşkil ediyor. Özellikle küresel krizin ardından ABD&#8217;de işlerin gerektirdiği eğitim seviyesi ile kişilerin sahip oldukları eğitim seviyesi arasındaki fark ciddi bir şekilde açılmakta. Beceri uyumsuzluğunun daha yüksek olduğu metropoller, işsizliğin de daha yüksek olduğu yerler olarak göze çarpıyor.</p>
<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil3.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3507" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil3.jpg" alt="" width="710" height="487" /></a></p>
<p>Görüldüğü üzere yıllardır eğitim alarak işsizlik ihtimalini düşürmeyi uman gençlerin, beklentilerine ulaşamamalarının çok ciddi sonuçları oluyor. Elbette işsizliğin her türlüsü çok vahim bir sorun teşkil ediyor ancak mantar gibi açılan üniversitelerin pek de işe yaramayan nice bölümünde eğitilen ve beklentileri şişirilen gençler, beklentilerinin balon olduğunu görünce sorun masabaşında çözülebilecek bir sorun olmaktan çıkıyor. Bu sorunun çözümü için ekonomilerin gidişatları iyi takip edilmeli ve yeni açılacak bölümler yükselen sektörlere yönelik olmalı. Eğitimde karar alma mekanizmaları, ekonomideki hızla değişen şartlara uyacak şekilde yeniden tasarlanmalı. Eğitimle ilgili yanlış kararlar ciddi sonuçlara yol açabildiği gibi, eğitime yapılan doğru yatırımlar da büyümeyi destekleyerek daha fazla iş potansiyeli yaratabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Krueger and Lindahl, &#8220;Education for Growth: Why and For Whom?&#8221;, Journal of Economic Literature, 2001.</p>
<p>[2] Barro, &#8220;Education and Economic Growth&#8221;, 2002.</p>
<p>[3] Mincer, &#8220;Education and Unemployment&#8221;, NBER Working Papers, 1991.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/05/10/egitimli-issizlik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üreticiler Soruyor: Âdil Fiyat Nedir ve Tüketiciler Neden Mağdur Rolü Oynar?</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/05/08/ureticiler-soruyor-adil-fiyat-nedir-ve-tuketiciler-neden-magdur-rolu-oynar/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/05/08/ureticiler-soruyor-adil-fiyat-nedir-ve-tuketiciler-neden-magdur-rolu-oynar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 May 2012 00:23:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3485</guid>
		<description><![CDATA[Üreticileri Koruma Derneği’nin Bildirisi: “Serkan Kiremit geçenlerde bir fotoğrafçıya tabetmesi için fotoğraflarını vermiştir. Daha sonra fotoğraflarını almak için gittiğinde, kendisinin hesap ettiği miktardan yaklaşık 10-20 kat aşağıda fiyat vermiş olan fotoğrafçıyı, aklından geçenleri söylemeyerek ve tabettiği fotoğraflara âdil fiyattan daha aşağıda ödeme yaparak kandırmıştır. Serkan Kiremit’in aklından geçen fiyat 15 ile 5 bin lira arasındayken, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://interspire-developers.com/wp-content/uploads/2010/11/shopping_cart_racing.png" alt="" width="216" height="195" /></p>
<p><span style="color: #000000"><em>Üreticileri Koruma Derneği’nin Bildirisi: “Serkan Kiremit geçenlerde bir fotoğrafçıya tabetmesi için fotoğraflarını vermiştir. Daha sonra fotoğraflarını almak için gittiğinde, kendisinin hesap ettiği miktardan yaklaşık 10-20 kat aşağıda fiyat vermiş olan fotoğrafçıyı, aklından geçenleri söylemeyerek ve tabettiği fotoğraflara âdil fiyattan daha aşağıda ödeme yaparak kandırmıştır. Serkan Kiremit’in aklından geçen fiyat 15 ile 5 bin lira arasındayken, fotoğrafçıya onun talep ettiği 500 lirayı ödemiştir. Bu hem haksızlıktır hem de hilekârlıktır. Çünkü aklından geçen fiyatı fotoğrafçıya söylemeyerek, onun tam bilgi ve tam rekabet piyasasından uzaklaşmasına neden olmuştur. Serkan Kiremit böyle davranmakla rasyonellikten uzaklaşmış ve ekonominin dengesini altüst etmiştir. Tüm piyasa aktörlerinin bilgisine.”</em></span></p>
<p><span id="more-3485"></span></p>
<p><span style="color: #000000">Bütün üreticiler adına haykırıyoruz. Serkan Kiremit ve onun gibi düşünen bütün tüketiciler bizi aldatıyor. Bizi koruyacak kimse yok. Biz üreticiler, kâr peşinde koşturan, kimsenin iyiliği için özel bir çaba göstermeyen, açgözlülüğümüzün sebep olduğu, sadece kendi faydamızı düşünen bencil kimseleriz. Ama sizin hiç mi suçunuz yok? Bütün günahların ve yozlaşmanın sebebi sadece bizler miyiz? Siz hiç açgözlülüğünüzü, hırsınızı ve çıkarınızı bize – üreticilere – karşı kullanmadınız mı? Elbette kullandınız. Bütün satıcıları aldatmak için kendi vahşi doğanızı donatarak dükkânımıza girmediniz mi, satın alacağınız mala odaklanarak, o malın gerçek fiyatının ne olduğunu bildiğiniz halde – âdil fiyatın ne olduğunu biliyorsunuz ya – malın gerçek değeri altında aldığınızda neden bizi uyarıp paranızın üstünü vermediniz, soruyoruz…</span></p>
<p><span style="color: #000000">Serkan Kiremit sıcacık yatağında yatarken, kız arkadaşıyla gezerken, yemek yerken, çay içerken, yazı yazarken, kitap okurken ve hafta sonunu ailesiyle geçirirken biz ne yapıyorduk biliyor musunuz? Serkan Kiremit’in çayını Seylan adalarından getiriyorduk. O sıcacık yatağında uyurken biz sabah ezanında onun kahvaltısı için ekmek hazırlıyorduk. Kışın ortasında canı çeker diye, seralarda domates üretiyorduk. Arabası için Sibiryalarda ham petrolü benzine dönüştürüyorduk. Sokaklarda yürürken ayağı acımasın diye ayakkabı üretiyorduk. Üşümesin diye elbisesini dikiyorduk ve kız arkadaşına vereceği gülü yetiştirmeye çalışıyorduk. Biz bunu sadece Serkan Kiremit için de yapmıyorduk. Sizin için ve bütün tüketiciler için yapıyorduk. Karşılığında bize verdiğiniz değer bu kadar mı? Doğru, biz malımıza paha biçerken asla size merhamet etmiyorduk. Peki, bizler malları üretirken ve sunarken siz oturduğunuz yerden ne kadar merhamet ettiniz bize? Size hizmet etmek için uğraşıp dururken hanginiz bizlere değerli vaktimizi geri getirebilir? Hanginiz bizim bu üstlendiğimiz riskleri azaltmanın yollarını düşünür? Hiçbirinizin değerli vakti üreticilerin sorunları üzerine yoğunlaşmaz. Çünkü siz, bizden daha çıkarcı ve egoistsiniz. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bütün üreticiler adına haykırıyoruz. Tüketiciler, üreticileri aldatmaya devam ediyor. Bütün emeğimizi ve zamanımızı harcayarak ürettiğimiz mallara talep etmeyerek bizi zor duruma soktunuz. Mallarımızın fiyatını ne kadar düşürürsek düşürelim satın almaya tenezzül bile etmediniz. Bizi iflas ettirerek bütün çalışanlarımızın rızkı ile oynadınız. Bizi çalışkanlığımızdan dolayı desteklemediniz. Mallarımızı alırken hiç güler bir yüzle teşekkür etmediniz. Oysa biz, sizin bütün ihtiyaçlarınıza cevap vermek için gece gündüz çalışmıştık. Karşılığında ne gördük? Kendi çıkarını düşünen, açgözlü ve bencil insanlar. Sizin bizden farkınız ne o zaman? Peki, neden bütün üreticiler kötü, tüketiciler iyi? Neden tüketicileri koruma hakları, kanunları ve dernekleri var? Neden üreticileri koruma derneği yok?</span></p>
<p><span style="color: #000000">Mal sahiplerine karşı kiracıları, işverenlerin yerine işçileri destekleyen, üretenlerin yanında olmak varken grev yapanların haklarını koruyan bir düzen bizim arzuladığımız türden bir düzen olamaz. Biz artık düzenimizi istiyoruz. Yenidünya düzeni, bilinenin aksine bizim için çalışmıyor. Çünkü o üreticilerin ya da büyük sermayenin değil, tüketicilerin ve herkesin düzeni. Ey adaletin sahibi, doğruluğun bekçisi, gücün yegâne temsilcisi, haksızlığın karşısında duran ulu savaşçı, fakirlerin ve sömürülenlerin babası devlet! Nerdesin? Bütün üreticiler adına şikâyetçiyiz. Ürettiğimiz maldan umduğumuzdan daha fazla zevk alan, fayda sağlayan ve tatmin olan bütün müşterilerimizden daha fazla para talep etmekteyiz. Çünkü hiçbiriniz ödediğiniz paradan daha fazla mutlu olduğunuzu bize söylemediniz. Ama hep sizden daha fazla para alarak, kâr yaptığımızı dile getirdiniz. Bu bizim hakkımız ve hakkımızı istiyoruz. Âdil ve gerçek fiyatın ne olduğu bilenlere sesleniyoruz: Çabuk paralarımızı getirin!</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yağma yok! Hiç biriniz bizden araba istememiştiniz, onun yerine at arabalarını desteklemiştiniz. Sizi gidi ilkelciler! Daktiloya karşı bilgisayar klavyesini kullanmamak için İngiltere’de greve gitmiştiniz. Sizi gidi teknoloji düşmanları! Tarımda işinizi kolaylaştıracak biçer-döver makinelerini işimizi kaybedeceğiz diye kırıp dökmüştünüz. Sizi gidi makine kırıcıları! Pamuğu dikenli bitkisinden ayıracak makineyi keşfettiğimizde köleliği de ortadan kaldırmaya çoktan yaklaşmıştık, ama siz onun yerine savaşla köleliği kaldırmayı denediniz. Sizi gidi Yankeeler! Biz aspirini piyasaya sunup hastalıkları azaltmaya çalıştığımızda, siz insanların aczinden yararlandığımızı düşünüp bizi kınadınız. Biz insanları eğlendirmek için spor karşılaşmalarını renklendirmeye uğraşırken, siz bize entelektüellerden daha fazla para kazanan sporcuların hesabını sordunuz. Sizi gidi sosyal adaletçiler!</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yağma yok! Biz yarattık ve siz dağıtacaksınız. Bu yaptıklarınıza hakkınız yok. Çünkü tarihte, bütün yeniliklere karşı direnmiştiniz, bizi küçümsemiş ve gayri ahlâki kişiler olarak görmüştünüz. Bu neyin üzerine bir hak talebi, soruyorum size. Biz yaratırız, siz beğenmezsiniz. Biz geliştiririz ve sonunda siz alırsınız. Bu gönüllülüktür. Arz ve talep tarafından belirlenen bir uzlaşmada kimse kimseyi sömüremez. Çünkü tüketiciler, daha önce akıllarına bile gelmemiş olan şeyi, üreticilerin ve girişimcilerin sayesinde sahip olurlar. O mal keşfedilirken, üretilirken, geliştirilirken ve piyasaya sunulurken ne külfetler çekilmiştir, ne büyük maliyetlere ve risklere katlanılmıştır, bilir misiniz? Tüketicilerin bu konuda (tasarruf yapmak hariç) zahmet çektiği hiç görülmez. O zaman tüketicilerin mağduru oynamalarındaki amaç ne olabilir? Yüksek fiyattan dolayı asabı bozulan alıcı, acaba hiç düşündü mü bu mal keşfedilirken, üretilirken ve satışa sunulurken alınan riskleri ve maliyetleri? Yüksek fiyattan satılıyor denilen bu malın bilgisine daha önce sahip miydiniz? Soruyoruz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Eğer âdil fiyatın ne olduğunu biliyorsanız, ürettiğimiz mal ve hizmetin hangi bilgiyle, hangi zahmetle ve hangi riskler altında gerçekleştiğini de biliyorsunuzdur ve satın aldığınız mal ve hizmetten ne kadar zevk aldığınızı, ne kadar yararlandığınızı ve ne kadar tatmin olduğunuzu da biliyorsunuzdur. Haydi, bakalım, hodri meydan! Kim daha çok sömürmüş görelim. Hesaplar ortada. Yok, biz bu hissiyatları ve karmaşık ilişkileri kâğıda dökemeyiz ve rakamlara dönüştüremeyiz diyorsanız, ben de size Amazon ormanlarında kahve yetiştirmenizi ve sonra bunu Türkiye’ye nakletmenizi ve güzel bir fincanda müşteriye sunmanızı söylerim. Bakalım bir fincan kahveye ödediğiniz fiyatla harcadığınız enerji eşit mi? Brezilya ordaysa, bir fincan kahve de burada.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/05/08/ureticiler-soruyor-adil-fiyat-nedir-ve-tuketiciler-neden-magdur-rolu-oynar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>15</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nasıl Bir iktisat Eğitimi? (II) – Bilim Olarak İktisat</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/04/27/nasil-bir-iktisat-egitimi-ii-bilim-olarak-iktisat/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/04/27/nasil-bir-iktisat-egitimi-ii-bilim-olarak-iktisat/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 07:11:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3463</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıda bilim olarak iktisadın niteliklerinden bahsetmeyeceğim. Burada beni ilgilendiren şey, iktisat eğitiminin bilim olarak iktisat şeklinde verilmesi durumunda ortaya çıkan sorunlar. Bunların en önemlisi de iktisadın matematiksel olarak anlatılması. Burada becerebildiğim kadarıyla bunları ele almaya çalışacağım. Önceki yazıda dediğim gibi, bilim olarak iktisat öncelikle ekonomik olayların meydana geldiği dünyayı anlamaya yöneliktir. Meslek olarak iktisat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/barber_economic_theory_council_1086365.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-3465" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/barber_economic_theory_council_1086365.jpg" alt="" width="324" height="231" /></a></p>
<p><span style="color: #000000">Bu yazıda bilim olarak iktisadın niteliklerinden bahsetmeyeceğim. Burada beni ilgilendiren şey, iktisat eğitiminin <em>bilim olarak iktisat</em> şeklinde verilmesi durumunda ortaya çıkan sorunlar. Bunların en önemlisi de iktisadın matematiksel olarak anlatılması. Burada becerebildiğim kadarıyla bunları ele almaya çalışacağım.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Önceki <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://iktisadiyat.com/2012/04/06/nasil-bir-iktisat-egitimi-i-meslek-olarak-iktisat/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yazıda</span></a></em></span> dediğim gibi, bilim olarak iktisat öncelikle ekonomik olayların meydana geldiği dünyayı anlamaya yöneliktir. Meslek olarak iktisat ise bu dünyayı sadece <em>veri alır</em>. Mesleki anlamda iktisatçı olabilirsiniz, ama finans piyasalarıyla ilgili raporları anlayabilecek seviyede olmanız entelektüel açıdan iktisat bildiğiniz anlamına gelmez.</span></p>
<p><span id="more-3463"></span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisat yüksek lisansı veya doktorası yapacak kişi <em>bilim olarak</em> iktisadı seçmiş kişidir. Bilim olarak iktisatla uğraşmayı seçen kişi, eğer bunu ciddi anlamda yapmaya niyetliyse, araştırma yapmaya, makale yazmaya, kütüphanede vakit geçirmeye, makale ve kitap okumaya ve açıkçası maddi beklentileri geri plana itmeye hazır olmalıdır. Örneğin, uluslararası iktisat bölümünde yüksek lisans yapmayı düşünen bir öğrenci buradan dış ticaret uzmanı olarak çıkacağını zannetmemelidir. Bu bölümün amacı uzman yetiştirmek değildir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>I</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">İlk sınıfta öğrencilere iktisat dersi anlatan, daha doğrusu onlara iktisadı tanıtan bir hocanın üzerinde özellikle durması gereken başlangıç konularından biri de iktisadın niteliğidir. İktisat bir bilim midir? Eğer bilim ise nasıl bir bilimdir? Bilim olarak iktisadı nasıl tanımlayabiliriz? İktisat sosyoloji ve tarih gibi içinde öznellikler olan, yani zamana ve mekâna göre değişen gerçekleri olan bir bilim midir, yoksa fizik ve kimya gibi evrensel geçerlilikleri olan bir bilim midir? İktisatçı kimdir ya da ne iş yapar? İktisatçı ekonomik olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerini bulmaya ve açıklamaya çalışan kişi midir, yoksa toplumdaki egemen çıkarlara bilimsellik ya da meşruiyet kazandırmaya çalışan kişi midir? İktisatçı toplumsal olayları çözümlemekle mi yetinmeli, yoksa elde ettiği bilgilerden hareketle bu olaylara yön de vermeli midir? Sırf bu soruları sormak dahi iktisadın kendi içinde tam manasıyla bütünlük sağlamamış olduğunu ortaya koyuyor. Ders anlatan hocanın bunların farkında olması ve dersini buna göre anlatması gerekir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bunlar da bizi iktisadın öğrencilere nasıl anlatılacağı meselesine getiriyor. İktisadın doğa bilimlerine benzemeye çalıştığı, iktisatçıların da iktisadı fizik gibi kesinlikler içeren bir bilim yapmaya çalıştığı doğrudur. İktisat bu yolda matematik kullanımı vasıtasıyla ciddi ilerleme sağlamış, ama aynı zamanda toplumsal bilimlerden de uzaklaşmıştır. Matematiğin en önemli faydası kesinlik sağlamasıdır. Oysa insanların eylemleriyle uğraşan toplumsal bilimlerde hem araştırma nesnesinin hem de araştırmacının kendisinin aynı olması kesinliğin elde edilmesinin önüne engeller koyar. Doğa bilimlerinin olayları insan iradesinden bağımsız biçimde gerçekleşirler; ama ekonomik olaylarda ahlâk, inançlar ve değerler de işin içine girer ve böyle olduğunda kesinlik ortadan kalkar. Nitekim öngörülebilirlik ya da tahmin yapabilme bugün iktisatta hâlâ önemli meselelerden biridir. Matematik kullanmak ise tüm bu meselelerin üzerini örter. Bugün bizim iktisat eğitimindeki en önemli sorunumuz da budur.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bir antropolog tarihin belirli bir döneminde insan evriminin nasıl gerçekleştiğini açıklayabilir, ama bu antropologdan evrimini gidişatını yönlendirmesi istenemez. Oysa iktisatçıdan sadece ekonomik olayların açıklamasını yapması istenmez, aynı zamanda bu olayların gidişatını etkilemesi, yani politika önerilerinde bulunması da beklenir. Bunun yapacak iktisatçının da en başta teorik anlamda bildikleri ile gerçek dünya arasında bağlantı kurabilmesi gerekir. İktisatta matematik kullanıldığında (ya da en azından aşırı derecede kullanıldığında) ise bırakın politika önerilerinde bulunmak, ekonomik olayların tasvirini yapmak dahi mümkün olmaz. İktisat bilgisi gerçek dünyayı anlamasına yetmeyen bir iktisatçıdan politika önerisinde bulunmasını bekleyemezsiniz. Zira bu iktisatçı onu anlayacak kapasiteye sahip değildir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>II</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Böyle bakıldığında iktisat öğrencilerinin karşılaştığı en önemli sorun, gerçek hayattaki ekonomik olaylar ile derslerde anlatılan iktisat teorileri arasında bağlantı kuramamalarıdır. Bunun kabaca iki nedeni var:</span></p>
<p><span style="color: #000000">Öncelikle, öğrencinin iktisadın doğa bilimleri türünden kesinlikler taşıyan bir bilim dalı olmadığını anlaması gerekir. İktisat temel olarak insanların eylemleriyle ilgilenir. Ancak, bu insanların davranışlarını belirli kalıplara sokup buradan belirli kurallar ya da kanunlar çıkarmak kolay değildir. Dahası, diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi iktisatta da ideoloji her zaman için başrolü oynar. İktisatçılar araştırmalarında her zaman için belirli okulların kabullerinden hareketle işe başlarlar. Bu kabuller iktisatçının ideolojik arka planını oluşturur. Böyle olduğunda, benzetme yaparsak, 2&#215;2 işleminin sonucu Keynesçi iktisatçılar için 4 olabilirken, Avusturya iktisatçıları için -0.342 olabilir. Bu nedenle iktisattan kesin sonuçlar beklemek doğru olmaz. İktisadın doğa bilimlerinden farklı olan bu yanını iktisat eğitiminin hemen başındaki öğrenciye anlatmak derse gelen hocanın işidir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İkinci ve en önemli neden, teorilerin dayandığı varsayımların ve hâliyle sonuçların gerçek hayattan uzak olmasıdır. Gerçi bilimde kısıtlayıcı varsayımlar ve soyutlamalar yapmak kaçınılmazdır. Bu anlamda formelleştirme ya da modelleştirme bilim olmanın bir parçasıdır diyebiliriz. Bu modeller daha sonra ideal durumdan sapmaları açıklamak için de kullanılırlar – tam rekabet piyasası ile eksik rekabet piyasalarının karşılaştırılmasında olduğu gibi. Bununla birlikte, bir modele ancak belirli sayıda değişkeni dahil etmenin mümkün olması, aşırı derecede anlamsız varsayımlar yapmayı meşru kılmaz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bugün derslerde anlatılan iktisat modelleri genellikle bireylerin rasyonel davrandıklarını varsayarak bireysel davranış şekillerini gerçek hayattan soyutluyor. Böyle olduğunda da, varlığı ispatlanamayan ve dolayısıyla analiz dışında tutulması gereken şeyler ilgisiz varsayımlarla modele dahil edilmiş oluyor. Her üretici ve tüketici rasyonel değildir. Semt pazarına alışverişe giden hiç kimse, satıcılar arasında dolaşırken mallara harcayacağı paraların son birimlerinin marjinal faydalarını birbirine nasıl eşitleyeceğini düşünmez. Kârlarını arttırmak isteyen şirketler kâr fonksiyonlarının türevlerini alarak yatırım kararı vermezler. Oysa günümüzde iktisat bölümlerinde okutulan iktisat derslerini alan öğrenciler meselenin tam da böyle olduğunu düşünecek şekilde yetişiyorlar.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Modellerde basitleştirici varsayımlar kullanılabilir, ama bireylerin davranışlarında ekonomik eğilimlerin yanında içinde yaşanılan toplumdan kaynaklanan kültürel ve tarihsel unsurlar da vardır. Anlatılan kavramların temelinde aslında toplumsal bir içerik yattığını, bunların ancak bu içerikle anlamlı hâle geldiğini ve iktisatçının işine yaradığını derse giren hocanın öğrenciye anlatması gerekir. Bireysel olarak ve rasyonel şekilde hareket eden kişilerin olduğu bir ekonomik model, köklü bir devlet geleneğinin olduğu ve serbest girişimin kendiliğinden ortaya çıkmadığı bir ülkede ekonomik olayları açıklamak için kullanılamaz. Teorinin bu ülkenin gerçeklerine uyarlanması gerekir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Öte yandan, kurulan modeller artık öyle bir hâle gelmiş bulunuyor ki, modeli kuran kişi önce kendi kafasından ve gerçek hayatla ilgisi olmayan varsayımlardan hareketle bir sorun üretiyor, sonra da bunu karmaşık matematik tekniklerle çözmeye çalışıyor. Böyle olduğunda, iktisatçının yaptığı tek iş matematiksel boyuta indirgenmiş gereksiz ve acayip bir sorunun yine gereksiz ve acayip tekniklerle çözümünü bulmaya çalışmaktan ibaret kalıyor. İktisatçı, modelin gerçek hayatı açıklamasını sağlamakla uğraşmak yerine, modelin iç tutarlılığını sağlamakla uğraşıyor. Bu da modelin gerçek hayatı açıkladığını kabul etmeyi bilimsel bir mesele olmaktan çıkarıp bir inanç meselesi hâline getiriyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisat dersini size bu şekilde anlatan bir hocaya, anlattığı modelin doğruluğunu hangi şekilde sınadığını sorun. Öğrencinin kendisine anlatılan modelin geçerliliğinin sınanıp sınanmadığını öğrenmeye hakkı vardır. Nitekim modeller ancak test edilebildikleri vakit bilimsel olma iddiasına sahip olabilirler. Bunun yolu da başlangıçta yapılan varsayımlardan hareket etmektir, zira saçma varsayımlar saçma sonuçlar verir. Varsayımlar basit olabilirler, ama gerçeğe aykırı olamazlar. Geçerliliği sınanamayan bir model anlamsızdır. Bu temel koşulu yerine getirmeyen bir hocadan ders dinlemek aşırı derecede vakit kaybından başka bir şey değildir. Vaktinizi daha iyi değerlendirin.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>III</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Derse giren hocanın görevlerinden biri de öğrencinin ekonomik meseleler hakkında fikir yürütmesini sağlamaktır. Bunun belki de en iyi yolu derste tartışma ortamı yaratmaktır. Ama matematiksel şekilde iktisat dersi anlatan bir hoca derslerde öğrencileri tartışma gruplarına bölebilir mi? Böyle bir derste öğrencinin sınıf içinde sunum yapma imkânı olabilir mi? Hem öğrenciler matematik denklemlerin nesini tartışabilirler? Gerçekten de, matematiksel model kullanmak öğrenciyi fikir tembelliğine iter. Öğrenci ekonomik sorunları anlamaya ve çözmeye yönelik olarak düşünmek yerine denklemlerin çözümüyle uğraşır. Denklem çözmek fikir yürütmek değildir. Üstelik, daha fazla değişkenin modele dahil edilmesi işleri karıştıracağı için önemli unsurların pek çoğu model dışında bırakılır, yani açıkça göz ardı edilir. Ama emin olun, matematiksel şekilde iktisat dersi veren hocaların önemli bir bölümü böyle şeyleri aklına getirmez.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Öğrencilerine iktisadı matematiksel olarak anlatan hocalar yanlış bir anatomi dersi veren insanlara benzerler. Bu hocalar derste öğrencilerin önüne bir iskelet koyar ve bunun tüm yaşam türleri için ortak anatomik özelliklere sahip olduğunu söylerler. Onlara göre öğrenciler bu iskeleti öğrendiklerinde tüm türleri inceleyebileceklerdir. Ancak bu iskeletin kime ait olduğu belli değildir. Bu bir adama mı yoksa kadına mı, bir insana mı yoksa hayvana mı aittir? Bunu dersi anlatan hocalar da bilmezler. Zira kafa karıştırıcı olmaması için tüm farklı türlere ait özellikler iskeletten çıkarılmıştır. Matematiksel modeller de buna benzerler. Matematik kullanıldığında ulaşılan sonuç tektir; bir denklemin söz konusu sorunla ilgili olarak geçerli ya da anlamlı olan tek bir çözümü vardır. Öte yandan iktisat politikaları söz konusu olduğunda geçerli olan şey farklı ekonomik sonuçlardır, yani bu politikalar her defasında aynı sonucu vermezler. Bunlar toplumdan topluma ve ekonominin yapısına göre değişir. Matematik bu gerçeği gizler.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bütün iktisat dersini tahtaya matematik denklemler yazmakla geçiren bir hoca, öğrencinin derse ilgisini nasıl sağlayabilir? Kaldı ki, böyle bir dersin ilgi çekici tarafı olabilir mi? Öğrencinin boş gözlerle hocayı dinlediği ya da sıkılmış bir hâlde tahtadaki denklemleri defterine geçirmeye çalıştığı bir ders iktisat dersi değildir. Hocanın matematik kullanımının eksikliklerinin ve hatta yeri geldiğinde zararlarının farkında olması gerekir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>IV</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisat bilimi yekpare bir bütün değildir; farklı görüşlerden oluşan bir düşünce sistemidir. Uygulanan iktisat politikalarının farklı koşullarda farklı sonuçlar vermesi ve iktisatçıların dünya görüşleri (ideolojileri) iktisadın farklı okullara ayrılmasının temel nedenidir. Aslında iktisatta her politika önerisinin ve modelin ardında belirli bir dünya görüşü yatar. Açıkça söylemek gerekir ki, öğrencilere bunları anlatmamak onları bomboş bir iktisat eğitimine tâbi kılmak demektir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bilim dalının vardığı sonuçlar aslında o dalın gelişimi esnasında geçtiği aşamaların birer yansımasıdır. İktisatta sıklıkla karşılaşılan kabuller ya da varsayımlar bilimsel içerik taşımakla birlikte, bunlar söz konusu teorilerin ortaya konulduğu dönemdeki genel havayla da önemli ölçüde ilgilidirler. Örneğin üçüncü sınıftaki bir öğrenci uluslararası iktisat dersinde Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler teorisini öğrenirken, aynı zamanda Napolyon Savaşları’nın Ricardo’nun yaşadığı dönemde İngiltere&#8217;de tahıl fiyatlarını yükselten nedenlerden biri olduğunu, yüksek fiyatların sanayi kesiminde kârları etkilediğini, bu nedenle tahıl ithaline ihtiyaç duyulduğunu ve teorinin bu hava içinde oluştuğunu da bilmelidir. Dolayısıyla teorinin varsayımları sadece bilimsel kaygıları yansıtmaz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisat içinde farklı düşünce ya da yaklaşım çeşitleri olduğunu öğrenciye anlatmanın yolu, onlara iktisadî düşünce ya da iktisat felsefesi gibi dersler vermektir. Öteki türlü, bu konularda “düzgün” eğitim almamış bir öğrenci derslerde anlatılan kabullerin iktisat biliminde herkes tarafından benimsenmiş tek yaklaşım biçimi olduğunu düşünecek ve bunları iktisat biliminin kendisi olarak kabul edecektir. Bu nedenle iktisat biliminin doğuşu ve 1900’lere kadar olan seyri öğrencilere ilk sınıfta, sonradan ortaya çıkan okullar da ikinci sınıfta anlatılabilir. Bu derslerin üçüncü ve dördüncü sınıflara bırakılmaması gerekir. Temel konuları neo-klasik iktisada dayalı olarak matematiksel biçimde öğrenciye ilk iki sene boyunca aktardıktan sonra, yarım yamalak ve ezbere dayalı olarak işlenen bir derste iktisatta farklı okulların da olduğu söylemek o saatten sonra öğrencinin hiçbir işine yaramaz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Elbette bunları öğrenciyi sıkmadan ve özellikle de tarafsız bir gözle anlatmak ayrı bir maharettir. Üstelik öğrenciler iktisat tarihi derslerini sıkıcı ve ezberci bulmakta haklıdırlar da, çünkü bu dersler okullarda genellikle angarya olarak görülürler. Türkiye&#8217;de iyi eğitim verdiği düşünülen okullarda bile bu dersleri hakkıyla anlatacak hoca bulmak kolay değildir. Ancak birinci sınıftaki öğrenciyi daha temel iktisadî kavramları ve iktisadın ardında yatan düşünce kalıplarını adam gibi öğrenmeden hemen tek bir yaklaşıma dayalı bir matematik bombardımanına tutmak akılsızlıktır. Tıp öğrencilerine tek bir hastalığı anlatarak tüm hastalıkları tedavi etmelerini isteyemezsiniz.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>V</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Bitirmeden önce – tamamına olmasa bile – iktisat hocalarına da iğneyi biraz batıralım. Önyargılı gibi gözükmekle birlikte şunları söyleyelim: Matematik, mühendislik ve hatta fizik gibi bir bölümden mezun olduktan sonra matematiksel işlerlerle uğraşarak iktisat doktorası yapan ve sonra da iktisat bölümünde hoca olan birinin iktisat derslerini hakkıyla anlatacağı şüphelidir. Zira bu kişiler matematik bildikleri için iktisadın gayet sorunlu olan matematiksel kısmıyla ilgilenecekler ve düşünsel tarafına hiç girmeyeceklerdir. Hatta bu düşünsel taraftan haberleri dahi olmayacaktır. Bu tarz hocaların iktisadı sadece denklemlerden, rasyonellikten ve çıkarlardan ibaret olarak görmesi kuvvetle muhtemeldir. Nitekim bu tarz kişilerin iktisat adı altında derste anlattıkları şeyler genelde öğrencilerin anlamadığı, onları canından bezdiren ve en sonunda da onlara “ben burada ne arıyorum dedirten” matematiksel garipliklerden öteye geçmez.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bunun önüne geçmek gerekir. Bu da iktisat yüksek lisansı ve doktorası yapmak isteyen ve ileride akademisyen olması muhtemel öğrencilerin alımında bazı şeylere dikkat edilmesini gerektirir. Gerçekten de, dört sene boyunca iktisat okumuş bir öğrenciyi düzenli olarak bir sene dahi iktisat okumamış bir öğrenciyle bir tutmak haksızlıktır. İktisat yüksek lisansı yapmak isteyen ama iktisat bölümünden mezun olmamış öğrencilerin iyi bir hazırlık eğitiminden geçmesi zorunludur. Para teorisi ve politikası, maliye politikası ve uluslararası iktisat gibi dersleri almamış, verginin tarhı, konsolide bütçe, para tabanı ve cari işlemler dengesi gibi kavramları bilmeyen, ölçeğe göre getiri ile ölçek ekonomilerini birbirine karıştıran, kaydi paranın nasıl yaratıldığı hakkında fikri olmayan, Hazine ile Merkez Bankası arasındaki farktan habersiz, hatta fiyatlar değiştiğinde talebin de değişeceğini zanneden bir öğrenci iktisat yüksek lisansı yapacak yeterliliğe sahip değildir. İktisatta kullanılan temel kavramları bilmeyen bir öğrenci hangi iktisat konusunda araştırma yapabilir? Ama şunu da söylemek gerekir ki, bugün yüksek lisans başvurusu yapacak öğrencilerden iyi derecede matematik bilmelerini isteyen hocaların arasında dahi bu kavramları doğru düzgün bilmeyenler vardır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla sırf matematik eğitimi görmüş diye bir kişiyi iktisat bölümünde yüksek lisansa veya doktoraya kabul etmek yanlıştır. Matematik ya da mühendislik eğitimi almış olmak iktisat lisansına sahip olmakla aynı şey değildir. İktisat özü itibariyle matematiksel bir bilim değildir. İyi bir iktisatçı olmak için matematik bilmek şart değildir. Aksini söyleyen kişi, iktisadın sosyal bir bilim olduğu gerçeğini idrak edememiştir. Öğrencisine iyi bir matematik eğitimi almadığı sürece iyi bir iktisatçı olamayacağını söylen bir hoca olsa olsa iktisadın toplumsal içeriğinden habersiz bir karatahta iktisatçısıdır.</span></p>
<p align="center"><span style="color: #000000">* * *</span></p>
<p><span style="color: #000000">Türkiye&#8217;de iktisat bölümlerinin sayısı artarken, iktisat eğitiminin kalitesini arttıracak herhangi bir şey yapıldığını göremiyoruz. İktisat derslerini anlatan hocaların akademik anlamda ne kadar ehil oldukları da ayrı bir yazı konusu olabilir. Burada meselelerin ancak bir kısmına ve belki de biraz önyargılı olarak değindim. Bence önemli eksikliklerden biri de öğrencilerin dersler hakkında fikirlerinin sorulmamasıdır. Dersin anlatılış biçimi, dersin olumlu ve olumsuz özellikleri, dersini düzgün anlatma kaygısı taşıyan bir hocanın öğrencilerine soracağı şeyler arasındadır. Öğrencilerin bunlara ilişkin görüşleri dönem sonunda isimsiz olarak dolduracakları formlar yoluyla öğrenilebilir. Ama Türkiye&#8217;de öğrencilere aldıkları eğitim hakkındaki düşüncelerini soran kaç okul biliyorsunuz?</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/04/27/nasil-bir-iktisat-egitimi-ii-bilim-olarak-iktisat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktisat ve İktisatçı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Apr 2012 11:01:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3450</guid>
		<description><![CDATA[ Aslında gücü elinde bulunduranların kibirlerine karşı bir meydan okuma olan iktisat gerçeğine dikkat edilmezse, iktisadi düşünceler tarihini anlamak mümkün değildir. Bir iktisatçı asla demagogların ve otokratların favorisi olamaz. Onlara göre iktisatçı daima sorun çıkarandır. Ve içten içe iktisatçıların itirazlarının tutarlı olduğuna ne kadar çok inanırlarsa, ondan o kadar çok nefret ederler.  Mises, İnsan Eylemi, s.67 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ivarhagendoorn.com/files/blog/crss-crtn.jpg" alt="" width="460" height="381" /></p>
<p style="text-align: right;"><em><span style="color: #000000;"> Aslında gücü elinde bulunduranların kibirlerine karşı bir meydan okuma olan iktisat gerçeğine dikkat edilmezse, iktisadi düşünceler tarihini anlamak mümkün değildir. Bir iktisatçı asla demagogların ve otokratların favorisi olamaz. Onlara göre iktisatçı daima sorun çıkarandır. Ve içten içe iktisatçıların itirazlarının tutarlı olduğuna ne kadar çok inanırlarsa, ondan o kadar çok nefret ederler.</span></em></p>
<p style="text-align: right;"><span style="color: #000000;"> Mises, <span style="color: #0000ff;"><em><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=NQ==" target="_blank"><span style="color: #0000ff;">İnsan Eylemi</span></a></em></span>, s.67</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat bilgisi aydınlanma döneminin bir disiplinidir. İktisat, insan aklı ile insan eylemlerinin birbirini sürekli desteklediği, içerisinde birçok evrensel kuralın olduğu bir bilimdir. Bu bilim fen bilimlerindeki gibi deneye ve matematiğe ihtiyaç duymadan, sadece her insanda mevcut olan “insan davranışları ile mantığın” iç içe geçtiği bir sosyal bilimdir. Fen bilimleri cansız varlıkların veya aklın dışlandığı ama içgüdülerin yönettiği hayvan ve bitkiler dünyasını inceler. Oysa sosyal bilimler insan davranışlarının mantık çerçevesinde incelendiği, içinde “insan varoluşu” olan bir bilim türüdür.</span></p>
<p align="left"><span id="more-3450"></span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat esasen insanların mübadele ilişkilerini inceleyen özel bir sosyal bilim alanıdır. İnsan sosyal bir varlıktır. Her kişi kendisine ait bir mantığa ve eyleme sahiptir. Hareketsiz biri bile “hareket etmeyen bir davranış” kategorisine sahiptir. Fakat insanlar üç boyutlu evrende tercihte bulunurken, insan bedeni aynı anda farklı yerlerde bulunamaz. Öyleyse zaman kıt bir kaynaktır. Tercih yapmak da bir şeylerden feragat etmek demektir. İnsanlar mübadelede bulunurken bu iki evrensel kuralın etkisi altında davranırlar. Böyle olduğunda, örneğin, kişi sevgilisiyle Galata köprüsünde mi olacaktır, yoksa çok sevdiği iktisat tarihi dersinde mi olacaktır? Tercih her insan için rasyoneldir. Kaçırdıkları şeyler ise feragat ettikleridir. Ama elde ettikleri onlar için yararlı ve güzel şeylerdir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İnsanlar kaçırdıkları ve feragat ettikleri şeyleri en aza indirmenin ve böylece zamanlarını en iyi şekilde kullanmanın yolunu diğer insanlarla yaptıkları mübadeleler sayesinde bulmuşlardır. Bizler buna özel mülkiyet koşullarında yer alan işbölümü sistemi diyoruz. Bir ayakkabıcı akşam evine ekmek götürmek için işini gücünü bırakıp tarlaya buğday ekmeye gitmez. Piyasa medeniyeti içinde yer alan fırıncıdan ekmek alır, fırıncı da aynı medeniyetin yarattığı ortak refahın bir parçası olan ayakkabıyı almak için ayakkabıcıya ihtiyaç duyar. Böylece ayakkabıcı ve fırıncı mübadele dünyası içinde bir güç birliği yaratırlar. İşte, birlikte yarattıkları bu şey özel mülkiyetin olduğu işbölümü sistemidir. Bu sistem ne tarihin zorunlu bir aşaması olarak, ne de kör bir saatçinin yaratısı gibi kendiliğinden doğan düzenle ortaya çıkmıştır. Bu, insanların istekleriyle bilerek ve hesaplayarak yarattıkları bir şeydir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Mübadelenin konusu insanların diğer kişilerin aleyhine olan yollardan kazanç elde etmesi değildir. Burada hem alıcı hem de satıcı kazançlıdır. İkisinin çıkarı da birbirine uyumludur. Alıcı beğendiği saati satıcıdan istemekte, satıcı da alıcının parasını istemektedir. Mübadele böylece iki kişinin gönüllülüğüne dayanan bir kazan-kazan işlemidir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat klasik iktisatçıların – Smith, Marx, Ricardo ve hatta Mill’in – bir türlü çözemedikleri bir soruna takılarak iş hayatını etkilemeye çalışmıştır. Bu iktisatçılar fiyatların oluşumunu sadece “homo oeconomicus” çerçevesinde anlamakta ısrar etmişler, yani meseleyi en az maliyetle en pahalıya satmak veya giderleri en aza indirerek (emeği sömürerek) bir malı en yüksek kârla satmak şeklinde anlamışlardır. Teorileri meseleye işadamlarının gözünden bakıyordu, yani bir kapitalistin teorisiydi bu. Lakin değerin sırrına vakıf olamamış klasik iktisatçıların ellerinde başka bir teoride de yoktu. İnsan hayatı için birincil önemde olmamasına rağmen bakır nasıl oluyordu da insanlar için hayati önemi olan ekmekten daha değerli olabiliyordu? Bu paradoks bütün klasik iktisatçılar için sinir bozucuydu.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İş hayatı, iktisadın bu tamamlanmamış genel teorisiyle farkında olmadan uğraşmıştı. Çünkü iş hayatı, iktisadın sübjektif değer teorisini keşfinden önce, el yordamıyla fiyatın oluşumunu etkileyen tek şeyin tüketicilerin davranışı olduğunu keşfetmişti. “Müşteri daima haklıdır” mottosu, reklam sektörünün gelişimi ve tüketicilere yönelik kampanyalar iş hayatının iktisatçılardan önce somut olarak teoriye ulaştıklarını gösteriyordu. Fakat bilim adamının görevi bu iktisadi davranışın genel teorisini kanıtlamak ve basitleştirmekti. İş hayatı bu bilimsel kanıtlar olmadan asla araştırma ve geliştirmede gerçek bir ilerleme kaydedemezdi. Bir grup iktisatçı hemen hemen aynı zamanlarda marjinal değer teorisini genel iktisadi ilke olduğunu kanıtladılar ve değerin sırrına ulaştılar. Ekmeğin bakırdan daha faydalı olmasına rağmen bakırın ekmekten daha yüksek fiyattan satılmasının bir tek nedeni vardı: Tek tek insanların bakıra ekmekten daha yüksek fiyat biçmesi. Bunun iktisattaki basit ifadesi şudur: Pazarda tüketici hâkimiyeti vardır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İşte bu gerçekle klasik iktisat masalının sonu gelmişti. Onlar piyasada belirleyici olanın sadece ve sadece işadamının ya da kapitalistin davranışları olduğunu düşünürken, şemsiye birden bire tersine dönmüştü. Üretim olgusu ve alışveriş ilişkisi tüketicilerin eylemleriyle belirleniyordu. Klasik iktisat kendi gerçeğini üretici teorisi üzerine kurmuşken, şimdi “marjinal iktisat” kendi gerçeğini tüketici hâkimiyeti teorisi üzerine kuruyordu. Tüketiciler sonuçta herkesti – bir kapitalist veya işçi bile tüketiciydi. Klasik iktisat Marx’ın deyişiyle burjuva teorisiydi, ama “marjinal teori” herkesin ve her şeyin teorisiydi; bir sınıfa bağlı değildi.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat bu teori sayesinde bir anda iş dünyasına kendisini dinletebilen bir bilim olmuştu. İşadamının artık iktisatçıya değil, tüketicilerin davranışlarını etkileyebilecek kişilere ihtiyacı vardı. Reklamcıya, kalite kontrolcüsüne, halka ilişkiler uzmanına, satıcıya, pazarlamacıya, muhasebeciye ve finansçıya ihtiyacı vardı – ama asla bir genel teorisyen olan iktisatçıya değil.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçılar hayatın basit kurallarını genel yasalar üzerinden anlamaya başlayınca aşırı pozitivizm yanlıları iktisadın rengini değiştirmeye kalkıştılar. Marjinal değer teorisini siyasi, felsefi, psikoloji ya da tarihi olarak açıklamaya çalışmak, matematiksel mantıkla açıklamaya çalıştıklarında iktisadı grafikler, istatistik bilgiler ve deneyler ele geçirdi. Böylece Jevons, Marshall, Fisher, Pareto, Edgeworth, Samuelson ve Friedman gibi belli başlı iktisatçılar iktisadın metodolojisini değiştirmiş oldular.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçılar iktisada pozitif bilim süsü vererek ve tıpkı fizik, kimya ve biyoloji bilimlerinde oluğu gibi kendilerine ödüller vererek (Nobel ve John Bates Clark gibi) kendi mesleki onurlarını yükseğe çıkardılar. İş dünyasının yeniden gözüne girmeye başladılar. Bunlara 19.yüzyılın başından itibaren iş dünyasının en büyük girişimcisi olan devlet de dahildi. Keynezyen iktisat bu süreci hızlandırdı ve ekonomi biliminin esas uğraş konusu olan “mikro ekonomi = catallaxy = piyasa teorisi veya mübadele bilimi”nin yerine devletin hoşuna giden “makro ekonomiyi = müdahaleci ekonomi bilimi”ni yürürlüğe koydu. İktisatçılar artık kamu kurumlarında aşırı istihdama kavuşmuşlardı. İş hayatında aşırı devletleşmenin olduğu bir dönemde iktisatçılar özel şirketler yerine devlet dairelerinde iş imkânı yakaladılar. Merkez bankasında, hazinede ya da maliye bakanlığında iş bulan iktisatçılar grafiklere ve matematiksel mantığa ihtiyaç duymaya başladılar.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Keynezyen dönemin en büyük getirisi iktisatçılar için saygın bir istihdam sağlamış olmasıydı. Lakin hiçbir ağaç sonsuza kadar büyüyemez. Dolayısıyla iktisatçıların iş bulma imkânının da bir sonu vardı. Ekonomi yeniden marjinal değer teorisini çalıştırmaya başladı, kararı yine tüketiciler veriyordu. İktisat metasının tüketicileri “bizim müdahaleci iktisatçılara, yani makro ekonomiye değil, iktisadın basit evrensel kurallarını bilen iktisatçılara ihtiyacımız var” diyorlardı. Keynezyen ekonomi bir anda gözden düşmüştü. Tüketiciler 1980’lerden sonra merkezi ekonominin aslında refah dağıtamadığına, refahı yaratanın gerçekte genişleyen özgürlük ortamı, yani serbest piyasa ekonomisi olduğunu anlamaya başladılar. Artık iktisatçıların devlet kapısında ekmek aramaları zorlaşmıştı.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Bizler, yani bu ara dönemin iktisat öğrencileri ise eğitimi müdahaleci ekonomi bilimi üzerine okurken, yaşam serbest piyasa üzerine akmaya başlamıştı. Borsalar, bankalar, kredi kartları, tüketici davranışları, finansal konular, satış teknikleri, reklam ve pazarlama gibi konular makro ekonominin değil, aslında insan eylemleri bilimi olan iktisadın konusuydu. İşler arapsaçına dönmüştü. İş dünyası insan eylemleri bilimi olan iktisadı bilenlere ihtiyaç duyarken, karşılarında sadece devlet için, yani maliye politikaları için iktisat öğrenenler vardı. Bugün olan durum da budur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Fakat iş dünyası iktisatçılardan yanlış bir şeyi istemekte hâlâ ısrar ediyor: Geleceğin bilgisini. İktisatçılardan fiyatların gelecekte nasıl bir seyir izleyeceğini, kârlı pazarların nerelerde bulunduğunu tahmin etmelerini istiyor. Kapitalistlerin ve işverenlerin çözemedikleri sıkıntılı konu budur. Gerçi iktisat kanunları kimi durumlarda teorik açıdan pratik yaşamdan daha önde olabilirler. Nitekim iktisat bu sayede önce teorisini kurmuş ve pratiğini aşan bir bilim olmuştur; bu anlamda çok ilgi çekicidir. Ancak işadamları genel ve basit iktisat kanunlara hâkim olmadıklarından iktisatçıdan girişimci ve kâhin olmasını isterler. Oysa iktisatçı asla bir girişimci ve kâhin değildir. O olsa olsa iktisadın basit ve genel kanunlarını iyi bilen ve bunu sıradan insana anlatabilecek yetenekteki kişidir. Bir iktisatçı asla bir malın fiyatını tamı tamına bilemez. Girişimcilik yetisine sahip olmadığı için herhangi bir malın piyasada satıp satmayacağını da bilemez. İktisatçı için gelecek bilinebilir bir şey değildir. Bilinir olan şey sadece geleceğin bilinemez olmasıdır. Girişimcinin buradaki tek farkı çoğunluktan bir adım önde olmasıdır. Girişimci öngörülerinin doğru çıkması sayesinde diğerlerinin aklına gelmemiş bir fikri piyasada tüketicilere kabul ettirme kabiliyetine sahiptir. Aynı zamanda atak ve cesurdur. Kapitalistin girişimciye, girişimcinin de sermaye sahibine ihtiyacı vardır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçının burada söyleyeceği şey açıktır: Gelecek belirsizdir, fiyatlar bilinemez ve girişimcilik piyasadan satın alınacak bir meta değildir. Girişimcilik sadece sermaye ile beraber icra edilecek bir şeydir. Girişimci asla iktisadın uzmanlarından tavsiye alacak kadar öngörüsüz değildir. Girişimciye kâr getiren şey, geleceğin tüketici ihtiyaçlarını herkesten önce görmesi ve bunları mal olarak piyasaya ilk süren kişi olmasıdır. Zira girişimci tek bir şeyden korkar: Tüketicinin bu mallara ilgisizliğinden. Eğer tüketici bunları talep etmezse girişimcinin vay hâline. O artık bir müflisten (iflas etmiş kişiden) başkası değildir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat tarihi aslında başarılı değil, başarısız işler üzerine kuruludur. Bu tarih içerisinde girişimcilerin başarısızlıkları normal karşılanır, işadamlarının kaybettikleri sermayeler piyasada başka kişilerin ellerine geçer ve buhranlar devlet adamlarının iktisat yasalarını görmezden gelerek uyguladığı politikalar yüzünden çıkar. İşte iktisatçıya en çok burada güvenebiliriz. İktisatçı karşılıksız para basımı yüzünden kullanılan aşırı kredinin krize yol açacağını bilir. Bunu bilmesinin tek bir nedeni vardır. O da iktisadın basit evrensel ilkelerinin çiğnemeyeceğini bilmesidir. İktisatta buna iş çevrimi teorisi denir. Fakat bu buhranın ne zaman patlak vereceğini iktisatçı asla bilemez. O krizin olacağını bilir, ama bunun zamanını ve süresini bilemez. Zamanı ancak diğer şartlar, yani tüketicilerin davranışları ve politik beklentiler belirler. Yoksa iktisatçı borsadan alacağı bir tüyo ile zengin olacak değildir. Borsanın içine sızmış biri bile olsa kâğıtları kaybetmeye yakındır. Bu iş bugün olmasa bile yarın muhakkak olacaktır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Asıl olan iktisatçının haddini bilmesidir. İktisatçı teori ile pratiğin iç içe geçtiği kişidir. O hem işadamlarına hem de devlet politikalarını belirleyen kişilere iktisadın genel yasalarına göre davranmaları gerektiğini söyleyen kişidir. O, iktisat hakkındaki bilgisini hem bugünkü nesiller hem de gelecek nesiller için diğer iktisat cahillerine aktarmak zorundadır. Zira sermaye asla havadan yağmur gibi yağmaz; doğal bir kaynak da değildir. Sermaye doğru iktisat yasalarınca ortaya çıkar, gelişir ve bollaşır. Kötü günler için gerekli olan ihtiyaç akçeleri şeklinde tasarruf edilmeye mahkûmdur. Sermaye asla refah devletlerinin çarçur ettiği şekilde sürekli dağıtılacak bir mal değildir. O daima girişimcilere ihtiyaç duyar. Girişimci de serbest piyasada iş gören, özgür düşünceli ve risk alan kişidir. Serbestlik, özel mülkiyet ve toplumsal güvenlik ister. Böylece girişimci öngörüleri sayesinde sermayeyi sürekli olarak daha verimli ve etkin kullanılan noktalara taşır. Böylece bu çark döner durur. Sermaye, artan nüfus artışına karşılık vererek toplumdaki kötü şeyleri – kıtlığı, açlığı ve işsizliği – geride bırakır. Mises’in uyarıcı ama etkili sözü ile konuyu aydınlatırsak:</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Şartların bugünkü hâliyle, her zeki insan için iktisattan daha önemli bir şey yoktur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Kendi kaderi ve torunlarınınki risk altındadır. İktisat düşüncesinin yapısına çok az kişi önemli fikirler kazandırabilir. Ancak, tüm aklı başında insanlar kendilerini iktisadın öğretilerine aşina kılmak üzere davet edilir. Çağımızda bu başlıca yurttaşlık görevidir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Hoşlansak da hoşlanmasak da, iktisat küçük bir uzmanlar ve bilginler grubunun erişebileceği bir bilgi dalı olarak kalamaz. İktisat toplumun temel meseleleriyle ilgilenir; herkesle alakalıdır ve herkese aittir. Her vatandaşın temel ve uygun çalışma konusudur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;"><span style="color: #0000ff;">(… ) İktisat bilgisi yapısı insan uygarlığı yapısındaki esas unsurdur; son üç asrın modern sanayileşmesinin ve tüm ahlaki, entelektüel, teknolojik ve tedavi edici başarılarının üzerine inşa edildiği zemindir. Bu bilginin kendisine sunduğu zengin hazineyi uygun kullanıp kullanılmayacağı veya kullanılmadan öylece bırakıp bırakmayacağı insanlara kalmıştır. Ancak, eğer ondan en iyi şekilde yararlanılmaz ve iktisadın öğretilerini ve ikazlarını göz ardı ederlerse, iktisadı feshedemezler; toplumu ve insan ırkını yok edeceklerdir.</span> (Mises, s. 825-831)</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Türkiye bugün eğitim reformunu gerçekleştirirken seçmeli ders olarak bile iktisat bilgisine tenezzül etmemiştir. İktisat aşağılanmıştır. Oysa iktisat, insan varoluşunun en hayati yapı taşıdır. Bu bilgi türü olmadan, toplumun ortak yanlışları devam edecektir. Amerika&#8217;nın kurucu babalarından olan ve onu dünyanın en müferreh ülkesi yapmak isteyen Benjamin Franklin Amerikan ulusal meclisinde şöyle demişti: “Deniz fenerleri kiliselerden daha faydalıdır.” O zaman, insanın varoluşuyla ilgili sorunlarla uğraşan iktisada en azından din dersi gibi metafizik konulardan daha fazla değer verilmeliydi. Bugün ve hemen şimdi ülkemizde iktisat en acil şekilde öğretilmesi gereken konu olmalıdır. İktisat, üniversitelerde birkaç uzman kişiye anlatılacak seçkin bir bilim değildir. O insanlığın yaşam bilgisi dersidir, küçük yaştan itibaren öğrenilmesi gereken hayati bir konudur. Yoksa kimse iktisadı feshedemez; bunu yapmaya çalışanlar toplumu ve insan ırkını yok ederler.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Markalar ve İnsan Beyni</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/04/20/markalar-ve-insan-beyni/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/04/20/markalar-ve-insan-beyni/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Apr 2012 11:25:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuna_Cakar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nöropazarlama]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3440</guid>
		<description><![CDATA[Markalar her tarafımızı sarmış durumda. Beğendiğimiz ve beğenmediğimiz birçok marka günlük hayatımızın bir yandan vazgeçilmez bir yandan da kaçınılmaz parçası. Birçok durumda adeta markalar üzerinden düşünür durumdayız. İzlediğimiz (izlemek zorunda kaldığımızı) yüz binlerce reklam filmini, gördüğümüz logo ve markaları düşününce aslında normal karşılanabilir. Ama cidden bu markaların üzerimizde bir etkisi var mı? Ne kadar bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Markalar her tarafımızı sarmış durumda. Beğendiğimiz ve beğenmediğimiz birçok marka günlük hayatımızın bir yandan vazgeçilmez bir yandan da kaçınılmaz parçası. Birçok durumda adeta markalar üzerinden düşünür durumdayız. İzlediğimiz (izlemek zorunda kaldığımızı) yüz binlerce reklam filmini, gördüğümüz logo ve markaları düşününce aslında normal karşılanabilir. Ama cidden bu markaların üzerimizde bir etkisi var mı? Ne kadar bir etkisi var? Varsa beyinde spesifik olarak hangi bölge ve sistemleri etkiliyor? Bu yazımda markaların insan beyni üzerindeki etkilerinden bahsedeceğim. Daha özelde deneysel olarak yapılmış iki çalışmadan bahsedeceğim. Sonuçlar, tam da beklendiği gibi: tercih edilen, daha fazla beğenilen markaların veya ürünlerin insan beyni üzerinde -beyin ödül sistemi üzerinde- daha fazla etki yarattığı yönünde. Diğer bir deyişle, duyduğumuz zevk ve markalar arasında bir ilişki olduğunu iddia edebiliriz literatürdeki çalışmalardan yola çıkarak.</p>
<p><span id="more-3440"></span></p>
<p>Susanne Erk ve araştırma ekibi (2002) tarafından yapılan çalışmalarda tam da bu soru üzerinde durulmuştur. Kültürel bir nesne olarak tanımlanan arabalar diğer yandan sosyal statü ve zenginlik göstergesi olarak da kabul edildikleri için bu deneyde tercih edilmişlerdir. Deney öncesi ortaya atılan hipoteze göre spor arabalar evrimsel olarak limuzin ve diğer küçük arabalara göre daha etkili birer toplumsal motivdir. Bu nedenle bu araçların resimleri izlendiğinde katılımcıların beyinlerindeki ödül sisteminde daha fazla aktivasyon görülmesi beklenmektedir. Yapılan fMRI ölçümleri sonrasında çekicilik reytingleri yapılmış ve spor arabaların istatistiksel olarak önemli şekilde daha çekici bulundukları saptanmıştır. Bunun yanında diğer kategorilerdeki arabalara göre spor arabalar beyin ödül sistemi üzerinde daha fazla aktivasyon yaratmıştır. Spesifik olarak ventral striatum, orbitofrontal korteks, anterior cingulate ve occipital bölgeler üzerinde daha fazla etkinlik gözlenmiştir. Bütün bu bulgular, kültürel unsurların (bu bağlamda araba olarak seçilmiştir) sosyal statü, baskınlık ve zenginlik göstergesi olarak kabul edildiğinden insan beyni üzerinden doğrudan etkisi olabileceği savı desteklenmiştir.</p>
<p>Bu çalışmadan 5 sene kadar sonra (2007) yayımlanan yine deneysel bir çalışmada tercih edilen markaların tercih edilmeyenlere göre beyin ödül sistemini doğrudan etkilediği görülmüştür. Katılımcılar deney boyunca kendilerine sunulan logoları izlemişler, diğer yandan fMRI yöntemiyle kortikal aktivite ölçümleri alınmıştır. Beynin striatum bölgesindeki aktivasyon favori markaların logolarını izlerken lüks ürünlere ve spor arabalara benzer bir etki görülmüştür. Bunun yanında yine favori markanın logosunu izlerken kaydedilen beynin ilgili bölgesindeki (dorsolateral prefrontal korteks) aktivasyon azalması yaratılan duygusal etkiden dolayı beynin stratejik düşünme yetisinde bir düşüşe neden olması olarak açıklanmıştır. Sonuçlar bir bütün olarak incelendiğinde tercih edilen markaların (logoların bile) beyin üzerinde ödül etkisi yaptığı ve diğer ödül bağlamlarında olduğu gibi benzer beyinsel ağların aktive olduğu kaydedilmiştir. Bu çalışmanın ışık tutabileceği olgu, bu tarzda beyin çalışmalarından yola çıkarak hangi markaların hangi markalara tercih edildiği konusunda bir araştırma yapmanın mümkün olduğudur. Bu çalışmada altı çizilen diğer bir ayrımsa, sıcak ve soğuk muhakeme süreçlerinin farklı nöral sistemler tarafından yürütülme durumudur. Soğuk muhakeme sistemi lateral ve dorsal prefrontal korteksin aktivasyonunu ve ventromedyal prefrontal korteksteki aktivasyon azalmasıyla ortaya çıkarken sıcak muhakeme süreçleri dorsal ve lateral prefrontal korteksteki aktivasyon azalmasıyla ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada da ortaya konulduğu gibi tercih edilen (favori) markalar dorsolateral prefrontal korteks üzerinde aktivasyon azalmasına sebep olmuştur; bu da sıcak muhakeme sisteminin kısmen (veya tamamen) devre dışı kalabileceğine delil olarak yorumlanabilmektedir.</p>
<p>Sonuç olarak, pazarlama alanındaki insan beyni hakkındaki çalışmalar henüz giriş aşamasında olmasına rağmen net olarak söylenebilecek markaların insan beyni, özel olarak beyin ödül sistemi üzerinde etki sahibi olduğu. Bu da tercih edilen markanın logosuna bakmanın aslında hissetmediğimiz derecede de olsa pozitif bir etki yaratabildiğine işaret ediyor. Diğer bir değişle buz dağının görünmeyen kısmı buz dağının üzerini destekler nitelikte sonuçlara veriyor. Dolayısıyla markalar arasındaki tercihler konusunda logolar üzerinden çeşitli araştırmalar ve analizler yapmak mümkün görünüyor.</p>
<p>Esenlikler dilerim.</p>
<p>Tuna Çakar / <a href="mailto:cakar.tuna@gmail.com">cakar.tuna@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/04/20/markalar-ve-insan-beyni/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aman Petrol -2</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/04/17/aman-petrol-2/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/04/17/aman-petrol-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 19:33:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>fatih_vural</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kalkınma İktisadı]]></category>
		<category><![CDATA[Özel Dosyalar]]></category>
		<category><![CDATA[Petrol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3349</guid>
		<description><![CDATA[Dinlemek için:  http://soundcloud.com/hasmetasilkan/petrol-2 İndirmek için:  http://soundcloud.com/hasmetasilkan/petrol-2/download Yazının 1. bölümünü okumayanlar için: http://iktisadiyat.com/2012/03/16/aman-petrol-1/ Bir Zamanlar SSCB’de Tüm bunlar olup biterken, soğuk savaş mimarı, sabır taşı, strateji dehası diye nitelendirebileceğimiz Stalin sahneye çıkmaya hazırlanır. 1901-1902 yıllarında Batum’da işçileri örgütlemesiyle ve Rotschild’lerin işyerlerinde uzun zamandır devam eden grevlerde başı çekmesiyle nam salmıştır. Bu grev sonrasında tutuklanır. Daha sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dinlemek için:</strong>  <a href="http://soundcloud.com/hasmetasilkan/petrol-2">http://soundcloud.com/hasmetasilkan/petrol-2</a></p>
<p><strong>İndirmek için:</strong>  <a href="http://soundcloud.com/hasmetasilkan/petrol-2/download">http://soundcloud.com/hasmetasilkan/petrol-2/download</a></p>
<p>Yazının 1. bölümünü okumayanlar için: <a href="http://iktisadiyat.com/2012/03/16/aman-petrol-1/">http://iktisadiyat.com/2012/03/16/aman-petrol-1/</a><br />
<em><strong>Bir Zamanlar SSCB’de</strong></em></p>
<p><img class="alignnone" src="http://cdn.counter-currents.com/wp-content/uploads/2011/04/stalin_victory.jpg" alt="" width="335" height="328" /></p>
<p>Tüm bunlar olup biterken, soğuk savaş mimarı, sabır taşı, strateji dehası diye nitelendirebileceğimiz <em>Stalin</em> sahneye çıkmaya hazırlanır. 1901-1902 yıllarında Batum’da işçileri örgütlemesiyle ve <em>Rotschild’</em>lerin işyerlerinde uzun zamandır devam eden grevlerde başı çekmesiyle nam salmıştır. Bu grev sonrasında tutuklanır. Daha sonra yedi kez daha tutuklanacak ve sürgüne gönderilecektir. 1903’te Bakü’deki grevler tüm SSCB’ye yayılmaya başlamıştır. O sıralar çarlık rejimi sallantıdadır ve bir değişikliğe ihtiyacı vardır. Her otokrat rejim gibi bu değişikliği savaşla sağlamaya çalışır ve Japonya’ya savaş açar. Savaşı Japonya kazanır ve <em>Stalin</em> tarafından kaleme alınan bir bildiri yayınlanır: “Kafkasya işçileri, intikam saati geldi.” Çarlarına dilekçe vermek için kış bahçesine yürüyüşe geçen işçi grubuna polis ateş açar ve bu <em>Kanlı Pazar</em> 1905 İhtilali&#8217;nin başlangıcı olur. Haber Bakü&#8217;ye ulaştığında petrol işçileri yeniden greve giderler. Grevin ihtilale yol açacağın­dan korkan hükümet, Müslüman Tatarlara silah verir. Tatarlar da içlerinde petrol endüstrisinin liderleri de olan Hıristiyan kökenli Ermenileri toplu halde katletmeye başlarlar. Grevler ve açıkça sürdürülen isyan hareketleri 1905 Eylül ve Ekim aylarında baştan başa tüm imparatorluğu sarar.</p>
<p>Bakü’de olup bitenler dış dünyada derin yankılar uyandırır. Artık bütün dünya ilk defa olarak korkunç bir ayaklanma yüzünden petrol akımının durduğuna, bunun da büyük bir yatırımı değersiz kılmakla tehdit ettiğine tanık olmuştur. Bu arada <em>Standard</em>, Rusya&#8217;deki düzensizlikten yararlanıp vakit kaybetmeden hemen harekete geçer. İlk olarak daha önce Rus petrolüne kaptırdığı Uzakdoğu&#8217;daki pazarları geri almaya yönelir ve bunu başarıyla gerçekleştirir. Bundaki amacı Amerikan gazyağına pazar bulmaktır. Rus endüstrisinin kendi durumuna gelince, durum gerçekten ürkütücüdür. Ülkedeki tüm petrol kuyularının üçte ikisi tamamen yok olmuş, ihracat felce uğramıştır.</p>
<p><span id="more-3349"></span></p>
<p><em><strong>O Sıralarda Tahran</strong></em></p>
<p><img class="alignnone" src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/3/3f/MozaffarDinShah.jpg" alt="" width="280" height="359" /></p>
<p>İngilizler her zaman İran&#8217;ı dokunulmaz bir statüde tutmak isterler ve bu amaçla İran&#8217;a Rusya ve Hindistan arasında bir tampon görevi vermenin bir yolunu ararlar. Ancak yeni yüzyıl başlarında, İran&#8217;ın artık Rus egemenliği altına girmiş olması nedeniyle, İngil­tere&#8217;nin konumu çok kritik olmuştur. Rusya İran Körfezi&#8217;nde bir deniz kuvveti kurma peşine düşmüş, İran ekonomisi ise neredeyse tamamen Rus ekonomisine bağlanmıştır. İşte bu noktada <em>Knox D&#8217;Arcy</em> adlı petrolcünün tasarısının işe yarayacağı düşünülür. İngilte­re&#8217;nin petrol konusunda yapacağı bir anlaşma ile Rusya&#8217;ya karşı bir denge kurmak amaçlanır. Bu düşünceyle İngiltere girişime destek verir. Anlaşma üzerinde görüşmelere girildiğini duyan Rus Elçisi&#8217;nin tepkisi ise büyük olur. Elçi son derece öfkelenerek tarafları bloke etmeye çalışır. Bu çabasında bir dereceye kadar başarılı da olur ve görüşmeleri yavaşlatır. Ancak son­raki günlerde <em>D&#8217;Arcy</em>&#8216;nin Tahran&#8217;daki temsilcisi masaya beş bin pound daha fırlatınca sizin de tahmin edeceğiniz gibi durum de­ğişir. 28 Mayıs 1901 yılında İran Şahı <em>Muzaffer Al-Din</em> ile imtiyaz anlaşması imzalanır. Bu uzlaşma sadece <em>D&#8217;Arcy</em>&#8216;nin işine yaramakla kalmaz, İngiltere açısından da ticari ve politik yarar sağlamakla beraber ülkenin İran&#8217;daki nüfuzunu da pekiştirir.</p>
<p>1906 Temmuz ayında hükümet halkın ıstırabının esas kaynağı olarak &#8220;Kraliyet hanedanının aşırı lüksünü, din gruplarını ve yabancıları gösteren&#8221; tanınmış bir vaizi tutuklatır. İsyancılar <em>Tahran</em>&#8216;da binlerce İranlı&#8217;yı gözaltına alır, mollalara ateş açarlar. Başkenti baştan başa genel bir grev dalgası sarmaya başlar. Tüm bunlar Şah rejimi için tehlike çanlarıdır diyebiliriz. İngilizler ise umutsuzca petrol aramayı sürdürmektedirler. Bir yanda ayaklanmalar, bir yanda parasızlık, bir yanda da Şah’ın iktidar hırsı fırtına gibi eserken 25 Mayıs 1908’de İngilizler İran’da petrol bulurlar. <em>Anglo-Pers</em> şirketi devler liginin kapısını aralamıştır.</p>
<p>1912’de, <em>Anglo-Pers Petrol Şirketi</em> yeni bir adım atarak kendisine pazar garantile­mek için <em>Hollanda Kraliyet/Shell Şirketi&#8217;</em>nin ticari kolu olan <em>Asya Şirketi</em>&#8216;yle bir anlaşmaya girer. Anlaşma uyarınca <em>Anglo-Pers</em>, ham petrolünün, benzinin ve gazyağının hepsini <em>Asya şirketi</em> aracı­lığıyla satacak, ancak mazot üzerindeki haklarını kendinde bırakacaktır. Fakat ne yazık ki <em>Anglo-Pers Şirketi</em> dev şirketleri bir pazar savaşına sürükleyecek ve bunun masraflarını karşılayacak parasal güce sahip değildir. <em>Shell</em>’le yapılan anlaşma da onları kurtarmaz ve mali sıkıntılar baş gösterir. Zamanında <em>Burma Petrol</em> de benzer duruma düşmüş fakat kendisine <em>John Cargill </em>gibi zeki bir kalantor bulmuştur. <em>Anglo-Pers </em>bu darboğazdan geçemezse, kollarını açmış onu bekleyen <em>Hollanda Kraliyet/Shell Şirketi&#8217;</em>ne dahil olacaktır.</p>
<p><img class="alignnone" src="http://bonzle.com/h/5/6/0/g9bb1.jpg" alt="" width="360" height="271" /></p>
<p><em>Knox D&#8217;Arcy </em>1903 yılında Amiral <em>John Fisher&#8217;</em>le tanışır. İkisi de petrol delisidir. Yıllar geçer, <em>Fisher </em>donanma komutanlığına atanır, <em>D’Arcy </em>petrol şirketi kurar fakat ne ahbaplıkları ne de petrole olan düşkünlüklerinde bir değişme olur. <em>Anglo-Pers Petrol Şirketi</em>’nin mali sıkıntılarla boğuştuğu dönem Almanya’nın Avrupa’da yükseldiği döneme denk gelir. <em>Kissenger</em>’ın deyimiyle bu yıllar Almanya’nın <em>‘acı kuvvet diplomasisi’</em> uyguladığı yıllardır. <em>Fisher</em> olası bir savaşta petrolü elinde tutan tarafın kazanan taraf olacağını öngörür. İşin aslı İngiltere ve Almanya arasında savaşa neden olabilecek bir anlaşmazlık yoktur, olsa olsa bir sidik yarışı vardır diyebiliriz. İki ülke de donanmada birbirlerine üstünlük kurma yarışına girerler. Ezelden beri denizlerde İngilizlerin borusunun ötüyor olması <em>Bismarck</em>’ın da dikkatinden kaçmamış, dünya gücü olmak isteyen Almanya’nın donanmaya önem vermesi gerektiğini vurgulamıştır. 1911 yılında Donanma Bakanlığı&#8217;na getirilen <em>Churchill, </em>&#8220;<em>Eğer donanmamız bu denli üstün olmasaydı, yarışma­mızın ve imparatorluğumuzun tüm kaderi, tüm varlığımız, özveri ve icraatla geçmiş bunca yüzyıllar boyunca birikmiş büyük hazinemiz hepsi birden, bir anda yok olup silinmeye mah­kumdu.</em>&#8220;<em> </em>der. Birinci Dünya Savaşı&#8217;nın çıkmasından önceki üç sene içinde kendine prensip edindi­ği kural gayet açıktır. &#8220;<em>Niyetim Almanya&#8217;dan gelebilecek bir saldırıya karşı, sanki bu saldırı he­men yarın gelecekmiş gibi hazırlıklı bulunmaktı&#8221;</em> demiştir. Bu kampanyada <em>Churchill</em>&#8216;in mütte­fiki kendinden nerdeyse iki kat yaşlı olan ve donanmadan yeni emekli olmuş Amiral <em>Fisher</em>&#8216;dır.</p>
<p><em>Fisher </em>yıllar önce katıldığı<em> </em>petrolün potansiyeli konulu bir toplantıda <em>Marcus Samuel </em>ile tanışır. Bu tanışıklıktan yüz bulan <em>Samuel</em> 1911 Kasım ayı sonunda <em>Fisher</em>&#8216;e bir mektup yazar: &#8220;<em>Meğer siz ne kadar haklıymışsınız ve şimdi de ne kadar haklısınız! İçten patlamalı motorun keşfi dünyanın şimdiye kadar şahit olduğu en büyük keşif sayılabilir; çünkü kesinlikle biliyorum ki belki de şu satırları yazdığım an bile buharlı motörün yerini alabilir&#8230; ve bu yer alma olayının tıpkı içten patlamalı motor gibi trajik bir hızla oluşacağından eminim. Sizin amirallikte sürekli görevde olan kişilerin oluşturduğu mekanizmanın içinde olduğunuzu biliyorum ve bu düşünce beni hasta ediyor. Bu kişilerin şimdiye kadar sebep olduğu zararların giderilmesi için çok kuvvetli ve çok yetenekli bir adamın şart olduğuna inanıyorum. Eğer bu adam Winston Churchill olursa ona bütün kalbim ve ruhumla yardım edeceğim.&#8221; </em>Fark ettiğiniz gibi petrolü elinde tutanlar yavaş yavaş dünyanın gidişatı konusunda söz sahibi olmaya aday olurlar. <em>Fisher</em>’in bu mektubunu okuduktan sonra <em>“Demek bu işler böyle oluyormuş”</em> dediğiniz duyar gibiyim. İleride de defalarca tanık olacaksınız, paranın çözemediği bir şeyi hep daha çok para çözecek. Anlaşılan o yıllarda da sırtını devlete dayama mantığı varmış ki <em>Samuel, Churchill</em>’e yanaşmış.</p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.circlecinema.com/wp-content/uploads/2011/03/Walking-with-destiny.jpg" alt="" width="576" height="410" /></p>
<p>Anlaşıldığı üzere petrolcüler <em>Churchill’</em>e ulaşmak için Amiral <em>Fisher’</em>in gözüne girmeye çalışırlar. Onunla kurulacak bir bağlantının hayati olduğunu düşünürler ki haksız da sayılmazlar. Fakat nedense <em>Churchill, Shell</em>’in patronu <em>Marcus Samuel’</em>den pek etkilenmez.  Onun yerine <em>Anglo-Pers Şirketi</em>’ne yanaşmayı düşünür. Nitekim 17 Haziran 1904 yılında Avam Kamarası&#8217;nda bir konuşma yapar ve ardından da iki maddelik bir teklif sunar. Birincisine göre, hükümet <em>Anglo-Pers Şirketi&#8217;</em>ne<em> </em>2,2 milyon pound değerinde yatırım yapacak, buna karşı şirket stokunun yüzde 51&#8242;ini alacaktır. İkinci önerisine göre de şirket yönetim kurulunda kendini temsil edecek iki müdür bulunduracaktır. Görüldüğü gibi şartlar çekicidir ve ayrıca şirketin yaptığı kârdan Kraliyet Donanması&#8217;na da bir iskonto tanınacaktır. Teklif sonrasında konuşmasını sürdürür ve petrol şirketlerine kara çalar:</p>
<blockquote><p>“<em>Bugün burada petrolle işleyen gemi inşa politika­mızı veya kömürle çalışan gemilerde yakıt olarak petrol kullanımını konuşmak için değil, bu po­litikanın doğuracağı sonuçları konuşmak için toplanmış bulunuyoruz. Bugün petrol tüketicisi ne yakıtlar konusunda ne de yakıt kaynakları konusunda seçim yapma serbestisine sahip değildir. Bir de etrafınıza, dünyada çepeçevre uzanan geniş petrol yataklarına bakın. Dünyanın eski ve yeni her iki bölümünde de dev büyüklüğünde uzanan sadece iki adet şirket görürsünüz. Bu şir­ketlerden Yeni Dünya&#8217;daki Standard Oil&#8217;dir. Eski Dünya&#8217;daki ise büyük bir şirket olan Shell ve Hollanda Kraliyet&#8217;tir. Bugün bu ortaklık kendine bağımlı tüm şirketleri ve kollarıyla hemen bü­tün dünyayı sarmış, hatta nerdeyse Yeni Dünya&#8217;ya kadar uzanmış bulunuyor.</em>&#8220;</p></blockquote>
<p>Bu konuşmaları sürekli olarak bölmeye çalışan, yerinde duramayan, sinir küpüne dönen bir adam vardır o gün Avam Kamarası&#8217;nda; <em>Marcus Samuel’</em>in kardeşi <em>Samuel Samuel.</em> Kamara’da Wandsworth üyesi sıfatıyla bulunan nüfuzlu bir kişidir. <em>Churchill </em>bakışlarını <em>Samuel Samuel</em>’e çevirerek zehrini boşaltmaya başlar: <em>“Seneler boyu, Dışişleri Bakanlığı, De­niz Kuvvetleri ve Hindistan hükümeti, İran bölgesinde İngiltere&#8217;ye ait bulunan bağımsız petrol varlığını korumaya, bu bölgenin gelişmesi için ellerinden geleni yapmaya ve hepsinden önemli­si, Shell veya daha başka herhangi bir şirket tarafından yutulmasını önlemek için mümkün olan her şeyi yapmaya çaba gösterdiler ve bunu politikalarının bir parçası saydılar. Bu görkemli büyüklükteki bölgelerin her yanında güç İngiltere&#8217;nin elindedir ve biz bu gücü, gelişmeleri donanmamız ve milli çıkarımız doğrultusunda kullanarak göstermeli­yiz. Şimdiye dek, bu tür bir plana yöneltilmiş olan eleştirile­rin hepsi sadece bir tek çeşmeden akıp gelmiştir. Bu musluk Hollanda Kraliyet/Shell Şirketi ve </em><em>Marcus Samuel&#8217;dir. Ancak ben Shell&#8217;e veya Hollanda Kraliyet Şirketi&#8217;ne herhangi bir hücumda bulunmak iste­miyorum.</em> <em>Shell&#8217;le herhangi bir kavgamız yok. Shell her zaman için bize nazik, düşünceli, minnettar, Deniz Kuvvetlerimize hizmet aşkıyla dolu, İngiliz Donanması&#8217;nı ve İngilte­re İmparatorluğu çıkarlarını korumaya amade gözükmüştür -ne var ki ücreti karşılığında. Ara­daki tek sorun da bu ücret konusuydu.&#8221; </em>Ardından <em>Samuel Samuel</em> kürsüye çıkar ve “<em>İngiltere&#8217;nin en büyük ticari işletmelerinden biri olan şirketimiz adına, bize yöneltilmiş olan saldırıları şiddetle protesto ederim. Bu saldırılar tam bir adaletsizlikle yapılmıştır ve hiçbir haklı gerekçeye dayanmamaktadır.”</em> der ve haklıdır da. Bu sözleri söyledikten sonra <em>Samuel</em> durmaz, <em>Shell</em>’in donanmaya yaptığı hizmetleri ve denizlerde petrole dönüş için verdiği katkıları da bir bir sırala­r. Ayrıca <em>Samuel</em> hükümetten <em>Shell</em>&#8216;in petrol için talep ettiği ve o güne kadar saklı tutulmuş olan fiyatları açıklamasını da ister. Fiyatlar açıklandığı zaman şirketin donanmayı hiçbir şe­kilde oyuna getirmediği kanıtlanacaktır.</p>
<p>Avam Kamarası&#8217;ndaki o şenlikli günün sonunda Yahudi düşmanlığı yapmakla itham edilen <em>Churchill </em>kazanan taraf olur. 28 Haziran 1914&#8242;te Parlamentonun <em>Churchill</em>&#8216;in önerisini onaylamasından on bir gün sonra Avusturya Arşidükü <em>Franz Ferdinand</em>’ın Saraybosna&#8217;da suikaste kurban gittiği haberi gelir. <em>Anglo-Pers Petrol Anlaşması</em>&#8216;nın Kraliyet onayından geçmesi epey zaman alacak, 10 Ağustos 1914&#8242;e kalacaktı. Ne var ki o güne kadar dünya çoktan değişmiştir. Rusya 30 Temmuz&#8217;da seferberlik ilan eder. 1 Ağustos&#8217;ta da Almanya Rusya&#8217;ya savaş açar. 4 Ağustos sabahı saat 11&#8242;de de <em>Churchill</em>, Belçika&#8217;nın tarafsızlığını ihlal ettiği için gönderdiği son ültimatoma da kulak asmayan Almanya&#8217;ya karşı savaş ilan ettiğini bildiren mesajı gönderir. Majestelerinin tüm gemilerine ulaştırılan bu mesajda şu cümle yer alır; &#8220;ALMANYA&#8217;YLA SAVAŞ HALİNDEYİZ.&#8221; Artık Birinci Dünya Savaşı başlamıştır.</p>
<p><em><strong>Birinci Dünya Savaşı</strong></em></p>
<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/FWWinRuss.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-3356" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/FWWinRuss-300x187.jpg" alt="" width="300" height="187" /></a></p>
<p><em>Lenin</em> <em>Emperyalist Ekonomizm’</em>de bu savaş için &#8220;<em>Yüz kölesi olan bir köle sahibi, kölelerin daha &#8216;adil&#8217; bir dağılımı için iki yüz kölesi olan bir köle sahibine karşı savaşa girişiyor.&#8221; </em>der. Bayram namazını hatırlamayan cemaati <em>“yılda iki kere kılınca unutuluyor tabi”</em> diyerek hoş gören imam gibi Birinci Dünya Savaşı’nın çıkış nedenlerinin çok kısa bir özetini yapayım. 17. ve 18. yüzyıllarda  başlayan sömürge hareketleri, 19. yüzyıla gelindiğinde tamamen emperyal bir görüntü alır, bu yüzyılın sonunda, dünyanın hemen hemen her tarafı Avrupa devletleri tarafından sömürülür hale gelir. Almanya ve İtalya gibi, ulusal devletlerini, diğer emperyal güçlere nazaran geç kurmuş ülkeler, kendi modern sanayilerini kurmalarına rağmen, yayılacak pazar ve sömürülecek hammadde bulamayınca diğer emperyal güçler, bu devletlere sus payı olarak Afrika&#8217;dan birkaç parça toprak sunarlar ancak bu devletler, bunu kâfi görmez ve daha fazlasını arzularlar. İşin aslı böyle olmasına rağmen bizlere milliyetçilik, güç dengesinin bozulması, imparatorlukların güçlerini yitirmesi gibi abuk subuk sebepler sıralar birçok kitap, öğretmen, tarihçi ve politikacı. <em> “</em><em>Açıktır ki, bu durumda, «savunma» savaşı ya da «anayurdun savunulması için» savaş deyimlerinin kullanılması, tarihsel bakımdan yanlış, ve uygulamada, halkın, işin inceliğini aramayan ve bilgisiz kimselerin, kurnaz köle sahiplerince aldatılması olur. İşte bugünkü emperyalist burjuvazi, köleliği sağlamlaştırmak ve güçlendirmek için köle sahipleri arasındaki savaşı, «ulusal» ideoloji ve «anayurdun savunulması» gibi sözlerle halka yutturmak istemektedir”</em>der <em>Lenin. </em></p>
<p>Bu savaş insanla makinanın karşı karşıya geldiği ilk savaş olur ve bu makinaların birçoğu da petrolle çalışır. İngilizler, hatırlayacağınız gibi, bu öngörüyü savaştan evvel yapmışlardı fakat Almanlar aynı fikirde değillerdi. Bu düşüncelerinde ne kadar yanıldıklarını İngilizler’in 1916’daki hava saldırısı sonunda anladılar. Bu aynı zamanda havacılık tarihinde bir ilktir ve uçaklar filo halinde uçar. İngilizlerin dini imanı petrol olmuştur ve bundan böyle daha fazlası için savaşacaklardır. İngiltere&#8217;nin <em>Anglo-Pers Şirketi</em>&#8216;nden hisse alması tam anlamıyla belirli bir amaca yöneliktir: İhti­yacı olan miktarda petrolü garanti altına almak. Ancak savaş beklenildiğinden çok daha erken patlar; öyle ki, değil hükümetle şirket arasındaki ilişkinin saptanması, daha petrol alımı bile bit­meden savaş gelip çatmıştır. Diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğu kuvvetleri büyük tehdit oluşturur. 1914 gü­zünde Türkiye Almanya&#8217;nın müttefiki olarak savaşa girdikten hemen sonra İran&#8217;ın Abadan rafinerisini tehdide başlar. İngilizler püskürtür. Savaşın devamı süresince İran&#8217;daki petrol üretimi savaştan pek etkilenmez. Ancak, bu­nun tek istisnası olarak, 1915 yılının başlarında bölgedeki yerel kabile mensupları Alman ajanlar ve Türkler tarafından kışkırtılarak petrol bölgelerinden Abadan&#8217;a uzanan boru hattını tahrip ederler. Borunun onarılıp petrolün yeniden istendiği gibi akması sağlanıncaya kadar aradan beş ay geçmesi gerekir. Tüm bunlara karşı <em>Anglo-Pers Şirketi</em> alır yürür ve büyür. İdari İşler Müdürü <em>Charles Greenway</em> izlediği açık ve kesin stratejiyle <em>Anglo-Pers</em>&#8216;i sadece bir ham petrol üreticisi olmaktan çıkarıp entegre bir petrol şirketi yapmaya çabalar. Daha dünya savaşının ortalarında, <em>Greenway</em>, şirketini savaş sonu rekabet için yönlendirmeye başlar. Bu arada birçok yeni girişimlerde de bulunur. Bunlar arasında belki de en önemli başarı İngiltere hükümetinden, Birleşik Krallık&#8217;ın en büyük petrol dağıtım şebekelerinden biri olan British <em>Petrol adıyla</em> anılan şirketi satın aldığı zaman sağlanır. İsmi her ne kadar <em>British Petrol</em> olsa da aslında <em>Deutsche Bank</em>&#8216;a aittir. <em>Deutsche Bank</em>&#8216;ın <em>British Petrol</em> adını alma nedeni, sahibi olduğu Romanya petrolünü bu ülkeye satabilmek için şirketi bir giriş kapısı olarak kullanmasından ileri gelir. Savaş patlak verdikten sonra, İngiltere hükümeti Alman kontrolünde olan bu şirketi kendi kontrolüne bağlar. Böylece <em>British Petrol</em> sahipliğini de üzerine almış olarak <em>Anglo-Pers Şirketi</em> sadece büyük bir pazarlama sistemini ele geçirmekle kalmaz, aynı zamanda ileride kendisi için son derece yararlı olacak bir isime de kavuşmuş olur. <em>Anglo-Pers</em> bu arada kendi tanker filosunu da kurar. Yaşadığı tüm bu yeniliklerle <em>Anglo-Pers</em> temelden bir değişim gösterir. 1916-17 yıllarına kadar sahip olduğu sabit mal varlıklarının yüzde 80&#8242;den fazlası İran&#8217;dayken, bu yılları izleyen mali sene içinde ise mal varlığının sadece yarısı İran&#8217;da tutulur, geri kalanı tankerlere ve dağıtım sistemlerine yatırılır. Artık işletme tam anlamıyla entegre şirket olmuştur.</p>
<p><em>Anglo-Pers</em>&#8216;i &#8220;<em>Tümüyle İngiliz olan&#8230; herhangi yabancı bir unsur içermeyen</em>&#8221; bir şirkete dönüştürmek <em>Greenway</em>’in idealidir. Bu yüzden de her fırsatta <em>&#8220;Shell&#8217;den gelen tehdit&#8221;</em> konusunu ta­zeler, <em>Sir Marcus</em> ve yardımcılarını petrolcülükte dünya çapında tekelcilik tertipleri yapmakla suçlar. <em>Greenway</em> ve yandaşları tekrar tekrar ve bıkıp usanmadan <em>Hollanda Kraliyet/Shell karmasını</em> İngiliz çıkarlarına sadakatsizlikle, &#8220;<em>petrol mamullerini Almanya&#8217;ya satarak büyük ka­zançlar elde etmekle&#8221;</em> ve <em>&#8220;ciddi bir milli tehdit unsuru oluşturmakla&#8221;</em> itham ederler ki bunlar külliyen yalandır. Bir kere uyruk değiştirip İngi­liz uyruğuna geçmiş olan ve savaş yıllarını Londra&#8217;da geçiren tüccar <em>Deterding</em> savaş yılları boyunca hem kişisel mal varlığını hem de şirketinin mal varlığını müttefiklerin emrine vermiştir. <em>Marcus Samuel&#8217;</em>e<em> </em>gelince, o tam anlamıyla ateşli bir İngiliz vatanseverdir. Her iki oğlu da savaşlarda uzun süre bulunmuş ve siper hastalığı denen illete yakalanarak ölmüştür. Akademik açıklama isteyenler için, bu hastalık literatürde <em>Trench Fever </em>diye geçer ve <em>Bartonella Quintana</em> denen bakterinin yol açtığı enfeksiyöz bir hastalıktır.<em></em></p>
<p>Olaylar hep <em>Samuel</em>’in aleyhine gelişirken o İngiliz Amirallere Almanya’nın TNT yapımında Borneo petrolü kullandığını söyler fakat amiraller pek aldırış etmezler. 1914 yılında kömürden elde edilen toluen TNT yapımını karşılayamayacak kadar azalır ve İngilizlerin paçası tutuşur. Petrol­den toluen çıkarmak zorundaysa da bunu yapacak tesislerden de yoksundur üstelik. <em>Shell</em> tarafından İngil­tere&#8217;de kurulması pekala mümkün olan toluen çıkarma fabrikası, İngiltere&#8217;de kurulacak yerde, Hollanda&#8217;nın tarafsız kesimi olan Rotterdam&#8217;da, grubun Hollandalı kolu tarafından kurulmuştur. Ayrıca artık, Alman şirketerinin TNT yapımında Rotterdam fabrikasının ürününü kullandığı da kesinlik kazanmıştır. Bu durum karşısında<em> Samuel</em> ve çalışma arkadaşları büyük cesaret isteyen bir plan yaparlar. 1915 Ocak ayı sonunda, bir gece sabaha karşı, Rotterdam&#8217;daki tesis sökül­ür, parçalara ayrılır, her parça ayrı ayrı numaralanıp kamufle edilir ve sonra da doklara taşınıp orada bir Hollanda şilebine yüklenir. Gözlerinizin yaşardığını görür gibiyim. Bu arada haber, Alman ajanlarına da sızar ve bir boşaltma olacağı haberi duyulur. Ancak haberde yanlışlık vardır; çünkü boşaltma onların beklediği tarihten bir gün evvel olup biter. Artık hükümet mensupları, <em>Greenway</em>&#8216;in vatanseverlik örtüsü altında haksız iddialarda bulunduğundan kuşku­lanmaya başlarlar. Bu da yetmezmiş gibi <em>Samuel</em>’e bir asalet rütbesi verilir.</p>
<p>1916 yılına gelindiğinde petrol kıtlığı baş gösterir. Sebebi petrole olan talebin büyük ölçüde artması ve Almanların petrol taşıyan gemileri batırmasıdır. Malum Alman denizaltıları bu savaşta çok önemli bir rol oynar. 1917 yılında durum iyice vahim hale gelir. Amerika&#8217;nın Lond­ra Elçisi üzüntü içinde durumu şu sözlerle tanımlar: &#8220;<em>Almanlar başarılı oluyor. Son günler­de mazot taşıyan pek çok gemiyi batırdılar. Batan gemi sayısı o kadar çok ki bu ülke çok yakın­da son derece tehlikeli bir duruma düşebilir. Hatta Büyük Filo&#8217;nun bile yeteri kadar yakıt bula­maması söz konusu&#8230; tehlike çok büyük boyutlarda.&#8221;</em> Her ne kadar Amerika tarafsız olduğunu söylese ve savaşa girmese de Almanya karşısındaki ülkelerin petrol ihtiyacının %80’ini karşılar. Bu arada petrol fiyatları 1914’e kıyasla 1918 yılında iki kat artar. Petrol arzının eksikliği yüzünden periyodik olarak yaşanan onca korkulara ve tehlikeli anlara karşın, yine de müttefikler hiçbir zaman uzun süre devam eden ezici bir petrol yokluğu yaşama­zlar. Almanya ise, müttefik ablukasının denizaşırı ülkelerden Almanya&#8217;ya gelen petrolü içeri sokmaması yüzünden ezici bir kıtlık yaşar. Sonuç olarak Almanya için petrol temin edebileceği tek ülke olarak Romanya kalır. Romanya&#8217;nın üretimi ise dünya çapında ihtiyaç göz önüne alındığında yetersizdir. Çar rejiminin 1917 başlarında çöküşü, aynı yılın ileri aylarındaki <em>Bolşevik</em> ayaklanması ve Rusya İmparatorluğu&#8217;nun parçalanması Almanlar&#8217;da Bakü petrolüne el koyma ümidi uyandırır. 1918 Mart ayında imzalanan <em>Brest-Litovsk Antlaşma­sı</em>&#8216;yla Bakü&#8217;ye sızma ve Bakü petrolünü ele geçirme yolları ararlar. <em>Brest-Litovsk Antlaşması</em> Al­manya ile ihtilal halindeki Rusya arasındaki düşmanlıklara son vermek içindir. Ancak, Almanya ve Avustur­ya&#8217;nın müttefiki olan Türkler daha şimdiden Bakü&#8217;ye doğru ilerlemeye başlamıştır. Başarılı oldu­ğu takdirde Türklerin petrol yataklarını kayıtsızca tahrip etmesinden korkan Almanya <em>Bolşevikler</em>&#8216;le pazarlığa girişir ve kendilerine petrol verilmesi karşılığında Türkleri durduracağına söz verir. <em>Cihan Oskay</em>&#8216;ın Fenerbahçe aleyhine yönelttiği şike iddialarının ardından yüzünde beliren şaşkınlık ifadesini bastıramayan <em>Samet Aybaba</em>, <em>Serhat Ulueren</em>&#8216;e dönüp, şimdiden klasikleşmiş olduğuna inandığım bir şey söylemişti : &#8220;<em>Vay anam vay neler dönmüş Serhat ya?&#8221;</em> <em>Lenin</em> ve <em>Stalin </em>teklifi kabul ettilerse de yerel <em>Bolşevikler</em> <em>&#8220;Ne zaferde ne de yenilgide Alman çapulculara alın terimizle ürettiğimiz petrol­den bir damla bile vermeyeceğiz.&#8221; </em>dediler. Almanlar yutkuna yutkuna Türkleri izlerken, biz çoktan Bakü’ye ulaşırız. Bakü’deki Ermeni ve Ruslar İngilizlerden yardım isterler. İngilizler de kurdukları bir timle Bakü’deki petrol yataklarını yakar, yıkarlar. Anlayacağınız, “<em>ya benimsin ya kara toprağın”</em> derler ve bir ay sonra da çekilirler. 1918 Ekim ayında Almanya’da damla petrol kalmamıştır ve boynunu bükerek pes eder. 11 Kasım 1918’de savaş sona erer.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/04/17/aman-petrol-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Prenatal Testosteron Seviyesinin Fizyolojik, Davranışsal ve Bilişsel Gelişime Etkileri (2)</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/04/13/prenatal-testosteron-seviyesinin-fizyolojik-davranissal-ve-bilissel-gelisime-etkileri-2/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/04/13/prenatal-testosteron-seviyesinin-fizyolojik-davranissal-ve-bilissel-gelisime-etkileri-2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Apr 2012 16:51:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Levent_Neyse</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneysel ve Davranışsal İktisat]]></category>
		<category><![CDATA[Nöroekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Risk ve Belirsizlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3426</guid>
		<description><![CDATA[Geçen ayki yazımda doğum öncesinde (anne karnında) alınan testosteron miktarının göstergesinin 2d:4d olduğunu ve nasıl hesaplandığını anlatmış, bu araştırma konusunun tarihsel gelişiminden bahsetmiştim. (bkz: http://iktisadiyat.com/2012/02/24/testosteron-seviyesinin-kararlara-etkisi/) Bu ay ise PT’nin (Prenatal Exposure to Testosterone – Doğum Öncesi maruz kalınan testosteron) insanlardaki çeşitli etkilerine değineceğim. Hiç şüphesiz bu verilere genel geçer bulgular olarak değil bu alandaki yayınların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/obama_100996757.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-3429" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/obama_100996757-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Geçen ayki yazımda doğum öncesinde (anne karnında) alınan testosteron miktarının göstergesinin 2d:4d olduğunu ve nasıl hesaplandığını anlatmış, bu araştırma konusunun tarihsel gelişiminden bahsetmiştim. (bkz: <a href="http://iktisadiyat.com/2012/02/24/testosteron-seviyesinin-kararlara-etkisi/">http://iktisadiyat.com/2012/02/24/testosteron-seviyesinin-kararlara-etkisi/</a>) Bu ay ise PT’nin (Prenatal Exposure to Testosterone – Doğum Öncesi maruz kalınan testosteron) insanlardaki çeşitli etkilerine değineceğim.</p>
<p><span id="more-3426"></span></p>
<p><strong>Hiç şüphesiz bu verilere genel geçer bulgular olarak değil bu alandaki yayınların sonuçları olarak bakmakta fayda var. Zira son 15 yılda 2d:4d çalışmaları birçok açıdan eleştirilebilir. Bu yazıda her ne kadar konuyu tanıtıyor olsam da konu ile ilgili tahmin edilebilir eleştirilere de büyük ölçüde katıldığımı söylemeliyim. Akademik yayınların eleştirisi içınse konuya başlı başına değinen bir yazı yazmanın daha mantıklı olacağı kanısındayım. </strong></p>
<p>Hatırlanacağı üzere Manning (1998) [1] 2d:4d ile erkeklerdeki sperm sayıları arasındaki negatif korelasyondan bahsetmekteydi. Manning’in günümüzde bu konuda en deneyimli akademisyen olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Konu ile ilgili iki de kıtabı mevcut: Digit Ratio: A Pointer to Fertility, Behavior, and Health [2] ve Finger Book [3].</p>
<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/numerateDM2305_468x302.jpg"><img class="size-medium wp-image-3427 alignleft" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/numerateDM2305_468x302-300x193.jpg" alt="" width="300" height="193" /></a></p>
<p>Düşük 2d:4d çeşitli sportif yeteneklerle [4,5] ve müzisyenlerde başarı ile ilişkilendirılmektedir [6]. Bunun yanı sıra bilişsel testlerdeki başarı ile de aynı yönde bir ilişki mevcuttur. Çeşitli zeka testleri ve mental rotasyon testleri de bu sonucu desteklemektedir[7,8,9]. Aynı şekilde akademik performans [10] ve matematiksel zekanın da 2d:4d ile ters orantılı olduğunu gösteren çalışmalar [11] mevcut.</p>
<p>Yeteneklerle ilişkisinin yanı sıra 2d:4d’nin psikolojik bir takım etkileri de var. Yüksek PT (düşük 2d:4d) bireylerde yüksek özgüven, baskın bir karakter, kararlılık, hızlı ve daha rasyonel kararlarla ilişkilendirilmiştir.</p>
<p>İşin ekonomi boyutunda ise çalışmalar özellikle risk alanında yoğunlaşmıştır. Düşük 2d:4d ve risk alma davranışı arasında sıklıkla ters ilişki bulunmuş [12,13], ancak literatürde aksi durumlara da rastlanmıştır[14]. Bunun yanı sıra finans piyasasında yüksek karlılık ve uzun dönemde karlılık da benzer şekilde 2d:4d ile ters orantılıdır. Tahmin edilebileceği gibi güven, ültimatom ve kamu malı oyunlarında da düşük 2d:4d’ye sahip bireyler daha düşük meblağlar paylaşmışlardır [14]. Ültimatom oyununda ise düşük teklifleri reddedenler yine düşük 2d:4d’ye sahip oyuncular olmuştur [15].</p>
<p>Psıkoloji deneyleri ise ‘bağlam bağımlılığına’ (Context Dependency) dikkat çekmekte. Örneğin ültimatom oyununda düşük teklifi reddeden düşük 2d:4d’ye sahip erkek oyunculara seksi kadınların fotoğrafları gösterildiğinde düşük teklifleri de kabul ettikleri görülmüştür [16]. Benzer bir çalışmada deneklere Rammstein videoları izletilmiştir. Gruplardan bir tanesine Rammstein’ın şiddet içeren bır videosu, bir diğerine ise şiddet içermeyen bir video izletilmiş ve ‘fiziksel saldırganlık’ (physical aggression) testi yapılmıştır. Şiddet içeren video izleyen grupta 2d:4d ve fiziksel saldırganlık puanları ters ilişkili bulunmuştur [17].</p>
<p>Doğum öncesi testosteron çalışmaları sosyal bilimler alanında kendine yer bulduğu son 15 sene içerisinde bu gibi sonuçlara ulaşmıştır. Ancak yüzük ve işaret parmakları arasındakı boy farkı tartışmaları her ne kadar 200 sene öncesine kadar ulaşsa da sosyal bilimlerde elde edilen sonuçların kısa bir geçmişi olduğu ve gerek bulunan sonuçların gerekse bu çalışmaların amaçlarının başta metodolojik olmak üzere birçok yönüyle tartışmaya açık olduğunu yine belirtmek isterim. Ancak şu haftalarda iktisadiyat ailesi olarak tartışmakta olduğumuz iktisat eğitimi konumuz yakın zamanda kendini çeşitli akademi tartışmalarına/ eleştirilerine bırakacak gibi gözükmekte. Belki de önümüzdeki haftalarda ‘bir akademi eleştirisi’ yazı dizimizle iktisat eğitimindeki sorunlardan akademisyenlerin sorunlarına ve akademinin gidişatına geçebiliriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Referanslar</strong></p>
<p>Önümüzdeki günlerde eklenecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/04/13/prenatal-testosteron-seviyesinin-fizyolojik-davranissal-ve-bilissel-gelisime-etkileri-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nasıl Bir İktisat Eğitimi? (I) – Meslek Olarak İktisat</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/04/06/nasil-bir-iktisat-egitimi-i-meslek-olarak-iktisat/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/04/06/nasil-bir-iktisat-egitimi-i-meslek-olarak-iktisat/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Apr 2012 13:38:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3396</guid>
		<description><![CDATA[Barış son yazısında ODTÜ’deki iktisat derslerinin matematik içeriğinden bahsetmiş ve haklı olarak yakınmış. Gerçi Boğaziçi, Bilkent ve ODTÜ gibi okullardaki iktisat eğitiminin iktisat bilimine ilişkin bir eğitim olmaktan çıkıp âdeta “iktisat mühendisliğine” dönüştüğü doktora öğrencileri ve akademisyenler arasında konuşulan bir konudur, ama bu okullardaki iktisat derslerine girmeyen talihli kişiler için bunu ilk elden dinlemek daha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center">
<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/toon526.gif"><img class="wp-image-3399 aligncenter" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/toon526.gif" alt="" width="326" height="269" /></a></span></p>
<p style="text-align: left"><span style="color: #000000">Barış son yazısında ODTÜ’deki iktisat derslerinin matematik içeriğinden bahsetmiş ve haklı olarak yakınmış. Gerçi Boğaziçi, Bilkent ve ODTÜ gibi okullardaki iktisat eğitiminin iktisat bilimine ilişkin bir eğitim olmaktan çıkıp âdeta “iktisat mühendisliğine” dönüştüğü doktora öğrencileri ve akademisyenler arasında konuşulan bir konudur, ama bu okullardaki iktisat derslerine girmeyen talihli kişiler için bunu ilk elden dinlemek daha öğretici oluyor.  </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu yazıda meseleyi biraz farklı bir açıdan ele alacağım. Barış’ın bahsettiği ve bizim gibileri için esas sorunu oluşturan meselelere ise bir sonraki yazıda bakacağım. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-3396"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Şöyle soralım önce: İktisat bilimini hangi amaçla öğrenmek istiyorsunuz? İktisat bölümünden mezun olduktan sonra ne tür bir yerde çalışmayı hedefliyorsunuz? Bu sorular bizi iki ayrıma götürüyor: <em>Meslek olarak iktisat</em> ve <em>bilim olarak iktisat</em>. Öğrencilerin iktisat eğitiminden kaynaklanan hoşnutsuzluklarının bir bölümü bu ikisini birbirine karıştırmaktan kaynaklanıyor. Oysa iktisat eğitiminden beklentileriniz, mezun olduktan sonra ne yapmak istediğinize bağlıdır. Bilim olarak iktisattan bir sonraki yazıda bahsedeceğim. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mesleki anlamda iktisatçı olan kişi ekonomik olayların gerçekleştiği dünyayı incelemekle veya anlamakla uğraşmaz; bu dünyayı <em>veri alır</em> ve onun içinde iş görmeye çalışır. Böyle bir iktisatçı bizim Smith, Marx, Marshall, Walras ya da Schumpeter olarak bildiğimiz türden bir iktisatçı değildir. Onu ilgilendiren teori değil, pratiktir. Dolayısıyla bu kişilerin ihtiyacı olan iktisat <em>sosyal bir bilim</em> olarak iktisat değil, bir <em>analiz tekniği</em> olarak iktisattır. Aslında mesleki iktisatçının dünyası bilim olarak iktisatla uğraşan kişilerinkine kıyasla bir hayli dar ve hatta sıkıcıdır.  </span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisat bilgisini mesleki anlamda kullanacak kişi sürekli olarak güncel ve pratik işlerle uğraşmak zorundadır. Zira gerçek hayatın ekonomik olayları iktisat modellerinin varsaydığı koşullarda işlemez. Açıkça söylemek gerekirse, iyi bir iktisat teorisi bilgisine sahip olmak, gerçek hayatta meydana gelen ekonomik olayları hakkıyla anlayabileceğiniz anlamına gelmez. Özellikle makro iktisat modellerinin gerçek hayattan ne kadar kopuk olduğu son ekonomik kriz sonrasında yeniden gündeme geldi. Ama burada bu meseleye girmeyeceğim. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mesleki anlamda iktisatçı olan kişiler, bankalar, aracı kurumlar, uluslararası şirketler, Dünya Bankası, Merkez Bankası, Hazine ve Devlet İstatistik Enstitüsü gibi yerlerde çalışan ve esas itibariyle teknisyen olan kişilerdir. Dolayısıyla teorik anlamda iktisat bilmeleri gerekli olmakla birlikte, bu kişilerin esas bilmeleri gereken şey ekonometri ve istatistik gibi analiz yöntemleri, finansman teknikleri ve muhasebedir. Bunlara ek olarak, kamu kesiminde çalışanların maliye bilgisine sahip olmaları da gerekir. Bu anlamda iktisatçı olacak kişi ekonometri ve istatistik bilgilerini fiilen uygulayabilmeli, örneğin belirli sektörlere ilişkin verileri yorumlayıp rapor hazırlayabilmeli, finans piyasalarını takip edebilmeli ve tahminlerde bulunabilmelidir. Tabii bunlara dil ve bilgisayar kullanmayı bilmeyi de eklemek gerekiyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Dikkat edilirse tüm bunları yapacak olan kişi aslında teknik anlamda eğitim görmüş, âdeta bir matematikçi ya da mühendis gibi yetişmiş kişidir. Bu nedenle yukarıda saydığım kurumlarda bu tarz kişilere talep fazladır. Tüm bunlar da sayısal anlamda yetişmiş olmayı, yani iyi bir matematik eğitimi almayı gerektirir. İyi bir Smith, Ricardo, Marx ve Marshall bilgisine sahip olmakla SPK’da uzman olarak çalışamazsınız. Hayek&#8217;in piyasa ekonomisi hakkında yazdıklarını hatmetmiş olmanız, borsa verileri ya da finans piyasalarıyla ilgili araştırma raporları önünüze geldiğinde hiçbir işinize yaramaz. Hatta iyi bir matematiksel iktisat eğitimi görüp iktisat modelleri üzerine uzmanlaşmış olmanız bile bu tür işleri yapabileceğiniz anlamına gelmez. Gerçi bankaların giriş sınavlarında veya hesap uzmanlığı gibi sınavlarda iktisat teorisi ve tarihi gibi derslerden sorular geliyor, ama bu konulara ait bilgiler sadece giriş sınavları için gerekli oluyor ve bu kurumlarda işe başlandıktan sonra pek kullanılmıyor. Nitekim bu tür sınavlara hazırlık eğitimi veren dershaneler var. Eksiği olanlar bunu bu yerlerde tamamlamaya çalışıyorlar. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mesleki anlamda iktisatçı olmak isteyen kişilerin iktisat bölümlerinde temel dersleri aldıktan sonra bu kurumlarda ihtiyaç duyulan bilgileri veren derslere yönelmeleri en doğrusudur. Bu kişilere lazım olan şey, teknik verileri anlayıp yorumlayabilecekleri uygulamalı bir eğitimdir. Bu da esas itibariyle mesleki uzmanlaşma anlamına geliyor. Bu nedenle, üçüncü sınıfa gelmiş bir iktisat öğrencisinin mezun olmak istedikten sonra ne yapacağına karar vermiş olması gerekir. İktisat bölümlerinde bu tarz derslerin yeterli derecede verilmediği, yani analitik becerilere sahip kişileri yetiştirecek şekilde öğretim yapılmadığı doğrudur. O hâlde bu işlere girmek isteyen öğrencilerin ekonometri ve istatistik gibi bölümlerde de ayrıca derslere girmeleri, mali tablolar analizi ve muhasebe gibi dersleri ciddi anlamda takip etmeleri zorunludur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Para arzı, döviz kuru, emisyon hacmi veya dış ticaret hadleri gibi meseleler daha fazla ilginizi çekiyorsa, ama nominal çapa denildiğinde aklınıza bir şey gelmiyorsa, teknik analiz ifadesi sizin için hiçbir anlam ifade etmiyorsa, hareketli ortalama ifadesini daha önce hiç duymadıysanız, menkul sermaye iradı denildiğinde hiçbir şey sayamıyorsanız ve hele hele Ricardo öğrenmek ya da fayda fonksiyonlarının türevlerini almak ne işime yarayacak diye soruyorsanız, bilmeniz gerekenleri öğrenmekte gecikiyorsunuz demektir. Piyasaya yönelik olarak yetişmediğinizi, aldığınız eğitimin mezuniyet sonrası beklentilerinizi karşılamadığını ve gereksiz teorik bilgiler ve modeller öğrendiğinizi düşünüyorsanız mezuniyet sonrası için zaman kaybediyorsunuz demektir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yazdıklarımdan tüm suçu ya da sorumluluğu öğrencilere yüklediğim anlamını çıkarmayın. Yukarıda yazdıklarım ideal durumu temsil ediyor, çünkü bizim memlekette bahsettiğim derslerin okullarda ne derecede düzgün okutulduğu tartışmalıdır. Dahası, üniversitelerde öğrencilere meslek seçimi konusunda yol gösteren bölümler de yoktur. Gerçi üniversite piyasaya adam yetiştirme amacı taşıyan bir kurum değildir. Ama üniversitelerin öğrencilerine istedikleri alanda uzmanlaşma imkânı vermeleri ve isteyenleri piyasaya yönelik olarak hazırlayabilmeleri zorunludur. Öğrencilerin buna hakkı vardır. Zira iktisat okumuş olmak, yukarıda saydığım kurumlardan herhangi birine iş başvurusu yaptığınızda o işi öğrenebileceğinize ve becerebileceğinize dair, yani o işin altından kalkabilecek potansiyele sahip olduğunuza dair yeterli güvenceyi hem size hem de başvuru yaptığınız kuruma vermelidir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Maalesef Türkiye&#8217;de öğrencilerin durumu “saldım çayıra, Mevlam kayıra” şeklindedir. Lisans öğrencilerine yukarıda saydığım kurumlar arasında staj yapma imkânı sağlayan kaç üniversite biliyorsunuz? Tüm bunlara hocaların ilgisizliğini de ekleyin. Bu nedenle, kendinizi geliştirmek ve eksikliklerinizi tamamlamak tamamıyla sizin çabanıza ve kararlılığınıza kalıyor. Ne yapmak istediğinize karar vermeli ve neye ihtiyacınız olduğunu iyi öğrenmelisiniz.</span></p>
<p>Yazının ikinci bölümü <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://iktisadiyat.com/2012/04/27/nasil-bir-iktisat-egitimi-ii-bilim-olarak-iktisat/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em></span>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/04/06/nasil-bir-iktisat-egitimi-i-meslek-olarak-iktisat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktisatçıyı İktisattan Soğutan İktisat Eğitimi</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/03/31/iktisatciyi-iktisattan-sogutan-iktisat-egitimi/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/03/31/iktisatciyi-iktisattan-sogutan-iktisat-egitimi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2012 20:35:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3389</guid>
		<description><![CDATA[Bir süredir düşünüp duruyorum. Yazsam mı? Yazmasam mı? Yok arkadaş, dayanacak gücüm kalmadı! Bir yerden başlayıp yüz yıllık aşureye bir kaşık da biz daldıralım! Efendim, bendeniz ODTÜ&#8217;de iktisat eğitimi görüyorum. ODTÜ, Türkiye&#8217;de iktisat alanında eğitim veren en önemli okullardan bir tanesi. Gerek akademisyenlerinin mezun oldukları üniversiteler, gerek yayınları ve gerekse de uluslararası işbirlikleri onu emsallerinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/iktisat_miracle.gif"><img class="aligncenter size-full wp-image-3391" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/iktisat_miracle.gif" alt="" width="512" height="490" /></a></p>
<p>Bir süredir düşünüp duruyorum. Yazsam mı? Yazmasam mı? Yok arkadaş, dayanacak gücüm kalmadı! Bir yerden başlayıp yüz yıllık aşureye bir kaşık da biz daldıralım!</p>
<p>Efendim, bendeniz ODTÜ&#8217;de iktisat eğitimi görüyorum. ODTÜ, Türkiye&#8217;de iktisat alanında eğitim veren en önemli okullardan bir tanesi. Gerek akademisyenlerinin mezun oldukları üniversiteler, gerek yayınları ve gerekse de uluslararası işbirlikleri onu emsallerinin bir hayli önüne çıkarıyor. İktisat eğitimi ise dünyadaki emsalleriyle paralel gidiyor. Peki tüm bu donanımla nasıl bir müfredat görüyoruz? Efendim, gelin size tüm dünyayla eş zamanlı okuduğumuz modern iktisattan bir alıntı yapayım:<span id="more-3389"></span></p>
<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/masc-alinti.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3390" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/masc-alinti.jpg" alt="" width="467" height="275" /></a></p>
<p>Sevgili Mas-Colell&#8217;in kitabından yaptğım bu alıntı, mikro iktisat derslerinin ilk döneminde verilen derslerin ilk birkaç haftasına ait. İktisatçı olmayan normal vatandaş, sözüm sana! İşte biz böyle ulvi işlerle uğraşıyoruz. Senin yaptığın üretim falan hep buralardan geçen bizlerin yazdığı denklemlerle hal yoluna koyuluyor&#8230;Şaka, şaka! Biz de neyin ne olduğunun pek farkında değiliz aslını istersen, yavaş yavaş açılacak diyor büyüklerimiz!</p>
<p>Farkında mısınız bilmem ama &#8220;iktisatın anlaşılması için önce bu alt yapıyı almak lazım&#8221; derken bir yerde altyapı neydi, üst yapı ne olmalıydı unutup gidiyoruz. Sonund öyle bir noktaya geliyoruz ki iş matematiksel bazı denklerin sonuç verebilmesi için bazı kısıtları koymak ve kısıtlar altında &#8220;optimize&#8221; etmekten öteye gitmiyor. Sonuçta bir denge noktası ya da dengeye doğru hareketi tanımlayıp rahata eriyoruz. Bu arada birileri emek süreçleriyle ilgili sorular falan sorarsa onu &#8220;seçmeli derslere&#8221; bırakıyoruz. Bakmayın, seçmeli dersler dediğim de bunların içine birkaç iktisadi kelimenin sıkıştırıldığı dersler. Oralarda da işler bir yerden sonra denklemler arası dansa dönüyor!</p>
<p>Yıllar önce yapılmış bir çalışma (çok ardım ama bulamadım ki link vereyim) ABD&#8217;nin en önemli üniversitelerindeki (ivy lig&#8217;den) iktisat doktora öğrencilerinin Adam Smith, Marshall vb. figürlerden haberdar olmadığını ortaya koyuyordu. Araştırmanın sonuçları dehşet verici boyutlardaydı. Öyle ki öğrenciler bu iktisatçıların metinlerini kurcalamayı bile önemli bulmuyor demek ki. Hoş, bizde de hala bu yazarların herhangi bir kitabını okumamış onlarca iktisat doçenti olduğuna bahse girerim! Hal böyle olunca yukarıdaki alıntının nasıl çözüldüğünü öğrenmek iktisatçı olabilmek için ehliyet sahibi olmaya yetiyor da üstüne bir de doktora veriyorlar! Kızmayın da, küsmeyin de! Yermek için değil, üzerine düşünmek ve mümkünse bir adım daha ileriye götürebilmek için yazıyorum bunları!</p>
<p>Bir başka güncel sorun ise uzmanlaşmaya yönelik eğitimin verilmemesi. Örneğin, eğer bir öğrenci mikro ekonomi çalışacaksa -hadi biraz daha seçici olalım, oyun teorisi çalışacaksa- kendisine zorla makroekonometri, ileri makroekonomi falan öğretiyoruz. Öyle ki öğrettiklerimizi en çok 6 ay sonra unutmaya başlıyor, mezun olduğunda bir satır hatırlarsa kâr! Oysa kendisine oyun teorisini ancak bir düzeye kadar anlatıyoruz. Peki biz bunu niye yapıyoruz? Benim kanaatim uzmanlaşmaya yetecek kadroların bulunmaması sebebiyle &#8220;mecburen&#8221; bu eğitimlerin verildiği noktasında. Yoksa, iktisat doktoru olmak için bu derslerin ezberlenip unutulması gerektiğinin hiçbir mantıklı açıklaması yok.</p>
<p>Böyleyken böyle. Biz erdik muradımıza, iktisatçılar çıksın kerevetine!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/03/31/iktisatciyi-iktisattan-sogutan-iktisat-egitimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>17</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

