Türkiye’de İktisat Eğitimi 4: Nedir bu akademisyenlerin çektiği!

Öncelikle sevgili ekip arkadaşlarıma ilgilerinden ve katkılarından ötürü teşekkür ediyorum. Umuyorum gittikçe uzayan bu seri yazılar bir o kadar da artan derinliği ile iktisat eğitimimiz hakkında daha ciddi düşünmemize vesile olurlar.

Buraya kadar tasnif ve mevcut egitim boyutuyla irdelemeye çalıştığımız konuya akademisyenler açısından da yaklaşmamız yerinde olacaktır. Malum, iktisat eğitiminde öğrenci ile akademik materyal arasındaki köprü görevi kendilerinde olan; bunun yanında hem kendi sosyal hayatlarını hem de öğrencilerinin sosyal hayatlarını düşünen ve bir de akademik çalışma yapmak zorunda olan bir gruptan söz ediyoruz.
Durum aslında dünyadaki yaygın eğitim kültüründen biraz farklı ve belki de -öznelliğini kabul ederek söylemeliyim ki- daha sıcak. Hatırlarım, yabancı bir arkadaşım bana “Aslında sizlerin en büyük özelliğiniz sinerjiniz. Buralarda kimse bir hocasına kız arkadaşıyla yaşadığı sorunları anlatmayı düşünmez ama sizin için de ve hocalarınız için de bunlar çok normal şeyler” demişti. Evet, işte bu yüzden bizdeki akademinin ilgi alanı ve kültürel anlamdaki sorumluluk çizgisi diğer ülkelerden biraz daha geniş bir hal alıyor.

Önceki yazılarımızda dünya ile rekabet edebilen bir iktisat eğitimine olan ihtiyactan bahsetmiştik. Yukarıdaki satırların desteğiyle söyleyebilirim ki bu sistem ne yazık ki ithal edilebilecek bir sistemle olamaz. Eğer medet umulanlar ithal sistemler olursa o zaman karşılığında kaçınılmaz fedakarlıklar da yapılması gerekir. Örneğin hiçbir akademisyenden 900 sınav kağıdını iki haftada okumasını isteyemezsiniz, eger bunu isterseniz karşılığında uygun ek ücreti de vermeniz gerekir, hem akademisyene hem de asistanına. Oysa bizdeki devlet okullarımız yeri geliyor çalışan müstahdemlerinin sayısını düşürmek zorunda kalıyor mali sıkıntıları sebebiyle. Öyleyse durup bir düşünmek lazım.

Burası Türkiye hemşehrim, burada işler farklı yürüyor!
Danimarka’da bir profesörün dönemlik vermekle yükümlü olduğu ders sayısı 1 tanedir ve bunun da haftalık süresi 135 dakikadır. Bunun dışındaki tüm zamanı araştırma faaliyetlerine ayrılmıştır. Araştırma amacıyla kullandığı tükenmez kalemine kadar her şey üniversite tarafından karşılanır; her türlü akademik seyahatin tüm masrafları ödenir; SSCI’daki her yayını için 5.000 Euro civarında destek verilir.
Türkiye’deki bir profesorun kac saat ders vermek zorun oldugunu bilmiyorum ama benim zamanımda bir devlet üniversitesinde olup da gündüz ogretimindeki hocalarımız haftada 180 dakika ders verirlerdi. Akademiyle ilgili giderlerini karşılamak içinse maaşları dışında hiçbir destekleri yoktu. Şimdilerde TÜBİTAK’ın sosyal bilimlere destek olmasıyla bu alanda bir miktar da olsa nefes alınabildiğini söyleyebiliriz. Maaşlar ise ayrı bir sorun; son düzenlemelerle ne yapıldı bilemiyorum ama maaş ile karşılığında beklenen işin, özellikle asistanlar düzeyinde fazlasıyla adaletsiz olduğunu söyleyebiliriz.
İşin bir diğer traji-komik tarafı ise bu isi, hem de bu zor koşullarla yapmaya gönüllü birçok insanın olması ve her şeye rağmen çalışmalarına devam etmesi. Demek ki bilim insanlarımız da birçok konuda özverili oluyor ve Türk bilim hayatının devam etmesi için fedakarlıklarda bulunuyorlar.

Not: Hem deneysel iktisat yaz okulunun yorgunluğu, hem de TEPAV’daki yeni işim dolayısıyla bir miktar yoğundum; 1,5 ay önce düzenlemek için bir kenara bıraktığım yazıyı havasını bozmamak amacıyla kısa da olsa aynen yayınladım.

Üniversitelerde İktisat Kontenjanları

Abant İzzet Baysal Üniversitesi: 206

Adıyaman Üniversitesi: 52

Adnan Menderes Üniversitesi: 246

Afyon Kocatepe Üniversitesi: 186

Akdeniz Üniversitesi: 103

Anadolu Üniversitesi: 493

Ankara Üniversitesi: 82

Atatürk Üniversitesi: 246

Atılım Üniversitesi: 60

Bahçeşehir Üniversitesi: 75

Balıkesir Üniversitesi: 41

Bartın Üniversitesi:104

Başkent Üniversitesi:70

Beykent Üniversitesi:122

Bilecik Üniversitesi:226

Bilkent Üniversitesi:180

Bingöl Üniversitesi: 108

Boğaziçi Üniversitesi: 108

Bozok Üniversitesi: 124

Celal Bayar Üniversitesi: 308

Cumhuriyet Üniversitesi:144

Çanakkale Üniversitesi: 164

Çankaya Üniversitesi: 60

Çankırı Karatekin Üniversitesi: 104

Çukurova Üniversitesi: 246

Dicle Üniversitesi: 41

Dokuz Eylül Üniversitesi: 252

Dumlupınar Üniversitesi: 210

Ege Üniversitesi: 216

Erciyes Üniversitesi: 206

Erzincan Üniversitesi: 104

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi:206

Fatih Üniversitesi:120

Galatasaray Üniversitesi:21

Gazi Üniversitesi:368

Gaziantep Üniversitesi:154

Gaziosmanpaşa Üniversitesi: 186

Gediz Üniversitesi: 70

Giresun Üniversitesi: 164

Gümüşhane Üniversitesi: 154

Hacettepe Üniversitesi: 205

Harran Üniversitesi: 62

Hitit Üniversitesi: 164

Işık Üniversitesi: 195 (İİBF’ye toplu alım)

İnönü Üniversitesi: 82

İstanbul Bilgi Üniversitesi: 80

İstanbul Kültür Üniversitesi: 65

İstanbul Teknik Üniversitesi: 35

İstanbul Üniversitesi: 410

İzmir Ekonomi Üniversitesi: 115

Kadir Has Üniversitesi: 50

Kafkas Üniversitesi: 144

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi: 196

Karadeniz Teknik Üniversitesi: 370

Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi: 246

Kırıkkale Üniversitesi: 164

Kırklareli Üniversitesi: 52

Kilis 7 Aralık Üniversitesi: 41

Kocaeli Üniversitesi: 246

Koç Üniversitesi: 101

Maltepe Üniversitesi: 62

Marmara Üniversitesi: 442

Mersin Üniversitesi: 72

Muğla Üniversitesi: 246

Mustafa Kemal Üniversitesi: 124

Nevşehir Üniversitesi: 144

Niğde Üniversitesi:103

Okan Üniversitesi: 640 (İİBF’ye toplu kabul)

Ondokuz Mayıs Üniversitesi: 52

Ordu Üniversitesi: 164

Ortadoğu Teknik Üniversitesi: 108 (Kuzey Kıbırs Kampüsü hariç)

Pamukkale Üniversitesi: 268

Sabancı Üniversitesi: 176 (Ekonomi-Siyaset Toplu Kabul)

Sakarya Üniversitesi: 176

Selçuk Üniversitesi: 246

Süleyman Demirel Üniversitesi: 246

Şırnak Üniversitesi: 41

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi: 75

Trakya Üniversitesi: 154

Uludağ Üniversitesi: 410

Uşak Üniversitesi: 72

Yaşar Üniversitesi: 50

Yeditepe Üniversitesi: 70

Yıldız Teknik Üniversitesi: 206

Yüzüncü Yıl Üniversitesi: 124

Zirve Üniversitesi: 60

Zonguldak Karaelmas Üniversitesi: 206

Toplam kaç ediyor? Eğer yanlış toplamadıysam 14,090.

Peki, nedir bu sayılar? 2009 yılı için YÖK’ün belirlediği üniversitelerin iktisat bölümü kontenjanları. Hemen belirteyim, bu kontenjanlar, Türkiye’deki bütün üniversitelerin birinci ya da ikinci öğretimlerinin, Türkçe, İngilizce ya da Fransızca eğitim yapan “iktisat” ya da “ekonomi” adlı bölümlerini içeriyor. Adları iktisat ya da ekonomi olmayan, “bankacılık ve finans”, “ekonomi ve finans”, “maliye”, “ekonomi politik ve toplum felsefesi”, “Uluslararası Ticaret”, “Uluslararası Finans”, “Finans Matematiği” ya da  “İşletme-Ekonomi” gibi iktisat bölümleriyle hemen hemen aynı programa sahip bölümlerin kontenjanlarını içermiyor. Ayrıca, KKTC ve Türkiye’ye kontenjan ayıran diğer bazı komşu ülkelerin üniversitelerini listeye koymadım. Onları da ekleyince, rahatça 15,000′e ulaşıyoruz. İktisatla benzer programlara sahip, yukarda adını saydığım bölümleri de ekleyince 20,000′i bile geçiyoruz. Hatta, kontenjan sınırlaması olmayan Açıköğretim Fakültesi İktisat Bölümü’nü de eklersek, rakam kimbilir kaça çıkar?

Durum sadece iktisat da böyle değil. Örneğin, İstanbul Tıp Fakültesi’nin (Çapa) bu sene 400 öğrenci alacağını biliyor musunuz? Peki ya İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kontenjanının iki sene önce 400 iken bu sene 1200′e çıkarıldığını?

Evet, 2009 ÖSS sonucu, Türkiye’de toplam yaklaşık 14,000 öğrenci iktisat bölümüne girecek. Üniversitelerdeki öğretim elemanı sayıları ve fiziki imkanlar, kaliteli bir eğitim için yeterli mi, değil mi; üniversiteler bu hormonlu kontenjanlarını azaltıp eğitim kalitesini arttırmaya çalışırken, YÖK neden ısrarla devlet üniversiteleri kontenjanlarını her sene arttırır, gibi soru ve  tartışmalara hiç girmiyorum. Merak ettiğim, ülke ekonomisinin, bu kadar iktisat-ekonomi öğrencisine ihtiyacı var mıdır acaba?

Ne yazık ki, bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Ama sağduyum, bu kadar iktisatçıya ihtiyaç olmadığını söylüyor.

İktisat Eğitimi: Kim Tarafından?

Su anda bulundugum yerde Turkce klavye olmadigi ve ben de klavyede Turkce karakterleri ayarlamayi bilmedigim icin yaziyi bu sekilde yazmak zorunda kaldim. Daha duzenli bir yazi yazacak kadar vaktim yok; o yuzden sadece aklima gelen bazi seyleri calakalem yazip belirtecegim. Konuya biraz baska acidan bakmak istiyorum.

Ikitsat bolumlerinin mufredatindan bahsetmek isin sadece bir yonunu olusturuyor. Oysa Turkiye’deki universitelerin durumu goz onune alindiginda, bu, ilk sirada yer alacak bir husus degil. Burada cok daha onemli olan ve kimsenin bahsetmedigi sey, verilen derslerden ziyade o dersleri kimin verdigi. Diger bir ifadeyle, bolumlerdeki hocalarin ve asistanlarin kalitesi. Bence iktisat egitimine ciddi anlamda darbe vuran unsur burada yatiyor. Lisans sonrasi egitime devam etmek bolumlerin kalitesi hakkinda daha iyi fikir edinmek icin iyi bir firsat sunuyor. Ve ne yazik ki, bu asamada gorulen seyler hic de ic acici ve umut vaat edici olmuyor. Bu sadece benim dusuncem degil, ayni zamanda kendi cevremde iktisat egitimi alan kisilerden de isittigim bir gercek.

Bugun iktisat bolumlerinin onemli bir kisminda iktisat bilgisi lisans duzeyinden cok fazla oteye gecmeyen kimi insanlar akademisyen unvaniyla yer isgal ediyorlar. Bunlarin cok buyuk bir bolumu makale ya da kitap yazmak veya belirli konular hakkinda arastirma yurutmek anlaminda akademik calisma yapmadigi gibi derslere de girmiyor. Yaptiklari tez danismanligi da ogrenciyi tum tez yazimi suresi boyunca kendi basina birakmak ve danismanlik odentisi almaktan ibaret kaliyor. Boyle olunca doktora programlarinda literature katki yapma vaadi tasiyan calisma yapma imkani azaliyor, cunku ogrenciler yonlendirilmiyor.

Daha da vahim olani, bu insanlar kendileri gibi olan ve tek ozellikleri kendi dediklerini harfiyen yerine getirmekten ibaret olan kisileri bolumlere asistan olarak alip bir nevi kendi kendilerini yeniden uretiyorlar. Asistan olarak alinan bu kisilerin onemli bir bolumu ne iktisat cikisli oluyor ne de asistan olduktan sonra iktisat ogrenmeye calisiyor; iktisat cikisli olanlarin da yeterli bilgileri bulunmuyor. Tum bu insanlar sadece bir devlet memuru olarak bolumlerde yer isgal ediyorlar. Dikkat edilirse, bu yoldan bolumlerin kalitesizligi kurumsal hale getirilmis oluyor; yani bir nevi ”surdurulebilir kalitesizlik” yaratiliyor. Kimi ”sozde” akademisyenlerin ideolojik acidan hemfikir olduklari kisileri bolumlere asistan olarak alip soz konusu bolumleri ayni ideolojiyi paylasan kisilerden olusan bir ”ari kovanina” cevirmeleri bugun ne yazik ki Turkiye’deki iktisat egitiminin karin agrilarindan birini olusturuyor.

Iki hususa daha deginmek gerekiyor.

Ilk olarak, iktisat egitiminde belirli bir kalite saglanamadigi icin bolumlerde kurumsallasma da saglanamiyor; yani iktisat bolumlerinde belirli teoriler ya da okullar uzerinde uzmanlasmaya gidilemiyor. Ornegin, falanca universitedeki iktisat bolumu falanca iktisat okulu uzerinde calisiyor ya da filanca bolum filanca teorinin gecerliligi hakkinda arastirma yurutuyor diyemiyoruz.

Ikinci olarak, akademisyenlerin kalitesizligi ve bolumlerdeki yozlasma akademik arastirma yapmak ve uzmanlasmak isteyen hevesli genclerin heyecenlarini kisa surede olduruyor. Kendisine yardim edecek, arastirmasinda yol gosterecek kisileri bulamayan gencler fikirlerinden vazgeciyor ve boylece bilimsel bilgi uretmenin onu tikanmis oluyor. Bize lazim olan sey, hem bilgi uretmeye niyetli hem de bunu yapmaya hevesli kisilere yol gostermeye hazir kisiler. Universitelerin bu kisilerden olusan yerler olmasi gerekiyor.

Turkiye’deki iktisat egitiminin kalitesini yukseltmenin onemli bir bolumu universite bolumleride revizyona gitmekten geciyor. Bundan kastettigim, akademik calisma uzerine birtakim kistaslar getirmek. Dolayisiyla, kaliteyi yukseltmek icin ciddi kistaslar getirmek ve bu kistaslari yerine ”getirmeyen” kisileri de isten cikarmak gerekiyor. Bunu hic cekinmeden, acik acik soylemek lazim. Burada ”kistaslari yerine getiremeyen” ifadesini bilincli olarak kullanmiyorum. Zira Turkiye’deki universitelerle biraz asinaligi olan herkes bu kistaslarin yerine getirilmeyecegini ve bir sekilde bundan kaytarilmaya calisilacagini bilir. Docentligini aldiktan sonra hicbir yayin yapmamis ya da son makalesini on sene once yazmis kisilerin universitede tutulmamasi gerekiyor. Okula gelmeyen, makale ya da kitap yazmayan, ders vermeyen, konferanslara ya da seminerlere katilmayan, literaturu takip etmeyen ve – en onemlisi – bilimsel bilgi uretmeyen kisilerin universitelerde yeri yok. Tabii, burada devlet universiteleri ve ozel universiteler ayrimina dikkat etmek lazim. Devlet guvencesinin olmasi, yani ise girdikten sonra hicbir sey yapmasa dahi emekli oluncaya kadar is garantisinin saglanmasi, yukarida bahsettigim kisilerin davranislari icin rahat bir ortam sunuyor.

Teknik dille soylersek, yukarida olumsuz anlamda bahsettigim tum bu insanlar birer gizli issizden baska bir sey degiller. Aslinda akademik ortami yozlastirdiklari icin bu kisilerin marjinal verimliliklerinin ”eksi” oldugunu da rahatlikla soyleyebiliriz

Bu yazdiklarim Turkiye’deki diger universite bolumleri icin de gecerli. Ama tahminimce, bu tarz bir yozlasma sosyal bilimler bolumlerinde cok daha fazla. Peki, bu kistaslari kim belirleyecek ve bunlarin uygulanmasini kim saglayacak? Yaptirim gucu kimin elinde olacak? Boyle bir uygulama merkezi bir kurum tarafindan mi yurutulecek, yoksa universitelerin ic duzenlemelerine mi birakilacak? Universitelerin ozerkligi meselesini dikkate almadan bunlara cevap vermek mumkun degil. Kaldi ki, bu tarz bir uygulamaya belirli bir ideolojik kilif uydurup karsi cikmak da mumkun. Belki de hepsinden onemli olani, boyle bir ise duzgun bir sekilde girismeye niyetli bir iktidarin bulunmasi zorunlulugu. O da su anda mumkun degil.

Ifade ettiklerim biraz sert ya da kimi kisiler icin haksiz gorunebilir, ama bunlari bir sekilde belirtmeden de gecemedim.

Türkiye'de İktisat Eğitimi: Bir Öneri

Sevgili Barış Urhan’ın Türkiye’de iktisat eğitimi ile ilgili iki yazısını ve bu yazılardaki atıflardaki kimi makaleleri büyük bir ilgiyle okudum. Bu yazı yazıldığı sıralarda serinin üçüncü yazısı henüz yayınlanmamıştı, ancak ben de konuya kısa bir öneri yazısı ile katkıda bulunmak istedim.

Malum, Türkiye’de iktisat eğitimi, ne lisans ne de yüksek lisans derecelerinde, henüz istenen seviyede değil. Bu yetersizliğin nedenleri üzerine sayfalarca uzunlukta yazılar yazılabilir. Ama, benim üzerinde durmak istediğim şey, ne yapılabileceği ile ilgili. Hatta bu konuda, aslında çok da orjinal olmayan küçük bir-iki önerim olacak.

Önerim kısaca şu: Öncelikle İstanbul ve Ankara’da, belki daha sonra birden çok üniversiteye sahip İzmir’de sadece yüksek lisans eğitimi veren araştırma enstitüleri kurulması. Örneğin, İstanbul’da Boğaziçi, Koç, Sabancı, Marmara ve İstanbul Üniversiteleri biraraya gelseler ve İstanbul İktisat Enstitüsü veya benzer başka bir adla bir enstitü kursalar. Ya da Ankara’da ODTÜ, Bilkent ve Ankara Üniversitesi’nce bir Ankara İktisat Ensitüsü kurulsa. Bu enstitülerde, bu üniversitelerin öğretim görevlilerinin ortak katılımıyla yüksek lisans ve doktora programları açılsa. Ciddi bir kaynak tasarrufu ve sinerji sağlanmaz mı?

Bu yukarda da dediğim gibi, aslında çok orjinal bir öneri değil. Bir örneği, Barselona’da uygulandı ve Barselona’daki en önde gelen üç devlet üniversitesi, Pompeu Fabra, Barselona Üniversitesi ve Autonoma Üniversitesi biraraya gelerek, Barcelona Graduate School of Economics’i (BGSE) kurdular. Amsterdam’daki Tinbergen Enstitüsü ve Paris’teki Paris School of Economics ve Roma’daki Einaudi Enstitüsü de benzer mantıkla kuruldu.

Bu kurumlardan örneğin, BGSE, ekonomi ile ilgili 6 farklı yüksek lisans ve 2 tane de doktora eğitimi veriyor. Bu eğitimlere bu okulu kuran 3 farklı üniversitelerin hocaları ortak olarak katılıyor. 3 kurum bir araya geldiği ve güçlerini birleştirdiği için, okula kaynak bulmak daha kolay oluyor, okulun uluslararası itibarı artıyor ve bu sayede oldukça yüksek miktarda yabancı öğrenci de okula çekiliyor.

Benzer bir uygulama Türkiye’de de hayata geçirilemez mi? İstanbul Graduate School of Economics ya da Ankara Graduate School of Economics kurulamaz mı? Ve ek bir öneriyle, bu okulların açılmasıyla Türkiye’de daha da gelişecek olan iktisat bilimine bir de Türkiye Ekonomi Kurumu’nca kurulacak bir “Turkish Economic Review” eşlik etse?

Bu öneriler sizleri de heyecanlandırmıyor mu?

Türkiye’de İktisat Eğitimi 3: İktisatçı olmak için sakın iktisat okumayın, hele Türkiye’de!

Atila Abdulkadiroğlu, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Duke Üniversitesi Profesörü; Ali Hortaçsu, lisans & yüksek lisans Stanford Üniversitesi – Elektrik Mühendisliği, Chicago Üniversitesi Profesörü; Tayfun Sönmez, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Boston College Profesörü; Utku Ünver, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Boston College Profesörü… diye gider bu liste. Dünyanın en iyi üniversitelerinde akademisyenlik yapan bu Türk iktisatçıların ortak özelliği nedir sizce? Evet, evet; yakaladınız: hiçbiri lisansta iktisat okumamış! Öyleyse formül basit, lisansta iktisat okumanıza gerek yok; sonra gider bir yerde yüksek lisans yaparsınız. Şu sıralar Avrupa ve ABD’deki saygın okulların başvuru kriterleri arasında gördüğüm kadarıyla, yıllardır kabul edilen matematik mezunlarının yanında, fizik mezunlarını da kabul ediyorlarmış.

Başlığın yarısına açıklık getirdiysek diğer yarısına niye getirmeyelim! Neden Türkiye’de okumuyoruz peki? Cevabı basit, lisans eğitimi bizde 4 sene komşuda 3 sene! E hal böyle ise ve bir de yüksek lisansta iktisat okuyacaksak neden lisansta 1 sene fazladan gitsin a dostlar!

Espriyle karışık bir giriş yaptık ya, sonumuz hayır olsun!

Türkiye’nin iktisat eğitimini ele alırken tartışılması gereken bir diğer mesele de ders programları ve eğitim süreleridir. Gördüğüm kadarıyla Avrupa’daki saygın okulların tamamında lisans eğitimi 3 yıldır. Amerika ile benzer olan 4 yıllık eğitimimiz ise doktoraya başlamak için zorunlu 2 yıllık yüksek lisans ve üzerine 5 yıllık doktora eğitimi eklendiğinde belki de dünyanın en uzun süreli iktisat eğitimlerinden birine tekabül ediyor. Oysa ABD’de lisansın ardından doğrudan doktoraya başlayabilirsiniz. Bizde de “bütünleşik doktora programı” diye duyurdular ama neredeyse hiçbir yerde uygulanmıyor!
Peki bütün bunları planlayan kimlerdi? Neden kimse değiştirmeyi düşünmüyor?

Genel planlamanın sebebi yasal olarak kimdi bilemiyorum ama işin ucunda YÖK, Milli Eğitim Bakanlığı ve ilgili rektörlüklerden başkasının olamayacağı açık! Birileri “ama öğrenciler?” diye düşünmüyordur umarım! Onların görevi okumak, son zamanlarda da uygulamada yasal hiçbir gücü olmayan ‘temsilcilik’ ile uyutulmak!

Bir önceki yazımızda programların içeriğinin neye göre belirlendiğini az çok irdelemiştik. Şimdi gelin iki örnek alıp karşılaştırma yapalım:
Türkiye’den –torpil yaparak- kendi okulumu ve Avrupa’dan da Nottingham Üniversitesi’ni seçiyorum:

Nottingham şöyle demiş: İlk yıl 20 kredi mikro iktisata giriş, 20 kredi makro iktisata giriş, 20 kredi kantitatif ekonomi ya da 20 kredi matematiksel iktisat ve ekonometriye giriş… diye gidiyor.

DEÜ İİBF de şöyle demişti bizim zamanımızda: İlk yıl 10 kredi iktisata giriş, 10 kredi matematik. Gerisi şunlar; hukuk, davranış bilimleri, tarih, edebiyat, beden eğitimi, işletme 1-2, muhasebe 1-2, İngilizce, Türkçe, bilgi teknolojileri.

Nottingham’dan mezun olan birisinin doğrudan iktisatla ilgili aldığı ders sayısı 12/12; benim aldığım ders sayısı ise 30/62. Örneğin bendeniz bir dönemde 7 derse çalışırken Nottingham eşrafı senede 4 ders geçmekle meşgulmuş.

Şöyle bir hatırlıyorum da makro iktisatı bir dönem görürken vergi hukukunu 2 dönem görmüştük. Hatta o kadar çok zorunlu hukuk dersi vardı ki hocalarımdan birisi bunu övünç malzemesi yaparak  “bir de Roma Hukuku dersini koysaydık iki diploma ile mezun olurdunuz” diye anlatırdı. Aman ne iyi oldu; bir de zahmet edip birkaç iktisat dersi daha koysaydınız!

Tabi meselenin birçok yönü var. Bunlardan ilki mevcut olan statükoyu kırmak! Ders programlarının yenilenmesi bölümün kararı üzerine gerçekleştirilir. Bu da genelde bölümün yaşça büyük, hürmet edilen profesörlerinin arzu ettiği yönde; gençlerin de ufak tefek gönüllerinin alınmasıyla olur. Aslında her bölümde az çok bu eski-yeni çıkmazı vardır. Bir taraf programların daha iyi olmasını ister çünkü onlar gençtir, çalışmaya ve yeni bir şeyler bulmaya, öğrenmeye açtırlar. Diğer tarafta ise 20 senedir aynı notlardan, aynı dersi hiçbir yerini güncellemeden anlatan ve hoş sohbet bir profesör vardır. O ise zaten ünvanını 20 sene önce aldığı için artık yeni bir şey yapmasının gerekli olmadığını düşünerek akademik memuriyetin keyfini çıkartmak; böyle zararlı(!) işlerler uğraşmamak ister. Şimdi gelin de siz bir doktora öğrencisi araştırma görevlisi olarak böyle bir bölüm başkanının karşısına geçip programı değiştirtin! (Bu satırları lütfen bir genelleme olarak algılamayın, kişisel gözlemlerden ibarettirler sadece ve her yerde böyledir anlamına gelmezler)

Bir diğer yönü ise şu: Bizdeki İİBF’ler birbirlerine derse giden akademisyenlerden oluşurlar. Örneğin bir işletmeci, iktisat bölümüne derse giderken bir iktisatçı da maliye bölümüne derse gider. Programları yaparken eğer siz: “şu işletme derslerinden 3 tanesini seçmeli havuzuna koyalım, iki tanesini de kaldıralım” derseniz karşı tarafın da tepkisi benzer olur. Peki olur da ne olur? Ne olacak, birilerinin cebine giden ders başına para musluğu kesilmiş olur. Siz akademisyeninize doğru düzgün maaş vermezseniz o da parasını “öğretmenlik”  yaparak kazanmak zorunda kalır!
Meselenin vahim bir diğer yönü de akademisyenlerin kendi verdikleri dersleri; bölümdeki diğer akademisyenlerin birçoğu ve hatta öğrenciler bile zorunlu olarak almak istemeseler dahi, zorla programda tutma istekleridir. Ne yazık ki bunun sebebi de yine maddiyattır.

Kim demiş homo-economicus yok diye!

Türkiye’de İktisat Eğitimi 2: Tasnif

Bir önceki yazımızda bu konuda “kafa patlatmış” akademisyenlerin yayınlarını listeleyerek okurları konuya ısıtmaya çalışmıştık. Bu yazımızla da durum tahlili yapmaya başlayacağız.

Türkiye’deki mevcut iktisat eğitimine bakmadan önce meselenin tarihsel boyutuna bakmakta büyük fayda görüyorum. Dünyadaki iktisadi gelişmelere paralel olarak değişen iktisat ekollerinde bizim yerimiz neresiydi? Kendimiz bir ekol olabildik mi? Dünya iktisat literatürüne ne gibi katkılarımız oldu? Bu ve benzeri birçok soruyu da siz okurlarımıza ev ödevi olarak veriyorum! Bu ev ödevinden benim payıma mevcut iktisat okullarını “tasnif etmek” düşüyor.

Türkiye’de iktisat eğitimi veren okulları 4’e ayırabiliriz:

  1. Türkçe eğitim veren özel okullar
  2. Türkçe eğitim veren devlet okulları
  3. İngilizce eğitim veren devlet okulları
  4. İngilizce eğitim veren özel okullar

Eğitim dili bakımından yaptığım değelendirmenin ana sebebi akademisyen profilinin ve kullanılan kaynakların buna bağlı olarak değişiyor olması.

Örneğin benim mezun olduğum Dokuz Eylül İ.İ.B.F.’de, Prof.Dr. Tevfik Pekin’in İktisada Giriş kitapları kullanılırken İngilizce eğitim veren bir üniversitede Gregory Mankiw’in kitabı kullanılmaktadır. E, ne oluyor peki bu kitap kullanılıyorsa? Şu oluyor; dördüncü sınıfa gelip de uluslararası iktisat görmeye başladığınızda bir taraf Krugman’dan konuyu öğrenirken diğer taraf yine Türkçe başka bir yayından, matematiksel olmayan, bir uluslararası iktisat öğreniyor. Bunun doğal sonucu olarak da iktisat mezunlarının yarısı, diğer yarısını anlamıyor! Aslında cümleyi şöyle düzeltmeliyiz, Türkiye’deki iktisat mezunlarının ortalama olarak ancak 1/5’i dünyanın takip ettiği iktisatı anlayabiliyor.

Burada, gelebilecek “neoklasik iktisatçılık” merkezli taşlamaları engellemek için de bir parantez açalım. Yazar bunun ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olduğundan bahsetmiyor, zaten amacı da böylesine normatif yargılara varmak değil! Bu yazının ve gelecek yazıların amacı durum tahlili yapmaktan öteye, şimdilik, geçmeyecek.

Şimdi, verdiğimiz örnekten yola çıkarak konuyu biraz daha derinleştirelim:
Son yıllarda özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nın yurt dışına zorunlu hizmet karşılığı gönderdiği öğrencilerin yaklaşık 5 yıllık eğitimlerine karşılık 10 yıl hizmet vermek üzere Türkiye’ye dönmeleri ile Pamukkale, Gaziantep, Van, Erzurum vb. üniversitelerimizde ABD’den doktoralı, belki de lisansta takip ettiklerinin tam da zıttı bir eğitim almış akademisyenler görev alacak ve mevcut farklılığı yabancı dilde eğitim veren üniversitelerin lehine değiştirecekler.

Bu farkın kapanması ise artan yıllarda Türkiye’deki iktisat eğitiminin Avrupa ve ABD’deki öncü iktisat okullarına eklemlenmesini hızlandıracaktır. Yine, bunun olumlu ya da olumsuz bir şey olduğu yargısına varmadığımızı belirtelim!

Ülkemizdeki mevcut rekabeti şöyle özetleyebiliriz: üç büyük şehirdeki İngilizce eğitim veren özel okullar ile devlet okullarının arasındaki rekabete, köklü iktisat geleneği olan ve Türkçe eğitim veren devlet okullarının bazıları ve yine Türkçe eğitim veren özel okulların bir kısmı da katılmakta ve ortaya “kim ABD ve AB’nin verdiği iktisat eğitimine daha yakın iktisat eğitimi verirse o en iyi öğrencileri çeker” türünden bir rekabet çıkmaktadır.

Türkiye’deki mevcut üniversite seçme sınavı da aslında bir üniversitenin ne kadar iyi olduğunu değil, iyi olan öğrencilerin nereleri seçtiklerini tesciller niteliktedir. Öyle olmasa Boğaziçi Üniversitesi’nden bir öğrenci MIT’ye doktoraya kabul edilirken aynı üniversiteden A grubu dergilerde (AER, Econometrica, QJE) belli aralıklarla da olsa yayınlara rastlayabilirdik.
Bu tarz bir sonucun bir diğer özelliği de aslında üstü kapalı olarak “biz seni daha fazla yetiştiremiyoruz, sen bizim verebileceklerimizi fazlasıyla aldın, artık daha fazlasını öğrenmek için oralara gitmelisin” demektir. Ez cümle mesele şudur:

- Öğrenci o kadar iyi ki, nereye gitse farketmez!

Bu durumu tesciller bir başka veri de velilerin yabancı dil meselesine yaklaşımlarıdır. Birçok kişi yabancı dille eğitim veren kurumların İngilizce öğrenmeyi hızlandıracağını, bu okullardan mezun olanların İngilizce bilgilerinin daha iyi olacağını ve bu sebeple iyi bir gelecek için gerekli olan “yabancı dil” şartının ancak bu okullardan mezun olunarak sağlanabileceğini düşünmektedir. Hal böyle olunca özel okulların da bir kısmı bu “pastadan” pay kapmak adına yabancı dil ile eğitim verme eğiliminde olmaktadırlar. Bu ise bir anda Türkiye’deki iktisat eğitiminin temeline aslında detaylıca düşünülmemiş bir değişim hamurunun girmesine sebep olmaktadır. Hakim iktisat olarak nitelenebilecek iktisat eğitimi ne okullar bunu doğrudan istiyor diye, ne de velilerin ve öğrencilerin bu yönde talepleri var diye ortaya çıkıyor: İngilizce olarak ders anlatabilen akademisyenlerin hepsi bu eğitimden geçtiler de o yüzden!

Bu durum öyle bir noktadadır ki bazı okullarda mantıksızlık seviyesine ulaşmıştır. Örneğin Hacettepe Üniversitesi’nde hem İngilizce hem de Türkçe iktisat bölümü bulunmaktadır. Şimdi, bunun anlamını aklı başında bir tek iktisatçı açıklayabilir mi?Aklima Hacettepe’nin masumane bir tavırla “ingilizce iktisat eğitimi pastası”ndan kendisine de pay almayı istemesinden daha makul bir sey gelmiyor. Üniversite örneklerini Dokuz Eylül Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi vb.  şeklinde uzatabiliriz.

Geriye Türkiye’deki iktisat okullarının büyük bir çoğunluğunu oluşturan Türkçe iktisat okulları kalmaktadır. Bu okulların da akademisyen profili ya İngilizce dışında başka bir dil ile eğitim almış akademisyenlerden (çoğunlukla Fransız Ekolü oluyorlar) ya da eğitimlerinin tamamını kendi okullarında tamamlamış olanlardan oluşuyor. Bu durumda da “babadan oğula” şeklinde devredilen tahtlar gibi iktisat öğretimi de çağın değişimleriyle “flört” etse de çok da ileriye gitmeden devinimini sürdürüyor.

Türkiye’deki iktisat eğitiminin bu kadar “çığrından çıkmasının” bir sebebi de yeni açılan her üniversiteye “bir masa, bir sıra = İİBF” formülü ile yerleştirilen iktisat bölümleridir. Başbakan göğsünü gererek kaç tane üniversite açtıklarını söylüyor da iktisat eğitiminin kalitesini ne hale getirdiklerinden bahsetmiyor. Örneğin Bozok Üniversitesi’ndeki iktisat bölümünde 1 profesör, 3 yardımcı doçent, ve 5 araştırma gorevlisinden oluşan toplam 9 akademisyen varken İstanbul Üniversitesi’in iktisat bölümünde sadece 12 tane profesör bulunmaktadır. Toplam 9 kişilik bir akademik kadro koca bir iktisat bölümünün müfredatını nasıl kaldırabilir? Fakülte denilen şey ilkokul mudur ki her derse aynı akademisyen girsin.
Bu üniversiteler de Türkçe iktisat eğitimine yani dünyadaki iktisadı takip edemeyen iktisatçılara yüzlerce mezun ile katkı vermekte ve aslında mevcut siyasi irade aradaki farkı bir taraftan Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursları ile kapatır gibi görünürken diğer taraftan da açmaktadır.

Gelecek yazımızda konuyu biraz da müfredat yönüyle irdelemeye çalışacağız.

Not: Murat Cokgezen hocamiz bir onceki yazimiza konuyla ilgili soyle bir ekleme yapmis; yorumlar arasinda kaybolmamasi icin buraya da aliyorum:
M. Cokgezen ve N. Terzi, ‘ Türkiye’de devletin eğitime müdahalesinin yeterli gerekçesi var mı?’, Liberal Düşünce, Yıl: 13, Sayı: 49, 2008

Türkiye’de İktisat Eğitimi 1: Mevcut Literatür

Bu alanla ilgili yazılarımıza başlamadan, iyi bir antrenman tutmanızın yararınıza olacağını düşünerek öncelikle aşağıda listeleyeceğim yazılardan bulabildiklerinizi okumanızı öneriyorum:

1. Ercan Kumcu’nun 2005 yılında Hürriyet’te yayınladığı yazi dizisi bu konuda önemli bir başlangıç olabilir. Altı hafta boyunca yayınladığı bu yazı dizisini listenin sonunda bulabilirsiniz. 

2.  Prof. Dr. Salih Şimşek ve Araştırma Görevlisi Şükrü Cicioğlu’nun İktisat Eğitiminde Temel Sorunlar ve Öneriler isimli makalesine bakmanızda fayda var. Makaleyi arşivine koymak isteyenler Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşverenleri Sendikası Dergisi, Cilt 20, Sayi 3.’teki pdf uzantısına şuradan, online olarak okumak isteyenler de şuradan ulaşabilirler.

3. Ben edinemedim ama siz bulabilirseniz Türkiye Ekonomi Kurumu’nun Ulusal İktisat Eğitimi Sempozyumu’nu kitaplaştırdığı yayınına da bakmakta fayda var. İçindekileri merak edenler buyursunlar

4. Prof. Dr. Dinç Alada, Marmara Universitesi İİBF Dergisi’nde İktisat Düşüncesinin Yakın Dönem Evrimi ve Türkiye’de İktisat Okuryazarı Olmak isimli bir makale yayınlamış. Ücretsiz olarak ulaşılabilecek makalenin linki şöyle

5. Biz kaçırmışız ama kaçırmayanların hafızalarını yoklamalari için Mehmet Altan ve Ercan Kumcu’nun 7 Kasım 2006 tarihinde Marmara Üniversitesi İİBF İktisat Kulübü’nün katkıları ile düzenlenen ”Dünyada ve Türkiye’de Üniversite ve İktisat Eğitimi Üzerine” başlıklı konferansını hatırlatalım.
Ercan Hoca’nın yetkinliğine saygı duyuyoruz ama umarız Mehmet Altan’ın kuantum fiziği konusundaki kafa karışıklığı bu konferansa da yansımamıştır. Hangi kafa karışıklığı mı? Şuraya buyrun.

6. Fatih Üniversitesi’nde 27-29 Mayis 2004 tarihlerinde gerçekleşen ve bizim yine kaçırdığımız Uluslararasi Üniversite Eğitimi Kongresi’nden aşağıda sizler için seçtiğim yazılara da bakmanızda fayda var. (Başlıklara tıklayarak makale özetlerine ulaşabilirsiniz)

TÜRKİYE’DE YÜKSEKÖĞRETİMİN ORTAÖĞRETİMDEN KAYNAKLANAN SORUNLARI
Arslan, Mehmet, Doç. Dr., Erciyes Üniversitesi
(arslan@erciyes.edu.tr)

ÜNİVERSİTELERİMİZİN KARŞI KARŞIYA BULUNDUĞU ÖNEMLİ SORUNLAR: PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ ÖRNEĞİ
Erdem, M. Ali Rıza, Yrd. Doç. Dr., Pamukkale Üniversitesi
(arerdem@pamukkale.edu.tr)

ÜNİVERSİTENİN NELİĞİ, AKADEMİK ÖZGÜRLÜK VE ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ
Günay, Durmuş, Prof. Dr., Zonguldak Karaelmas Üniversitesi
(dgunay@hotmail.com)

BİR ORTAM OLARAK ÜNİVERSİTE TASARIMI
İskender, Abdülhalik, Doç. Dr., Uludağ Üniversitesi
(iskender@uludag.edu.tr)

TÜRKİYE’DE YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMLARINDA EĞİTİM VE BİLİMSEL ARAŞTIRMA ÖNCELİKLERİ, SORUNLARI VE YÖNTEMLERİ
Koldemir, Birsenö Dr., İstanbul Üniversitesi
(bkr@istanbul.edu.tr)

İŞ DÜNYASININ ÜNİVERSİTE MEZUNUNDAN BEKLENTİLERİ
Köksal, Mehmet Haluk, Dr., S. Olayan School of Business, American University of Beirut
(mk79@aub.edu.lb)

AKTİF EĞİTİMDE ÖĞRENCİ VE ÖĞRETİCİLERİN ROLLERİ 
Özyürek, Rasim, Dr., Bilkent Üniversitesi
(rasim@bilkent.edu.tr)

ENDİŞELİ EĞİTİM VE ÜNİVERSİTELERİN FONKSİYONU
Söylemez, Mikail, Doç. Dr., Uluslararası Türkmen Türk Üniversitesi
(msoylemez@ittu.edu.tm)

VAKIF ÜNİVERSİTELERİNİN TÜRK YÜKSEKÖĞRETİM SİSTEMİNDEKİ YERİ
Şahin, Sevilay, Dr., Gaziantep Üniversitesi
(t_yasar@gantep.edu.tr)

BENiM ÜNIVERSİTE MODELİM
Terzioğlu, Tosun, Prof. Dr., Rektör, Sabancı Üniversitesi
(tosun@sabanciuniv.edu)

ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ
Tuncel, Fehmi, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi
(tuncel@pharmacy.ankara.edu.tr)

TÜRKİYE’DE İKTİSAT EĞİTİMİ: TARİHSEL BİR PERSPEKTİF
Çakır, Coşkun, Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi
(coskuncakir@yahoo.com)

7.  Eskiden İktisat, İşletme ve Finans Dergisi’nde de tartışılırmış bu konular. Bakın 1990 yılında, Merkez Bankasi’ndan Meral Durmuş ne yazmış! Makale ücretli olduğu için sadece künyesini yayınlamakla yetinmek zorunda kalıyorum.

Türkiye”de İktisat Eğitimi Ve Sorunları
Meral DURMUŞ (T.C. Merkez Bankasi)
Makalenin Yayınlandığı Dergi: İktisat İşletme ve Finans
Yayınlanma Tarihi: 1990-10-01 00:00:00
Cilt: 5, Sayı: 55, Yıl: 1990
Sayfa(lar): 31-37
ISSN: 1300-610X Digital Object Identifier (DOI): 10.3848/iif.1990.55.109

8. Fuat Ercan’ın internet arşivinden öğrendiğimiz kadarıyla Eğitim Sen Ankara 5 Nolu Şube  4-5-6 MAYIS 2007 tarihlerinde Türkiye’de Üniversite Sistemi ve Dönüşümü konulu bir kongre düzenlemiş.Ne yazık ki sunulan tebliğlerden herhangi birine ulaşamadım. Eğer bu konuda bilgisi olan varsa bizlerle paylaşmasını rica ediyorum.

9. Benim de birkaç sunumuna katılma şansını elde ettiğim Gazi Üniversitesi İİBF Dergisi Ekonomik Yaklaşım Dergisi Kongreler Dizisi’nin beşincisi olan İktisat İdeolojisi konulu kongre 19-21 Ekim 2005′te İİBF 100 Yıl Konferans Salonu’nda gerçekleşmişti. Derginin sayfası ne yazık ki çalışmıyor ya da benim denediğim süre zarfında arızalıydı. 

Dergi’nin kongre metinlerini topladığı bir yayını olduğunu sanıyordum ancak ana sayfasına ulaşamadığım için sadece aşağıda, başka bir yerde bulduğum yayının künyesini vermekle yetinmek zorundayım. Bu dergi de diğerleri gibi paralı olduğundan ilgilenenlerin kitapçılardan, bulamazlarsa da dergi adresinden istemesi gerekiyor.    

Şiriner, İ., Ö. Üstün, O. Üzmez, E. Yüksel ve M. Zorlu, “Vakıf ve Devlet Üniversiteleri Perspektifinden Türkiye’de İktisat Eğitimi”, Ekonomik Yaklaşım ve Yorumlar Dergisi, 57/16, 131-148, (2005).

10.  Fikret Şenses’in 2006 yılında (TÜBA) Türkiye Bilimler Akademisi’nin yayın organı Günce’de yayınladığı  “Ercan Kumcu’nun Gözlemleri Kapsamında Türkiye’de İktisat Eğitimi”  başlıklı makalesini yine, diğerleri gibi bulamadığımdan sadece listelemekle yetiniyorum. 

11. Prof. Dr. Fikret Şenses’in editörlüğünde TÜBA tarafından yayınlanan İktisat Öngörü Çalışması 2003-2023, 13TL karşılığında okunabilir.Önce bir fikir sahibi olayım diyenlerdenseniz İktisat Öngörü Çalışması 2003-2023 Yönetici Özeti’ne şuradan ulaşabilirsiniz.

Bu çalışmanın kadrosu ise TÜBA’nın sayfasında şöyle listelenmiş:

Prof. Dr. Fikret Şenses (ODTÜ) (Çalışma Grubu Yürütücüsü)
* Prof. Dr. İnsan Tunalı (Koç Ü.),
* Prof. Dr. Erinç Yeldan (Bilkent Ü.),
* Doç. Dr. İsmail Sağlam (Boğaziçi Ü.),
* Prof. Dr. Mehmet Baç (Sabancı Ü.) ,
* Prof. Dr. Fikret Adaman (Boğaziçi Ü.),
* Doç. Dr. Remzi Sanver (Bilgi Ü.),
* Prof. Dr. Hacer Ansal (Işık Ü.),
* Prof. Dr. Eyüp Özveren (ODTÜ),
* Prof. Dr. Seyfettin Gürsel (Galatasaray Ü.),
* Prof. Dr. Nurhan Yentürk (Bilgi Ü.),
* Prof. Dr. Semih Koray (Bilkent Ü.),
* Prof. Dr. Gülten Kazgan (Bilgi Ü.)

12.  Petrol İş Sendikası , 17-18 Aralık 2005 tarihlerinde Birinci Türkiye Sosyalist İktisat Kongresi’ni İstanbul Altunizade’deki merkez binasında toplamış. Kongre Programı’nda görebildiğim kadarıyla Nihat Falay’ın İktisat Eğitimi ve Alternatif Arayışları
başlıklı sunumu ilginizi çekebilir. Açıkçası benim ilgimi çekti ama bulamadım :-)

13. Peki uzmanları okuduktan sonra öğrencilerin neler düşündüğünü de öğrenmek istemez misiniz? Mesela şuradaki kısacık sohbette lisans öğrencisi ve adayı arkadaşlar Gazi Üniversitesi mi yoksa İstanbul Üniversitesi mi iktisat alanında daha iyidir diye tartışmışlar.

14. Marmara Üniversitesi’nde okuyan Fatih Kansoy da günlüğünde bu konuda kısa bir yazı yazmış.Yazının içeriği, okumakta olduğunuz bu yazı gibi kaynakça toplamaktan öteye gitmese de yorumlara bir göz atmanızda fayda olduğunu düşünüyorum. Bakın öğrenciler hangi okulu, neden seçiyor ya da seçmek istiyor ve bu yolda ne gibi tavsiyeler alıyorlar?
Bulabildiklerim bunlar. Gördüğünüz gibi aslında birçok insan bu konuda kafa yormuş, kalem oynatmış. Bundan sonraki yazımızda biz de birkaç kelam edeceğiz. Sizi şimdi Ercan Hoca ile başbaşa bırakıyorum… 

 

a. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (1) – 7 agustos 2005

Halbuki, benim çocukluğumda durum çok farklıydı. İktisat, üniversitelerin iktisat bölümlerinde öğretilirdi.

Üniversitenin ikinci sınıfında otobüsle okuldan eve giderken yanımda oturan orta yaşlı bir bey ne okuduğumu sormuştu. İktisatokuduğumu söyleyince, muhasebeci mi olacaksın diye sormuştu. Çok bozulmuştum. Çok sonradan, muhasebenin iktisat biliminin temel taşlarından biri olduğunu kavradım. O iktisat bilmiyordu, ben muhasebe bilmiyordum.

Üniversitelerimizdeki iktisat eğitimini eleştirmek için ‘doğru insan’olmayabilirim. Ama, iktisat eğitiminin nasıl yapılandırılması gerektiği konusunda bazı fikirleri ortaya atmanın yaralı olacağı düşüncesindeyim. 

KONUYU SEVDİRMEK

Her bilim dalında olduğu gibi, iktisat da giderek çok daha teknik bir konu oldu. Matematik, iktisat öğreniminin ortasına gelip yerleşti.Matematik bilmeden iktisat alanındaki bilimsel yazını takip etmek giderek zorlaştı. O kadar ki, iktisat okumadan önce matematik okumuş olmanın daha iyi olabileceği bile tartışılmaya başlandı.

Yurt içinde de, yurt dışında da çok kaliteli iktisatçılar yetişmeye başladı. Lisans üstü düzeyde son derece teknik iktisadi konularla boğuşup iktisat yazınının en son gelişmeleriyle donanmış akademik iktisatçılar üniversitelerde iktisat dersleri veriyorlar. Eleştirmek için söylemiyorum, ama bu çok kıymetli iktisatçılarımız, hepsi olmasa da,Türkiye ekonomisini ya da dünya ekonomisini hiç dikkate almadan tamamen teknik konulara yoğunlaşarak üniversitelerin lisans bölümlerinde iktisat dersleri verebiliyorlar. Üzerinde durmak istediğim bu konu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde yaşanıyor.

Türkiye ya da dünya ekonomisini bilmek ile iktisat bilimini bilmek arasında bazen dağlar kadar fark olabiliyor. Farklı ekonomileri anlayabilmek ve analiz edebilmek için iktisat bilimini bilmek gerekiyor. Ama, iktisat bilimini bilmek için dünya ekonomilerini bilmek ya da anlamak her zaman şart olmuyor.

Genç akademisyenler lisans üstü eğitimleri sırasında öğrendikleri iktisattaki teknik konuları 17 yaşındaki iktisat okuyup okumayacağından henüz emin olmayan üniversitedeki birinci ya da ikinci sınıf öğrencilerine öğretmeye çalışıyorlar. Bir anlamda, kendi lisans üstü eğitimlerinde öğrendiklerini lisans öğrencilerine kusuyorlar. 

Halbuki, o çocuklar için ‘iktisat’ terimi gazetelerin ekonomi sayfalarında anlatılanlardan öteye gitmiyor. Öğrendikleri ile görüp yaşadıkları arasında fazla bir ilgi bulamayan bu öğrenciler iktisat biliminden soğuyorlar. 

ASIL AMAÇ

Sınıf geçmek için anlamadıkları ve ne işe yaradıklarını bilmedikleri bir takım teorileri ezberliyorlar. İktisadi konuları kendi başlarına gazetelerden öğrenmeye çalışıyorlar. Ne gazetelerde çıkan iktisadi haberleri doğru dürüst analiz edebiliyorlar ne de iktisadi teoriler ile yaşayıp gördükleri arasında bir ilişkiyi anlayabiliyorlar. Biri ders oluyor, diğeri dedikodu. Bu ortama, konuyu bilmeden ‘fanatik’ yetişmesi çok kolay oluyor.

Tüm üniversitelerde bunlar yaşanıyor demek istemiyorum. Ama, bu çelişkilerin yaşandığına çok sık tanık oluyorum. Galiba, bazı temel ilkelerde fikir birliği oluşturmamız gerekiyor. Üniversitenin lisans düzeyinde amaç iktisadi teorileri mi öğretmek olmalıdır yoksa iktisat biliminin günlük hayat ile ilişkisini gözler önüne serip öğrencilerin iktisat biliminin değerini anlamalarına mı çalışılmalıdır? 

Gelecek pazar günü devam edeceğim.

b. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (2) – 14 Agustos 2005

TÜRKİYE’de lise müfredatı içinde iktisat dersleri yoktur. İktisat dersleri içinde işlenebilecek konular matematik derslerinde problem olarak öğrencilerin karşılarına çıkarlar. Lise öğrencisi iktisat öğrenmeden üniversiteye gider. 

Halbuki, ‘ev ekonomisi’ adı altında birçok iktisadi konular lise düzeyinde çok rahatlıkla işlenebilir. Gençler bir yandan matematik derlerinde türev almaya çalışırlarken, öğrendikleritürev ya da fonksiyon gibi kavramların gerçek hayatta ne işe yaradıklarını ‘ev ekonomisi’derslerinde öğrenebilirler.

Daha da ileri gidersek, üniversitelerin iktisat bölümleri, liseden çıkan öğrencilerin hakkında hiçbir şey bilmeden girdikleri bölümlerden biridir. Az ya da çok, felsefe,psikoloji, sosyoloji, edebiyat, fizik, kimya ve matematik konularında bir şeyler öğrenmişlerdir. Ama, liselerde iktisattan çok fazla söz edilmez.

UYGULAMALI EĞİTİM

Böyle bir eğitim sisteminde, öğrenciye önce konuyu sevdirmekle başlamak gerekmektedir diye düşünüyorum. Hiçbir konu karmaşık ve ne işe yaradığı belli olmayan teorilerin ezberletilmesi yoluyla konunun yabancısına sevdirilemez. Sanıyorum, iktisat eğitiminde en büyük yanlışı burada yapıyoruz.

Birçok konuda olduğu gibi, iktisat bilimi öğrendikçe sevilen alanlardan biridir. Önce, ne işe yaradığını öğretmek gerekmektedir. Tek başına matematik nasıl zor ve sıkıcı olarak algılanırsa, iktisat bilimi de yapılanların ne işe yaradığı bilinmediğinde, zor ve sıkıcıdır. ‘Sanat, sanat içindir’ yaklaşımı lisans üstü düzeyde olmalıdır. Üniversitelerin lisans bölümlerinde ‘sanat, toplum içindir’ yaklaşımıyla iktisat öğretilmelidir.

Bu yaklaşımın başlangıç noktası gerçek hayatta yaşanan olaylar olacaktır. Her derste gerçek hayattan bir iktisadi olay ele alınıp iktisat, uygulamalı öğretilmelidir. Tek başına arz ve talep teorilerini anlamak zor ve sıkıcı olabilir. Ama, petrol fiyatlarının son günlerde neden artma eğiliminde olduğunu anlatmaya çalışırken az ve talep teorilerinden söz etmek öğrencinin canını sıkmayacaktır. Aynı konuda, maliyet, yeni yatırım olanakları vebeklentilerin iktisadi dengeler üzerindeki etkilerini de kapsamak kolaylaşacaktır.

Para teorisi iktisattaki en soyut ve karmaşık teorilerden biridir. Üniversitelerin lisans düzeyinde, para teorisini ayrıntılarıyla anlatmak yerine, Merkez Bankası’nın kısa vadeli faizleri geçen ay neden düşürdüğünü ya da düşürmediğini anlatmak öğrencilerin ilgisini çok daha fazla çekecektir. Farkında olmadan, para teorisinin bazı temel noktalarını da öğreneceklerdir.

HEDEF

Üniversitelerde lisans düzeyindeki iktisat eğitiminin hedefi iktisadi konuların varlığından öğrencileri haberdar etmek ve bu konuların sevdirilmesi olmalıdır. İktisat bilimini öğretmek lisans üstü eğitimin hedefi haline gelmelidir.

Bu yaklaşım, birçok akademik iktisatçının kolaylıkla kabul etmeyebileceği bir yaklaşımdır.Konuların basitleştirilmesini, kolaylaştırılmasını, çarpıtılmasını (vulgarize edilmesi)akademik iktisatçılar genellikle fazla sevmezler. Ama, Gerçek hayatla akademik iktisat arasında bağları sıkı tutmadığımız zaman iktisat eğitiminin kalitesini düşürmüş oluyoruz. Ne öğreteceksek öğretelim, ama önce öğreteceğimiz konunun bütün içindeki yerini, uygunluğunu (relevance) öğretmek zorundayız.

İktisat bilimi üç-beş yılda öğrenilebilecek bir alan değildir. Dolayısıyla, öğrencilerin iktisadın can sıkıcı yanlarını öğrenecek çok zamanları olacaktır. İşin başında, öğrenciler neyi neden öğrendiklerinin farkında olmalıdırlar. 

Burada anlatmaya çalıştığım yaklaşımla bana iktisat bilimini sevdiren rahmetli Demir Demirgil, sağlıkla yaşamlarını sürdürmelerini dilediğim Kenan Bulutoğlu ve Baran Tuncer gibi hocalarıma şimdi çok daha fazla minnettarım.

c. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (3) – 21 Agustos 2005

Makro ve para ekonomisi derslerinde bize Merkez Bankası’nın açık piyasa işlemlerianlatılırdı. Para arzını artırmak ya da azaltmak için Merkez Bankası’nın Hazine bonosu alıp sattığı söylenirdi. Bu işlem yapılırken de bono fiyatları oynadığından, faizlerin nasıl değiştiği gösterilirdi. Biz de oturup ezberlerdik.

Ezberlerdik, çünkü o dönemde Türkiye’de Hazine bonosu diye bir şey yoktu. Hatta, evdeki konuşmalardan Hazine bonosunu kötü bir şey diye bilirdik. O dönemde 1960′ların tasarruf bonosu macerasından dayak yememiş hiç kimse yoktu.

PARA EKONOMİSİ

O dönemde, Hazine bono satarak borçlanmazdı. Hazine, bankalara ya salma çıkarırdı ya da Merkez Bankası’nda doğrudan borçlanırdı. Para arzının aktif kontrolü diye bir şey yoktu. Para arzı devamlı artardı. 

Kısacası, Türkiye’de olmayan bir şey bize öğretilmeye çalışılırdı. Çünkü, okuduğumuz Batı’da basılmış kitaplar bizde olmayıp yazarının memleketindeki uygulamaları anlatırdı. Bizim hocalarımız da sanki bizde varmış gibi, kitabı takip ederlerdi. Biz de para ekonomisi öğrenmiş olurduk!

Açık piyasa işlemlerinin ne olduğunu ve nasıl kullanıldığını sonradan Amerika’da lisans üstü eğitim yaparken öğrendim. Konuyu Amerika’daki sınıf arkadaşlarımdan çok daha iyi biliyordum. Ama,uygulamayı görmeden bilgileri yuttuğumdan neyin neyle ilgisi olduğunu çok sonradan öğrenmiştim.

Bugün artık bu gibi komiklikler yaşanmıyor. Merkez Bankası açık piyasa işlemi yapıyor. Hazine, bono satarak borçlanıyor. Bugünkü nesil Merkez Bankası bilançosunu da öğreniyor. Ama, Hazine’nin ya da Merkez Bankası’nın neyi neden yaptıklarını o denli iyi öğrendiklerini iddia edemem.

İKTİSATTA MATEMATİK

İktisat bilimine matematiği sokmuş insanlardan biri Hollanda doğumlu Amerikalı iktisatçı Yale Üniversitesi profesörlerindenTjalling Koopmans’dır. Aynı dönemde beraber çalıştıkları Nobel Ödülü sahibi iktisatçı James Tobin’in ağabeyi sayılır. Tobin1960′larda Başkan John F. Kennedy’nin ekonomi baş danışmanlığını da yapmıştır. 

Tobin, 1950′lerde verdiği seminerlerin birinde tahtaya bir tüketim fonksiyonu yazar. Koopmans bu denklemin ne anlattığını sorar. Artık klişeleşmiş bir hale gelen tüketim fonksiyonunun ne olduğunu Koopmans’ı memnun edecek bir biçimde Tobin anlatamaz. Koopmans, ‘öğrencilere matematik değil, iktisat öğretmek için buradasın, unutma!’ diyerek semineri terk eder.

Bu hikayeyi çok sonra Tobin’in ağzından duymuştum. ‘O gün Koopman’ın ne demek istediğini anlayamamıştım, ama artık ben de öğrencilerime aynı şeyi yapıyorum’ demişti. Bu hikaye benim için de çok öğretici oldu. Öğreticiydi, çünkü, amaçla aracı karıştırmamak gerekiyordu. 

İktisat, uygulamalı bir bilim dalıdır. İktisat öğretiminin başlarında uygulama daima önde olmalıdır. Miktara değil, kaliteye önem verilmelidir. ‘Sanat, sanat içindir’ değil, ‘sanat toplum içindir’ anlayışıyla iktisat öğretilmelidir.

Bu tartışma bizi doğrudan ‘iktisatta ne öğretmelidir?’ sorusuna getiriyor. İktisat elbette evrensel bir bilimdir, ama uygulamasıkurumsal farklılıklar taşır. Evrensel boyutu ‘sanat, sanat içindir’ anlayışına uygundur. Ama, uygulaması ‘sanat toplum içindir’ anlayışıyla ele alınmalıdır. Dolayısıyla, lisans düzeyinde kurumsal yapıyı ihmal ederek öğrencilere iktisat eğitimi verildiği iddia edilemez.

d. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (4) – 28 Agustos 2005

Farklı iktisat yoktur. Geçmişte, üniversitelerin lisans bölümlerinde ‘kalkınma iktisadı’ diye dersler okutulurdu. Sanki,kalkınmakta olan ülkelerle kalkınmış ülkeler arasında farklı iktisadi ilkeler geçerliymiş gibi bir izlenim verilirdi. Halbuki, farklı olan iktisadi analiz değil, kurumsal farklılıklardı. Yani, ‘çevre’ farklıydı.

DİĞER DİSİPLİNLER

Artık üniversitelerimizde ‘kalkınma iktisadı’ diye bir ders okutulup okutulmadığını bilmiyorum. Okutuluyorsa, öğrencilerin kafaları karışıyor demektir. ‘Kurumsal yapı ve iktisat’ diye bir ders okutulmasının ise son derece faydalı olacağına inanıyorum.

İktisat öğretimi matematiğin bolca kullanılmasıyla üniversitelerin lisan düzeyinde gereksiz bir biçimde teknik hale getirildi. Kurumsal yapı arka plana itildi. 

Örneğin, Hazine’nin görev ve yetkilerini iktisat öğrencileri ne kadar öğreniyor acaba? Merkez Bankası Kanunu’nun Merkez Bankası’nın para politikası üzerindeki kısıtları ya da etkileri hiç anlatılıyor mu?IMF’nin ne iş yapmaya çalıştığı, gazete dedikodusunun ötesinde ne kadar öğretiliyor. Dünya Bankası ve diğer uluslararası kalkınma bankaları hangi ayrıntıda öğrencilere öğretiliyor?

‘İktisadi çevre’ yalnızca iktisadi kurumları tanımakla öğrenilmiyor. Üniversiteden mezun bir iktisatçının belli bir ‘hukuk’ nosyonunun da olması gerekiyor. Üniversitelerimizin iktisat bölümlerinde acaba ne kadar hukuk okutuluyor? 

Geçmişte, geleneksel iktisat bölümlerine sahip üniversitelerde ciddi düzeyde hukuk okutulurdu. Belki, o biraz fazlaydı denebilir. Ama,şimdi, hukuk giderek iktisat öğretiminde azalan bir pay almaya başladı yönünde bir izlenimim var.

Sosyoloji ve psikoloji gibi disiplinler iktisadın çok önemli tamamlayıcısı durumundadırlar. Özellikle, psikoloji, deneysel iktisadın alt yapı taşlarından biri halindedir. Lisans düzeyindedeneysel iktisat aslında mikro iktisat öğretmek için kolay bulunamayacak malzemelerle doludur.

LİSAN

Matematik, iktisat bilimi açısından, İngilizce, Fransızca veya Almanca gibi bir dildir. Diğer dillerden farklı olarak, iyi iktisat bilmek için iyi matematik bilmenin sayısız yararları vardır. Aynı şekilde,İngilizce de bilmek iktisat bilimini öğrenmek ve iktisat yazınını takip etme açısından çok yararıdır. Çünkü, artık iktisatta kayda değer söyleyecekleri olanlar çoğunlukla İngilizce söylüyorlar. 

Bu lisanları öğretelim. Ama, bu lisanların bir amaç değil, araç olduklarını hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Çünkü, amaç ve aracı karıştırdığımızda, amaç olan iktisat ikinci planda kalıp araç olan matematik ve İngilizce gibi dilleri amaç haline getirmek gibi bir risk almış oluruz. Galiba, bu riski bolca alıyoruz.

Birçok ‘vakıf üniversiteleri’nde öğretim dili İngilizce olmaya başladı. Bazı üniversitelerde ‘İngilizce iktisat’ adı altında bölümler açıldı. İngilizce öğrenmek için bu programlar mutlaka çok faydalıdır. Ama, lisans düzeyinde iktisat öğretmek için böyle programlara ihtiyaç var mıdır?

e. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (5) – 4 Eylul 2005

İktisat alanında lisans üstü eğitim yapmayı arzulayanlar için yabancı dilde yapılan iktisat eğitiminin önemini de yadsımıyorum. Özellikle lisans üstü iktisat eğitiminde, bilimselkaynakların neredeyse yüzde yüzü yabancı dilde yazılmış çalışmalar olmaktadır. Dolayısıyla, yabancı dil bilmek iktisat yazınını yakından takip edebilme olanağı sağlamaktadır. Bu olanak hiçbir şekilde küçümsenemez.

Ama, lisans düzeyinde işler biraz karışıyor. Çoğu zaman öğrenci yabancı dil ve iktisat konularını aynı anda öğrenmeye çalışmaktadır. Yani, yabancı dil ile iktisat öğrencinin kafasında yarışmaktadır. Bazen, yabancı dil kazanmaktadır. Bazen de, iktisat.

TÜRKÇE İKTİSAT

Yabancı dile bir ‘iletişim aracı’ olarak bakmamızın daha doğru olduğu düşüncesindeyim. Düşünün ki, Türkiye ekonomisi hakkındaki bir dersi Türk bir hoca anadili Türkçe olan öğrencilere İngilizce anlatmaya çalışmaktadır. Bundan daha komik bir durum olabilir mi? 

Derste kullanılan kaynaklar Türkçe. Hocanın anadili Türkçe. Büyük bir olasılıkla, hoca Türk aksanıyla İngilizce konuşuyor. Özellikle başlarda, öğrenciler çoğu zaman dersi İngilizce anlamakta zorluk çekiyorlar.Söyleneni anlamaya mı yoğunlaşsınlar, yoksa söylenenleri not defterlerine mi geçirsinler bilemiyorlar. Böyle bir ortamda iktisat eğitiminin yabancı dilde olmasının öğretimin verimliliğini düşürdüğünü düşünüyorum.

Lisans öğrencileri iktisadi terimlerin Türkçe karşılıklarını çoğu zaman bilemiyorlar. Türkçe konuştukları zaman dahi, iktisadi terimler yabancı dilde söyleniyor. Garip bir iktisat dili ortaya çıkıyor. Ama, üniversite öğreniminden sonra bu öğrenciler iş bulabilmek için çeşitli kamu ve özel kuruluşların sınavlarına giriyorlar. Sınavlar doğal olarak Türkçe yapılıyor. Öğrenciler, üniversitenin son sınıfında büyük bir çabayla Türkçe iktisat öğrenmeye çalışıyorlar. Komik bir durum yaratılıyor.

KAYNAK SORUNU

Sistemi eleştirirken, sistemin en önemli parçalarından olan kaynak sorununa parmak basmamak işi yarım bırakmak olur. Kaynak mutlaka ‘mali kaynak’ olarak anlaşılmamalı. Mali kaynaklar kadar üniversite eğitiminde önemli olan öğreticilerin kalitesi ve kaynak kitaplardır. Hiç kimse üzerine alınmasın, bu konularda çok büyük eksikliklerimiz vardır.

Kaliteli eğitimin yaratıcısı kendilerini öğretmeye adamış kaliteli öğreticiler ve kaliteli kaynak kitap ve diğer okuma malzemeleridir. Türkiye’de lisans düzeyinde iktisat kitapları çok azdır. Olanların da kalitesini iyi sorgulamamız gerekiyor.

Türkçe basılmış lisans düzeyinde okutulabilecek kaç tane iktisat kitabı vardır? Ama, yabancı dillerde böyle kitapların sayısı çok fazla. Dolayısıyla, öğrenciye yabancı dilde iyi kitap önermek çok daha kolay olmaktadır. İktisatçılarımız yazmıyorlar. Yazıyorlarsa, kendi kariyerlerine katkı yapabilecek çalışmalar üretiyorlar. En iyi olasılıkla, lisans öğrencilerinin kullanabileceği iktisat eğitimine yönelik Türkçe kitap sayısı çok sınırlı düzeydedir. 

Hoca yazmazsa, öğrenci okumaz. İktisat öğrencilerini gazetelerin ekonomi sayfalarına mahkum ediyoruz. Gazeteden elde edilen iktisat bilgisiyle, iktisat öğrenilmez, içki masasında ‘memleket kurtarılır’ ancak.

Gelecek hafta son.

f. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (6) – 11 Eylul 2005

Öğreticinin kalitesi terimiyle yalnızca öğretenin kalitesi anlaşılmamalıdır. İktisat alanında birçok Nobel Ödülü almış insan vardır. Ama, bu kişilerin tümünün iyi öğretmen oldukları iddia edilemez. Hiç şüphesiz hepsi birinci sınıf iktisatçı ve bilim adamıdırlar.

Bilim adamı olmak bir şey, iyi eğitici olmak bir başka şeydir. Lisans düzeyindeki eğitimde bu farklılık özellikle önem kazanmaktadır.

YARIM ZAMANLI HOCALAR

Son yıllarda, arzu edilen eğitim kalitesine ulaşmak için gerekli ve yeterli kaynakların çok üzerinde üniversite açıldı. Belki, nitelikten çok niceliğe önem verildi. Neredeyse, bütün illerimizde artık bir üniversite var. Bunların yanında, giderek yaygınlaşan vakıf üniversiteleri var. Laboratuar gibi maliyetli öğretim aracına ihtiyaç göstermediği için, bütün üniversitelerimizde iktisat bölümleri de var.Bütün bu iktisat bölümlerinde yeterli sayıda ve nitelikte öğretici var mı?

Elbette, çeşitli dersler çeşitli öğreticilerle götürülmeye çalışılıyor. Kimi üniversitede bir hoca haftada 4-5 farklı ders veriyor, kimi üniversitelerde de bir hoca haftada 2 farklı ders veriyor. Bir hocanın üstlendiği ders sayısı arttıkça, o hocanın verimliliği doğal olarak düşüyor. Öğretici kendi başına çok iyi olsa da, üzerindeki ders yükü nedeniyle, öğretimin kalitesi kaçınılmaz olarak düşüyor.

Eskiden bazı üniversite hocaları özel sektörde danışmanlık yaparlardı. Bu hocalara ‘holding profesör’ denirdi. Yanlış ya da doğru, bu kişiler benzer danışmanlık görevleri almayanlar ya da alamayanlar tarafından eleştirilirdi. Şimdi, asıl işi üniversite dışında olan kişilerin üniversitelerde dersler vermeye başladığını görüyoruz (ben de bunlardan biriyim).

Üniversite dışından gelen kişiler genellikle haftada bir gün derslere girip ortadan kayboluyorlar. Üniversitede bulunmaları verdikleri dersin süresi ile sınırlı. Öğrenci hocasını ders dışında görmek istese, hoca ortada yok. Bu da eğitimin kalitesini düşüren bir unsurdur.Üniversite eğitiminde ders içi eğitim kadar ders dışı eğitim de önemlidir. Normal şartlarda, bir üniversite hocası verdiği ders saati kadar bir süre kendini öğrencilerinin ders saatleri dışında görebilmeleri için hazır bulundurması gerekir.

Yarım zamanlı diye adlandırılan üniversite dışındaki kişilerle böyle bir standardı tutturabilmek doğal olarak mümkün değildir. Onlar da haklı olarak, esas işlerine zaman ayırmak zorundadırlar. Onlar üniversite hocalığını büyük ölçüde zevk için yapmaktadırlar.

FARKLI YÖNTEM

Böyle kişilerin üniversitelerimize yarar sağlamadığını söylemek istemiyorum. Bu kişilerden de üniversiteler faydalanmalıdır. Ama, faydalanma yöntemi üniversite dışından gelenlere ders verdirme yoluyla değil, onlara konferans verdirerek ya da tartışma panellerinde rol vermek suretiyle olmalıdır. Üniversite eğitiminin ayrılmaz parçalarından biri de zaten budur. Özellikle iktisat alanında, teori kadar pratik de önemlidir.

Kısacası, iktisat eğitiminde üniversitelerimizde insan kaynağı sıkıntısı vardır. Üniversite dışından gelenlere ders verdirmek göze ve kulağa hoş gelmektedir. Ama, çoğu zaman eğitimin kalitesini düşürmektedir.

Şimdilik bu kadar. İleride, zaman bulup yeniden bu konuya dönmek istiyorum.

Emre Aköz Örneği ile Yazar Sorumluluğu!


Emre Akoz, bundan yaklasik 3 ay onceki “Bilim mi cuzdan mi?” baslikli yazisinda soyle demisti:

“…Dünkü SABAH’ta da okudunuz: Dünyanın en iyi üniversitelerini belirleyen bir Çin Üniversitesi var. Jiao Tong adlı Şangay’ daki bu üniversite, çeşitli ölçütler kullanarak ilk 500 üniversiteyi belirliyor.
İlk sıraları ABD üniversitelerinin aldığı listeye Türkiye’den sadece bir üniversite girmiş bu kez: İstanbul Üniversitesi. Bu durum çeşitli açılardan ele alınabilir:

…Üniversite sınavında başarılı olan öğrencilerin yönelimlerine baktığımızda, İstanbul Üniversitesi’nden daha fazla; ODTÜ, Hacettepe, Bilkent, Sabancı ve Boğaziçi gibi üniversitelerin tercih edildiğini görüyoruz.

Belki ” bilimsel kapasite ” yönünden İstanbul Üniversitesi daha başarılı olabilir ama aynı branştaki mesela bir Boğaziçilinin ABD’ye kabul edilmesi daha büyük bir olasılık.

Yogun bilgi eksikligi ile dolu ustunkoru bir yazinin, hem de ulusal capta boylesine buyuk bir gazetede ve bircok insani da bilgisizlikle suclayan birisi tarafindan yazilmis olmasi gercekten icler acisidir! Kendisine  yazisinin yayinlandigi gun bir e-posta gondermeme ragmen takip edebildigim kadariyla su ana kadar bir aciklama ya da duzeltme yazisi yazmadi. Bu sebeple en azindan burayi takip edenlerin bilgilenmesi amaciyla o gun gonderdigim e-postami asagiya koyuyorum:

Merhaba Emre Bey,

Ismim Baris, Kopenhag Universitesi`nde iktisat bolumunde yuksek lisans ogrencisiyim. Bugunku yazinizda bahsettiginiz “bilimsel yayin siralamasi” hakkinda bir makale uzerinde calistigim icin konu uzerinde arastirmalarim oldu. Bu sebeple yazinizdaki, bir bilgi eksiklikliginden kaynaklanan hatayi duzeltmek ve hem sizi hem de sizin vasitaniz ile uygun gorurseniz velileri, okurlari dogru sekilde bilgilendirmek isterim.

Istanbul Universitesi`nin, konu olan universitenin calismasi olan yayin siralamasinda onde olmasinin en buyuk sebebi Cerrahpasa ve Istanbul Tip Fakulteleri`nin yayin sayilaridir. Bu iki fakultenin tek baslarina alan indeksi adi verilen ve dunya uzerinde kabul gormus dergilerde  yaptiklari yayinlarin -ki bu yayin siralamalari bu listelerden derlenir- sayisi 2006 yili itibari ile 824`tur. (Kaynak: http://www.yok.gov.tr/duyuru/pdf_2006_bolum/istanbul_un.pdf). Universitenin 16 fakultesi, enstituleri ve yuksek okullariyla ayni yildaki toplam yayin sayisi ise ne yazik ki 1359`dur.

Iktisat fakultesi bazinda 2006 yilinda ODTU 70 ogretim uyesine karsilik 18, Bogazici 80 ogretim uyesine karsilik 10, Bilkent 76 ogretim uyesine karsilik 38 yayin yapmistir. Oysa Istanbul Universitesi`nin 107 akademisyeni olan iktisat fakultesinin yayin sayisi sifirdir. Dolayisi ile bu okullarin bilimsel anlamda Istanbul Universitesi`nden bir hayli onde oldugunu soyleyebiliriz. Zira bu universitelerin tip fakultelerinin olmadigini da dusunurseniz ne demek istedigimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Konunun Hacettepe Universitesi kismi ise hayli ilginctir cunku 2006 yilinda Hacettepe Tip Fakultesi 260 akademisyen ile 614 yayin yapmistir. Oysa 824 yayin yapan Istanbul Universitesi`nin akademisyen sayisi 623`tur. Buradan Hacettepe`nin akademisyen basina yayin sayisinin neredeyse Istanbul Universitesi`nin iki tip fakultesinin 3 kati oldugunu cikartabiliriz. Diger bir ilginc nokta ise Hacettepe Universitesi`nin 8 fakultesine karsilik toplam yayin sayisinin, 16 fakulte sahibi Istanbul Universitesi`nin 45 yayin kadar altinda olmasidir. Ancak arastirmayi yapan universite Hacettepe`yi listeye koymamistir cunku verimlilik olcutunun olmazsa olmazi “akademisyen basina yayin sayisi” gibi onemli bir kriteri degil sadece toplam yayin sayisini dikkate almaktadir.

Sonuc olarak soyleyebilirim ki; yazinizda konu ettiginiz universite, fakulte bazinda karsilastirma yapmadigi icin aslinda Istanbul Universitesi`nin o listelerde diger universitelerimizin onunde yer almasinin en buyuk sebebi tIp fakultelerinin yayin sayisidir. Keza tIp fakultesi egitimi soz konusu oldugunda ogrencilerin bircogunun ilk siralarda tercih edecegi bir okul olmasi sebebiyle yayin sayilari ile orantili bir ilgiyi gordugunu de soyleyebiliriz.

Ilginiz ve degerli vaktinizi ayirarak bu uzun e-postayi sonuna kadar okudugunuz icin (okumus mudur ki?) tesekkur eder, iyi calismalar dilerim.

U.Baris URHAN