<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat &#187; Türkiye&#8217;de İktisat Eğitimi ve Bölümleri</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/category/turkiyede-iktisat-egitimi-ve-bolumleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 May 2012 06:01:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Nasıl Bir iktisat Eğitimi? (II) – Bilim Olarak İktisat</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/04/27/nasil-bir-iktisat-egitimi-ii-bilim-olarak-iktisat/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/04/27/nasil-bir-iktisat-egitimi-ii-bilim-olarak-iktisat/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 07:11:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3463</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıda bilim olarak iktisadın niteliklerinden bahsetmeyeceğim. Burada beni ilgilendiren şey, iktisat eğitiminin bilim olarak iktisat şeklinde verilmesi durumunda ortaya çıkan sorunlar. Bunların en önemlisi de iktisadın matematiksel olarak anlatılması. Burada becerebildiğim kadarıyla bunları ele almaya çalışacağım. Önceki yazıda dediğim gibi, bilim olarak iktisat öncelikle ekonomik olayların meydana geldiği dünyayı anlamaya yöneliktir. Meslek olarak iktisat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/barber_economic_theory_council_1086365.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-3465" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/barber_economic_theory_council_1086365.jpg" alt="" width="324" height="231" /></a></p>
<p><span style="color: #000000">Bu yazıda bilim olarak iktisadın niteliklerinden bahsetmeyeceğim. Burada beni ilgilendiren şey, iktisat eğitiminin <em>bilim olarak iktisat</em> şeklinde verilmesi durumunda ortaya çıkan sorunlar. Bunların en önemlisi de iktisadın matematiksel olarak anlatılması. Burada becerebildiğim kadarıyla bunları ele almaya çalışacağım.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Önceki <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://iktisadiyat.com/2012/04/06/nasil-bir-iktisat-egitimi-i-meslek-olarak-iktisat/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yazıda</span></a></em></span> dediğim gibi, bilim olarak iktisat öncelikle ekonomik olayların meydana geldiği dünyayı anlamaya yöneliktir. Meslek olarak iktisat ise bu dünyayı sadece <em>veri alır</em>. Mesleki anlamda iktisatçı olabilirsiniz, ama finans piyasalarıyla ilgili raporları anlayabilecek seviyede olmanız entelektüel açıdan iktisat bildiğiniz anlamına gelmez.</span></p>
<p><span id="more-3463"></span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisat yüksek lisansı veya doktorası yapacak kişi <em>bilim olarak</em> iktisadı seçmiş kişidir. Bilim olarak iktisatla uğraşmayı seçen kişi, eğer bunu ciddi anlamda yapmaya niyetliyse, araştırma yapmaya, makale yazmaya, kütüphanede vakit geçirmeye, makale ve kitap okumaya ve açıkçası maddi beklentileri geri plana itmeye hazır olmalıdır. Örneğin, uluslararası iktisat bölümünde yüksek lisans yapmayı düşünen bir öğrenci buradan dış ticaret uzmanı olarak çıkacağını zannetmemelidir. Bu bölümün amacı uzman yetiştirmek değildir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>I</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">İlk sınıfta öğrencilere iktisat dersi anlatan, daha doğrusu onlara iktisadı tanıtan bir hocanın üzerinde özellikle durması gereken başlangıç konularından biri de iktisadın niteliğidir. İktisat bir bilim midir? Eğer bilim ise nasıl bir bilimdir? Bilim olarak iktisadı nasıl tanımlayabiliriz? İktisat sosyoloji ve tarih gibi içinde öznellikler olan, yani zamana ve mekâna göre değişen gerçekleri olan bir bilim midir, yoksa fizik ve kimya gibi evrensel geçerlilikleri olan bir bilim midir? İktisatçı kimdir ya da ne iş yapar? İktisatçı ekonomik olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerini bulmaya ve açıklamaya çalışan kişi midir, yoksa toplumdaki egemen çıkarlara bilimsellik ya da meşruiyet kazandırmaya çalışan kişi midir? İktisatçı toplumsal olayları çözümlemekle mi yetinmeli, yoksa elde ettiği bilgilerden hareketle bu olaylara yön de vermeli midir? Sırf bu soruları sormak dahi iktisadın kendi içinde tam manasıyla bütünlük sağlamamış olduğunu ortaya koyuyor. Ders anlatan hocanın bunların farkında olması ve dersini buna göre anlatması gerekir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bunlar da bizi iktisadın öğrencilere nasıl anlatılacağı meselesine getiriyor. İktisadın doğa bilimlerine benzemeye çalıştığı, iktisatçıların da iktisadı fizik gibi kesinlikler içeren bir bilim yapmaya çalıştığı doğrudur. İktisat bu yolda matematik kullanımı vasıtasıyla ciddi ilerleme sağlamış, ama aynı zamanda toplumsal bilimlerden de uzaklaşmıştır. Matematiğin en önemli faydası kesinlik sağlamasıdır. Oysa insanların eylemleriyle uğraşan toplumsal bilimlerde hem araştırma nesnesinin hem de araştırmacının kendisinin aynı olması kesinliğin elde edilmesinin önüne engeller koyar. Doğa bilimlerinin olayları insan iradesinden bağımsız biçimde gerçekleşirler; ama ekonomik olaylarda ahlâk, inançlar ve değerler de işin içine girer ve böyle olduğunda kesinlik ortadan kalkar. Nitekim öngörülebilirlik ya da tahmin yapabilme bugün iktisatta hâlâ önemli meselelerden biridir. Matematik kullanmak ise tüm bu meselelerin üzerini örter. Bugün bizim iktisat eğitimindeki en önemli sorunumuz da budur.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bir antropolog tarihin belirli bir döneminde insan evriminin nasıl gerçekleştiğini açıklayabilir, ama bu antropologdan evrimini gidişatını yönlendirmesi istenemez. Oysa iktisatçıdan sadece ekonomik olayların açıklamasını yapması istenmez, aynı zamanda bu olayların gidişatını etkilemesi, yani politika önerilerinde bulunması da beklenir. Bunun yapacak iktisatçının da en başta teorik anlamda bildikleri ile gerçek dünya arasında bağlantı kurabilmesi gerekir. İktisatta matematik kullanıldığında (ya da en azından aşırı derecede kullanıldığında) ise bırakın politika önerilerinde bulunmak, ekonomik olayların tasvirini yapmak dahi mümkün olmaz. İktisat bilgisi gerçek dünyayı anlamasına yetmeyen bir iktisatçıdan politika önerisinde bulunmasını bekleyemezsiniz. Zira bu iktisatçı onu anlayacak kapasiteye sahip değildir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>II</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Böyle bakıldığında iktisat öğrencilerinin karşılaştığı en önemli sorun, gerçek hayattaki ekonomik olaylar ile derslerde anlatılan iktisat teorileri arasında bağlantı kuramamalarıdır. Bunun kabaca iki nedeni var:</span></p>
<p><span style="color: #000000">Öncelikle, öğrencinin iktisadın doğa bilimleri türünden kesinlikler taşıyan bir bilim dalı olmadığını anlaması gerekir. İktisat temel olarak insanların eylemleriyle ilgilenir. Ancak, bu insanların davranışlarını belirli kalıplara sokup buradan belirli kurallar ya da kanunlar çıkarmak kolay değildir. Dahası, diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi iktisatta da ideoloji her zaman için başrolü oynar. İktisatçılar araştırmalarında her zaman için belirli okulların kabullerinden hareketle işe başlarlar. Bu kabuller iktisatçının ideolojik arka planını oluşturur. Böyle olduğunda, benzetme yaparsak, 2&#215;2 işleminin sonucu Keynesçi iktisatçılar için 4 olabilirken, Avusturya iktisatçıları için -0.342 olabilir. Bu nedenle iktisattan kesin sonuçlar beklemek doğru olmaz. İktisadın doğa bilimlerinden farklı olan bu yanını iktisat eğitiminin hemen başındaki öğrenciye anlatmak derse gelen hocanın işidir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İkinci ve en önemli neden, teorilerin dayandığı varsayımların ve hâliyle sonuçların gerçek hayattan uzak olmasıdır. Gerçi bilimde kısıtlayıcı varsayımlar ve soyutlamalar yapmak kaçınılmazdır. Bu anlamda formelleştirme ya da modelleştirme bilim olmanın bir parçasıdır diyebiliriz. Bu modeller daha sonra ideal durumdan sapmaları açıklamak için de kullanılırlar – tam rekabet piyasası ile eksik rekabet piyasalarının karşılaştırılmasında olduğu gibi. Bununla birlikte, bir modele ancak belirli sayıda değişkeni dahil etmenin mümkün olması, aşırı derecede anlamsız varsayımlar yapmayı meşru kılmaz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bugün derslerde anlatılan iktisat modelleri genellikle bireylerin rasyonel davrandıklarını varsayarak bireysel davranış şekillerini gerçek hayattan soyutluyor. Böyle olduğunda da, varlığı ispatlanamayan ve dolayısıyla analiz dışında tutulması gereken şeyler ilgisiz varsayımlarla modele dahil edilmiş oluyor. Her üretici ve tüketici rasyonel değildir. Semt pazarına alışverişe giden hiç kimse, satıcılar arasında dolaşırken mallara harcayacağı paraların son birimlerinin marjinal faydalarını birbirine nasıl eşitleyeceğini düşünmez. Kârlarını arttırmak isteyen şirketler kâr fonksiyonlarının türevlerini alarak yatırım kararı vermezler. Oysa günümüzde iktisat bölümlerinde okutulan iktisat derslerini alan öğrenciler meselenin tam da böyle olduğunu düşünecek şekilde yetişiyorlar.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Modellerde basitleştirici varsayımlar kullanılabilir, ama bireylerin davranışlarında ekonomik eğilimlerin yanında içinde yaşanılan toplumdan kaynaklanan kültürel ve tarihsel unsurlar da vardır. Anlatılan kavramların temelinde aslında toplumsal bir içerik yattığını, bunların ancak bu içerikle anlamlı hâle geldiğini ve iktisatçının işine yaradığını derse giren hocanın öğrenciye anlatması gerekir. Bireysel olarak ve rasyonel şekilde hareket eden kişilerin olduğu bir ekonomik model, köklü bir devlet geleneğinin olduğu ve serbest girişimin kendiliğinden ortaya çıkmadığı bir ülkede ekonomik olayları açıklamak için kullanılamaz. Teorinin bu ülkenin gerçeklerine uyarlanması gerekir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Öte yandan, kurulan modeller artık öyle bir hâle gelmiş bulunuyor ki, modeli kuran kişi önce kendi kafasından ve gerçek hayatla ilgisi olmayan varsayımlardan hareketle bir sorun üretiyor, sonra da bunu karmaşık matematik tekniklerle çözmeye çalışıyor. Böyle olduğunda, iktisatçının yaptığı tek iş matematiksel boyuta indirgenmiş gereksiz ve acayip bir sorunun yine gereksiz ve acayip tekniklerle çözümünü bulmaya çalışmaktan ibaret kalıyor. İktisatçı, modelin gerçek hayatı açıklamasını sağlamakla uğraşmak yerine, modelin iç tutarlılığını sağlamakla uğraşıyor. Bu da modelin gerçek hayatı açıkladığını kabul etmeyi bilimsel bir mesele olmaktan çıkarıp bir inanç meselesi hâline getiriyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisat dersini size bu şekilde anlatan bir hocaya, anlattığı modelin doğruluğunu hangi şekilde sınadığını sorun. Öğrencinin kendisine anlatılan modelin geçerliliğinin sınanıp sınanmadığını öğrenmeye hakkı vardır. Nitekim modeller ancak test edilebildikleri vakit bilimsel olma iddiasına sahip olabilirler. Bunun yolu da başlangıçta yapılan varsayımlardan hareket etmektir, zira saçma varsayımlar saçma sonuçlar verir. Varsayımlar basit olabilirler, ama gerçeğe aykırı olamazlar. Geçerliliği sınanamayan bir model anlamsızdır. Bu temel koşulu yerine getirmeyen bir hocadan ders dinlemek aşırı derecede vakit kaybından başka bir şey değildir. Vaktinizi daha iyi değerlendirin.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>III</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Derse giren hocanın görevlerinden biri de öğrencinin ekonomik meseleler hakkında fikir yürütmesini sağlamaktır. Bunun belki de en iyi yolu derste tartışma ortamı yaratmaktır. Ama matematiksel şekilde iktisat dersi anlatan bir hoca derslerde öğrencileri tartışma gruplarına bölebilir mi? Böyle bir derste öğrencinin sınıf içinde sunum yapma imkânı olabilir mi? Hem öğrenciler matematik denklemlerin nesini tartışabilirler? Gerçekten de, matematiksel model kullanmak öğrenciyi fikir tembelliğine iter. Öğrenci ekonomik sorunları anlamaya ve çözmeye yönelik olarak düşünmek yerine denklemlerin çözümüyle uğraşır. Denklem çözmek fikir yürütmek değildir. Üstelik, daha fazla değişkenin modele dahil edilmesi işleri karıştıracağı için önemli unsurların pek çoğu model dışında bırakılır, yani açıkça göz ardı edilir. Ama emin olun, matematiksel şekilde iktisat dersi veren hocaların önemli bir bölümü böyle şeyleri aklına getirmez.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Öğrencilerine iktisadı matematiksel olarak anlatan hocalar yanlış bir anatomi dersi veren insanlara benzerler. Bu hocalar derste öğrencilerin önüne bir iskelet koyar ve bunun tüm yaşam türleri için ortak anatomik özelliklere sahip olduğunu söylerler. Onlara göre öğrenciler bu iskeleti öğrendiklerinde tüm türleri inceleyebileceklerdir. Ancak bu iskeletin kime ait olduğu belli değildir. Bu bir adama mı yoksa kadına mı, bir insana mı yoksa hayvana mı aittir? Bunu dersi anlatan hocalar da bilmezler. Zira kafa karıştırıcı olmaması için tüm farklı türlere ait özellikler iskeletten çıkarılmıştır. Matematiksel modeller de buna benzerler. Matematik kullanıldığında ulaşılan sonuç tektir; bir denklemin söz konusu sorunla ilgili olarak geçerli ya da anlamlı olan tek bir çözümü vardır. Öte yandan iktisat politikaları söz konusu olduğunda geçerli olan şey farklı ekonomik sonuçlardır, yani bu politikalar her defasında aynı sonucu vermezler. Bunlar toplumdan topluma ve ekonominin yapısına göre değişir. Matematik bu gerçeği gizler.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bütün iktisat dersini tahtaya matematik denklemler yazmakla geçiren bir hoca, öğrencinin derse ilgisini nasıl sağlayabilir? Kaldı ki, böyle bir dersin ilgi çekici tarafı olabilir mi? Öğrencinin boş gözlerle hocayı dinlediği ya da sıkılmış bir hâlde tahtadaki denklemleri defterine geçirmeye çalıştığı bir ders iktisat dersi değildir. Hocanın matematik kullanımının eksikliklerinin ve hatta yeri geldiğinde zararlarının farkında olması gerekir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>IV</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisat bilimi yekpare bir bütün değildir; farklı görüşlerden oluşan bir düşünce sistemidir. Uygulanan iktisat politikalarının farklı koşullarda farklı sonuçlar vermesi ve iktisatçıların dünya görüşleri (ideolojileri) iktisadın farklı okullara ayrılmasının temel nedenidir. Aslında iktisatta her politika önerisinin ve modelin ardında belirli bir dünya görüşü yatar. Açıkça söylemek gerekir ki, öğrencilere bunları anlatmamak onları bomboş bir iktisat eğitimine tâbi kılmak demektir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bilim dalının vardığı sonuçlar aslında o dalın gelişimi esnasında geçtiği aşamaların birer yansımasıdır. İktisatta sıklıkla karşılaşılan kabuller ya da varsayımlar bilimsel içerik taşımakla birlikte, bunlar söz konusu teorilerin ortaya konulduğu dönemdeki genel havayla da önemli ölçüde ilgilidirler. Örneğin üçüncü sınıftaki bir öğrenci uluslararası iktisat dersinde Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler teorisini öğrenirken, aynı zamanda Napolyon Savaşları’nın Ricardo’nun yaşadığı dönemde İngiltere&#8217;de tahıl fiyatlarını yükselten nedenlerden biri olduğunu, yüksek fiyatların sanayi kesiminde kârları etkilediğini, bu nedenle tahıl ithaline ihtiyaç duyulduğunu ve teorinin bu hava içinde oluştuğunu da bilmelidir. Dolayısıyla teorinin varsayımları sadece bilimsel kaygıları yansıtmaz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisat içinde farklı düşünce ya da yaklaşım çeşitleri olduğunu öğrenciye anlatmanın yolu, onlara iktisadî düşünce ya da iktisat felsefesi gibi dersler vermektir. Öteki türlü, bu konularda “düzgün” eğitim almamış bir öğrenci derslerde anlatılan kabullerin iktisat biliminde herkes tarafından benimsenmiş tek yaklaşım biçimi olduğunu düşünecek ve bunları iktisat biliminin kendisi olarak kabul edecektir. Bu nedenle iktisat biliminin doğuşu ve 1900’lere kadar olan seyri öğrencilere ilk sınıfta, sonradan ortaya çıkan okullar da ikinci sınıfta anlatılabilir. Bu derslerin üçüncü ve dördüncü sınıflara bırakılmaması gerekir. Temel konuları neo-klasik iktisada dayalı olarak matematiksel biçimde öğrenciye ilk iki sene boyunca aktardıktan sonra, yarım yamalak ve ezbere dayalı olarak işlenen bir derste iktisatta farklı okulların da olduğu söylemek o saatten sonra öğrencinin hiçbir işine yaramaz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Elbette bunları öğrenciyi sıkmadan ve özellikle de tarafsız bir gözle anlatmak ayrı bir maharettir. Üstelik öğrenciler iktisat tarihi derslerini sıkıcı ve ezberci bulmakta haklıdırlar da, çünkü bu dersler okullarda genellikle angarya olarak görülürler. Türkiye&#8217;de iyi eğitim verdiği düşünülen okullarda bile bu dersleri hakkıyla anlatacak hoca bulmak kolay değildir. Ancak birinci sınıftaki öğrenciyi daha temel iktisadî kavramları ve iktisadın ardında yatan düşünce kalıplarını adam gibi öğrenmeden hemen tek bir yaklaşıma dayalı bir matematik bombardımanına tutmak akılsızlıktır. Tıp öğrencilerine tek bir hastalığı anlatarak tüm hastalıkları tedavi etmelerini isteyemezsiniz.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>V</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Bitirmeden önce – tamamına olmasa bile – iktisat hocalarına da iğneyi biraz batıralım. Önyargılı gibi gözükmekle birlikte şunları söyleyelim: Matematik, mühendislik ve hatta fizik gibi bir bölümden mezun olduktan sonra matematiksel işlerlerle uğraşarak iktisat doktorası yapan ve sonra da iktisat bölümünde hoca olan birinin iktisat derslerini hakkıyla anlatacağı şüphelidir. Zira bu kişiler matematik bildikleri için iktisadın gayet sorunlu olan matematiksel kısmıyla ilgilenecekler ve düşünsel tarafına hiç girmeyeceklerdir. Hatta bu düşünsel taraftan haberleri dahi olmayacaktır. Bu tarz hocaların iktisadı sadece denklemlerden, rasyonellikten ve çıkarlardan ibaret olarak görmesi kuvvetle muhtemeldir. Nitekim bu tarz kişilerin iktisat adı altında derste anlattıkları şeyler genelde öğrencilerin anlamadığı, onları canından bezdiren ve en sonunda da onlara “ben burada ne arıyorum dedirten” matematiksel garipliklerden öteye geçmez.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bunun önüne geçmek gerekir. Bu da iktisat yüksek lisansı ve doktorası yapmak isteyen ve ileride akademisyen olması muhtemel öğrencilerin alımında bazı şeylere dikkat edilmesini gerektirir. Gerçekten de, dört sene boyunca iktisat okumuş bir öğrenciyi düzenli olarak bir sene dahi iktisat okumamış bir öğrenciyle bir tutmak haksızlıktır. İktisat yüksek lisansı yapmak isteyen ama iktisat bölümünden mezun olmamış öğrencilerin iyi bir hazırlık eğitiminden geçmesi zorunludur. Para teorisi ve politikası, maliye politikası ve uluslararası iktisat gibi dersleri almamış, verginin tarhı, konsolide bütçe, para tabanı ve cari işlemler dengesi gibi kavramları bilmeyen, ölçeğe göre getiri ile ölçek ekonomilerini birbirine karıştıran, kaydi paranın nasıl yaratıldığı hakkında fikri olmayan, Hazine ile Merkez Bankası arasındaki farktan habersiz, hatta fiyatlar değiştiğinde talebin de değişeceğini zanneden bir öğrenci iktisat yüksek lisansı yapacak yeterliliğe sahip değildir. İktisatta kullanılan temel kavramları bilmeyen bir öğrenci hangi iktisat konusunda araştırma yapabilir? Ama şunu da söylemek gerekir ki, bugün yüksek lisans başvurusu yapacak öğrencilerden iyi derecede matematik bilmelerini isteyen hocaların arasında dahi bu kavramları doğru düzgün bilmeyenler vardır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla sırf matematik eğitimi görmüş diye bir kişiyi iktisat bölümünde yüksek lisansa veya doktoraya kabul etmek yanlıştır. Matematik ya da mühendislik eğitimi almış olmak iktisat lisansına sahip olmakla aynı şey değildir. İktisat özü itibariyle matematiksel bir bilim değildir. İyi bir iktisatçı olmak için matematik bilmek şart değildir. Aksini söyleyen kişi, iktisadın sosyal bir bilim olduğu gerçeğini idrak edememiştir. Öğrencisine iyi bir matematik eğitimi almadığı sürece iyi bir iktisatçı olamayacağını söylen bir hoca olsa olsa iktisadın toplumsal içeriğinden habersiz bir karatahta iktisatçısıdır.</span></p>
<p align="center"><span style="color: #000000">* * *</span></p>
<p><span style="color: #000000">Türkiye&#8217;de iktisat bölümlerinin sayısı artarken, iktisat eğitiminin kalitesini arttıracak herhangi bir şey yapıldığını göremiyoruz. İktisat derslerini anlatan hocaların akademik anlamda ne kadar ehil oldukları da ayrı bir yazı konusu olabilir. Burada meselelerin ancak bir kısmına ve belki de biraz önyargılı olarak değindim. Bence önemli eksikliklerden biri de öğrencilerin dersler hakkında fikirlerinin sorulmamasıdır. Dersin anlatılış biçimi, dersin olumlu ve olumsuz özellikleri, dersini düzgün anlatma kaygısı taşıyan bir hocanın öğrencilerine soracağı şeyler arasındadır. Öğrencilerin bunlara ilişkin görüşleri dönem sonunda isimsiz olarak dolduracakları formlar yoluyla öğrenilebilir. Ama Türkiye&#8217;de öğrencilere aldıkları eğitim hakkındaki düşüncelerini soran kaç okul biliyorsunuz?</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/04/27/nasil-bir-iktisat-egitimi-ii-bilim-olarak-iktisat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktisat ve İktisatçı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Apr 2012 11:01:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3450</guid>
		<description><![CDATA[ Aslında gücü elinde bulunduranların kibirlerine karşı bir meydan okuma olan iktisat gerçeğine dikkat edilmezse, iktisadi düşünceler tarihini anlamak mümkün değildir. Bir iktisatçı asla demagogların ve otokratların favorisi olamaz. Onlara göre iktisatçı daima sorun çıkarandır. Ve içten içe iktisatçıların itirazlarının tutarlı olduğuna ne kadar çok inanırlarsa, ondan o kadar çok nefret ederler.  Mises, İnsan Eylemi, s.67 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ivarhagendoorn.com/files/blog/crss-crtn.jpg" alt="" width="460" height="381" /></p>
<p style="text-align: right;"><em><span style="color: #000000;"> Aslında gücü elinde bulunduranların kibirlerine karşı bir meydan okuma olan iktisat gerçeğine dikkat edilmezse, iktisadi düşünceler tarihini anlamak mümkün değildir. Bir iktisatçı asla demagogların ve otokratların favorisi olamaz. Onlara göre iktisatçı daima sorun çıkarandır. Ve içten içe iktisatçıların itirazlarının tutarlı olduğuna ne kadar çok inanırlarsa, ondan o kadar çok nefret ederler.</span></em></p>
<p style="text-align: right;"><span style="color: #000000;"> Mises, <span style="color: #0000ff;"><em><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=NQ==" target="_blank"><span style="color: #0000ff;">İnsan Eylemi</span></a></em></span>, s.67</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat bilgisi aydınlanma döneminin bir disiplinidir. İktisat, insan aklı ile insan eylemlerinin birbirini sürekli desteklediği, içerisinde birçok evrensel kuralın olduğu bir bilimdir. Bu bilim fen bilimlerindeki gibi deneye ve matematiğe ihtiyaç duymadan, sadece her insanda mevcut olan “insan davranışları ile mantığın” iç içe geçtiği bir sosyal bilimdir. Fen bilimleri cansız varlıkların veya aklın dışlandığı ama içgüdülerin yönettiği hayvan ve bitkiler dünyasını inceler. Oysa sosyal bilimler insan davranışlarının mantık çerçevesinde incelendiği, içinde “insan varoluşu” olan bir bilim türüdür.</span></p>
<p align="left"><span id="more-3450"></span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat esasen insanların mübadele ilişkilerini inceleyen özel bir sosyal bilim alanıdır. İnsan sosyal bir varlıktır. Her kişi kendisine ait bir mantığa ve eyleme sahiptir. Hareketsiz biri bile “hareket etmeyen bir davranış” kategorisine sahiptir. Fakat insanlar üç boyutlu evrende tercihte bulunurken, insan bedeni aynı anda farklı yerlerde bulunamaz. Öyleyse zaman kıt bir kaynaktır. Tercih yapmak da bir şeylerden feragat etmek demektir. İnsanlar mübadelede bulunurken bu iki evrensel kuralın etkisi altında davranırlar. Böyle olduğunda, örneğin, kişi sevgilisiyle Galata köprüsünde mi olacaktır, yoksa çok sevdiği iktisat tarihi dersinde mi olacaktır? Tercih her insan için rasyoneldir. Kaçırdıkları şeyler ise feragat ettikleridir. Ama elde ettikleri onlar için yararlı ve güzel şeylerdir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İnsanlar kaçırdıkları ve feragat ettikleri şeyleri en aza indirmenin ve böylece zamanlarını en iyi şekilde kullanmanın yolunu diğer insanlarla yaptıkları mübadeleler sayesinde bulmuşlardır. Bizler buna özel mülkiyet koşullarında yer alan işbölümü sistemi diyoruz. Bir ayakkabıcı akşam evine ekmek götürmek için işini gücünü bırakıp tarlaya buğday ekmeye gitmez. Piyasa medeniyeti içinde yer alan fırıncıdan ekmek alır, fırıncı da aynı medeniyetin yarattığı ortak refahın bir parçası olan ayakkabıyı almak için ayakkabıcıya ihtiyaç duyar. Böylece ayakkabıcı ve fırıncı mübadele dünyası içinde bir güç birliği yaratırlar. İşte, birlikte yarattıkları bu şey özel mülkiyetin olduğu işbölümü sistemidir. Bu sistem ne tarihin zorunlu bir aşaması olarak, ne de kör bir saatçinin yaratısı gibi kendiliğinden doğan düzenle ortaya çıkmıştır. Bu, insanların istekleriyle bilerek ve hesaplayarak yarattıkları bir şeydir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Mübadelenin konusu insanların diğer kişilerin aleyhine olan yollardan kazanç elde etmesi değildir. Burada hem alıcı hem de satıcı kazançlıdır. İkisinin çıkarı da birbirine uyumludur. Alıcı beğendiği saati satıcıdan istemekte, satıcı da alıcının parasını istemektedir. Mübadele böylece iki kişinin gönüllülüğüne dayanan bir kazan-kazan işlemidir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat klasik iktisatçıların – Smith, Marx, Ricardo ve hatta Mill’in – bir türlü çözemedikleri bir soruna takılarak iş hayatını etkilemeye çalışmıştır. Bu iktisatçılar fiyatların oluşumunu sadece “homo oeconomicus” çerçevesinde anlamakta ısrar etmişler, yani meseleyi en az maliyetle en pahalıya satmak veya giderleri en aza indirerek (emeği sömürerek) bir malı en yüksek kârla satmak şeklinde anlamışlardır. Teorileri meseleye işadamlarının gözünden bakıyordu, yani bir kapitalistin teorisiydi bu. Lakin değerin sırrına vakıf olamamış klasik iktisatçıların ellerinde başka bir teoride de yoktu. İnsan hayatı için birincil önemde olmamasına rağmen bakır nasıl oluyordu da insanlar için hayati önemi olan ekmekten daha değerli olabiliyordu? Bu paradoks bütün klasik iktisatçılar için sinir bozucuydu.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İş hayatı, iktisadın bu tamamlanmamış genel teorisiyle farkında olmadan uğraşmıştı. Çünkü iş hayatı, iktisadın sübjektif değer teorisini keşfinden önce, el yordamıyla fiyatın oluşumunu etkileyen tek şeyin tüketicilerin davranışı olduğunu keşfetmişti. “Müşteri daima haklıdır” mottosu, reklam sektörünün gelişimi ve tüketicilere yönelik kampanyalar iş hayatının iktisatçılardan önce somut olarak teoriye ulaştıklarını gösteriyordu. Fakat bilim adamının görevi bu iktisadi davranışın genel teorisini kanıtlamak ve basitleştirmekti. İş hayatı bu bilimsel kanıtlar olmadan asla araştırma ve geliştirmede gerçek bir ilerleme kaydedemezdi. Bir grup iktisatçı hemen hemen aynı zamanlarda marjinal değer teorisini genel iktisadi ilke olduğunu kanıtladılar ve değerin sırrına ulaştılar. Ekmeğin bakırdan daha faydalı olmasına rağmen bakırın ekmekten daha yüksek fiyattan satılmasının bir tek nedeni vardı: Tek tek insanların bakıra ekmekten daha yüksek fiyat biçmesi. Bunun iktisattaki basit ifadesi şudur: Pazarda tüketici hâkimiyeti vardır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İşte bu gerçekle klasik iktisat masalının sonu gelmişti. Onlar piyasada belirleyici olanın sadece ve sadece işadamının ya da kapitalistin davranışları olduğunu düşünürken, şemsiye birden bire tersine dönmüştü. Üretim olgusu ve alışveriş ilişkisi tüketicilerin eylemleriyle belirleniyordu. Klasik iktisat kendi gerçeğini üretici teorisi üzerine kurmuşken, şimdi “marjinal iktisat” kendi gerçeğini tüketici hâkimiyeti teorisi üzerine kuruyordu. Tüketiciler sonuçta herkesti – bir kapitalist veya işçi bile tüketiciydi. Klasik iktisat Marx’ın deyişiyle burjuva teorisiydi, ama “marjinal teori” herkesin ve her şeyin teorisiydi; bir sınıfa bağlı değildi.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat bu teori sayesinde bir anda iş dünyasına kendisini dinletebilen bir bilim olmuştu. İşadamının artık iktisatçıya değil, tüketicilerin davranışlarını etkileyebilecek kişilere ihtiyacı vardı. Reklamcıya, kalite kontrolcüsüne, halka ilişkiler uzmanına, satıcıya, pazarlamacıya, muhasebeciye ve finansçıya ihtiyacı vardı – ama asla bir genel teorisyen olan iktisatçıya değil.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçılar hayatın basit kurallarını genel yasalar üzerinden anlamaya başlayınca aşırı pozitivizm yanlıları iktisadın rengini değiştirmeye kalkıştılar. Marjinal değer teorisini siyasi, felsefi, psikoloji ya da tarihi olarak açıklamaya çalışmak, matematiksel mantıkla açıklamaya çalıştıklarında iktisadı grafikler, istatistik bilgiler ve deneyler ele geçirdi. Böylece Jevons, Marshall, Fisher, Pareto, Edgeworth, Samuelson ve Friedman gibi belli başlı iktisatçılar iktisadın metodolojisini değiştirmiş oldular.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçılar iktisada pozitif bilim süsü vererek ve tıpkı fizik, kimya ve biyoloji bilimlerinde oluğu gibi kendilerine ödüller vererek (Nobel ve John Bates Clark gibi) kendi mesleki onurlarını yükseğe çıkardılar. İş dünyasının yeniden gözüne girmeye başladılar. Bunlara 19.yüzyılın başından itibaren iş dünyasının en büyük girişimcisi olan devlet de dahildi. Keynezyen iktisat bu süreci hızlandırdı ve ekonomi biliminin esas uğraş konusu olan “mikro ekonomi = catallaxy = piyasa teorisi veya mübadele bilimi”nin yerine devletin hoşuna giden “makro ekonomiyi = müdahaleci ekonomi bilimi”ni yürürlüğe koydu. İktisatçılar artık kamu kurumlarında aşırı istihdama kavuşmuşlardı. İş hayatında aşırı devletleşmenin olduğu bir dönemde iktisatçılar özel şirketler yerine devlet dairelerinde iş imkânı yakaladılar. Merkez bankasında, hazinede ya da maliye bakanlığında iş bulan iktisatçılar grafiklere ve matematiksel mantığa ihtiyaç duymaya başladılar.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Keynezyen dönemin en büyük getirisi iktisatçılar için saygın bir istihdam sağlamış olmasıydı. Lakin hiçbir ağaç sonsuza kadar büyüyemez. Dolayısıyla iktisatçıların iş bulma imkânının da bir sonu vardı. Ekonomi yeniden marjinal değer teorisini çalıştırmaya başladı, kararı yine tüketiciler veriyordu. İktisat metasının tüketicileri “bizim müdahaleci iktisatçılara, yani makro ekonomiye değil, iktisadın basit evrensel kurallarını bilen iktisatçılara ihtiyacımız var” diyorlardı. Keynezyen ekonomi bir anda gözden düşmüştü. Tüketiciler 1980’lerden sonra merkezi ekonominin aslında refah dağıtamadığına, refahı yaratanın gerçekte genişleyen özgürlük ortamı, yani serbest piyasa ekonomisi olduğunu anlamaya başladılar. Artık iktisatçıların devlet kapısında ekmek aramaları zorlaşmıştı.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Bizler, yani bu ara dönemin iktisat öğrencileri ise eğitimi müdahaleci ekonomi bilimi üzerine okurken, yaşam serbest piyasa üzerine akmaya başlamıştı. Borsalar, bankalar, kredi kartları, tüketici davranışları, finansal konular, satış teknikleri, reklam ve pazarlama gibi konular makro ekonominin değil, aslında insan eylemleri bilimi olan iktisadın konusuydu. İşler arapsaçına dönmüştü. İş dünyası insan eylemleri bilimi olan iktisadı bilenlere ihtiyaç duyarken, karşılarında sadece devlet için, yani maliye politikaları için iktisat öğrenenler vardı. Bugün olan durum da budur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Fakat iş dünyası iktisatçılardan yanlış bir şeyi istemekte hâlâ ısrar ediyor: Geleceğin bilgisini. İktisatçılardan fiyatların gelecekte nasıl bir seyir izleyeceğini, kârlı pazarların nerelerde bulunduğunu tahmin etmelerini istiyor. Kapitalistlerin ve işverenlerin çözemedikleri sıkıntılı konu budur. Gerçi iktisat kanunları kimi durumlarda teorik açıdan pratik yaşamdan daha önde olabilirler. Nitekim iktisat bu sayede önce teorisini kurmuş ve pratiğini aşan bir bilim olmuştur; bu anlamda çok ilgi çekicidir. Ancak işadamları genel ve basit iktisat kanunlara hâkim olmadıklarından iktisatçıdan girişimci ve kâhin olmasını isterler. Oysa iktisatçı asla bir girişimci ve kâhin değildir. O olsa olsa iktisadın basit ve genel kanunlarını iyi bilen ve bunu sıradan insana anlatabilecek yetenekteki kişidir. Bir iktisatçı asla bir malın fiyatını tamı tamına bilemez. Girişimcilik yetisine sahip olmadığı için herhangi bir malın piyasada satıp satmayacağını da bilemez. İktisatçı için gelecek bilinebilir bir şey değildir. Bilinir olan şey sadece geleceğin bilinemez olmasıdır. Girişimcinin buradaki tek farkı çoğunluktan bir adım önde olmasıdır. Girişimci öngörülerinin doğru çıkması sayesinde diğerlerinin aklına gelmemiş bir fikri piyasada tüketicilere kabul ettirme kabiliyetine sahiptir. Aynı zamanda atak ve cesurdur. Kapitalistin girişimciye, girişimcinin de sermaye sahibine ihtiyacı vardır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçının burada söyleyeceği şey açıktır: Gelecek belirsizdir, fiyatlar bilinemez ve girişimcilik piyasadan satın alınacak bir meta değildir. Girişimcilik sadece sermaye ile beraber icra edilecek bir şeydir. Girişimci asla iktisadın uzmanlarından tavsiye alacak kadar öngörüsüz değildir. Girişimciye kâr getiren şey, geleceğin tüketici ihtiyaçlarını herkesten önce görmesi ve bunları mal olarak piyasaya ilk süren kişi olmasıdır. Zira girişimci tek bir şeyden korkar: Tüketicinin bu mallara ilgisizliğinden. Eğer tüketici bunları talep etmezse girişimcinin vay hâline. O artık bir müflisten (iflas etmiş kişiden) başkası değildir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat tarihi aslında başarılı değil, başarısız işler üzerine kuruludur. Bu tarih içerisinde girişimcilerin başarısızlıkları normal karşılanır, işadamlarının kaybettikleri sermayeler piyasada başka kişilerin ellerine geçer ve buhranlar devlet adamlarının iktisat yasalarını görmezden gelerek uyguladığı politikalar yüzünden çıkar. İşte iktisatçıya en çok burada güvenebiliriz. İktisatçı karşılıksız para basımı yüzünden kullanılan aşırı kredinin krize yol açacağını bilir. Bunu bilmesinin tek bir nedeni vardır. O da iktisadın basit evrensel ilkelerinin çiğnemeyeceğini bilmesidir. İktisatta buna iş çevrimi teorisi denir. Fakat bu buhranın ne zaman patlak vereceğini iktisatçı asla bilemez. O krizin olacağını bilir, ama bunun zamanını ve süresini bilemez. Zamanı ancak diğer şartlar, yani tüketicilerin davranışları ve politik beklentiler belirler. Yoksa iktisatçı borsadan alacağı bir tüyo ile zengin olacak değildir. Borsanın içine sızmış biri bile olsa kâğıtları kaybetmeye yakındır. Bu iş bugün olmasa bile yarın muhakkak olacaktır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Asıl olan iktisatçının haddini bilmesidir. İktisatçı teori ile pratiğin iç içe geçtiği kişidir. O hem işadamlarına hem de devlet politikalarını belirleyen kişilere iktisadın genel yasalarına göre davranmaları gerektiğini söyleyen kişidir. O, iktisat hakkındaki bilgisini hem bugünkü nesiller hem de gelecek nesiller için diğer iktisat cahillerine aktarmak zorundadır. Zira sermaye asla havadan yağmur gibi yağmaz; doğal bir kaynak da değildir. Sermaye doğru iktisat yasalarınca ortaya çıkar, gelişir ve bollaşır. Kötü günler için gerekli olan ihtiyaç akçeleri şeklinde tasarruf edilmeye mahkûmdur. Sermaye asla refah devletlerinin çarçur ettiği şekilde sürekli dağıtılacak bir mal değildir. O daima girişimcilere ihtiyaç duyar. Girişimci de serbest piyasada iş gören, özgür düşünceli ve risk alan kişidir. Serbestlik, özel mülkiyet ve toplumsal güvenlik ister. Böylece girişimci öngörüleri sayesinde sermayeyi sürekli olarak daha verimli ve etkin kullanılan noktalara taşır. Böylece bu çark döner durur. Sermaye, artan nüfus artışına karşılık vererek toplumdaki kötü şeyleri – kıtlığı, açlığı ve işsizliği – geride bırakır. Mises’in uyarıcı ama etkili sözü ile konuyu aydınlatırsak:</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Şartların bugünkü hâliyle, her zeki insan için iktisattan daha önemli bir şey yoktur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Kendi kaderi ve torunlarınınki risk altındadır. İktisat düşüncesinin yapısına çok az kişi önemli fikirler kazandırabilir. Ancak, tüm aklı başında insanlar kendilerini iktisadın öğretilerine aşina kılmak üzere davet edilir. Çağımızda bu başlıca yurttaşlık görevidir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Hoşlansak da hoşlanmasak da, iktisat küçük bir uzmanlar ve bilginler grubunun erişebileceği bir bilgi dalı olarak kalamaz. İktisat toplumun temel meseleleriyle ilgilenir; herkesle alakalıdır ve herkese aittir. Her vatandaşın temel ve uygun çalışma konusudur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;"><span style="color: #0000ff;">(… ) İktisat bilgisi yapısı insan uygarlığı yapısındaki esas unsurdur; son üç asrın modern sanayileşmesinin ve tüm ahlaki, entelektüel, teknolojik ve tedavi edici başarılarının üzerine inşa edildiği zemindir. Bu bilginin kendisine sunduğu zengin hazineyi uygun kullanıp kullanılmayacağı veya kullanılmadan öylece bırakıp bırakmayacağı insanlara kalmıştır. Ancak, eğer ondan en iyi şekilde yararlanılmaz ve iktisadın öğretilerini ve ikazlarını göz ardı ederlerse, iktisadı feshedemezler; toplumu ve insan ırkını yok edeceklerdir.</span> (Mises, s. 825-831)</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Türkiye bugün eğitim reformunu gerçekleştirirken seçmeli ders olarak bile iktisat bilgisine tenezzül etmemiştir. İktisat aşağılanmıştır. Oysa iktisat, insan varoluşunun en hayati yapı taşıdır. Bu bilgi türü olmadan, toplumun ortak yanlışları devam edecektir. Amerika&#8217;nın kurucu babalarından olan ve onu dünyanın en müferreh ülkesi yapmak isteyen Benjamin Franklin Amerikan ulusal meclisinde şöyle demişti: “Deniz fenerleri kiliselerden daha faydalıdır.” O zaman, insanın varoluşuyla ilgili sorunlarla uğraşan iktisada en azından din dersi gibi metafizik konulardan daha fazla değer verilmeliydi. Bugün ve hemen şimdi ülkemizde iktisat en acil şekilde öğretilmesi gereken konu olmalıdır. İktisat, üniversitelerde birkaç uzman kişiye anlatılacak seçkin bir bilim değildir. O insanlığın yaşam bilgisi dersidir, küçük yaştan itibaren öğrenilmesi gereken hayati bir konudur. Yoksa kimse iktisadı feshedemez; bunu yapmaya çalışanlar toplumu ve insan ırkını yok ederler.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nasıl Bir İktisat Eğitimi? (I) – Meslek Olarak İktisat</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/04/06/nasil-bir-iktisat-egitimi-i-meslek-olarak-iktisat/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/04/06/nasil-bir-iktisat-egitimi-i-meslek-olarak-iktisat/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Apr 2012 13:38:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3396</guid>
		<description><![CDATA[Barış son yazısında ODTÜ’deki iktisat derslerinin matematik içeriğinden bahsetmiş ve haklı olarak yakınmış. Gerçi Boğaziçi, Bilkent ve ODTÜ gibi okullardaki iktisat eğitiminin iktisat bilimine ilişkin bir eğitim olmaktan çıkıp âdeta “iktisat mühendisliğine” dönüştüğü doktora öğrencileri ve akademisyenler arasında konuşulan bir konudur, ama bu okullardaki iktisat derslerine girmeyen talihli kişiler için bunu ilk elden dinlemek daha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center">
<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/toon526.gif"><img class="wp-image-3399 aligncenter" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/04/toon526.gif" alt="" width="326" height="269" /></a></span></p>
<p style="text-align: left"><span style="color: #000000">Barış son yazısında ODTÜ’deki iktisat derslerinin matematik içeriğinden bahsetmiş ve haklı olarak yakınmış. Gerçi Boğaziçi, Bilkent ve ODTÜ gibi okullardaki iktisat eğitiminin iktisat bilimine ilişkin bir eğitim olmaktan çıkıp âdeta “iktisat mühendisliğine” dönüştüğü doktora öğrencileri ve akademisyenler arasında konuşulan bir konudur, ama bu okullardaki iktisat derslerine girmeyen talihli kişiler için bunu ilk elden dinlemek daha öğretici oluyor.  </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu yazıda meseleyi biraz farklı bir açıdan ele alacağım. Barış’ın bahsettiği ve bizim gibileri için esas sorunu oluşturan meselelere ise bir sonraki yazıda bakacağım. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-3396"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Şöyle soralım önce: İktisat bilimini hangi amaçla öğrenmek istiyorsunuz? İktisat bölümünden mezun olduktan sonra ne tür bir yerde çalışmayı hedefliyorsunuz? Bu sorular bizi iki ayrıma götürüyor: <em>Meslek olarak iktisat</em> ve <em>bilim olarak iktisat</em>. Öğrencilerin iktisat eğitiminden kaynaklanan hoşnutsuzluklarının bir bölümü bu ikisini birbirine karıştırmaktan kaynaklanıyor. Oysa iktisat eğitiminden beklentileriniz, mezun olduktan sonra ne yapmak istediğinize bağlıdır. Bilim olarak iktisattan bir sonraki yazıda bahsedeceğim. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mesleki anlamda iktisatçı olan kişi ekonomik olayların gerçekleştiği dünyayı incelemekle veya anlamakla uğraşmaz; bu dünyayı <em>veri alır</em> ve onun içinde iş görmeye çalışır. Böyle bir iktisatçı bizim Smith, Marx, Marshall, Walras ya da Schumpeter olarak bildiğimiz türden bir iktisatçı değildir. Onu ilgilendiren teori değil, pratiktir. Dolayısıyla bu kişilerin ihtiyacı olan iktisat <em>sosyal bir bilim</em> olarak iktisat değil, bir <em>analiz tekniği</em> olarak iktisattır. Aslında mesleki iktisatçının dünyası bilim olarak iktisatla uğraşan kişilerinkine kıyasla bir hayli dar ve hatta sıkıcıdır.  </span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisat bilgisini mesleki anlamda kullanacak kişi sürekli olarak güncel ve pratik işlerle uğraşmak zorundadır. Zira gerçek hayatın ekonomik olayları iktisat modellerinin varsaydığı koşullarda işlemez. Açıkça söylemek gerekirse, iyi bir iktisat teorisi bilgisine sahip olmak, gerçek hayatta meydana gelen ekonomik olayları hakkıyla anlayabileceğiniz anlamına gelmez. Özellikle makro iktisat modellerinin gerçek hayattan ne kadar kopuk olduğu son ekonomik kriz sonrasında yeniden gündeme geldi. Ama burada bu meseleye girmeyeceğim. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mesleki anlamda iktisatçı olan kişiler, bankalar, aracı kurumlar, uluslararası şirketler, Dünya Bankası, Merkez Bankası, Hazine ve Devlet İstatistik Enstitüsü gibi yerlerde çalışan ve esas itibariyle teknisyen olan kişilerdir. Dolayısıyla teorik anlamda iktisat bilmeleri gerekli olmakla birlikte, bu kişilerin esas bilmeleri gereken şey ekonometri ve istatistik gibi analiz yöntemleri, finansman teknikleri ve muhasebedir. Bunlara ek olarak, kamu kesiminde çalışanların maliye bilgisine sahip olmaları da gerekir. Bu anlamda iktisatçı olacak kişi ekonometri ve istatistik bilgilerini fiilen uygulayabilmeli, örneğin belirli sektörlere ilişkin verileri yorumlayıp rapor hazırlayabilmeli, finans piyasalarını takip edebilmeli ve tahminlerde bulunabilmelidir. Tabii bunlara dil ve bilgisayar kullanmayı bilmeyi de eklemek gerekiyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Dikkat edilirse tüm bunları yapacak olan kişi aslında teknik anlamda eğitim görmüş, âdeta bir matematikçi ya da mühendis gibi yetişmiş kişidir. Bu nedenle yukarıda saydığım kurumlarda bu tarz kişilere talep fazladır. Tüm bunlar da sayısal anlamda yetişmiş olmayı, yani iyi bir matematik eğitimi almayı gerektirir. İyi bir Smith, Ricardo, Marx ve Marshall bilgisine sahip olmakla SPK’da uzman olarak çalışamazsınız. Hayek&#8217;in piyasa ekonomisi hakkında yazdıklarını hatmetmiş olmanız, borsa verileri ya da finans piyasalarıyla ilgili araştırma raporları önünüze geldiğinde hiçbir işinize yaramaz. Hatta iyi bir matematiksel iktisat eğitimi görüp iktisat modelleri üzerine uzmanlaşmış olmanız bile bu tür işleri yapabileceğiniz anlamına gelmez. Gerçi bankaların giriş sınavlarında veya hesap uzmanlığı gibi sınavlarda iktisat teorisi ve tarihi gibi derslerden sorular geliyor, ama bu konulara ait bilgiler sadece giriş sınavları için gerekli oluyor ve bu kurumlarda işe başlandıktan sonra pek kullanılmıyor. Nitekim bu tür sınavlara hazırlık eğitimi veren dershaneler var. Eksiği olanlar bunu bu yerlerde tamamlamaya çalışıyorlar. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mesleki anlamda iktisatçı olmak isteyen kişilerin iktisat bölümlerinde temel dersleri aldıktan sonra bu kurumlarda ihtiyaç duyulan bilgileri veren derslere yönelmeleri en doğrusudur. Bu kişilere lazım olan şey, teknik verileri anlayıp yorumlayabilecekleri uygulamalı bir eğitimdir. Bu da esas itibariyle mesleki uzmanlaşma anlamına geliyor. Bu nedenle, üçüncü sınıfa gelmiş bir iktisat öğrencisinin mezun olmak istedikten sonra ne yapacağına karar vermiş olması gerekir. İktisat bölümlerinde bu tarz derslerin yeterli derecede verilmediği, yani analitik becerilere sahip kişileri yetiştirecek şekilde öğretim yapılmadığı doğrudur. O hâlde bu işlere girmek isteyen öğrencilerin ekonometri ve istatistik gibi bölümlerde de ayrıca derslere girmeleri, mali tablolar analizi ve muhasebe gibi dersleri ciddi anlamda takip etmeleri zorunludur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Para arzı, döviz kuru, emisyon hacmi veya dış ticaret hadleri gibi meseleler daha fazla ilginizi çekiyorsa, ama nominal çapa denildiğinde aklınıza bir şey gelmiyorsa, teknik analiz ifadesi sizin için hiçbir anlam ifade etmiyorsa, hareketli ortalama ifadesini daha önce hiç duymadıysanız, menkul sermaye iradı denildiğinde hiçbir şey sayamıyorsanız ve hele hele Ricardo öğrenmek ya da fayda fonksiyonlarının türevlerini almak ne işime yarayacak diye soruyorsanız, bilmeniz gerekenleri öğrenmekte gecikiyorsunuz demektir. Piyasaya yönelik olarak yetişmediğinizi, aldığınız eğitimin mezuniyet sonrası beklentilerinizi karşılamadığını ve gereksiz teorik bilgiler ve modeller öğrendiğinizi düşünüyorsanız mezuniyet sonrası için zaman kaybediyorsunuz demektir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yazdıklarımdan tüm suçu ya da sorumluluğu öğrencilere yüklediğim anlamını çıkarmayın. Yukarıda yazdıklarım ideal durumu temsil ediyor, çünkü bizim memlekette bahsettiğim derslerin okullarda ne derecede düzgün okutulduğu tartışmalıdır. Dahası, üniversitelerde öğrencilere meslek seçimi konusunda yol gösteren bölümler de yoktur. Gerçi üniversite piyasaya adam yetiştirme amacı taşıyan bir kurum değildir. Ama üniversitelerin öğrencilerine istedikleri alanda uzmanlaşma imkânı vermeleri ve isteyenleri piyasaya yönelik olarak hazırlayabilmeleri zorunludur. Öğrencilerin buna hakkı vardır. Zira iktisat okumuş olmak, yukarıda saydığım kurumlardan herhangi birine iş başvurusu yaptığınızda o işi öğrenebileceğinize ve becerebileceğinize dair, yani o işin altından kalkabilecek potansiyele sahip olduğunuza dair yeterli güvenceyi hem size hem de başvuru yaptığınız kuruma vermelidir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Maalesef Türkiye&#8217;de öğrencilerin durumu “saldım çayıra, Mevlam kayıra” şeklindedir. Lisans öğrencilerine yukarıda saydığım kurumlar arasında staj yapma imkânı sağlayan kaç üniversite biliyorsunuz? Tüm bunlara hocaların ilgisizliğini de ekleyin. Bu nedenle, kendinizi geliştirmek ve eksikliklerinizi tamamlamak tamamıyla sizin çabanıza ve kararlılığınıza kalıyor. Ne yapmak istediğinize karar vermeli ve neye ihtiyacınız olduğunu iyi öğrenmelisiniz.</span></p>
<p>Yazının ikinci bölümü <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://iktisadiyat.com/2012/04/27/nasil-bir-iktisat-egitimi-ii-bilim-olarak-iktisat/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em></span>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/04/06/nasil-bir-iktisat-egitimi-i-meslek-olarak-iktisat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktisatçıyı İktisattan Soğutan İktisat Eğitimi</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/03/31/iktisatciyi-iktisattan-sogutan-iktisat-egitimi/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/03/31/iktisatciyi-iktisattan-sogutan-iktisat-egitimi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2012 20:35:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3389</guid>
		<description><![CDATA[Bir süredir düşünüp duruyorum. Yazsam mı? Yazmasam mı? Yok arkadaş, dayanacak gücüm kalmadı! Bir yerden başlayıp yüz yıllık aşureye bir kaşık da biz daldıralım! Efendim, bendeniz ODTÜ&#8217;de iktisat eğitimi görüyorum. ODTÜ, Türkiye&#8217;de iktisat alanında eğitim veren en önemli okullardan bir tanesi. Gerek akademisyenlerinin mezun oldukları üniversiteler, gerek yayınları ve gerekse de uluslararası işbirlikleri onu emsallerinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/iktisat_miracle.gif"><img class="aligncenter size-full wp-image-3391" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/iktisat_miracle.gif" alt="" width="512" height="490" /></a></p>
<p>Bir süredir düşünüp duruyorum. Yazsam mı? Yazmasam mı? Yok arkadaş, dayanacak gücüm kalmadı! Bir yerden başlayıp yüz yıllık aşureye bir kaşık da biz daldıralım!</p>
<p>Efendim, bendeniz ODTÜ&#8217;de iktisat eğitimi görüyorum. ODTÜ, Türkiye&#8217;de iktisat alanında eğitim veren en önemli okullardan bir tanesi. Gerek akademisyenlerinin mezun oldukları üniversiteler, gerek yayınları ve gerekse de uluslararası işbirlikleri onu emsallerinin bir hayli önüne çıkarıyor. İktisat eğitimi ise dünyadaki emsalleriyle paralel gidiyor. Peki tüm bu donanımla nasıl bir müfredat görüyoruz? Efendim, gelin size tüm dünyayla eş zamanlı okuduğumuz modern iktisattan bir alıntı yapayım:<span id="more-3389"></span></p>
<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/masc-alinti.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3390" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/masc-alinti.jpg" alt="" width="467" height="275" /></a></p>
<p>Sevgili Mas-Colell&#8217;in kitabından yaptğım bu alıntı, mikro iktisat derslerinin ilk döneminde verilen derslerin ilk birkaç haftasına ait. İktisatçı olmayan normal vatandaş, sözüm sana! İşte biz böyle ulvi işlerle uğraşıyoruz. Senin yaptığın üretim falan hep buralardan geçen bizlerin yazdığı denklemlerle hal yoluna koyuluyor&#8230;Şaka, şaka! Biz de neyin ne olduğunun pek farkında değiliz aslını istersen, yavaş yavaş açılacak diyor büyüklerimiz!</p>
<p>Farkında mısınız bilmem ama &#8220;iktisatın anlaşılması için önce bu alt yapıyı almak lazım&#8221; derken bir yerde altyapı neydi, üst yapı ne olmalıydı unutup gidiyoruz. Sonund öyle bir noktaya geliyoruz ki iş matematiksel bazı denklerin sonuç verebilmesi için bazı kısıtları koymak ve kısıtlar altında &#8220;optimize&#8221; etmekten öteye gitmiyor. Sonuçta bir denge noktası ya da dengeye doğru hareketi tanımlayıp rahata eriyoruz. Bu arada birileri emek süreçleriyle ilgili sorular falan sorarsa onu &#8220;seçmeli derslere&#8221; bırakıyoruz. Bakmayın, seçmeli dersler dediğim de bunların içine birkaç iktisadi kelimenin sıkıştırıldığı dersler. Oralarda da işler bir yerden sonra denklemler arası dansa dönüyor!</p>
<p>Yıllar önce yapılmış bir çalışma (çok ardım ama bulamadım ki link vereyim) ABD&#8217;nin en önemli üniversitelerindeki (ivy lig&#8217;den) iktisat doktora öğrencilerinin Adam Smith, Marshall vb. figürlerden haberdar olmadığını ortaya koyuyordu. Araştırmanın sonuçları dehşet verici boyutlardaydı. Öyle ki öğrenciler bu iktisatçıların metinlerini kurcalamayı bile önemli bulmuyor demek ki. Hoş, bizde de hala bu yazarların herhangi bir kitabını okumamış onlarca iktisat doçenti olduğuna bahse girerim! Hal böyle olunca yukarıdaki alıntının nasıl çözüldüğünü öğrenmek iktisatçı olabilmek için ehliyet sahibi olmaya yetiyor da üstüne bir de doktora veriyorlar! Kızmayın da, küsmeyin de! Yermek için değil, üzerine düşünmek ve mümkünse bir adım daha ileriye götürebilmek için yazıyorum bunları!</p>
<p>Bir başka güncel sorun ise uzmanlaşmaya yönelik eğitimin verilmemesi. Örneğin, eğer bir öğrenci mikro ekonomi çalışacaksa -hadi biraz daha seçici olalım, oyun teorisi çalışacaksa- kendisine zorla makroekonometri, ileri makroekonomi falan öğretiyoruz. Öyle ki öğrettiklerimizi en çok 6 ay sonra unutmaya başlıyor, mezun olduğunda bir satır hatırlarsa kâr! Oysa kendisine oyun teorisini ancak bir düzeye kadar anlatıyoruz. Peki biz bunu niye yapıyoruz? Benim kanaatim uzmanlaşmaya yetecek kadroların bulunmaması sebebiyle &#8220;mecburen&#8221; bu eğitimlerin verildiği noktasında. Yoksa, iktisat doktoru olmak için bu derslerin ezberlenip unutulması gerektiğinin hiçbir mantıklı açıklaması yok.</p>
<p>Böyleyken böyle. Biz erdik muradımıza, iktisatçılar çıksın kerevetine!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/03/31/iktisatciyi-iktisattan-sogutan-iktisat-egitimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>17</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hanım koş! ODTÜ ilk 100&#8242;e girmiş!</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/03/16/hanim-kos-odtu-ilk-100e-girmis/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/03/16/hanim-kos-odtu-ilk-100e-girmis/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Mar 2012 21:35:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3300</guid>
		<description><![CDATA[Herkesin olduğu gibi bu haberi ilk duyduğumda bende heyecanlandım! Hoş, bu konularla ilgili iktisat eğitimi özelinde yazılar yazmış birisi olarak üniversitelerimizin yayın potansiyelleri hakkında bir miktar bilgi sahibi olduğum için biraz da garibime gitmişti. Hayır, ODTÜ&#8217;nün bu listeye giremeyeceğini düşündüğümden değil; böyle bir listenin ilk 100&#8242;üne Türkiye&#8217;den hiçbir üniversitenin, en azından şimdilik, girebilmesinin mümkün olmadığını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/THE_rank.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3301" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/THE_rank.jpg" alt="" width="487" height="199" /></a></p>
<p>Herkesin olduğu gibi bu haberi ilk duyduğumda bende heyecanlandım! Hoş, bu konularla ilgili iktisat eğitimi özelinde yazılar yazmış birisi olarak üniversitelerimizin yayın potansiyelleri hakkında bir miktar bilgi sahibi olduğum için biraz da garibime gitmişti. Hayır, ODTÜ&#8217;nün bu listeye giremeyeceğini düşündüğümden değil; böyle bir listenin ilk 100&#8242;üne Türkiye&#8217;den hiçbir üniversitenin, en azından şimdilik, girebilmesinin mümkün olmadığını bildiğim içindi. Eğri oturup doğru konuşalım. Eğitime ayrılan bu bütçeyle, üniversitelerin büyük kısmı &#8220;depo üniversite&#8221; olarak kullanılırken, hala 3-5 akademisyenle üniversite açabiliyorken, bir akademisyene bir sınavda 900 kağıt okutulurken akademi camiasından nasıl bir başarı bekleyebiliriz? Diğer taraftan İngilizce bilgisi KPDS ya da ÜDS sınavına mahkum, onlarca profesörün uluslararası doğru düzgün bir yayının olmadığı bir zihniyet yapısından nasıl iyi bir araştırma bekleyebiliriz? Haliyle bu denklemin iki tarafı da sorunlu olduğu için, iki tarafının da düzenlenmesi gerekiyor. İşte bu duygularla Times&#8217;ın verilerine biraz daha yakından bakmaya karar verdim. Gelin, birlikte inceleyelim&#8230;<span id="more-3300"></span></p>
<p>Times Higher Education&#8217;un 2011-2012 yılı için yayınladığı genel <a href="http://www.timeshighereducation.co.uk/world-university-rankings/2011-2012/top-400.html" target="_blank">sıralamasında</a> Bilkent 201-225 aralığında, İTÜ 276-300, Boğaziçi ise 301-350 aralığında yer alıyor. ODTÜ ise bu listede, İTÜ&#8217;nün hemen ardından geliyor. Peki hangi listenin ilk 100&#8242;ünde var? &#8220;Reputation list&#8221; adı verilen; dünyadan rastgele seçilen akademisyenlerin yer aldığı bir anket çalışmasının sonuçlarına göre açıklanan listede var, hem de ilk 100&#8242;de! Metodun detaylarını merak edenler <a href="http://www.timeshighereducation.co.uk/world-university-rankings/2011-2012/reputation-methodology.html" target="_blank">buyursunlar</a>.</p>
<p>Bundan bir yıl önceki genel sıralamada ise Bilkent 112, ODTÜ 183. sıradaymış.  Hatırlarsanız, bir üst paragrafta ODTÜ&#8217;nün bu seneki listenin sonlarında olduğunu söylemiştim. ODTÜ geçen sene önlerde girdiği listeye bu sene yaklaşık olarak 200 sıra gerileyerek girmiş ama yine de akademisyenler arasında &#8220;bu okul  Bilkent&#8217;ten falan daha iyidir&#8221; diye düşünülmüş. Bu mesele 1.000TL&#8217;lik telefonu alıp da konuşacak kontör bulamayan genç arkadaşlarımı hatırlattı bana!</p>
<p>Üniversitelerimizin bu listeyi oluşturan alt öğelere göre geçen seneki performansları ise şöyle: Genel sıralamanın %32.5&#8242;lik kısmını oluşturan atıf (citation)&#8217;a göre Bilkent 19. sırada; ODTÜ 119&#8242;da. Listenin ilk 20&#8242;sinde ilgi çekici olan -Bilkent&#8217;i saymazsak- tek figür İskenderiye (Alexandria) Üniversitesi. Mısırdaki bu üniversite sıralamada 4. sırayı işgal ediyor. Harvard, Stanford falan kendisinden sonra geliyor atıflara göre!..</p>
<p>Dönelim listenin %30&#8242;luk kısmını oluşturan &#8220;araştırma&#8221; başlığına göre neler olduğuna bakmaya&#8230; Bu sıralamada ODTÜ 175, Bilkent 186. sırada. İskenderiye&#8217;yi merak edenler için söyleyelim; kendileri 200. sıradalar. Sıralamanın %30&#8242;luk bir diğer kriteri olan öğretim (teaching)&#8217;e göre ise ODTÜ 176, Bilkent ise 193. sırada. (İskenderiye yine 200. sırada)</p>
<p>Bu listelerin yanına toplam değeri %7,5 olan iki kriter daha koyunca alın size Times Higher Education&#8217;un listesi&#8230; İşte bu listeye göre geçen sene 119. sırada olan ODTÜ bu sene ilk 400 üniversitenin sıralamasında bile yok.</p>
<p>Bildiğiniz üzere, 2003&#8242;ten bu yana üniversiteleri sıralayan bir başka oluşum da ARWU. ARWU&#8217;nun <a href="http://www.shanghairanking.com/ARWU2011.html" target="_blank">2011 yılı çalışmasına göre</a> Türkiye&#8217;den ilk 500 listesine giren bir tek üniversitemiz yok. Hatırlarsanız birkaç yıl önce bu listeye İstanbul Üniversitesi girmişti.</p>
<p>Şimdi gelin, ODTÜ&#8217;nün ve diğer üniversitelerimizin halini uluslararası yayınlarına  göre YÖK&#8217;e <a href="http://www.yok.gov.tr/content/view/320/118/" target="_blank">soralım</a>. YÖK&#8217;te sadece 2010 yılı yayın sıralaması verilmiş. Buna göre en çok yayın yapan üniversiteler arasında 6. sırada olan ODTÜ, öğretim üyesi başına yayın sayısında da yine ilk 10&#8242;da gözüküyor. Buradan şunu çıkartabiliriz ki, ODTÜ Türkiye&#8217;nin en fazla sayıda yayın yapan üniversitelerinden birisidir. Bu sonuç, sanıyorum, kimseyi şaşırtmaz. Hatta bir adım ileriye gidip &#8220;ODTÜ, Türkiye&#8217;nin en iyi 5 üniversitesinden birisidir&#8221; desem yine kimseden çok fazla itiraz gelmez değil mi? Sayalım desek aklımıza Bilkent, Boğaziçi, Koç ve Sabancı dışında pek de başka okul gelmez herhalde? (Bilgi, Ege, Hacettepe, Ankara, Dokuz Eylül, Gazi, İstanbul, Marmara&#8230; diye giden liste için hemfikiriz ama nedense ilk anda aklımıza gelmiyor).</p>
<p>ODTÜ&#8217;nün Türkiye için iyi ama dünya için iyi olma yolunda bir üniversite olduğunu kabul etmeliyiz. O yüzden, lütfen, gazete haberlerinin &#8220;cehaletine&#8221; kanarak böbürlenmeyelim ve dünya üniversitesi olabilmek için gerekli olan şeylerin neler olduğunu bir kez daha düşünüp yapılması gerekenleri listeleyerek gerekli adımları atalım.</p>
<p>Not: ODTÜ&#8217;nün sıralamadaki sırasının gözümden kaçan kısmını ikaz ederek uyaran Fatih Akçelik&#8217;e teşekkür ederim. Uyarısı doğrultusunda ilgili yerler düzeltilmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/03/16/hanim-kos-odtu-ilk-100e-girmis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de İktisat Dergileri</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/05/12/2377/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/05/12/2377/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 May 2011 07:50:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ceyhun_Elgin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://Öncekiyazılarımınbirkaçında,“Türkiye’denedeniktisatbloğuyok?”,“Türkiye’dennedenaynışehirlerdekiiktisatbölümleribirarayagelipuluslararasıbiryükseklisansokulukurmazlar?”gibisorularsorarakülkedekiiktisatbilimiyleilgilieksikleri</guid>
		<description><![CDATA[Önceki yazılarımın birkaçında, “Türkiye’de neden iktisat bloğu yok?”, “Türkiye’den neden aynı şehirlerdeki iktisat bölümleri bir araya gelip uluslar arası bir yüksek lisans okulu kurmazlar?” gibi sorular sorarak ülkedeki iktisat bilimiyle ilgili eksikleri yazdığımı hatırlıyorum. Bu sefer de benzer ve ilintili bir konuya, Türkiye’deki iktisat dergilerine değinmek istiyorum. Ancak, ne mutlu ki, bu sefer bu şekilde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Önceki yazılarımın birkaçında, “Türkiye’de neden iktisat bloğu yok?”, “Türkiye’den neden aynı şehirlerdeki iktisat bölümleri bir araya gelip uluslar arası bir yüksek lisans okulu kurmazlar?” gibi sorular sorarak ülkedeki iktisat bilimiyle ilgili eksikleri yazdığımı hatırlıyorum.</p>
<p>Bu sefer de benzer ve ilintili bir konuya, Türkiye’deki iktisat dergilerine değinmek istiyorum.</p>
<p><span id="more-2377"></span>Ancak, ne mutlu ki, bu sefer bu şekilde olumsuz bir soru sormayacağım. Çünkü her ne kadar hala sayıca ve kalite yönünden eksikleri bulunsa da Türkiye’de de yavaş yavaş hem akademik hem de yarı-akademik iktisat dergileri çıkmaya başladı. Tabii ki daha kat edilmesi gereken uzun bir yol var, ama yine de bir şeylerin yapılmaya çalışıldığını görmek sevindirici.</p>
<p>Öncelikle, akademik dergilere bakalım. Ancak,  akademik dergileri değerlendirmeden önce, her ne kadar eksikleri olsa da dergileri yaşam ömrü, süreklilik ve bir noktaya kadar kalite açısından değerlendiren endekslerin varlığından da kısaca bahsetmek gerek. Bir Amerikan şirketi olan Thomson Reuters, dünyadaki bilimsel dergileri aralarında söz konusu derginin düzenli olarak yayınlandığı süre, dergiye yapılan katkıların uluslararası boyutu, editörlerin bilimsel yeterliliği ve tanınmışlığı vs. gibi kriterlerin de bulunduğu çeşitli kriterlere göre çeşitli endekslerin içine koyuyor. Sosyal bilimler için oluşturulan endeksin adı ise “Social Sciences Citation Index”. Her ne kadar, özellikle iktisat bilimi için farklı endeksler olsa da, genelde akademik dergiler, bu endeksin içinde olup olmadıklarına göre değerlendiriliyorlar. Her ne kadar, ABD ve Avrupa’nın başlıca üniversitelerinde, dergiler bu endekste olup olmadıklarından öte, akademik çevrelerde tanınmışlıklarına göre değerlendilirse de Türkiye ve birçok diğer ülkede, özellikle doçent olmak isteyen akademisyenler için SSCI endeksli bir dergide yayın yapmak aşılması gereken kriterlerden biri olarak göze çarpıyor.</p>
<p>Türkiye’ye gelirsek, açıkçası, Türkiye’de iktisat bilimi için akademik dergi sayısı bağlamında bir enflasyon olduğunu söylesek hiç de yanlış olmaz. Hemen her üniversitenin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin ve/veya Sosyal Bilimler Enstitü’lerinin kendi adlarına çıkardıkları “…. Üniversitesi İİBF Fakültesi Dergisi” türevi adları olan fakülte ve enstitü dergileri var. Bu üniversite dergilerinden ne yazık ki, genelde “sürekli ve düzenli yayınlanma” koşulunu yerine getiremediklerinden hiçbiri SSCI endeksi içersinde değiller. Bildiğim kadarıyla ODTÜ’nin çıkardığı Gelişme Dergisi, METU Studies in Development, bir ara SSCI’ya girmeye oldukça yaklaşmasına rağmen endeks içine alınmamış. Türkiye ekonomisi üzerine makale taraması yapıldığında rastlanan başka bir dergi Yapı Kredi Economic Review ise sanırım artık düzenli olarak çıkmıyor; en azından internet üzerinden erişimi yok. Her ne kadar, psikoloji, uluslar arası ilişkiler, Türkiye çalışmaları ve kamu yönetimi alanlarında iktisat makaleleri de yayınlayabilen farklı birkaç dergi bu endeks içinde yer alsak, başlı başına iktisat bilimi için Türkiye’de bu endeksin içinde yer alan tek bir dergi var, o da İktisat, İşletme ve Finans. İnsanın içinden ister istemez geçiyor, keşke bir de yurtdışındaki örneklerinde olduğu gibi “Journal of Turkish Economic Association”, “Turkish Economic Review” ya da benzer adlı bir dergimiz de olsa.</p>
<p>Yarı-akademik dergilere geçtiğimizde ise, her ne kadar politik iktisat içine sokabileceğimiz ve düzensiz yayınlanan çeşitli dergiler olsa da benim bildiğim kadarıyla an itibariyle düzenli olarak çıkan iki iktisat dergisi var. Bunlardan bir tanesi uzun yıllardır, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti tarafından 1960’lardan bu yana yayınlanan İktisat Dergisi. Bir diğer ise henüz çok yeni olan ve Ekim 2010’dan bu yana Efil Yayınevi’nce yayınlanan İktisat ve Toplum Dergisi. Muhtemelen bu iki dergi de yayıncılarına kar ettirmeyen ve belki de çıkarılmaları salt iktisadi mantıkla açıklanamayacak yayınlar. Ama Türkiye’de önemli bir açığı kapattıklarını da zannediyorum hiçkimse inkar edemez.</p>
<p>Gönül ister ki, hem akademik hem de yarı-akademik dergilerimizin sayıları ve sayılarıyla beraber kaliteleri de artsın</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/05/12/2377/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>2010 İktisat Bölümleri Kontenjanları</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/07/28/2010-iktisat-bolumleri-kontenjanlari/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/07/28/2010-iktisat-bolumleri-kontenjanlari/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 12:18:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ceyhun_Elgin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>
		<category><![CDATA[iktisat bölümleri]]></category>
		<category><![CDATA[kontenjan]]></category>
		<category><![CDATA[LYS]]></category>
		<category><![CDATA[ÖSYM]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[YÖK]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Abant İzzet Baysal Üniversitesi: 206&#8242;da sabit Adıyaman Üniversitesi: 52&#8242;den 114&#8242;e Adnan Menderes Üniversitesi: 246&#8242;dan 258&#8242;e Afyon Kocatepe Üniversitesi: 186&#8242;dan 196&#8242;ya Ahi Evren Üniversitesi: 104 kişilik yeni bölüm Akdeniz Üniversitesi: 103&#8242;te sabit Anadolu Üniversitesi: 493&#8242;ten 482&#8242;ye Ankara Üniversitesi: 82&#8242;den 88&#8242;e Ardahan Üniversitesi: Yeni açılan İİBF&#8217;ye 308 kişilik kontenjan Atatürk Üniversitesi: 246&#8242;dan 258&#8242;e Atılım Üniversitesi: 60&#8242;tan 40&#8242;a [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Abant İzzet Baysal Üniversitesi: 206&#8242;da sabit</p>
<p>Adıyaman Üniversitesi: 52&#8242;den 114&#8242;e</p>
<p>Adnan Menderes Üniversitesi: 246&#8242;dan 258&#8242;e</p>
<p>Afyon Kocatepe Üniversitesi: 186&#8242;dan 196&#8242;ya</p>
<p>Ahi Evren Üniversitesi: 104 kişilik yeni bölüm</p>
<p>Akdeniz Üniversitesi: 103&#8242;te sabit</p>
<p><span id="more-1689"></span></p>
<p>Anadolu Üniversitesi: 493&#8242;ten 482&#8242;ye</p>
<p>Ankara Üniversitesi: 82&#8242;den 88&#8242;e</p>
<p>Ardahan Üniversitesi: Yeni açılan İİBF&#8217;ye 308 kişilik kontenjan</p>
<p>Atatürk Üniversitesi: 246&#8242;dan 258&#8242;e</p>
<p>Atılım Üniversitesi: 60&#8242;tan 40&#8242;a</p>
<p>Bahçeşehir Üniversitesi: 75&#8242;ten 78&#8242;e</p>
<p>Balıkesir Üniversitesi: 41&#8242;den 362&#8242;ye</p>
<p>Bartın Üniversitesi:104&#8242;ten 124&#8242;e</p>
<p>Başkent Üniversitesi:70&#8242;ten 60&#8242;a</p>
<p>Baybur Üniversitesi: Yeni açılan 216 kontenjan</p>
<p>Beykent Üniversitesi:122&#8242;den 120&#8242;ye</p>
<p>Bilecik Üniversitesi:226&#8242;dan 236&#8242;ya</p>
<p>Bilkent Üniversitesi:180&#8242;den 130&#8242;a</p>
<p>Bingöl Üniversitesi: 108&#8242;den 0&#8242;a.</p>
<p>Boğaziçi Üniversitesi: 108&#8242;de sabit</p>
<p>Bozok Üniversitesi: 124&#8242;ten 134&#8242;e</p>
<p>Celal Bayar Üniversitesi: 308&#8242;de sabit</p>
<p>Cumhuriyet Üniversitesi:144&#8242;ten 164&#8242;e</p>
<p>Çanakkale Üniversitesi: 164&#8242;ten 176&#8242;ya</p>
<p>Çankaya Üniversitesi: 60&#8242;da sabit</p>
<p>Çankırı Karatekin Üniversitesi: 104&#8242;ten 114&#8242;e</p>
<p>Çukurova Üniversitesi: 246&#8242;dan 282&#8242;ye</p>
<p>Dicle Üniversitesi: 41&#8242;den 104&#8242;e</p>
<p>Dokuz Eylül Üniversitesi: 252&#8242;den 452&#8242;ye</p>
<p>Dumlupınar Üniversitesi: 210&#8242;dan 410&#8242;a</p>
<p>Ege Üniversitesi: 216&#8242;da sabit</p>
<p>Erciyes Üniversitesi: 206&#8242;dan 216&#8242;ya</p>
<p>Erzincan Üniversitesi: 104&#8242;ten 114&#8242;e</p>
<p>Eskişehir Osmangazi Üniversitesi:206&#8242;dan 196&#8242;ya</p>
<p>Fatih Üniversitesi:120&#8242;de sabit</p>
<p>Galatasaray Üniversitesi:21&#8242;de sabit</p>
<p>Gazi Üniversitesi:368&#8242;den 328&#8242;e</p>
<p>Gaziantep Üniversitesi:154&#8242;ten 258&#8242;e</p>
<p>Gaziosmanpaşa Üniversitesi: 186&#8242;dan 196&#8242;ya</p>
<p>Gazikent Üniversitesi: Yeni açılan İİBF&#8217;ye 225 kişilik kontenjan</p>
<p>Gediz Üniversitesi: 70&#8242;te sabit</p>
<p>Giresun Üniversitesi: 164&#8242;ten 196&#8242;ya</p>
<p>Gümüşhane Üniversitesi: 154&#8242;ten 164&#8242;e</p>
<p>Hacettepe Üniversitesi: 205&#8242;te sabit</p>
<p>Harran Üniversitesi: 62&#8242;den 144&#8242;e</p>
<p>Hitit Üniversitesi: 164&#8242;ten 176&#8242;ya</p>
<p>Işık Üniversitesi: 23 kişilik kontenjan (Geçtiğimiz sene İİBF&#8217;ye toplu alım yapılıyordu.)</p>
<p>İnönü Üniversitesi: 82&#8242;den 176&#8242;ya</p>
<p>İstanbul Bilgi Üniversitesi: 80&#8242;den 90&#8242;a</p>
<p>İstanbul Kültür Üniversitesi: 65&#8242;te sabit</p>
<p>İstanbul Teknik Üniversitesi: 35&#8242;te sabit</p>
<p>İstanbul Üniversitesi: 410&#8242;dan 759&#8242;a</p>
<p>İzmir Ekonomi Üniversitesi: 115&#8242;ten 110&#8242;a</p>
<p>Kadir Has Üniversitesi: 50&#8242;den 40&#8242;a.</p>
<p>Kafkas Üniversitesi: 144&#8242;ten 154&#8242;e.</p>
<p>Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi: 196&#8242;dan 206&#8242;ya.</p>
<p>Karadeniz Teknik Üniversitesi: 370&#8242;te sabit.</p>
<p>Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi: 246&#8242;da sabit.</p>
<p>Kırıkkale Üniversitesi: 164&#8242;ten 176&#8242;ya.</p>
<p>Kırklareli Üniversitesi: 52&#8242;den 114&#8242;e.</p>
<p>Kilis 7 Aralık Üniversitesi: 41&#8242;den 114&#8242;e</p>
<p>Kocaeli Üniversitesi: 246&#8242;da sabit.</p>
<p>Koç Üniversitesi: 101&#8242;den 94&#8242;e.</p>
<p>Maltepe Üniversitesi: 62&#8242;den 33&#8242;e.</p>
<p>Marmara Üniversitesi: 442&#8242;de sabit.</p>
<p>Melikşah Üniversitesi: 60 kişilik yeni kontenjan</p>
<p>Mersin Üniversitesi: 72&#8242;den 154&#8242;e.</p>
<p>Muğla Üniversitesi: 246&#8242;da sabit.</p>
<p>Mustafa Kemal Üniversitesi: 124&#8242;ten 134&#8242;e.</p>
<p>Nevşehir Üniversitesi: 144&#8242;ten 154&#8242;e.</p>
<p>Niğde Üniversitesi:103&#8242;te sabit.</p>
<p>Ondokuz Mayıs Üniversitesi: 52&#8242;den 57&#8242;ye.</p>
<p>Ordu Üniversitesi: 164&#8242;ten 176&#8242;ya.</p>
<p>Ortadoğu Teknik Üniversitesi: 108&#8242;de (Kuzey Kıbırs Kampüsü hariç) sabit.</p>
<p>Pamukkale Üniversitesi: 268&#8242;den 382&#8242;ye</p>
<p>Sabancı Üniversitesi: 176&#8242;dan 183&#8242;e (Ekonomi-Siyaset Toplu Kabul)</p>
<p>Sakarya Üniversitesi: 176&#8242;dan 186&#8242;ya</p>
<p>Selçuk Üniversitesi: 246&#8242;da sabit.</p>
<p>Süleyman Demirel Üniversitesi: 246&#8242;da sabit.</p>
<p>Şırnak Üniversitesi: 41&#8242;den 57&#8242;ye.</p>
<p>TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi: 75&#8242;ten 81&#8242;e.</p>
<p>Toros Üniversitesi: Yeni açılan 90 kişilik kontenjan.</p>
<p>Trakya Üniversitesi: 154&#8242;ten 164&#8242;e.</p>
<p>Tunceli Üniversitesi: Yeni açılan 104 kişilik kontenjan.</p>
<p>Turgut Özal Üniversitesi: Yeni açılan 75 kişilik kontenjan.</p>
<p>Uludağ Üniversitesi: 410&#8242;da sabit.</p>
<p>Uşak Üniversitesi: 72&#8242;den 154&#8242;e.</p>
<p>Yaşar Üniversitesi: 50&#8242;den 40&#8242;a.</p>
<p>Yeditepe Üniversitesi: 70&#8242;ten 60&#8242;a.</p>
<p>Yıldız Teknik Üniversitesi: 206&#8242;da sabit.</p>
<p>Yüzüncü Yıl Üniversitesi: 124&#8242;ten 134&#8242;e.</p>
<p>Zirve Üniversitesi: 60&#8242;ta sabit.</p>
<p>Zonguldak Karaelmas Üniversitesi: 206&#8242;da sabit.</p>
<p>Toplam kaç ediyor? 16.409!</p>
<p>Geçen sene aynı şekilde hesapladığımda çıkan sonuç kaçtı? 14.090</p>
<p>Peki nedir bu sayılar? 2010 yılı için YÖK&#8217;ün belirlediği üniversitelerin iktisat ve ekonomi bölümü kontenjanları.</p>
<p>Geçen seneki gibi, hemen belirteyim, bu kontenjanlar, Türkiye&#8217;deki bütün  üniversitelerin birinci ya da ikinci öğretimlerinin, Türkçe, İngilizce  ya da Fransızca eğitim yapan &#8220;iktisat&#8221; ya da &#8220;ekonomi&#8221; adlı bölümlerini  içeriyor. Adları iktisat ya da ekonomi olmayan, &#8220;bankacılık ve finans&#8221;,  &#8220;ekonomi ve finans&#8221;, &#8220;maliye&#8221;, &#8220;ekonomi politik ve toplum felsefesi&#8221;,  &#8220;Uluslararası Ticaret&#8221;, &#8220;Uluslararası Finans&#8221;, &#8220;Finans Matematiği&#8221; ya  da  &#8220;İşletme-Ekonomi&#8221; gibi iktisat bölümleriyle hemen hemen aynı  programa sahip bölümlerin kontenjanlarını saymadım. Ayrıca, KKTC ve  Türkiye&#8217;ye kontenjan ayıran diğer bazı komşu ülkelerin üniversitelerini  listeye koymadım. Onları da ekleyince, rahatça 18,000&#8242;e ulaşıyoruz.  İktisatla benzer programlara sahip, yukarda adını saydığım bölümleri de  ekleyince 25,000&#8242;i bile geçiyoruz. Hatta, kontenjan sınırlaması olmayan  Açıköğretim Fakültesi İktisat Bölümü&#8217;nü de eklersek, bu kontenjan toplamı kimbilir kaça  çıkar?</p>
<p>Yukardaki tabloyu geçen sene ile karşılaştırdığımızda ortaya çıkan bir  gerçek daha var. Birçok vakıf üniversitesi her nedense(!)  kontenjanlarını geçen seneye göre indirirken, devlet üniversitelerinin  kontenjanları, hangi rasyonel ile kararlaştırıldıysa arttırılmış.</p>
<p>Yazıyı, geçen sene de sorduğumuz soruyla bitirelim: Türkiye&#8217;nin bu kadar iktisatçıya ihtiyacı var mı?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/07/28/2010-iktisat-bolumleri-kontenjanlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Erasmus Değişim Programları: Bol alkol, geçilemeyen dersler, uzatılan okullar&#8230;</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/07/02/erasmus-degisim-programlari-bol-alkol-gecilemeyen-dersler-uzatilan-okullar/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/07/02/erasmus-degisim-programlari-bol-alkol-gecilemeyen-dersler-uzatilan-okullar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jul 2010 10:06:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Sağ olsun Ekrem dün bir isyan bayrağı çekti. Ben de bugün onun bayrağının yanına bir başka bayrak çekmek niyetindeyim: Erasmus değişim programları! Google&#8217;a bu işin amacı nedir diye sorduğumda önce nazlandı &#8220;Git Binali Yıldırım&#8217;a sor&#8221; dedi ama sonra ikna etmeyi başardım. Çıkan sonuçlarda şöyle bir şeyle karşılaşıyorsunuz: Programın amacı Avrupa Birliği ülkeleriyle aday ülkelerin yüksek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sağ olsun Ekrem dün bir isyan bayrağı çekti. Ben de bugün onun bayrağının yanına bir başka bayrak çekmek niyetindeyim: Erasmus değişim programları!</p>
<p>Google&#8217;a bu işin amacı nedir diye sorduğumda önce nazlandı &#8220;Git Binali Yıldırım&#8217;a sor&#8221; dedi ama sonra ikna etmeyi başardım. Çıkan sonuçlarda şöyle bir şeyle <a href="http://www.erasmusrehberi.com/erasmus-programi-nedir/#ixzz0sVxQEFzR" target="_blank">karşılaşıyorsunuz:</a></p>
<blockquote><p>Programın amacı Avrupa Birliği ülkeleriyle aday ülkelerin yüksek öğretim kurumları arasındaki işbirliğini teşvik edip geliştirerek yükseköğretimde Avrupa boyutunu ön plana çıkarmaktır. Bu amaçla Erasmus programı kapsamında her yıl binlerce öğrenciye ve öğretim görevlisine eğitim ve öğretim faaliyetlerinin bir kısmını yurtdışında geçirme imkanı tanınmakta, bunun yanında ortak araştırma projeleri, yoğun programlar, müfredat geliştirme çalışmaları ve Avrupa çapında Tematik Ağların finansmanı sağlanmaktadır. Erasmus eylemi oluşturulurken hedefler arasında Avrupa’da yüksek öğrenimin kalitesini arttırmak, farklı kültürler ve yaşam biçimlerine karşı toleranslı yaklaşabilme becerisini geliştirmek ve dünyanın en rekabetçi ekonomileri arasında Birlik olarak yer alabilmek için küreselleşme sürecinde istihdam piyasasının niteliklerine uygun eleman yetiştirebilmek amaçlanmıştır.</p></blockquote>
<p>Sevgili Avrupa Birliği&#8217;nin ilgili birimleri başta olmak üzere tüm &#8220;paydaş&#8221;lara, bu aralar necip Türk köşe yazarlarının arasında moda olduğu üzere, ben de bir açık mektup yazayım. Hoş, açık mektubun dili Türkçe olduğu için Avrupalı dostlarımız zorluk çekebilirler ama Google Translate pek de fena değildir. (Please use Google Translate my dear EU)<span id="more-1609"></span></p>
<p><strong>Sevgili Avrupa  Birliği ve onun Erasmus Programı ile ilgili kişileri,</strong></p>
<p>Siz ne kadar akıllısınız böyle? Hiç gidip şu öğrenciler ne yapıyor, kaç dersi geçiyor, kaç ders alıyor diye bakıyor musunuz? Türkiye&#8217;den giden öğrenciye verdiğiniz aylık 600 Euro&#8217;ya yakın parayla sabahlara kadar içip en az 4 ay boyunca yatan, girdiği dersleri doğru düzgün başaramayan, geldiği okulla denk dersleri bulamadığı için okulunu uzatan çocuklar hangi bilimsel iş birliği çalışmalarını yapıyorlar? Bu çocuklar zaten bin türlü dert çekerek üniversiteye giriyorlar, aileleri yüzlerce lira harcıyor ama sonra siz gelip yoldan çıkartıyorsunuz! Avrupa&#8217;nın ve kültürler arası buğulu günlerin sonu geldiğinde uzamış okulları ve ailelerinin bir yıl daha katlanmak zorunda oldukları masraflarıyla dımdızlak ortada kalıyorlar. Yapmayın böyle şeyler, sizin amacınız bizi bitirmek mi?</p>
<p><strong>Eyyy AB&#8217;ye öğrenci gönderen yurdum üniversitelerinin değerli bölüm başkanları, sizlere de bir çift sözüm var:<br />
</strong>Bu çocuklar daha matematiksel ekonomiyi bilmeden ileri makro ekonomi derslerini nasıl başaracaklar? Kalkıp da lisans 4. sınıf öğrencisinden yüksek lisans ileri makro ekonomi 2 dersini almasını istemenin mantığı nedir? Bu çocuklar bu dersleri nasıl geçsinler? Sonra da efendim yok okulu uzatıyorlar, yok çok tembeller, yok efendim her gece alemdeler&#8230; Ne yapsın yavrucaklar? Dert onlarda, keder onlarda!..</p>
<p><strong>Hızımı almışken bir çift sözü de İspanyol Hükümeti&#8217;ne edeyim:<br />
</strong>Eyyy İspanya&#8217;nın aklı evvel yöneticileri! Gönderdiğiniz çocukların bir kısmı İngilizce konuşamıyor; konuşamadıkları için derslere giremiyor, girse de bir şey anlamıyorlar. Anlamadıkları için hep İspanyol arkadaşlarıyla geziyorlar. Zaten verdiğiniz para da üç kuruşmuş; pizzacıda, kebapçıda çalışmaktan hafta içleri helak oluyorlar. Şaraba da çok düşkünler. Demedi demeyin, sonra başınıza dert olurlar! Hem siz bu çocukları göndermeden önce İngilizce sınavı yapmıyor musunuz? Kasap Alfredo mu hazırlıyor bu sınavları kardeşim? (Not: İspanya Kasaplar Odası alınmasın, dost acı söyler!)</p>
<p><strong>Durun, durun. Çiftlerden birini de Erasmus öğrencilerine ders veren akademisyenlere edeyim:</strong><br />
Eyyy aziz ve leziz toprakların akademisyenleri. Türk, İspanyol ve İtalyan öğrenciler başta olmak üzere gelişmekte olan ve geliştiğini sanan ülke evlatlarının notlarını ittirin. Kanaat notu lisede kaldı sanmayın, kıt kanaatli olmayın! 67&#8242;den 68 değil, 90 yapın! Bu çocukların çoğu mezun olunca işsiz kalıyor, işe başlasa da işletme bitirip pilot oluyorlar. O yüzden diplomanın bir önemi yok. Hem ne demiş ünlü Türk büyüğü: <em>&#8220;Beş yılda okulda öğrendiklerinizi unutmak için bir beş yılı da piyasada geçirmeniz gerekiyor&#8221;</em>. Pilot demiştim, şaşırmayın. Oluyor, siz bana rüşvetten bahsedin ben sizi AB kriterlerini en iyi uygulayan sevgili yeni üyelerden Bulgaristan&#8217;ın pasaportuyla Fransa&#8217;da tatile göndereyim!</p>
<p><strong>Kapanışı da sevgili öğrencilere birkaç nasihat vererek yapmak istiyorum:<br />
</strong>Değerli ve çok nezih Erasmus öğrencileri. Çektiğiniz sıkıntıların farkındayım ve bunu her platformda dile getiriyorum, getirmeye de devam edeceğim.</p>
<ul>
<li>Hepimizin bildiği gibi alkol fiyatları, özellikle Almanya ve İskandinavya&#8217;ya giden arkadaşlarımız için büyük bir problem. Tiz zamanda Erasmus öğrencilerine vergi indirimine gidilmesi için bakanlıklar nezdinde çalışmalara başlayacağım!</li>
<li>Derslerin uyumsuzluğu ve hocaların ittirmemesi ise herkesin bildiği bir başka sorun. Hocalara buradan fırçayı kaydım, anlamazlarsa elçilerini Dış İşleri&#8217;ne çağırır orada rahatsızlığımızı bildiririz İsrail&#8217;e bildirdiğimiz gibi. Baktık olmuyor 2 akademisyeni buraya getirip haftada 28 saat derse sokar, 900 kağıt okuturuz; o zaman anlarlar!</li>
<li>Kız ve erkek arkadaşlar arasındaki birliktelikleri de değişim süresince yasal teminat altına almak için Adalet Bakanlığı ile görüşmelere başlıyorum. Prensipte bu konuya karşı değiller ama AKP&#8217;li Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı&#8217;nın önerisini AB&#8217;ye de taşıyarak Truva Atı prensibiyle kaleyi içeriden fethedebileceğimizi düşünüyorlar. Bu ufak pürüz dışında gönüllerimiz bir, inşallah.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/07/02/erasmus-degisim-programlari-bol-alkol-gecilemeyen-dersler-uzatilan-okullar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Murat Çokgezen Röportajı &#8211; 2</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/04/03/murat-cokgezen-roportaji-2/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/04/03/murat-cokgezen-roportaji-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Apr 2010 16:12:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Bir diğer sorum da hocam, yeni açılan özel üniversiteler ve devlet üniversitelerindeki durumla ilgili. Durum iki tarafta da aynı. Yani iktisat ve işletme bölümleri hemen açılıyor. Bir masa, bir hoca, tamam. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz, iktisat eğitiminin kalitesi bağlamında, nelerdir hocam? Tabii bu şekilde açılan üniversitenin eğitimi de ona göre oluyor. Bu şekilde oradan yetişen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.barisurhan.com/murat_hoca_son.jpg" alt="" width="316" height="210" /></p>
<p style="text-align: left;">
<p><em>Bir diğer sorum da hocam, yeni açılan özel üniversiteler ve devlet üniversitelerindeki durumla ilgili. Durum iki tarafta da aynı. Yani iktisat ve işletme bölümleri hemen açılıyor. Bir masa, bir hoca, tamam. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz, iktisat eğitiminin kalitesi bağlamında, nelerdir hocam?</em></p>
<p>Tabii bu şekilde açılan üniversitenin eğitimi de ona göre oluyor. Bu şekilde oradan yetişen adam işe yaramıyor, bu yüzden bunlara talep de düşük oluyor. Herkes belirli, kurumlaşmış yerleri tercih ediyor. Ama bu okullar da isteniyor, ben bunu da tartışamam. Yani vatandaş ben kötü iktisat eğitimi istiyorum diyorsa ne yapacaksın? Biraz önce de söyledim, adam ben Serçe’ye binmek istiyorum diyor, biz ise yok, illa Cadillac’a bineceksin diyoruz. Bırak, adam neye istiyorsa ona binsin. Yeter ki neye bindiğini bilsin. Burada önemli olan, eğitim kaliteleri arasındaki farkın vergi veren kişiler tarafından bilinmesi. Özel üniversiteler bunlara kendileri katlanıyor, ama devlette durum farklı. Bu kötü eğitimi finanse etmeye vergi verenler razıysa, benim için sorun yok. Ama kurumlar arasındaki bu fark tüm vergi verenler tarafından bilinsin istiyorum.</p>
<p><span id="more-1241"></span></p>
<p><em>Üniversitelerdeki akademik performans da ayrı bir konu. Sizin bu konuda bir çalışmanız var. Bu çalışmanızdan biraz bahsedebilir misiniz?</em></p>
<p>Söylediğim gibi, akademisyenlerin iyisi var kötüsü var. Bu olacak, kaçınılmaz bir şey. Yalnız Türkiye’de şöyle bir durum var: İyi ile kötü arasındaki fark bilinmiyor. Dolayısıyla insanlar da bu farkı belirtmek istemiyor. Bakıyorsun, herkes profesör olmuş. Nobel’i alan da profesör, hiç doğru düzgün okuma-yazma bilmeyen de profesör. Dolayısıyla bunun birtakım kriterlerinin olması lazım. Para kazanmak için insanların birtakım bedeller ödemesi gerekli. Bu konularda kriter koymak gerçekten zor. Ama bence, tartışmalı da olsa birtakım kriterler koyarak bunları belirlemeye çalışmak hiç kriter olmamasından daha iyidir. Biliyorsunuz, doçentliğe yükselmek için bir yabancı dil barajı var. Şu anda insanlar bu baraja takılıyorlar. Demek ki, Türkiye’de birçok doçent ve profesör bir yabancı dili doğru düzgün konuşamıyor. Bunu yapamıyorsa uluslararası literatürü takip edemiyor demektir. Bırakın yayın yapmayı, dünyada ne olduğundan haberi yok demektir.</p>
<p>Bir akademisyenin iki tane alternatifi var: (1) Çalışıp yabancı dili öğrenmek – bu zor bir şey; (2) Yabancı dil barajının kalkması için kulis yapmak – bu daha kolay. Sanırım bundan önceki hükümet döneminde oldu. Hükümete baskı yaptılar, kanunu değiştirdiler, baraj düşürüldü. Hatta bir kereliğine mahsus olarak düşürüldü. Ondan sonra bunlar doçent oldular.</p>
<p>Dışarıdan bakan bir insan açısından, yani vergi veren bir kişi açısından baktığınızda, bu kişi “adam doçent olmuş, helal olsun aldığı paraya” diyor. Vergi veren hiç kimse, örneğin bir profesöre verdiği parayı sorgulamıyor. Bunların arasında bu parayı hiç hak etmeyen adamlar olduğunu bilmiyor. En azından bunlar bilinsin istiyorum. Bunun için de birtakım kriterler uygulanmalı. Bu kriterler ne olabilir? Bence yayın yapmak önemli bir kriter. Yabancı dil kriteri de öyle. Mesela yabancı dil kriteri doçentlikte değil, doktora eğitimine başlamadan önce uygulanmalı. Belli bir seviyenin üzerinde yabancı dil bilgisi olmayan adam doktoraya alınmamalı, çünkü doktora insanın bilgisinin şekillendiği yerdir. Yabancı dil bilmeyen, dünyadaki literatürü izleyemeyen bir adama nasıl doktor ünvanı veriyoruz, bunu çok merak ediyorum. Sonra o adam doçent oluyor. 40 yaşından sonra İngilizce öğrenmesi mümkün değil zaten. Dolayısıyla ne yapıyor? Kendisini başka işlere veriyor, siyasete veriyor falan filan. Bu yüzden objektif kriterlerin mümkün olduğunca arttırılması lazım. İngilizce bilmek ve yayın yapmak bu kriterlerdendir.</p>
<p><em>Peki, biraz da piyasanın iktisatçılara bakışından bahsedelim. Mesela çok gördüğümüz bir şey: Bankalar gişe memuru alıyorlar, ama kriterlerine iktisat ve işletme mezunu olmayı koyuyorlar. Düşündüğümüz zaman, o işin gereği ileri düzey bir bakkal hesabından fazla değil, ama yoğun şekilde dört yıllık üniversite mezunları istihdam ediliyor. Bunu kaynak israfı boyutuyla düşündüğümüzde, piyasa bu kaynak israfını kendi lehine değerlendiriyor diye düşünebilir miyiz?</em></p>
<p>Evet, ileri bir bakkal hesabından öte bir şey gerektirmediği doğru. Burada suçlamamız gereken piyasa değil. Daha önce söylediğim gibi, bu kaynak israfını yaratan şey talep fazlasıdır. Sen de olsan, aynı paraya lise mezunu yerine üniversite mezunu çalıştırmak istersin. Kaynak israfı mı bu? Kesinlikle kaynak israfı. Daha önce de söyledim, malları bir şekilde piyasa fiyatının altına bir fiyatla sattığınızda kaynak israfı olur.</p>
<p><em>İktisat eğitimimize baktığınız zaman, dünya ile karşılaştırmalı olarak, kendi akademisyenlerimizi yetiştirebilir noktada olduğumuzu düşünüyor musunuz? Yani bu anlamda, kendi akademisyenlerimizi yetiştirerek dünya ile rekabet edebilecek noktada olduğumuzu düşünüyor musunuz?</em></p>
<p>Kendi akademisyenlerimizi yetiştirme noktasında, çok sayılı insanın bunu yapabileceğini düşünüyorum. Bunun sayılı okulda yapılabileceğini düşünüyorum. Bence çoğu okulda doğru düzgün akademisyen yetiştirebilecek doktora programları, bunu yürütebilecek hoca potansiyeli yok. En azından kamu üniversiteleri için bu böyle, çünkü dediğim gibi, vergi verenler açısından ben kendimi kamu üniversitelerinden sorumlu tutuyorum. Doktora programında ders verecek hocaların çıtasının yüksek olması gerekiyor. Kendisinin çıtası yüksek olacak ki, öğrencisinin çıtasını da yüksek tutabilsin. Doktora bu sonuçta, bir adamı şekillendiriyorsun.</p>
<p><em>İktisadiyat’ta yazan Ceyhun Elgin bir yazısında belki Avrupa’da olduğu gibi bölgesel enstitüler kurulabilir diye bir öneride bulunmuştu.</em></p>
<p>Kesinlikle, öyle olması lazım.</p>
<p><em>Mesela Hollanda’daki Tinbergen Enstitüsü 20 yılı aşkın bir süredir hem içeriye hem de dışarıya akademisyen yetiştiren bir yapı. Belki bizde de böyle bir şey olabilir. Bu noktada, düzenleme ve denetleme boyutuyla YÖK’ü nasıl görüyorsunuz?</em></p>
<p>Nihayetinde YÖK de akademisyenlerden müteşekkil bir yapı. Bir şekilde onlar da içlerinden geldikleri grubu suçlamak istemiyor. Zaten şu anda Türkiye’de bu kadar çok doktora programına ihtiyaç da yok. Dediğiniz gibi, belki bölgesel birtakım yapılar oluşturulabilir. Burada görev almanın çıtaları diğerlerine göre çok yüksek olabilir. Burası bir cazibe merkezi olur. Sadece buralara doktora verme yetkisi verilir. Çok da güzel olur bence.</p>
<p><em>Son birkaç sorumu da iktisat öğrencisi arkadaşların merakları ve bize yönelttikleri soruları bağlamında sormak istiyorum. Ben de İktisadiyat’taki bir yazımda bundan bahsetmiştim. En başta da siz “iktisat okumayın” şeklinde bunu dile getirmiştiniz. Yurtdışındaki saygın doktora programlarına baktığımızda mühendisleri, matematikçileri ve hatta fizikçileri doktora programlarına kabul ettiklerini görüyoruz. Bu noktada iktisat okumanın anlamı ne oluyor? Bununla ilgili sorular geliyor. Siz bu konuyu biraz daha açabilir misiniz? </em></p>
<p>Özellikle akademisyenlikte, iktisat menşeinden geldiğinizde kafanız şekillendirilmiş hâlde geliyorsunuz. Belirli şekilde ön yargılarınız oluyor. Ama bir matematikçi, bir fizikçi dışarıdan bakıyor. Belki daha iyi görüyor. Sizin de bildiğiniz gibi, Nobel almış iktisatçılar arasında kökeni iktisat dahi olmayan isimler var: Kahneman,Smith, Nash. Yani bu tip insanların da önünü kapamamak lazım.</p>
<p><em>İktisat lisans eğitimi bir nevi gereksiz mi oluyor bu durumda? Bugün, ülkesine göre üç ya da dört yıllık bir iktisat lisans programından gelen bir kişi ile bir fizikçinin iktisat yüksek lisans programında gördükleri şeyler aynı. Oradan çıktıklarında da belirli bir seviyenin üzerinde yayın yapabilir hâle geliyorlar. Öyleyse iktisat için iktisat lisansı gereksiz midir?</em></p>
<p>Akademisyen olmak için tabii ki, bence gereksiz. Ayrıca dediğim gibi bir mühendisi de koysanız işletmeciliği çok güzel yapıyor. Birçok örneği var. Şirket yöneticisi var…</p>
<p><em>O zaman buradan hareketle, iktisat bilim midir konusu sorgulanabilir mi?</em></p>
<p>Bence birçok şey sorgulanmaya açık. Buradan bakarsak, sosyal bilimlerin güzel tarafı belki de rekabete daha açık olmasında yatıyor. Mesela bakıyorsunuz, bir hastanenin yöneticisi doktor olabileceği gibi işletme mezunu da olabiliyor. Ama bir işletmeci doktorluk yapamıyor. Belki diğer alanlarda da rekabet olabilir, ama onlar dışa kapalı oldukları için bu pek görünmüyor. Belki ben de lisanstan sonra fizik üzerine yüksek lisans yapsaydım iyi bir fizikçi olurdum. Bunu bilmiyoruz. Mesela bir doktorun bankada çalışması konusunda engel yok, ama bir işletmecinin bir hastaya bakması konusunda ciddi engeller var. Halbuki, diyelim ki, ben işletme okudum, ama kendi zevkine tüm tıp kitaplarını okudum, sınava girdim ve verdim. Niye doktorluk yapamayayım? Biliyorum, bunlar uç örnekler, ama neden olmasın?</p>
<p>Bu anlamda da belki bütün eğitim sisteminin bir şekilde sorgulanması lazım. Dediğiniz gibi, madem bir fizikçi kolaylıkla iktisat Nobel’i alabiliyor, o zaman bunlar sorgulanmalı. Niye sorgulamıyoruz? Belki kimse ekmeğinden olmak istemiyor. Nasıl ki doktorlar kendilerinin mesleğine başkalarının girmesini istemiyorlar, öyle. Ben şöyle düşünüyorum: Mesela göz doktoruna gidiyorsunuz. Doktorun gözünüzün kaç numara bozuk olduğuyla ilgili olarak yaptığı hemen hemen hiçbir şey yok. Bir makineye koyuyor, makine çözüyor her şeyi. O makinenin başında ben de durabilirim. Özellikle eczacıları düşünün. Eczacı dükkânı işletmek için eczacı olmanın hiçbir gereği yok aslında. Sen diplomanı asıyorsun, kalfalar çalıştırıyor. Ama kalfa bir eczane açmak istese yasak. Notere gidiyorsunuz, hiçbir zaman noterin kendisini göremiyorsunuz. Her işi sürekli kâtibi yapıyor, ama kâtip bir noterlik açayım dese olmaz. Halbuki bütün işi katip götürüyor. Şimdiye kadar olmamış olması, bundan sonra olmayacağı anlamına gelmez. Belki bunların hepsinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. İktisat da buna dahil.</p>
<p><em>Birçok arkadaşımızdan şu soru geliyor: Birinci sınıftayım, ikinci sınıftayım, akademik anlamda hangi alanlarda kendimi geliştirmeliyim? Akademisyen olmayı düşünen arkadaşlara tavsiyeleriniz nelerdir?</em></p>
<p>Şu andaki gidişe baktığımızda, tabii ki öncelikli olarak yabancı dil lazım. Yabancı dile yapacağın bir yatırım, akademisyen olsan da olmasan da işine yarar. Yabancı dil öğrenmenin maliyeti hiçbir zaman batık maliyet olmaz. Ondan sonra iktisat teknikleri geliyor. Matematik aşinalığı giderek önem kazanıyor. Buna karşı çıkanlar var, ama bunların bir kısmı matematikten anlamadığı için karşı çıkıyor. Bilmediğini küçümseyen, anlamadığıyla alay eden insan tavrıyla karşı çıkıyorlar. Tabii bu kişilerin hepsi için aynı şeyi söylemiyorum, ama bir kısmı böyle. Artık insanlar akademisyen olmasalar da matematiği, özellikle de istatistik ve ekonometri tekniklerini bir şekilde kullanabiliyorlar. Bunlar bence en önemli yatırımlar. Biraz da hayal gücü olursa, ister akademisyen olsun isterse başka konuda çalışsın, iyi olur diye düşünüyorum.</p>
<p><em>Son olarak; basılı bir kitabınız var, bunun dışında taslak olarak ya da yakında çıkacak bir kitabınız var mı, onu sormak istiyorum.</em></p>
<p>Homoekonomikus’tan bahsediyorsunuz herhalde. Homoekonomikus benzeri bir kitap daha var sırada. Bildiğiniz gibi, Homoekonomikus’ta geçmişte yayınladığım kısa, popüler yazılarımı toplamıştım. Ondan sonra, bir-iki sene boyuca bir dergide tarzları kısmen aynı kısmen farklı olan benzeri yazılar yazmıştım. Onları bir şekilde kitaplaştırmayı düşünüyorum. O da buna benzer bir şey olacak. Ne zaman çıkar bilmiyorum, ama böyle bir hedefim var. En azından, söz uçar yazı kalır. Yazılı bir kaynak bırakalım.</p>
<p><em>Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim hocam.</em></p>
<p>Ben teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/04/03/murat-cokgezen-roportaji-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Murat Çokgezen Röportajı &#8211; 1</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/04/01/murat-cokgezen-roportaji-1/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/04/01/murat-cokgezen-roportaji-1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Apr 2010 00:21:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Murat hocamızı Homoekonomikus ve Ekonomiturk&#8216;teki yazılarından takip ediyorsunuzdur mutlaka. Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü&#8217;nde doçent olarak görev yapan Murat Çokgezen teklifimizi kırmayarak bizimle görüşmeyi kabul etti. Kendisiyle İstanbul’da bir kafede oturup cheese cake ve kahve eşliğinde gerçekleştirdiğimiz sohbetimizi, geç de olsa sizlere sunabilmenin haklı gururunu yaşıyoruz! İlk parça bu hafta, devamı da çok yakında! Keyifli okumalar&#8230; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Murat hocamızı <a href="http://www.homoekonomikus.com/" target="_blank">Homoekonomikus</a> ve <a href="http://ekonomiturk.blogspot.com/">Ekonomiturk</a>&#8216;teki yazılarından takip ediyorsunuzdur mutlaka. Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü&#8217;nde doçent olarak görev yapan Murat Çokgezen teklifimizi kırmayarak bizimle görüşmeyi kabul etti. Kendisiyle İstanbul’da bir kafede oturup <em>cheese cake </em>ve kahve eşliğinde gerçekleştirdiğimiz sohbetimizi, geç de olsa sizlere sunabilmenin haklı gururunu yaşıyoruz! İlk parça bu hafta, devamı da çok yakında! Keyifli okumalar&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://mimoza.marmara.edu.tr/~mcokgez/images/cokgezen.jpg" alt="" width="104" height="144" /></p>
<p><em>Sanıyorum şimdi soracağım soru sizi bir şekilde tanıyan ve yazılarınızı takip eden herkesin merak ettiği bir sorudur. Akademisyenliğe nasıl karar verdiniz? Bu süreç nasıl başladı?</em></p>
<p>Sanıyorum hikâyemi yüksek lisans yıllarında aldığım bir dersten başlatabilirim. O zaman aldığım bir derse kamu üniversitelerinin bir kısmında olduğu gibi dersin hocası değil, asistanı giriyordu. Ama akıllı bir çocuktu, etkilemişti beni, matematik dersleri veriyordu. O yüzden matematiğe merak sarmıştım. Herhalde onun sayesinde oldu, onun çok etkisi vardır.</p>
<p><span id="more-1230"></span></p>
<p><em>Yani siz iktisadı okumaya başladığınızda…</em></p>
<p>Lisans eğitimimi iktisat üzerine tamamlamadım. Uluslararası ilişkiler okudum. İktisat biraz tesadüf oldu, ama sonra sevdim. Bahsettiğim asistanın da katkıları oldu.</p>
<p><em>İktisadiyat üzerinden birçok arkadaş iktisatçı ne iş yapar, hangi konularla ilgilenir diye sorular soruyor. Hatta bir arkadaş iktisatçı olursam çok para kazanır mıyım demişti. Sanırım bu soruyu aracılık ederek size de sormalıyım. İktisatçı ne iş yapar? Çok para kazanır mı? Benim zamanımda iktisat denilince akla borsa, broker, bir gecede kazanılan milyonlar gelirdi. Sizin zamanınızda da böyle miydi?</em></p>
<p>Hayır, hayır. Öyle şeyler pek yoktu. Söylediğim gibi, ben de çok bilinçli başlamadım bu işe. Bazı tesadüflerin etkisi vardır.</p>
<p>İktisatçı para kazanır mı? Kazanılabilir, akademisyen olarak da kazanılabilir. Nobel Ekonomi Ödülü 1.000.000 dolar ise, değil mi? O zaman kazanılabilir.</p>
<p><em>İktisatta bir de şu var: Mesela bir işletmeci, bir makine mühendisi denildiği zaman insanların aklına bir meslek geliyor, ama iktisatçı denildiğinde bu kadar somutlaştıramıyorlar. İktisatçı her işi yapar gibi geliyor insanların aklına. İktisatçı ne yapar?</em></p>
<p>Evet, bu sosyal bilimlerin özelliğinden de ileri geliyor. Bu yüzden ben herkese mühendislik okumalarını tavsiye ediyorum. Mühendisten iktisatçı oluyor, ama iktisatçıdan mühendis olmuyor. Dolayısıyla mühendisliğe yatırım yapmak, iktisada yatırım yapmaktan daha evlâ gözüküyor.</p>
<p><em>Şu anda Marmara Üniversitesi’nde çalışmalarınıza devam ediyorsunuz. İstanbul’dan, Marmara Üniversitesi’nden baktığınızda Türkiye’deki iktisat eğitimini nasıl görüyorsunuz? Yani özel üniversiteler var, devlet üniversiteleri var…</em></p>
<p>Genel olarak ümit var diyebilirim. Ayrıca şunu da söylemek lazım: Efendim, her yerde eğitimin kalitesini yükseltelim diyorlar. Ben bunu pek anlamlı bulmuyorum. Bütün üniversitelerin kalitesini yükseltip aynı seviyeye çekelim demek, bütün otomobil fabrikaları Cadillac kalitesinde araba üretsin demek kadar saçma geliyor bana. Üniversiteler arasında kalite farkı olacak.</p>
<p>Ben daha çok kamu üniversiteleriyle ilgileniyorum, çünkü genelde onlar kamunun parasını yiyorlar. O yüzden oradaki eğitimin topluma karşı birtakım sorumlulukları var, yani hesap verme ihtiyacı var. Tabii şunu söyleyebilir bir kamu üniversitesi: “Ya kardeşim, biz kötü eğitim veriyoruz.” Olabilir, bunu da kabul ederim, ama açık açık bilinsin bu. Bunun bilinebileceği bir sistemin oturmasını istiyorum. Vergi veren kişiler ile bu kişilerin aldığı hizmet arasındaki enformasyon asimetrisinin kapanacağı bir sistem olsun istiyorum ben. Ama vatandaş kalitesi düşük de olsa aldığı eğitimden memnunsa buna söylenecek bir şey yok. Çünkü bir sürü öğrenciye “sen gel birinci sınıfta kaydını yaptır, dördüncü sınıfta sana diplomanı verelim” desek, birçoğu bunu kabul edecektir. Bizim bu adama zorla “gel sana iyi iktisat eğitimi verelim” diye bir çabada bulunmamızı anlamlı bulmuyorum.</p>
<p><em>Bu bağlamda özel üniversiteleri nasıl görüyorsunuz?</em></p>
<p>Bir kere dinamizm getirdiler, farklılık getirdiler. Hem araştırma alanında bir dinamizm getirdiler, hem de iktisat eğitimi noktasında bir dinamizm getirdiler. Şöyle ki: Araştırma yönünden dinamizm getirdiler, çünkü kaynağı bol olan ve iyi kullanan – maalesef bir kısmının kaynağı bol, ama iyi kullanamıyor – mesela Koç Üniversitesi gibi, Bilkent Üniversitesi gibi üniversiteler var. Buralarda hem araştırma kalitesi hem de eğitim kalitesi yüksek. Dolayısıyla bunlar bir şekilde çıtayı sürekli olarak yukarı çekiyorlar. Eskiden var olmayan referans noktaları bir şekilde hayatımıza girmeye başladı. Bu önemli bir şey.<br />
İkincisi, bu üniversiteler iktisat eğitimi açısından iyiler. Çünkü öğrenci en nihayetinde o okul için bir müşteridir, tatmin edilmek zorundadır. Öğretmen de, yani o okuldaki hoca da maaşını öğrenciden aldığını bildiği için müşterisine iyi hizmet ediyor. Ama kamu üniversitelerindeki hocalar maaşını devletten aldığı için öğrencisine değil, devletine hizmet etmeyi öncelikleri arasına koyuyor. Bunu da nereden görüyorum: Bakın, özel üniversitelerde okul tanıtımları var. Hocayı alıyorlar Kars’a gönderiyorlar ve burada iyi öğrenci kimse bul getir diyorlar. Yani profesörü kaldırıyorsunuz Erzurum’da öğrenci bulmaya gönderiyorsunuz. Onu bulamazsa hoca maaşını alamayacak! Ya da okula öğrenci geliyor, ona tanıtım yapılıyor vs. vs. Şimdi kayıt zamanı bir devlet üniversitesine gidin, bir Allah’ın kulunu bulamazsınız! Yani öğrenci gelse kamu üniversitesine, “ben bu okul hakkında bilgi almak istiyorum” dese – şimdi biliyorsunuz sistem de değişti, önce puanı alıyorsunuz, sonra okulu seçiyorsunuz – kendisine yardımcı olacak bir Allah’ın kulunu bulamaz.</p>
<p>Buna karşın neden hâlâ devlet üniversitelerine talep var? Çünkü ortada bir haksız rekabet var. Yani devlet üniversiteleri aynı hizmeti devlet sübvansiyonuyla bedava veriyorlar. Özel üniversitenin puanının ya da talebinin – her ikisi de aynı anlama gelir – bir devlet üniversitesinden düşük olması, oradaki eğitim kalitesinin düşük olduğunu göstermiyor. Sadece ekstra bir para ödemesi gerektiği için öğrenci bedava olanını tercih ediyor. Dolayısıyla özel üniversitelerin bu anlamda çok önemli getirileri olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p><em>İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin Mütevelli Heyeti Başkanı Ekrem Demirtaş’a katıldığı bir programda şöyle bir soru sorulmuştu: “Bu özel üniversiteleri açıyorsunuz, ama öğrenciler aynı şehirdeki bir devlet üniversitesinden çok daha düşük puanlarla bu üniversitelere geliyor ve iktisatçı olarak mezun oluyorlar. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?” O da “bence biz güzel bir şey yapıyoruz, çünkü aslında bu parayı vererek de okuyabilecek olanları devlet kontenjanından düşürmüş oluyoruz ve diğer insanlar için yer açıyoruz” demişti. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz hocam?</em></p>
<p>Çok doğru söylemiş. Aslında özel üniversiteye giden öğrencinin – sadece üniversite değil, lise, ortaokul ya da ilkokul – velisinin de, kendisinin de ödüllendirilmesi gerekir. Çünkü oraya gitmeseydi kamuda bir yer işgal edecekti. Kaç para bunun maliyeti? Diyelim ki 1.000TL. O zaman devlet bu parayı o öğrencinin cebine koymalı. Çünkü o adam aslında diğerlerine bir kıyak yapıyor. Bunun da bir getirisi olmalı.</p>
<p><em>Acaba özel üniversitelere yapılan destekleri bu bağlamda düşünebilir miyiz? Gerçi çok yüksek meblağlar değiller ya…</em></p>
<p>Evet, bunlar çok abartılıyor, ama birçok özel üniversite, özellikle de gerçek anlamda vakıf olanlar için – mesela bir Sabancı vb. – öğrencilerden topladıkları ve devletten aldıkları para yeterli değil, şirketlerden gelen bağışlarla ayakta duruyorlar. Bunlara baktığımızda, devletten aldıkları paranın toplam harcamaları içerisindeki payı öyle abartıldığı kadar değil.</p>
<p><em>Peki, bir de şöyle bir eleştiri var, ama makul bir eleştiri mi bilmiyorum: Devlet üniversitelerindeki hocaları çalıyorlar deniliyor. Yani oradaki iyi hocalar özel üniversitelere gitmeye başlıyor, dolayısıyla öğrenciler…</em></p>
<p>Palavra, palavra! Çünkü kimse devleti bırakmaz. Kim bırakıyor? Emekli olan adam bırakıyor. Dikkat ederseniz, bu şekilde gidenlerin önemli bir kısmı emeklilik yaşı gelmiş insanlardır. Bu anlamda da özel üniversitelerin elini öpmek lazım, çünkü bu üniversiteler emekli olmuş hocayı kendisine almasaydı, o adam sittin sene kamuda kalacaktı. Arkadan gelenlerin önünü kapatacaktı. Kimse devletteki koltuğunu bırakmak istemiyor. Özele niye gidiyor? Devletten bir emekli maaşım var, oradan da biraz para alırım diyor. Yoksa, dikkat ederseniz, faal yaşlardayken özel üniversitelere geçen kişilerin sayısı sınırlı. Dolayısıyla hocalar genelde emekli olduklarında geçiyorlar. Aslında bu da özel üniversitelerin kendi kusurudur. Ben olsam bir tane emekli olmuş hocayı almam. Emekli olmuş adam artık bitmiş demektir.</p>
<p><em>Bu biraz da reklam olabilir mi? Bir nevi vitrin görüntüsü, profesörlerimiz çok var vb…</em></p>
<p>Sanmıyorum, ama öyle bile olsa anlamsız.</p>
<p><em>Özel üniversiteler de iki gruba ayrıldı gibi. Bir tarafta Koç, Sabancı gibi iyi okullardan genç mezunları getirip eğitimlerini bu şekilde veren bir grup, diğer tarafta da içeriden transfer yapan, emekli olmuş hocaları alan bir grup var. Bunların eğitim içerikleri ve yayınları da çok farklılaştı aslında.</em></p>
<p>Doğru. Hangisi iyi? Dışarıdan gelmiş olanı, Koç’un, Sabancı’nınki iyi. Eğer içeride emekli olmuş olanlar işe yarasaydı, ötekilerin de performansının iyi olması lazımdı. O adam zaten işe yaramıyor. Çoğu bir ikinci emeklilik hayatı, tatlı la dolce vita yaşıyor özel üniversitelerde. Aslında bunlar özel üniversitelerin de önünü kapatıyorlar. Ben özel üniversitenin patronu olsam, kamu üniversitesinden emekli olmuş adamı kapımdan içeriye sokmam. Paramı israf ediyorum demektir bu. Yok tecrübesiymiş! Hiçbir şeyi anlamlı değil. Onun yerine, bu adamla benzer işleri yapabilecek daha dinamik ve genç insanları hem dünyanın her yerinden hem de daha ucuza istihdam edebilirim. Bence özel üniversiteler paralarını israf ediyorlar. Ben bu adamların – çoğunlukla – işe yaradığını düşünmüyorum. Ha, kamu açısından baktığınızda, dediğim gibi, çok büyük sevap işliyorlar. O işe yaramaz adamlar öteki türlü kamu üniversitelerinde kalacaklardı. Şimdi orayı boşalttılar, aşağıdan gelenlere yer açılmış oluyor. Bu anlamda pozitif etkisi var tabii ki.</p>
<p><em>Bir de şöyle bir tartışma dönüyordu – gerçi öğrenci arkadaşlardan onu meydanlarda da görüyoruz: Devlet okulları parasız olsun. Biliyorsunuz bir katkı payı var devlet okullarında. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz hocam?</em></p>
<p>Devlet okulları zaten parasız sayılır. Yani çok cüzi bir miktar veriyor öğrenci arkadaşlar bunlara. Tabii ben olsam, ben de ücretsiz olsun isterim – akıllı bir hareket yani. Ben de olsam okulumun parasını başkası versin isterim.</p>
<p><em>Yurtdışındaki, mesela İngiltere’deki, Amerika’daki sistem bizde de uygulanabilir olmalı mı? Harç miktarlarının yükseltilmesi eğitimin kalitesinde bir etki yaratabilir mi? ODTÜ Rektörü Ural Akbulut’un bir sözü vardı. Gerçi bununla doğrudan ilgili değil, ama şöyle diyordu: “Otoparktan, yani en azından verebilecek olanlardan yıllık 100 dolar alsam, yıllık bütçeme çok ciddi katkısı olur.”</em></p>
<p>Öncelikle, tırnak içinde, bu durum ciddi yanlış algılamalara yol açıyor. Bir kere, bedava eğitim diye bir şey yok. Eğitim paralı. Ahmet okuyor, ama bunun parasını Mehmet veriyor. Böyle bir sistem var. Öncelikle bu konu iyi anlaşılmalı. Tabii öğrenci açısından okula giden bedavaya okuyor. Bu talep anlaşılabilir bir talep. Dediğim gibi, ben de olsam bedava olsun, paramı başkası versin isterdim. Hatta aldığım ceketin parasını da başkası ödesin isterdim. Yani bu talep çok rasyonel oluyor.</p>
<p>Böyle olmalı mı? Bence olmamalı. Herkes yaptığı şeyin maliyetine katlanmalı. Bunun – bedava eğitimin – bir sürü olumsuz sonucu var. Nedir bunun olumsuz sonucu? Bugün en basit iktisat kuralları söylüyor ki, eğer bir malın piyasa fiyatını olması gerekenin altında belirlerseniz, o mala karşı aşırı talep olur. Şimdi, üniversitelere karşı aşırı bir talep var. Bunu nereden biliyoruz? 1.5 milyon kişi sınava giriyor, 300.000 kontenjan var. Yani bir talep fazlası var. Bu talep fazlası nereden kaynaklanıyor? Üniversitelerin fiyatının olması gerekenin aşağısında olmasından. Bunun ne gibi sonuçları var? Kaynak israfı yaratıyor. Niye? Bedava olduğu için. İşine yarasa da yaramasa da herkes okula gitmeye çalışıyor, askerden kaçmak için okula gidiyor. Düşünsenize, adam askerden kaçıyor, Ahmet askerden kaçıyor, bunun için ben para veriyorum. Kızlar için, belki iyi bir koca bulurum diye sosyalleşmek için giden var. Şimdi o koca bulacak, diğeri sevgili bulacak diye onun parasını ben veriyorum.</p>
<p>Hâlbuki ceplerinden para çıksa insanlar şunu düşünecekler: “Ben bu kadar para vereceğim bu okula, bunun karşılığında ne alacağım?” Para vermedikleri için karşılığının ne olduğunu düşünmüyorlar. Dolayısıyla işlerine yarasa da yaramasa da okuyorlar. Evet, kendisine maliyeti yok, ama topluma büyük bir maliyeti oluyor. O zaman ne oluyor? Adam mezun oluyor, iş bulamıyor. Bu sefer rant aramaya çalışıyor. Yani bu sefer, diğer siyasi durumlardan kendime nasıl menfaat yaratabilirim diye düşünüyor. Rekabetin önünü kapamaya çalışıyor vs, vs.</p>
<p>Benim fikrimce, insanlardan bunun parası bir şekilde alınmalı. Özellikle üniversite eğitiminde insanlar aldıkları eğitimin bedelini doğrudan, bir şekilde ödemeliler. Nasıl ödeyebilirler? Peşin ödeyebilirler. Devlet kredi verir, onlar da mezun olduktan iki sene sonra öderler. Faizsiz olabilir bu, ama bir şekilde ödemeliler. Yani adam okula gitmeden önce şunu düşünmeli – şu an düşünmüyor: “Ben okula gideceğim de ne olacak?” Şu anda düşünmüyor bunu. Adam için okumanın alternatif maliyeti bile yok. Niye? Çoğu okulda devam mecburiyeti bile yok. Adam hem çalışıyor hem de bedavadan okula gidiyor. Hem fırsat maliyeti sıfır hem de okulu sıfır liraya getiriyor. Oh, bundan iyisi can sağlığı. Çok ciddi kaynak israfı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/04/01/murat-cokgezen-roportaji-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

