iktisadiyat

  • Home
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

Mülkiyet Üzerine Hegelci Bir Yorum

Tolga_Bagci | February 14, 2010

 

para

 

 * Bu pasaj  Aziz Yardımlı’ nın, Hegel’in Tüze Felsefesi’ni temel alarak oluşturduğu Modern Tin Dizgesi ‘nden     alıntılanmıştır. Yazıların tamamı için http://www.ideayayinevi.com/noesis/nesnel_tin_anasayfa.htm  adresine  bakabilirsiniz.

” İstenç ilkin evrensel ya da belirlenimsiz istençtir ve böyle olarak kendini belirlemelidir. İstencin ilk belirlenimi Mülkiyettir. Mülkiyetin İstenç ile bir olması Mülkiyetin tanınmamasının Kişinin tanınmaması ile bir olması olgusunun nedenidir. Bir İstenç olarak tanınmamak özgür olarak tanınmamak, İnsan olarak ve insan değeri içinde sayılmamak ya da yok sayılmaktır. Bu düzeye dek, Özgürlük Tanınmaktır.

Mülkiyet İstencin, hiç kuşkusuz özgür İstencin hakkıdır. Bu yüzden Özgürlük bilincinin olmadığı yerde Mülkiyet bilinci de yoktur. Ve Özgür İstenç ancak olmadığı yerde durdurulabilir. Mülkiyetin İstenç-belirlenimi olması onu Özgürlük belirlenimi olarak gösterir. Bu düzeye dek Mülkiyet bilinci ancak Özgürlük bilincinin olduğu yerde bulunur, ve Mülkiyeti olumsuzlamak mantıksal olarak ancak Özgürlük bilincinin daha şimdiden bulunmadığı yerde olanaklıdır (Çarlık Rusyası, Çin vb.).

Mülkiyet kendi başına davranan birşey değildir. Mülkiyette insan davranır. Mülkiyet moral bir kavram değildir, ve Mülkiyete bağlı kötülükler gerçekte insana aittir ve insan duyuncunun gelişmemiş olduğuna tanıklık ederler. Mülkiyet sömürü için kullanılabilir. Ama kullanılmayabilir de. Buna karar verecek olan Duyunçtur.
 
Yasa yapabilme, mülkiyet edinme, yolculuk edebilme, kalıt bırakabilme, duyunç özgürlüğü — tüm bunlar ve daha başkaları insanların her zaman iye oldukları haklar değildiler. Köle hiçbirşeye iye değildi, Serfin hakları Lordun keyfi istenci altındaydı. Loncalar birer topluluk istenci olarak üyeleri üzerinde egemendiler. İsviçre’de kadınlar 1970′lere dek politik eşitlikten yoksundular ve oy verme hakları yoktu.

İnsan uygarlığa doğru eğitilmelidir. Ama yasakların olduğu yerde eğitim olanaklı değildir. Hiçbir mülkiyetin olmadığı yerde hiçbir hırsızlık olmaz. Ama hırsızlık eğilimi kendinde sürer. Ve baskının kalkmasıyla birlikte özgürlüğün ilk belirişi hırsızlık biçimini alır, çünkü İstenç ve Duyunç eğitilmemiştir.”

Aziz Yardımlı

Comments
No Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Bir Site: Phd Comics – Bir Kongre: Bağımsız İktisat

Levent_Neyse | January 25, 2010

Akademik karikatürlerin bulunduğu şöyle bir site buldum ve İktisadiyat okurlarının da hoşuna gideceğini düşünerek paylaşmak istedim:

http://www.phdcomics.com

http://www.phdcomics.com/comics/archive_list.php

.

.

Ayrıca Türkiye Üniversite Öğrencileri Bağımsız İktisat Kongresi bu  sene Ankara’da gerçekleştirilecek. Detaylara kongrenin internet  sitesinden ulaşabilirsiniz:

http://www.bagimsiziktisat.org/

Comments
No Comments »
Categories
Duyurular, Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

GSM Firmalarında Ücretlendirme: Kişisel Bir Araştırma

U.Baris_Urhan | January 21, 2010


Yaklaşık 6 aydır aktif olarak kullandığım Turkcell hattımın her ay gelen faturalarındaki artıştan yola çıkarak Avea ve Vodafone ile karşılaştırmalı bir araştırma yaptım ve şöyle bir sonuç ortaya çıktı:
.
Ayda, en yoğun konuştuğum dönemde bile, yaklaşık olarak 8.000sn’lik (Turkcell+ Sabit Hat + Diğer Operatörler) bir görüşme yapmışım. Bu görüşmenin karşılığı olarak 28,61TL (vergiler hariç) ödemede bulunmuşum. (Vergiler ve SMS’lerle beraber her ay ortalama 85-90TL ödüyor(d)um)
.
Oysa bunun yerine Vodafone Cep Kamu 20 paketine geçseydim (ailenizde bir yakınınız kamu çalışanıysa ya da emekliyse geçebiliyorsunuz) bu görüşme için ödeyeceğim ücret vergiler dahil 20TL olacaktı ve numaramı Turkcell’den taşıdığım için bir de ilk 6 ay boyunca 7200sn (120dk) fazladan yani toplamda 14.400sn (240dk) görüşebilecektim. Bu şu demek, Turkcell’den yaklaşık 60TL’ye yapacağım görüşmeyi Vodafone’dan 20TL’ye yapabilirim.

Mesajlaşmam ise şu andaki tarifem olan Turkcell Genç Tarife’de 30kr iken Vodefone Cep Kamu 20 tarifesinde 25kr.

Telefonumda kayıtlı numaraların 3 tanesi dışında hepsinin Turkcell olduğu yani Vodafone’a geçtiğimde görüşme yapacağım hemen herkesin “diğer operatörler”e dahil edileceği durumda bile Vodafone’a geçerek daha ucuza konuşabilirim.

Bu tarifenin 30 ve 40 olanları da var. Detaylara şuradan bakabilirsiniz (http://www.vodafone.com.tr/Tarifeler/cep-kamu.php)

Şu halde Avea’dan da ucuz olduğu için numaramı Vodafone’a taşıyorum. En azından bir yıl Vodafone’da kalıp bakacağım.

Bence siz de bir değerlendirmede bulunun. Şu linkler işinize yarayabilir:

http://www.vodafone.com.tr/Tarifeler/tarifeler.home.php
http://www.avea.com.tr/tr/sta/bireysel/index.shtml
http://www.turkcell.com.tr/bireysel/tarifeler


Hala bir değişime gitmek sıkıntılı ve zor bir süreç gibi gözüküyorsa o zaman şu makaleye bir bakmanızda fayda var:
.

Status quo bias in decision making

William Samuelson and Richard Zeckhauser


Abstract:
Most real decisions, unlike those of economics texts, have a status quo alternative—that is, doing nothing or maintaining one’s current or previous decision. A series of decision-making experiments shows that individuals disproportionately stick with the status quo. Data on the selections of health plans and retirement programs by faculty members reveal that the status quo bias is substantial in important real decisions. Economics, psychology, and decision theory provide possible explanations for this bias. Applications are discussed ranging from marketing techniques, to industrial organization, to the advance of science.

Key words: decision making – experimental economics – status quo bias – choice model – behavioral economics – rationality

http://www.springerlink.com/content/h1548722q126n043/

Comments
No Comments »
Categories
Deneysel ve Davranışsal İktisat, Serbest Atış, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Cogito’dan Darwin Sayısı

Can Madenci | January 14, 2010

Cogito dergisinin son çıkan sayısının tamamı Darwin’e ayrılmış. 460 küsur sayfalık büyük boy dergide şimdiye dek okuduğum kısımlar arasından en beğendiğim Kahraman İpekdal ve Şafak Mert imzalı “Biyolojik Evrim ve Evrim Kuramı” yazısı oldu. Basit ve sıkıcı olmayan bir üslupla yazılmış. Dergideki yazıların listesi şurada. Meraklılara Tübitak’ın popüler bilim kitapları serisinden çıkan Alan Moorehead’in “Darwin ve Beagle Serüveni” adlı kitabı da tavsiye ederim. (Kitabın linki şurada.)

Dergide “Osmanlı Darwinizmi” adlı yazısında Mehmet Ö. Alkan şöyle yazıyor:

Osmanlı literatüründe, Darwin’e ve evrimci kuramlara yönelik olarak Batı’da olduğu gibi ani ve kurumsal bir dinî reddediş görülmemiştir. 1860’lardan itibaren yayınlara baktığımızda, daha çok anlamaya yönelik mesafeli bir çaba dikkat çeker. Özellikle II. Meşrutiyet döneminde, doğa bilimlerinin gelişmediği bir ortamda bu konuda yapılan tartışmalar, özgün olmaktan ziyade elbette takip edilen Batılı kaynaklar üzerinden yürütülmektedir. (s. 357)

Darwin ve evrim kuramları özellikle II. Meşrutiyet döneminde son derece seviyeli tanıtılmış ve tartışılmıştır. Üniversite ders kitabı hâline dahi gelmiştir. Cumhuriyet döneminde 12 Eylül 1980 darbesine kadar, “din-bilim” çatışması gibi yapay bir eksenin dışında, hatta Milli Eğitim Bakanlığı’nın desteklediği müfredatta yer verilen bir konu olmuştur. Elbette Darwin adından da evrim kuramlarından da rahatsız olanlar eksik olmamıştır. Özellikle de 1970’li yıllarda muhafazakâr kesimde bu rahatsızlık dile getirilmiştir.

Ancak şaşırtıcı olan, 1980 darbesinden sonra bu konunun ciddî bir çatışma, saflaşma ve kavga konusu hâline gelmesi, milli eğitim müfredatının da bundan olumsuz etkilenmesidir. Âdeta siyasal bir meydan okuma ile, dönemin Milli Eğitim Bakanı evrim kuramının anlatıldığı derslerde yaratılışın da anlatılması gerektiğini söylüyor, bunu haklı çıkaracak tarzda, bilimsel hiçbir anlamı olmayan ve Amerikan muhafazakârlarının propaganda kitaplarından çevriltilmiş raporlar hazırlattırıyordu. Sonunda istenen oluyor, âdeta inancın imtihanı hâline gelen konu, bir din-bilim çatışması şekline dönüşüyordu. (s. 358)

Görünen o ki, Osmanlı Darwin’e şimdilerde Türkiye’de “Akıllı Tasarım” gibi bilimsel olmayan garipliklerin savunuculuğunu yapan kişilerden daha açık fikirli yaklaşıyormuş. Bu da eskiye kıyasla bir gerilemeye tekabül etmez mi?

Comments
No Comments »
Categories
Okuma Önerileri, Serbest Atış, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Homo Sapiens’in Gizil Yetileri Üzerine Tezler-1

Tolga_Bagci | December 12, 2009

 

 

1) Homo Sapiens(Latince’de “bilen adam”) salt biyolojik bir varlık değildir; evrimsel gelişim sürecinde, primatlar arasında yalnız  ona özgü olan Tinsellik niteliğini kazanmıştır.

Heidegger der ki  İnsan  Dasein (orada –varlık) olarak bir Geworfenheit (ortaya fırlatılmışlık) durumu içindedir,  ancak açıktır ki bu “ortaya fırlatılmışın” yazgısı en yakın evrimsel akrabası şempanzeninkiyle bir olamaz. İnsan kendini bilen varlıktır ; karmaşık, beyinsel fonksiyonları ona Us denilen yetiyi kazandırmıştır ve o Ustur ki, Homo Sapiens yalnızca ve yalnızca onunla kavramları ve kavramlar arasındaki ilişkiyi türetmeye ve çıkarsamaya yeteneklidir. Bu gerçek, daha şimdiden İdealar Dünyasının, İyinin, Güzelin, Doğrunun, Sonsuzluğun, Tanrısallığın ve doğal olarak onların karşıtlarının tanımlanabilirliğinin biricik tanıtıdır. Böylelikle Homo Sapiens’in tinsel bir niteliğe sahip olduğu tanısı salt metafizik söylemlerden özenle arındırılmış olur.

 
2) Nasıl ki güdüler ve dürtüler İnsanın doğal, biyolojik eylemini belirliyorsa, Bilinç ve Us da onun  tinsel eylemini belirler. Doğru, İyi ve Güzel olana ulaşmak  için önce bilmek gerekir; bilmek için ise biricik eylem ilk prensiplerin bilimi olan Felsefe’den başka bir şey değildir.

 
Felsefe bilme için yapılan düşünsel eylemdir. Us varolduğu için felsefe olanaklıdır; Us olmasaydı felsefeden bahsetmek anlamsız olurdu, tıpkı  farelerin, örümceklerin ya da gorillerin felsefe yapabileceğini iddia etmek gibi.   Platon’un  bir diyaloğunda Meno ile Sokrates arasında dillenen şu paradoksu duyduk;  “Aradığımızın ne olduğunu biliyorsak aramaya gerek yoktur; şayet onu bilmiyorsak onu nasıl ararız, çünkü daha ne aradığımızı bile bilmiyoruzdur.” (Paradox of Inquiry) . Aslında Usun açısından paradoks çözümlüdür, felsefe(araştırmak) olanaklıdır; çünkü felsefe Usun açınımıdır, izlenecek biricik eylem, Kavramların(Özgürlük, İyi, Kötü vb.) Logos içindeki bağıntılarının doğru kurulabilmesidir (Aziz  Yardımlı). Bu ise Diyalektik Yöntemin gerekliliğini imler.  Felsefe, Us’tan çıkar ve ona geri döner( usdışını irdelediği durumlar da dahil). Böylelikle temel vargımıza yeni bir uzam katarız  ; Etik, Siyaset, Sanat , Bilim vb. etkinliklere bakışımız, bu etkinliklerin ussal ve tinsel oldukları düzeye dek, Felsefi olmalıdır. Daha da açık olmak gerekirse, örneğin Bilim sözkonusu olduğunda, nükleer bombanın , kimyasal gazın, biyolojik silahın bilgisinin gerçek Bilim kavramına denk düşmediğini hemen anlarız, çünkü Logos içinde Bilimin gerçek anlamı onun Ahlaklılık ile olan bağıntısıyla çözülür;  salt yoketmeye güdümlü, moral belirlenim ve Sevgiden yoksun  Bilim, aslında hiçbirşeyi bilmiyor demektir.

 
3) Özgürlük , insan etkinliğini ve eylemini içsel, istençli ve kendinde yapan biricik kavramdır. Ama gerçek özgürlük salt  X ya da Y tikellerinin kendindeliği  değil, bütün tikelleri kapsayan kendindeliktir ki bununla  tam da ussal-evrensel zorunluluğa ait olan Özgürlüğü imleriz.

 
Özgürlüksüz, hiçbirşey kendinde değildir; birey ancak içsel belirlenimle eylemine sahipse, onun  özgürlüğünden söz edilebilir. Her türlü dışsal belirlenim özgürlük kavramından ayıklanır. Bununla birlikte, Özgür Birey yalnızca ussal zorunluluk içersinde olana boyun eğmelidir. Bu ise derin düşünüldüğünde özgürlükle çelişik değildir, aksine onunla koşut gider. Çünkü gerçek özgürlük keyfi özgürlük değildir; gerçek özgürlük, tek bireyin istencinin aslında bütün bireylerin istenciyle barışık , aynı Logosun parçaları olarak harmoni içinde kapsanmasıdır  ki bu zorunlu çıkarsama ancak ussal bir varlık olan insanın vargısı olabilir. Usun , Yasanın ve Devletin zorunluluğu tam da özgürlüktür ; Hegel bunu tüm yalınlığıyla şöyle tanıtlar ; “Yalnızca yasaya boyun eğen İstenç özgürdür, çünkü onda kendi kendisine boyun eğer, kendi kendisindedir ve özgürdür” (Tarih Felsefesi,s 36).

 
4) Ahlak , özgür bireylerin eylemlerinin, İyinin ve Kötünün  yargıcıdır. Mutlak Ahlak vardır ; o da evrensel ve ussal olan a priori Ahlaktır. Ahlak, fenomenolojik bir  göreli çokluklar ve saçmalıklar yığını değildir; O  Saltık, Bir ve Tektir.

 

Homo Sapiens’in özgür ve ussal bir varlık olduğu düzeye dek, törel belirlenimlerin biricik gerçek kaynağı Us ve İdealar Dünyasıdır. Ahlak, ne Kutsal Kitaplar’da öyle yazıyor diye dışsal olanı kabullenmektir, ne de Tanrı öldü diye, İyinin ve Kötünün göreliliğini(Nietzsche), dolayısıyla keyfiliğini öne sürüp yasasızlığı, töresizliği kutsamaktır.  Gerçek Ahlak, çokluklar ve bölünmüşlükler dünyası değildir; örneğin  Hindistan’daki yüzlerce saçma gelenek , İslam ülkelerinde kadını erkeğin yarısına ya da bazen dörtte birine eşitleyen usdışı  Şeriat , insan öldürmenin moral olarak Kötü olduğunu  bile tanıtlamaktan aciz (çünkü Usu a priori inkar ettikleri için Usu kullanamazlar) Nihilist, değersiz  öğretiler, insanın bu keyfi, rastlantısal çokluklar çöplüğünde nasıl da sersem,çaresiz, dışsal çitlerle sınırlandırılmış bir köle olabileceğini sergiler.  İnsanın çaresizleştirilmesine bir başka örnek de Marksist öğretiden gelir; Lenin bunu şu sözleriyle açar: “Biz,(komünistleri kastediyor) ezeli ve ebedi bir ahlaka inanmıyor ve ahlakla ilgili bütün masalların sahte olduğunu gözler önüne seriyoruz.” İnsanın özsel olarak Özgür olmadığını, bireyin maddi dış koşulların ya da salt bir burjuva-proleter diyalektiğinin gölgesinde belirlendiğini önkabul alan bir felsefenin böyle bir çıkarsamada bulunması şaşırtıcı değildir; aksine kendi içersinde son derece tutarlıdır. Ahlakın “masallığı”, Sovyet dönemindeki terör devletinin ve köle-yoldaş diktatoryasının somutluğu ile doğru orantılıydı.

 
5)  Her kötülük bilgisizlikten gelir; kimse bile bile kötülük yapmaz.(Sokrates)

 

Kavramlar Logos içindeki bağıntılarıyla düşünüldüğünde berraklaşırlar. Örneğin Şiddet hemen Kötülüğü  imler, çünkü zaten dürtüsel ve usdışı bir harekettir, mantıksal zorunlu değildir ama Zor’un kendisidir; bu yüzden bilgiye kapalı olduğu oranda kötülüğe yakındır.  Tıpkı şiddet gibi, yolsuzluk, hırsızlık , despotizm, fanatizm,kölelik, eşitsizlik,ırkçılık, kapitalizm, emperyalizm, sömürü vb. şeyler de  bilgisizlikle doğru orantılı olarak kendilerini bu dünyada edimselleştirirler. Böylelikle biliriz ki İnsanlık Sorunu dediğimiz şey aslında bir Bilgi Sorunudur. Bu ise insanlık için biricik umuttur, çünkü bilgisizlik salt eğitimle köreltilebilir.  İnsanın İyiliğe olan bütün gizil yatkınlığı(çünkü İyi olana eğilim zorunludur) ussal eğitimle, yani Tin’in sanat, bilim, felsefe etkinlikleriyle, Sonsuz Güzellik İdeası altında kendini açındırır.

 

Temel kavramlar için referans:
http://www.diyalektik.org/

* Bu yazı 8 Aralık 2009 tarihinde Siyaset Kahvesi sitesinde yayınlanmıştır.

http://www.siyasetkahvesi.com/sayfa.php?ole=yazi&yzid=774

Comments
No Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Kitap Tavsiyeleri

Can Madenci | November 28, 2009

Zamanında okuduğum bazı kitaplardan karışık bir liste yaptım. İktisat meseleleriyle borsa tahminleri, faiz oranları, dış ticaret hadleri gibi günübirlik yüzeysel analizlerin ötesinde ilgilenmek isteyenler listede kendilerine ilgi çekici gelebilecek bazı kitaplar bulabilirler sanırım. Araya doğrudan iktisatla ilgili olmayan birkaç kitap da ekledim. Hayek’i pek sevmem, ama şu hususta tamamıyla haklı: sadece iktisatçıdan ibaret olan biri iyi bir iktisatçı dahi değildir.

* * *

İktisat Düşünürleri, Robert Heilbroner, Çev. Ali Tartanoğlu, Dost Kitabevi.

En tanınmış iktisadî düşünce tarihi kitabı. Orijinal ismi “The Wordly Philosophers” (Dünyevi Filozoflar). Kitapta Smith, Marx, Veblen, Keynes ve Schumpeter gibi iktisatçılardan bahsediliyor ve Neo-klasik ya da diğer ana akım iktisat okulları yer almıyor. 279 sayfa; okuması kolay, sıkmayıcı bir üslubu var. Piyasadaki çok az sayıdaki düzgün iktisat tarihi kitabından biri.

Maddi Uygarlık, Cilt 2 – Mübadele Oyunları, Fernand Braudel, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi.

Fransız tarihçi Braudel üç ciltlik Maddi Uygarlık serisinin bu cildinde 15.-18. yüzyıllar arasındaki kapitalizmi anlatıyor. Kendisi kitap için “genel iktisat tarihi” demiş. Dipnotları dahil 570 küsur sayfa olan bu büyük boy ve küçük yazılı kitabı okumak kolay değil. Ama ilgilenenler en azından kapital, kapitalist ve kapitalizm kelimelerinin ortaya çıkışından bahseden 203-211 sayfalar arasını okumalılar.

Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Leo Huberman, Çev. Murat Belge, İletişim Yayınları.

Amerikalı Marksist yazar Huberman kitapta feodalizmden itibaren kapitalizmin 20. yüzyılın başlarına kadarki tarihini anlatıyor. Rahat okunabilen, akıcı bir dili var. Braudel’in kitabına kalın olduğu için bulaşmak istemeyenler en azından bunu okumalı. Ben kitabı lisans öğrencisiyken okumuş ve beğenmiştim. O nedenle bu meselelerle doğrudan ilgilenmeyen, ancak kapitalizmin tarihini merak eden kişilerin de ilgisini çekeceğini düşünüyorum.

Tutkular ve Çıkarlar, Albert O. Hirschman, Çev. Barış Cezar, Metis Yayınları.

Politik iktisat ya da iktisadî düşünce tarihiyle ilgilenenler için gerekli bir kitap. Kitabın konusunu kabaca, Adam Smith öncesinde görünmez el nasıl savunuluyordu ya da kapitalizm günah olmaktan nasıl çıktı diye özetleyebiliriz. Zaten kitabın alt başlığı “Kapitalizm Zaferini İlan Etmeden Önce Nasıl Savunuluyordu?” Baskısı kalmamış, ama Hirschman’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan “Gericiliğin Retoriği” kitabını da listeye eklemek gerek. Burada Hirschman ilerleme karşıtı gericilerin toplumsal yapıyı değiştirme girişimlerine karşı çıkarken hangi argümanları kullandıklarını inceliyor. Günümüzde liberallerin sürekli olarak devlet müdahalesine karşı çıkarken kullandıkları argümanlar da bunların aynısı.

İktisatçılar ve İnsanlar, Ayşe Buğra, İletişim Yayınları.

Daha önceki yazıda bahsettiğim Blaug’un Metodoloji kitabının benzeri bir kitap. Zaten alt başlığı “Bir Yöntem Çalışması”. Buğra Aristo’dan itibaren tarihsel bir sırayla iktisatta yöntem konusunu incelemiş. Bende kitabın ilk baskısı bulunuyor, ama sanırım diğer baskılarında kayda değer herhangi bir değişiklik yapılmış değil. Benzeri konularla ilgilenenler, Yordam Kitap’tan çıkan Orhan Kurmuş’un “İktisat Tarihinin Doğuşu” kitabına da bakabilirler.

Wittgenstein’ın Maşası, D. Edmonds ve J. Edinow, Çev. Aslı Biçen, Yapı Kredi Yayınları.

Kitap 1946 yılında Cambridge Üniversitesi’nde Karl Popper ve Ludwig Wittgenstein arasında geçen ve sadece on dakika süren tartışmanın hikâyesini anlatıyor. Popper “Felsefi Sorunlar Var mıdır?” başlıklı bir bildiri sunmak üzere geldiği toplantıda dönemin önde gelen filozoflarından Wittgenstein’ı kendisine maşa sallar vaziyette buluyor. Okuması kolay, her iki filozof hakkında tartışmanın dışında bilgiler de veren bir kitap.

Osmanlı-Türkiye İktisadî Tarihi 1500-1914, Şevket Pamuk, İletişim Yayınları.

Osmanlı ekonomisine giriş niteliğinde yazılmış, kolay anlaşılır üsluplu bir kitap. Kitapta Pamuk tarihsel bir sıra izlemiş, böylece olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkileri daha rahat anlaşılıyor. 242 sayfa ve büyük boy, okurken rahat not alabildiğim, şimdiye dek Osmanlı hakkında okuduğum beni sıkmayan tek kitap.

Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, Carl Sagan, Çev. Miyase Göktepeli, Tübitak Yayınları.

Tübitak’ın bozulmadığı ve düzgün kitaplar bastığı dönemlerde çıkan bir kitap. 1996’da ölen Amerikalı astronom Sagan kitapta örnekler vererek boş inançlar ve kendisinin sahte bilim olarak gördüğü şeylere karşı bilimsel düşünceyi savunuyor. Tüm bunları yaparken olaylara şüpheci ve sorgulayıcı bir tavırla yaklaşıyor. Kitabın orijinal ismi “The Demon-Haunted World: Science as a Candle in the Dark”. Yaşı tutanlar belki Sagan’ı yıllar önce TRT 2’de yayınlanan “Cosmos” adlı belgeselden hatırlarlar. Sagan’ın “Contact” adlı kitabı da 1997’de aynı isimle filme çekildi. Başrolünde Jodie Foster’ın oynadığı filmi bir yerlerden bulup izleyin.

* * *

Son iki kitabı diğerlerinden farklı tuttum.

Mülksüzler, Ursula K. LeGuin, Çev. Levent Mollamustafaoğlu, Metis Yayınları.

LeGuin 1974 tarihli kitabında biri anarşist (Anarres), diğeri kapitalist (Urras) iki dünyayı anlatıyor. Roman Anarresli fizikçi Shevek’in Urras’a gidişiyle başlıyor ve iki dünyanın karşılaştırmalı anlatımıyla sürüyor. Bu tür meselelerle ilgilenen kişilerin rahatça okuyabilecekleri bir kitap. Orijinal ismi “The Dispossessed”. Benzeri romanlar olarak, George Orwell’dan “Hayvan Çiftliği” ve “1984”, John Steinbeck’ten “Gazap Üzümleri” ile “Fareler ve İnsanlar” sayılabilir.

The People of the Abyss, Jack London.

Jack London 1902 yılında kılık değiştirerek Londra’da işçilerin yaşadığı Doğu Yakası’na (East End) gidiyor ve birkaç ay boyunca burada işsiz bir gemici olarak yaşıyor. Sonra da gördüklerini “The People of the Abyss” (“Uçurum İnsanları” olarak çevrilebilir) adı altında kitaplaştırıyor. Ben kitabı okurken kimi yerlerde hayretten duraklamadan edemedim. Alıntı yapmak gerekirse:

Yapışkan kaldırımlardan portakal ve elma kabukları ve üzüm salkımları topluyor, bunları yiyorlardı. Yeşil erik çekirdeklerini içlerinden çıkanları yemek için dişlerinin arasında kırıyorlardı. Fasulye tanesi büyüklüğündeki tek tük ekmek içlerini, elma koçanlarını (bunlar öylesine siyah ve kirlilerdi ki, elma koçanı olduklarını insan kırk yıl düşünse aklına getiremezdi) topluyorlardı. Bu şeyleri bu iki adam ağızlarına atıyor, onları çiğniyor ve yutuyorlardı; ve bu olay Tanrı’nın 1902 yılının 20 ağustosunda,  akşam saat altı ile yedi arasında, dünyanın şimdiye dek gördüğü en büyük, en zengin ve en kuvvetli imparatorluğun tam kalbinde oluyordu.

Kitap Türkçeye “Doğu Yakası”, “Altta Kalanlar” gibi isimlerle çevrilmiş. Kitabı basan birkaç yayınevi var, ancak hangisinin çevirisi daha iyi bilmiyorum. Bugün dahi Londra’nın doğu kesimi batısıyla kıyaslandığında gelişmişlik açısından oldukça farklıdır. Batıda genellikle durumu iyi olan İngilizler yaşarken, doğusunda Araplar, Türkler, zenciler ve diğer doğulular yaşar. Kitabı özellikle kapitalizmin zenginlik yarattığı masalına inanmayan herkese tavsiye ederim.

Comments
2 Comments »
Categories
Okuma Önerileri, Serbest Atış, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Doğu: Ölçülebilir Uygarlıklar Çöplüğü

Tolga_Bagci | October 12, 2009

Doğulular henüz Tinin ya da genel olarak İnsanın kendinde özgür olduğunu bilmezler; ve bunu bilmedikleri için özgür değildirler; yalnızca Birin özgür olduğunu bilirler, ama tam bu nedenle böyle özgürlük yalnızca Özençtir, yabanıllıktır, tutkunun körlüğüdür; ya da onun bir yumuşaklığı, evcilliğidir, ki kendisi salt bir doğa olumsallığı ya da özençtir. Bu Bir, bu nedenle salt bir Despottur, özgür bir insan değil.( Tarih Felsefesi Ders Notlarından- Hegel ,  çev. Aziz Yardımlı )


Özgürlük bilincinin yeşermediği – boş geleneğin, saçmalığın, militarizmin kılcal damarlara sızdığı- uluslar için ‘uygarlık’ uzak bir sözcüktür. Doğu toprakları özgürlükten, evrensel ustan bihaberdir;  bu değerler için susuzluk çekemeyecek kadar yozlaşmıştır. Yüzyıllardır olduğu gibi, şimdiki haliyle de nasıl uygar olunamayacağını sergiler. Materyalist, indirgemeci zihin için uygarlık, Gayri Safi Milli Hasıla ya da yıllık büyüme ile ölçülebilir olduğundan,yeni ve taze uygarlığın Asya’dan – Çin’den ya da Hindistan’dan- yükseldiğini müjdelemesi pekala şaşılası bir durum değildir. Onun için, Şangay’da ya da Bombay’da yükselen gökdelenler gelişmişliği,  uygarlığı  imler , çünkü uygarlığın New York’taki dev kulelerle ya da Londra’daki finans merkezleriyle bir olduğunu varsayar.  Böyle bir sanrı içinde,  Amerikan ve İngiliz ulusunu  modern, yetkin ve  kişilikli kılanın Özgürlük Anıtı ve Hyde Park olduğu unutulur ya da  ancak ikincil bir çıkarsama olabilir. Oysa Çin’deki insan hakları ihlalleri, düşünce özgürlüğüne vurulan kelepçeler ya da Hindistan’da hala süregelen Kast sistemi- bilgisizliğin, boşluğun geleneği- bu topraklarda insan olmanın, henüz evrensel-ussal bir belirlenim kazanamadığını, yani bu ulusların hala Batı’daki uygarlık seviyesinin bir hayli gerisinde olduklarını gösterir.  Doğu’da güç bilgide, hakta, güzel olanda değildir;  orada güç  Kuzey Kore, Pakistan,Çin ve İran’da meydanlarda sergilendiği gibi tanklar, tüfekler ve füzelerdedir;  asma,recm, kurşuna dizme,şiddet ve vahşet halk önünde kutsanır ve içselleştirilir. Askeri geçitlerdeki  erdemsiz harmonik şölen,  bireyin kalabalık içinde yitişinin şölenidir aslında;  cenaze törenidir bir nevi, bitkinliğin, tekdüzeliğin, edilgenliğin kutsandığı ve  insanlığın öldüğü.   Tinsel ve ussal gelişmişliğin olmadığı yerde, uygarlık belirlenimsizdir, boştur. Daha spesifik olarak, Ortadoğu’da, şiddetin, baskının, despotun  gücünün  töre  olarak edimselleştiği topraklarda, Amerikalının, İsraillinin ya da İngilizin yalnızca Şeytan’ı imlemesi , olsa olsa kendinde-boşluğu ve çaresizliği simgeler.  Arap hala ilkeldir, çünkü ilahi bir referans almadan kendisinin koyabileceği, İyiyi ve Kötüyü ayırt edebilecek moral ölçünlere işlerlik kazandıracak düşünsel mekanizması henüz gelişmemiştir- elbette bu yeteneksizlik onun genlerine işli olduğundan değil, ama tarih boyu bu yetisi bastırılmış, despotizmin içinde buharlaştırılmış ve köreltilmiş olduğundan. Orada  çocuklar, özgür insan iradesinden doğan erdemin, hakkın, adaletin töresine değil,  kof geleneğin ve inancın, batıllığın töresine- töresizliğe- doğarlar.  Erdemsizlik ve batıllık, o çocukların genlerine değil, doğdukları kültüre kodlanmıştır.  Yanlışı, saçmayı, insanlık dışı olanı büyüklerinden öğrenirler. Arap ,  kadına nasıl davranılması gerektiğini dahi kendi usuyla çıkarsayamaz. Bunun için hep dışardan güdülmeye, ussal ve evrensel olandan değil, tersine  geleneksel-dinsel ve göreceli olandan beslenmeye mahkumdur.  Politik ve ahlaki olarak saldırabileceği tek şey ‘dış mihraklardır’, çünkü kendi içi zaten moral yetiden, sorumluluktan yoksundur; boş ve sığ olanda eleştirilecek birşey de olmaz. Ona göre Batı’da uygarlık yoktur; oysa kendisinde, uygarlığın önkoşulu- onun ne olduğunu yargılayacak biricik öğe olan Özgür Tin- bile  henüz ortaya çıkmamıştır.  Tembellik ve sokaklardaki pislik, tesadüf değildir; edilgenliğin,bıkkınlığın dışavurumudur , tıpkı despotizmin ve militarizmin, geleceği değiştirmek adına umudu olmayan bir halkın tek yazgısı olduğu gibi. Arap yarımadasında fışkıran petrol ve zenginlik- Dubai’deki görkemli yapılar  ve marinalar da dahil- uygarlığı temsil edemezler,  Norveç’i uygar yapanın petrol değil ama özgür irade olduğu düzeye dek. Iraklının başına çöken Amerikan silahının ucunda Batı’nın henüz tam insanlaşamamış yanının sırıtması ne kadar acıysa, onun bir despottan kurtulmak için kendi kendine yetecek istence ve güce dahi sahip olamaması bundan daha da acıdır. Çünkü bu, koskoca Ortadoğunun yazgısının Amerikan ve İsrail bayrağı yakmaktan ötesi olmadığını kanıtlar.  Uzakdoğu için durum bu kadar ölümcül olmasa da , orada da yazgı bitkisel hayata ve durgunluğa yakınsamaktır. Doğulunun özünde var olan olan değişme eğilimi bastırılmıştır ve bunun inkarı için Batı tarafından güdülmeye muhtaçtır;  kendi  iç dinamikleriyle gelişemez, çünkü kendi içi artık neredeyse betonlaşmıştır.   Uygarlık, saltık iyiye ve güzele akış olduğu düzeye dek, değişim ve gelişimdir ; yani şu an Doğu’da kendiliğinden olmayan şeydir.

* Bu yazı, 12 Ekim 2009 tarihinde http://www.siyasetkahvesi.com/ sitesinde yayınlanmıştır.

Comments
No Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İki Şey Üzerine Betimlemeler

Tolga_Bagci | September 24, 2009

Liberalizm, birey var oldukça doğru olandır- olması gerekendir. Özgürlük bilincinden doğan haklı bir basamaktır ; insan- kendisi olan insan- istence sahiptir doğal olarak ve bu istenç, vicdanla eşgüdümlü olduğu sürece kutsanmalıdır da. Liberal, temel ve evrensel insan haklarını, hukukun üstünlüğünü savunduğu içindir ki onun moral yetisinden övgüyle bahsedilebilir. Ancak liberalin moral yetisinin sınırı ‘pür liberalliğe’ kadardır. Ötekinin hakkını umursamayan pür liberal, aslında kendini de ötekileştirdiğinin farkında değildir- ve bunu erdem saydığı ölçüde bilgisizdir. Pür liberallik, ana liberalizm akımından dışlanmış olsa da , sapkın bir dürtü olarak onun içinde gizil olandır ve ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu sapkın dürtü,  kapitalizm adıyla tezahür eder – hep istemeye, kendi için istemeye olan eğilim. Bir ahlaksal bozukluk olarak kapitalizm- kapitale tapınma ritüeli-  üretimi ve verimi tanrısallaştırır; bunun sonucu  bireyin materyalleşmesidir .  Kapitalist de kendine yabancılaşmıştır; dürtülerinin esiridir çünkü o artık. Nitekim  Lenin,  “Emperyalizm , Kapitalizmin Son Aşamasıdır” derken haklıdır ; ancak tipik bir Marksist sanrısı içinde olduğundan, aynı zamanda da güçlü bir ruhbilimsel önerme  ortaya attığının farkında değildir.

 
Sosyalizm ise liberalizmin yanlış olduğu denli doğrudur.  Birey, toplumu oluşturduğunun farkındaysa eğer,  bireysel hırsından vazgeçmesi moral olarak doğru olandır. Sosyalistin onuru, insanın vahşi doğaya serbestçe salınmasına olan karşı-duruşunda,  ezilenin hep ezilen kalmasına olan diklenişinde yatar. Görünürde bireyi özgürleştirir; ancak salt proleterleri zincirlerinden kurtarmanın verdiği hafiflik ve onda gizil olan birey ve özgürlük düşmanlığı, sosyalistin erdeminin tükendiği yerdir. Erdemsizliğinin kaynağı, bütün tarihi salt sınıf mücadelesine indirgemesinde yatmaktadır.  Bireyin etkenliğini yok sayar ; edilgenlik bireyin kaçınılmaz yazgısıdır. Doğayı açıklarken materyalizmi temel almasında ve pozitivizmi övmesinde ne kadar haklıysa, dünya tarihini açıklarken yalnızca olgulara başvurmasında- insanı materyalleştirmesinde- o derece haksızdır. Çünkü Dünya Tinini bilmez ya da kavramak istemez . Ve komünizme ulaşıldığında, onun burjuvanın iktidarı olarak betimlediği devlet, kendini ortadan kaldıracaktır. Bunu sevinçle düşler Marksist-Sosyalist ; çünkü özgürlüğü ve bireyselliği yeterince tanımaz. Devletin, özgür bireylerin nesnel uslamlaması olduğunu ıskalar ve ona göre Devlet varsa özgürlük yoktur.Özgürlük olduğunda ise devlet olmayacaktır (Lenin).

 
Geist ( Tin),  ilkin kendi varlığını tanır. Öznel olarak benliğini ve özgürlüğünü deneyimler. Sonrasında başka bedenleri ve zihinleri de farketmeye başlar. Bu süreçte o artık, öznelden nesnele geçişi yaşar; çünkü ötekinin de tıpkı kendi gibi varolduğu bir dünyada bulur kendini.  Ve en sonunda Mutlak Tine  ulaşma yolundadır;  nesnel olan, herkes için geçerli olan, evrensel ahlak -  Us, Yasa ve Devlet- belirir (Hegel).  Eğer liberalizm birey demekse, o  tezdir;   sosyalizm de onun antitezidir. İkisinin ahlaksal sapkınlıkları ancak ve ancak tinsel bir birlikte eriyip yokolabilir; bu birlik, karşıtların diyalektik biroluşundan başka birşey değildir. Olması gereken sentezdir;  içlerinde başından beri varolan Kötü’yü yokederek ve yine içlerinde başından beri varolan İyi’yi  bularak, bilerek ve  daha da yükselerek. Tarih bilinçsiz değildir- bunu göstermek için çabalamıştır ve  insanın ona haksızlık etmesi epey yadırganacak bir durumdur ; zira o tarihin bizzat kendisidir.

Comments
No Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İktisadiyat’ta yenilikler

U.Baris_Urhan | September 9, 2009

Birkaç zamandır üzerinde çalıştığımız yeniliklerimizle karşınızdayız!

1. Artık sağ tarafta karşınıza “günün sözü” ile çıkıyoruz.
2. RSS üyeliğini sağ tarafa aldık, yakında e-posta ile üyelik özelliğini de aktive edeceğiz. Böylece her yeni yazımız e-posta adresinize otomatik olarak düşecek.
3. Her metnin sonunda, bir tık ile e-posta göndermenize, facebook, twitter vb. üzerinden paylaşmanıza yarayan bir eklentimiz var.
4. Artık metin boyutumuz daha büyük ve metin fontumuz daha bir çekici :-)
5. İki taraftaki boşlukları azalttık, böylece her satıra yazılabilecek kelime sayısı artarken kısa bir yazı için sayfayı aşağı kaydırmanıza gerek kalmayacak.

Şimdilik elimizden gelen bunlar. Bizi takip etmeye devam edin!

Comments
3 Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Yiğit Bulut Vakası

Tolga_Bagci | September 7, 2009

Sansürsüz programındaki Adnan Hoca Vakası’nın ardından Yiğit Bulut’la da ilgili bir analiz oldukça anlamlı olurdu. Ancak bundan önce , http://herseyuzerine.blogspot.com/ blogunun sahibinin , Yiğit Bulut’un evrim üzerine zırvaladığı bir köşe yazısına cevaben yayınladığı bu hoş yazıyı paylaşmak istedim.

Mr. Çok Bilmiş vs. Evrim
Yiğit Bulut, evrime inananlara inanamıyormuş:
“Sevgili dostlar, iki gün önce “kızım neden evlenmiyor” başlıklı yazıda “hayatta tesadüf olamayacağını” daha doğrusu “tesadüflerin” matematiksel olarak “nasıl imkansız” olduğunu “bir genç kızın” 40 milyon kişide “aradığını” bulma ihtimali üzerinden tartışmış ve “matematik olarak” imkansız görünenlerin, nasıl olabildiği noktasında konuyu bırakmıştım. ”
Tesadüfler matematiksel olarak imkansız mıymış? Bunu da matematiksel olarak göstermiş. Hem de genç bir kızın aradığı erkeği bulma ihtimali üzerinden göstermiş. E bravo sana Yiğitcim. Büyük adamsın …

Yazının devamına http://herseyuzerine.blogspot.com/2009/08/mr-cok-bilmis-vs-evrim.html üzerinden erişebilirsiniz.

Comments
No Comments »
Categories
Köşe Yazarları, Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

« Previous Entries

Günün Sözü

…we must constantly adjust our lives, our thoughts and our emotions, in
order to live simultaneously within different kinds of orders according to different
rules.
— F. A. von Hayek

Üye Olun

Son Yapılan Yorumlar

  • halil aslan on Emre Aköz Örneği ile Yazar Sorumluluğu!
  • BLC on KİTAP TANITIMI: İKTİSAT PENCEREMDEN
  • hakan on Post Otistik Iktisat

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (13)
  • Duyurular (7)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (9)
  • İktisat Tarihi (8)
  • İktisat Teorisi (11)
  • İktisatçılar (13)
  • Köşe Yazarları (3)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (5)
  • Nöroekonomi (6)
  • Nöropazarlama (1)
  • Okuma Önerileri (4)
  • Oyun Teorisi (8)
  • Serbest Atış (28)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (8)

 

March 2010
M T W T F S S
« Feb    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Baglantilar

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox