<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat &#187; Okuma Önerileri</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/category/okuma-onerileri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 May 2012 06:01:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Bir İktisaçının Aşkı &#8211; 14 Şubat&#8217;a selam olsun! :-)</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/02/14/bir-iktisacinin-aski-14-subata-selam-olsun/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/02/14/bir-iktisacinin-aski-14-subata-selam-olsun/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Feb 2012 21:17:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat ve İdeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3176</guid>
		<description><![CDATA[BİR İKTİSATÇININ AŞKI Yatay seyir izleyen kalp grafiğimi yukarı yönlü harekete geçirensin, Yüksek seviyeden arz ettim aşkımı; yoğun talep beklentisiyle, Arzımın talebinle kesiştiği noktada dengeye gelecek aşkımız, O noktada maksimize edeceğiz marjinal faydamızı göreceksin. Kararlı denge kuracağız seninle, yapay şoklara dayanaklı, Uzun vadeli olacak aşkımız çünkü makro büyüklüklerde sevdim seni, mikro mekanlarda. Dilerim ki birbirimize [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>BİR İKTİSATÇININ AŞKI</strong><br />
Yatay seyir izleyen kalp grafiğimi yukarı yönlü harekete geçirensin,<br />
Yüksek seviyeden arz ettim aşkımı; yoğun talep beklentisiyle,<br />
Arzımın talebinle kesiştiği noktada dengeye gelecek aşkımız,<br />
O noktada maksimize edeceğiz marjinal faydamızı göreceksin.</p>
<p>Kararlı denge kuracağız seninle, yapay şoklara dayanaklı,<br />
Uzun vadeli olacak aşkımız çünkü makro büyüklüklerde sevdim seni, mikro mekanlarda.<br />
Dilerim ki birbirimize hep dürüst olalım, hiç net hata noksanlar olmasın kalplerimizde.<br />
Ve farkında olmadan direnç noktanı kırarsam,<br />
Resesyon yapma, kısa zamanda tepki alımlarımla alacağım gönlünü.</p>
<p><span id="more-3176"></span></p>
<p>Benim sevgim nominal değil, reel bir sevgidir,<br />
Ne zaman ki dış mihraklar ilişkimizi krize sokmak ister ve<br />
İlişkimiz dalgalı seyir izlerse kota koyalım onlara.<br />
Anti-damping yapalım dışa kapalı, içe dönük devam edelim yolumuza.<br />
Sakın spekülatörlere inanma sevgilim.<br />
Aşkının kotasyonu çoktan girildi kalbime.</p>
<p>Sen benim hazinemsin gönlümün karşılıksız alacaklar hesabında,<br />
Şu dalgalı konjonktüre sahip yüreğim hibe olsun sana.<br />
Sevgi dolu, likidite fazlası yüksek kalbim tümüyle senin.<br />
Bil ki, sana olan aşk esnekliğim sonsuz benim.<br />
Konsorsiyum kuralım ve bu ortaklık hiç bitmesin sevgilim&#8230;</p>
<p>Yerine kimseyi ikame edemem, sen benim tamamlayıcımsın.<br />
İster kayıt dışı yaşayalım aşkımızı kimse bilmesin,<br />
İster kayıt altına alalım cümle alem duysun&#8230;<br />
Yeter ki aşk eğrimiz,<br />
Ortalama değişken özlem eğrisinin altında olmasın.</p>
<p>Uzat elini, aşkımız konsolide olsun ve bütün kaygılarımızı ihraç edip mutluluk ithal edelim sevgilim.<br />
Sermayem aşkımız, yatırımım sen,<br />
Çocuklarımız ise net kârımız olacak.<br />
Mortgage dan pembe panjurlu bir ev alacağız sen ve ben,<br />
Beşeri sermaye yatırımımız çocuklarımız için.</p>
<p>Aşk piyasasında tam rekabetçi değil yüreğim,<br />
Monopson olsun kalbim bir ömür boyu yalnız sana,<br />
Yeter ki marjinal fedakarlıklarımız marjinal sevinçlerimize eşitlensin,<br />
O zaman optimum olacak sevgimiz sonsuza dek…</p>
<p><strong>ALİ K. GAYGILI</strong><em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/02/14/bir-iktisacinin-aski-14-subata-selam-olsun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teori Üzerine</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2012 22:15:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Levent_Neyse</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneysel ve Davranışsal İktisat]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2952</guid>
		<description><![CDATA[Ekonomik modeller her ne kadar genellemelere dayansalar da, birçok önemli ayrıntıyı yok saysalar da ve çoğu zaman gerçeklerden uzak gibi gözükseler de hiç kuşkusuz iktisat biliminin en önemli araçlarıdırlar. Evet, deneysel iktisat, davranışsal iktisat, post-ostistik iktisat gibi alt bilim dalları ve akımlar ana akım iktisadi ve onun modellerini sert bir şekilde eleştirmektedir. Haksız da değillerdir çoğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" style="border-style: initial;border-color: initial;float: right;border-width: 0px" src="http://3.bp.blogspot.com/-khfyfZxn5-8/TcHPFC3rnHI/AAAAAAAAAYc/neVEa_mcrh8/s1600/wrapping_paper-equations.jpg" alt="" width="240" height="240" /></p>
<p>Ekonomik modeller her ne kadar genellemelere dayansalar da, birçok önemli ayrıntıyı yok saysalar da ve çoğu zaman gerçeklerden uzak gibi gözükseler de hiç kuşkusuz iktisat biliminin en önemli araçlarıdırlar. Evet, deneysel iktisat, davranışsal iktisat, post-ostistik iktisat gibi alt bilim dalları ve akımlar ana akım iktisadi ve onun modellerini sert bir şekilde eleştirmektedir. Haksız da değillerdir çoğu noktada. Ancak dikkat çekilmesi gereken bir nokta vardır ki o da bir akademisyenin, bir öğrencinin ya da akademi dışındandan bir araştırmacının fikirlerini beyan ederken veya çalışmalarını sürdürürken eleştirilerini öne sürme sebebi. Zira eleştirdiği konuyu bilmeyen bir araştırmacının veya akademisyenin yaptığı aslında eleştiri değil, okuduğu eleştirileri ve yorumları ezberlemektır. Örneğın deneysel iktisadı ele alırsak  “Zaten ana akım iktisat çoktan çürütüldü, onun varsayımları mantıksızdır” demek ve daha da kötüsü teorik çalışmaları görmezden gelerek sadece deneysel kaynaklara yönelmek bir deneysel iktisatçı için çok büyük bir kayıptır.<br />
<span id="more-2952"></span><br />
Bu bir kayıptır çünkü deneysel iktisat çoğu zaman teoriyi test eden bir araçtır ve her seferinde de teoriyi çürütecek diye bir kural yoktur. Kimi çalışmalarda da teoriyi destekleyen sonuçlar çıkması şaşırtıcı olmamalıdır. Deneysel iktisadın teorinin tamamen karşısında olduğu yanılgısının sebebi, büyük ihtimalle bu alanda öne çıkan neredeyse tüm çalışmaların yıldızlarının teorinin aleyhine  bulgularla parlamasıdır. Bu da hiç şaşırtıcı değildir aslında. Zira bir alt bilim dalının, veya yeni bir fikrin kendini kabul ettirmesi bir tutam popülizm gerektirmektedir. Hal böyle olunca bu alana adım atan birçok genç iktisatçı büyük bir ilgi ve mutlulukla o anarşist (ve bence de birbirinden güzel) çalışmalara sarılıp teoriyi görmezden gelmektedirler. Ve ne yazık ki deneysel iktisat bazılarımız için teoriyi bilme gereksinimini ortadan kaldıran bir yöntem gibi görünmektedir. Neoklasik iktisat çürüdüyse onu neden bilelim ki? Bu malesef çok büyük bir yanlış anlama ve kimi zaman bir bakıma kendi kendini aklama yoludur.</p>
<p>Ancak madalyonun diğer yüzünde de durum bundan farksız. O da iktisat literatüründeki çalışmalara belki literatürü takip etmeye gerek bile duymadığı belki de literatürü takip edecek ilgi ya da bilgisi olmadığı için yabancı kalan iktisatçılar, teorisyenler. Farklı bir konuda çalıştığı için literatürdeki gelişmeleri yakından takip etmeyenlerden bahsetmiyorum aslında. Bır iktisatçının bugüne kadar deneysel iktisadın adını dahi duymamış olması aslında herhangi bir uluslararası ekonomi dergisini takip etmediğini hatta “şu iktisatta son yıllarda neler oluyor?” diye bile sormadığını göstermez mi? Ve o iktisatçı lisans, yüksek lisans ve hatta doktora dersleri veren, doçentlik jürilerinde karşısında ter dokülen bir profesör de olamaz mı? Olabilir…</p>
<p>Teoriyi öğrenme gereksinimini ortadan kaldırmak için deneysel iktisada sarılanlar mı, literatürü takip etme “zorunluluğunu” görmezden gelip 30 yıl önce makalelerden değil de, kendi diline çevrilmış lisans ders kitaplarından dua ezberlercesine öğrendiği “konularının” arkasına saklananlar mı? Hangisi daha acı? Bence iki tarafın bir yeterlilik veya tez savunmasında karşılaşmaları bu tiyatro oyununun en trajikomik sahnesi.</p>
<p>Akademi dışına çıkarsak da bu “kayıtsız eleştiri”nin mantıksızlığını görmek mümkün. Kim Picasso’nun kübizm ile ortaya çıktığını<img class="alignright" src="http://www.beatmuseum.org/duchamp/images/fountain.jpg" alt="" width="252" height="300" /> sanıyor? Daha 12 yaşındayken klasik resim sanatında şaheserler üretiyordu, kubizm bu dönemin ardından geldi. Hugo Ball Karawane ve Dada Manifestosu’ndan önce felsefe ve sosyoloji okudu. Nietzsche hakkında çalıştı. Realizm olmadan sürrealizm, modernizm olmadan da postmodernizm karşı çıkacak bir sebep bulamayacaktı.</p>
<p>Deneysel iktisat paketi eleştirileriyle gelse de ardında yüzlerce yıllık bir iktisat literatürü yatar. O iktisat literatürü teorilerden; teori, modellerden; modeller ise varsayımlardan yararlanır. Sırf (eksik olduğu zaten kabul edilmiş ancak onlarsız da yapılamayacak olan) varsayımlara getirilen eleştirilere bakıp da sırf “seksi” oldugu için bir alt dala sarılmak ve teoriyi göz ardı etmek düşülebilecek büyük bir yanlıştır.</p>
<p>Deneysel iktisat yöntem olarak verileri deneyler aracılığıyla edinmeyi seçmiştir. Ancak dikkat edilirse yine varsayımlar yapan (örneğin hava durumunun denekler üzerinde bir etkisi olmadığı varsayımı), yine modeller kuran (sonuçta aynı regresyonlar kullanılıyor) bir alt daldır. Çünkü modellemesiz bir iktisat var etmek, varsayımsız bir model kurmak mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.lawrencecreaghan.com/Webpages/Thoughts_files/HalVarian.jpg" alt="" width="582" height="302" /></p>
<p>Varian’ın bir tavsiye niteliğinde yazdığı “How to build an economic model in your spare time” bu bağlamda yol gösterici bir kaynaktır. Zira bu yazıda modellerin gerekliliği, eksikliklerine rağmen geçerliliği ve bir model kurmak için tavsiyeler bulmak mümkün.</p>
<p>Varian önce “iyi” bir fikrin birçok fikrin elenmesiyle ortaya çıkacağını ve iyi fikirlerin sanılanın aksine makalelerden değil dergi, gazete gibi yayın organlarından elde edilebileceğini söylüyor. “A model of Sales” makalesinin (<a href="http://www2.isye.gatech.edu/~pgriffin/variansales.pdf">http://www2.isye.gatech.edu/~pgriffin/variansales.pdf</a>) fikrinin çıkış kaynağının yeni bir televizyon alma sürecinde çıktığını anlatıyor.</p>
<p>Bir fikrin iyi olup olmadığını anlamak için ise o fikri ekonomist olmayan birine anlatmayı deneyin. Literatür taraması yapmak için acele etmeyin. Bir iki hafta fikriniz üzerine çalışma sonucunda yayınlanmış benzer bir çalışmayla karşılmak sizi çok mutlu edecektir, üstelik bu süreç içerisinde yeni yöntemler de geliştirmiş olabilirsiniz. Modelinizi kurmaya başladınız, kendinize sorular sordunuz, yanlışlar yaptınız&#8230; Varian, fikir aşamasından yayın aşamasına dek bütün süreç için tavsiyelerini bu kaynakta toplamış: <a href="http://people.ischool.berkeley.edu/~hal/Papers/how.pdf">http://people.ischool.berkeley.edu/~hal/Papers/how.pdf</a>. Dilerim yardımcı olur.</p>
<p>Fotoğraflar:</p>
<p><em>http://www.beatmuseum.org/</em></p>
<p><em>http://lcbackerblog.blogspot.com/</em></p>
<p><em>lawrencecreaghan.com</em></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oktay Yenal Kitabı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/07/06/oktay-yenal-kitabi/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/07/06/oktay-yenal-kitabi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Jul 2011 20:22:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Burada birkaç defa bahsettiğimiz iktisatçı Oktay Yenal’ın Türkiye İş Bankası tarafından yayınlanan Tiz Perdeden Gümbür Gümbür adlı söyleşi kitabı çıkmış. Dünya Bankası’nda 25 yıl çalışan, ondan önce Devlet Planlama Teşkilatı, London School of Economics, Chicago ve Princeton üniversiteleri gibi yerlerde bulunan Yenal kitapta çoğunlukla üniversite öncesi döneminden ve Dünya Bankası’ndaki yıllarından bahsediyor. Yenal zamanında İstanbul [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.dr.com.tr/DNR_Folders/00000003407/0000000340759_5_1.jpg" alt="" width="200" height="308" /></p>
<p>Burada birkaç defa bahsettiğimiz iktisatçı Oktay Yenal’ın Türkiye İş Bankası tarafından yayınlanan <a href="http://alisveris.iskulturyayinlari.com.tr/tanim.asp?sid=LKR4O4ZV2P4PG2L4NF88" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Tiz Perdeden Gümbür Gümbür</em></span></a> adlı söyleşi kitabı çıkmış. Dünya Bankası’nda 25 yıl çalışan, ondan önce Devlet Planlama Teşkilatı, London School of Economics, Chicago ve Princeton üniversiteleri gibi yerlerde bulunan Yenal kitapta çoğunlukla üniversite öncesi döneminden ve Dünya Bankası’ndaki yıllarından bahsediyor.</p>
<p>Yenal zamanında İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmış olmasına rağmen kitapta anlatılanlar teknik bir iktisatçının anıları. Dolayısıyla akademisyen bir iktisatçının anılarına ilişkin çok fazla şey yok. Aşağıda sadece bana ilginç gelen bazı yerlerden alıntılar yaptım.</p>
<p><span id="more-2575"></span>Yenal kendisi Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışırken meydana gelen ve Necmettin Erbakan’ın adının da geçtiği Devrim otomobili fiyaskosu hakkında şunları diyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Devrim otomobilinden bir mit yaratıldı, hâlâ marifetmiş gibi anlatılıyor. Üzerinden 50 yıl geçmesine, Türkiye&#8217;de bilginin, tekniğin, piyasaların ve sanayileşmenin çok daha ilerlemiş olmasına rağmen, hâlâ bu olaydan kaçırılan büyük bir fırsat olarak söz edilmesi tuhaf değil mi? Hele Türk mühendislerinin el emeği göz nuru bu proje sürdürülseydi bugün Türkiye&#8217;nin bambaşka bir sanayileşme düzeyinde olacağını okuduğum, duyduğum zaman küçük dilimi yutacak gibi oluyorum. Bu ne bitmez teranedir, ne korkunç bir şeydir! Bu saçmaları yazanlar ve basanlar bilmez mi ki böyle el yapımı otomobiller, sanayileşmiş ülkelerde evlerin arka bahçelerinde bile, üstelik yapanların kendi paralarıyla, bir araya getirilir. Amerika’da bazıları evinin arkasında yapar yahu. Alır parçaları, vidalar; olur sana otomobil! Son olarak Devrim otomobilinin filmi bile yapıldı. </span>[s. 215-6]</p>
<p>Yenal’ın Erbakan hakkında anlattıkları da hiç şaşırtıcı değil:</p>
<p><span style="color: #0000ff">DPT’deyken çok yakından tanıma fırsatını buldum Erbakan’ı, hiç itimat duymadığım bir insandır. Sözünü ettiğim cilalı otomotiv montaj projeleri görüşülürken çıkageldi. Önce kurucusu olduğu Gümüş Motor fabrikasında üretilen su pompalarının kamuda kullanılmamasından yakınan bir sunuş yaptı. Şirketinin kısaltması bile kafa karıştırıcıydı. GM; General Motors değil Gümüş Motor…</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Erbakan kendisinin ürettiği iki kat güçteki motorların aynı işi yapabileceğini, düşük güçlü su motorlarını ithal eden DSİ ve Karayolları gibi devlet kurumlarını GM ürünleri almaya zorlamamızı istedi. Bu seçenekler arasındaki maliyet farklarını öğrenmek istediğimizde ise bu soruları her defasında kaçamak yanıtlarla geçiştiriyordu. Bir keresinde “Elbette 60 beygirlik motor 20 beygirlik motorun görevini yapar ama kaça mal olur?” diye sordum, namaz vaktinin geldiğini söyleyip kaçtı.</span> [s. 213]</p>
<p>Kitabın bence hayal kırıklığı yaratan tarafı, Yenal’ın Karl Popper, Milton Friedman, Friedrich Hayek ve Lionel Robbins gibi kişilerden ders almış olmasına rağmen kitapta bu kişilerden fazla bahsetmemesi. Derslerin nasıl işlendiğini, nelerin anlatıldığını ya da hangi tartışmaların yapıldığını maalesef öğrenemiyoruz. Bu nedenle kitapta bu kişilere ilişkin yerler bir hayli zayıf kalmış.</p>
<p>1952’de gittiği LSE’de Robbins’in seminerlerine katılan Yenal şöyle diyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">İktisat konusunda üç dal vardı: Analitik ve Deskriptif İktisat, Para-Banka ve Dış Ticaret. Ben Robbins’in kılavuzluğundaki analitik-deskriptif iktisat dalını seçtim ve on altı öğrencisi olan gruba katıldım. Böylece otuz yıldan fazla bir zamandır süren, içinden Arthur Lewis, Abba Lerner, William Baumol, Ralph Turvey gibi büyük iktisatçıların çıktığı ünlü Robbins Semineri’nin son zamanlarına yetişmiş oldum. Fakat Robbins bizim on altılık grupla mutlu değildi. Çünkü Robbins, en azından birkaç yılda bir grubunda yukarıda saydığım isimler gibi çok keskin zekâlı öğrenciler, yıldızlar görmeye alışmıştı. Bizim grupta bu isimlere denk kimse göremiyordu. </span>[s. 96]</p>
<p>Yenal 2008 yılında Şevket Pamuk’un daveti üzerine gittiği LSE’nin şimdiki hâli için “Şu anda politik durumu hiç kalmamış, doğrudan doğruya ticari bir okul. Arap sermayesiyle ünlü hocaları getiriyorlar” diyor (s. 96).</p>
<p>O dönem LSE’de bulunan Popper’i şöyle tarif ediyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Koridorda görürdük, kamburdu hafif ve talebeleriyle çok içli dışlı olan bir adam değildi. Bize üçüncü sınıfta iki ders verdi. Biri felsefe, diğeri mantık dersiydi. Mantık dersinde tümevarım ve tümdengelimi, Viyana pozitivistlerini anlatırdı. Alman aksanıyla derdi ki: “Tautologies and only tautologies are demonstrable.”</span> [s. 90]</p>
<p>Yenal’ın Popper’in dersinde tuttuğu notlara ait bir sayfanın resmi de kitapta olmasına rağmen Popper hakkında başka bir şey öğrenemiyoruz.</p>
<p>Hayranlık beslediği hocalar için şunları diyor kendisi:</p>
<p><span style="color: #0000ff">En başta Lionel Robbins. Robbins, döneminin pek çok iktisat hocasının hocasıydı. Siyasî felsefe hocası Michael Oakeshott, son sınıftaki tutorum Ralph Turvey, Frank Walter Paish, Henry Phelps Brown, Arnold Plant, Roy G. D. Allen, Helen Makower, William J. Baumol hepsi çok iyi hocalardı. Fakat hepsi de çok muhafazakârdı, Marksizm’e savaş açmışlardı. Popper, Robbins, neoklâsik dış ticaret kuramını modernleştiren James Meade’den aldığım dersler eğitim hayatımda tattığım en değerli düşünce ziyafetleri oldu. Hocaların en büyük özelliği derslere çok hazırlıklı gelmeleriydi. Mesela şimdi adını anımsayamadığım bir mahalli idareler hocamız vardı. Bir sabah geldi, derste 10-15 dakika konuştuktan sonra, bu dersi veremeyeceğini söyledi. Allah Allah ne oluyor, dedik. “Biliyor musunuz” dedi, “ben bu derse hazırlanmadım.” Yani hazırlanmadı dediğin adam orada konuşsa, hiç farkında bile olmayacağız. İşini o kadar ciddiye almıştı ki sınıftan çıktı gitti.</span> [s. 90-1]</p>
<p>Bu şahısların derslerde Marksizm’e nasıl yaklaştıkları, neler anlattıkları belli değil. İsimlere bakıyorum, mesela muhafazakâr siyaset bilimci Oakeshott’ın ismi geçiyor, ama sadece o kadar. Bu “düşünce ziyafetlerinden” geriye bir şey kalmamış.</p>
<p>1959’da Rockefeller Vakfı’nın bursuyla gittiği Chicago Üniversitesi’nde derslerine girdiği Friedman hakkında Yenal diğerlerine kıyasla biraz daha ayrıntılı konuşuyor, ama yine de düşünsel açıdan çok fazla bir şey yok:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Friedman serbest piyasaya çok inanır ve hükümetin karıştığı yerlerde durumu berbat ettiğini düşünürdü. Sık sık gider Amerikan Senatosu’nda da konuşurdu. En çok etkilemek istediği şey para arzının önemiydi. “Federal Reserv’ü kontrol ederseniz, enflasyonu da kontrol edersiniz,” derdi.</span> [s. 163]</p>
<p><span style="color: #0000ff">Bedava yemek yok; vergi vermeden temsil hakkı doğmaz! (No free-lunch; no representation without taxation.) Yani her şeyin bir karşılığı vardır. Bir hükümet birisine para veriyorsa onun karşılığında bir şey ister. Yahut siz gidip birine iyilik yapıyorsanız, ondan bir şey beklersiniz. Onun için bedava yemek pek yoktur ortada. Her şeyin karşılığı alınır diye üstelerdi ikide bir. Bir de tabii demokraside bedelini ödemezseniz temsil hakkı da dize verilmez. En önce verginizi ödeyeceksiniz, sonra da temsil hakkı isteyeceksiniz. Çok sağ görüşlü bir adamdı. </span>[s. 164]</p>
<p>Bu arada öğreniyoruz ki Milton Friedman zamanında karısıyla birlikte Türkiye&#8217;ye gelmiş. Yenal Friedman’ın hangi tarihte geldiğini söylemiyor, ama Friedman’ın <a href="http://www.amazon.com/Two-Lucky-People-Milton-Friedman/dp/0226264149/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;qid=1309949841&amp;sr=8-1" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Two Lucky People</em></span></a> adlı otobiyografisinde ziyaret tarihinin 1962 olduğu ve üç gün kaldıkları yazıyor. Yenal’ın anlattığına göre İstanbul ve Ankara&#8217;yı gezen Friedman İstanbul’daki dolmuşlara hayran kalmış ve “Ne kadar güzel bir buluş, herkes kendi süreceğine…” demiş. Friedman Ankara’da ODTÜ rektörü Kemal Kurdaş ile tanışmış, Devlet Planlama Teşkilatına bile gitmiş. Friedman’ın otobiyografisinde Kurdaş hakkında şunlar yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">At the university, we had a long visit with the president. He was enormously proud of his accomplishments, and especially of the new buildings he had managed to add to the university. He went on at length about his further plans for expansion. What impressed us was his attitude: it was not that of a civil servant, which is presumably what it was; rather it was that of a private owner of an enterprise: his university, his plans, his achievements. We have come across this attitude before and since, and not only in highly centralized governments, but seldom in so obvious a form.</span> [s 294-5]</p>
<p>Burada sıkça bahsettiğim Hayek hakkında ise kitapta sadece bir paragraf var:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Hayek bir liberal görüşü paylaşmakla beraber hiçbir zaman Chicago Okulu’nun üyesi olmadı. Üniversite içinde ve dışında en çok ilgiyi para-banka konuları çekmesine rağmen, sosyal bilimler programı da çok canlıydı. Committee on Social Thought (Sosyal Düşünce Komitesi) üst düzeyde disiplinler arası bir çalışma merkeziydi. Hayek, edebiyat, din, felsefe, sanat, tarih, siyaset ve sosyoloji konularının ele alındığı komitenin en derin ismi olarak ilginç ders ve seminerler verdi. Hayek’ten iki sömestr iktisadî düşünce tarihi dersi aldım, iki seminerine katıldım. Ama itiraf etmeliyim ki, Hayek’in Chicago’daki seminerleri bazı kitaplarda anlatılan nitelikte değildi. Yeni bitirdiği kitabı <em>Serbestliğin Anayasası</em> da siyasî ve felsefî yönden çok ilginçti, ama Friedman’ın seminerlerinde incelediğimiz para ile ilgili bölümleri yeni bir bakış açısı getirmiyordu. </span>[s. 164-5]</p>
<p>Yenal’ın bazı kitaplar derken kastettiği şey büyük ihtimalle Alan Ebestein’ın Hayek <a href="http://www.amazon.com/Friedrich-Hayek-Biography-Alan-Ebenstein/dp/0226181502/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;qid=1309949929&amp;sr=8-1" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">biyografisi</span></em></a>.</p>
<p>1950’li yıllarda hocalık yaptığı İstanbul Üniversitesi’nin iktisat fakültesindeki hocalar hakkında Yenal bazı ilginç yorumlar yapıyor:</p>
<p>Paul Samuelson’ın <em>Economics</em> adlı kitabını Türkçeye çeviren Demir Demirgil için: <span style="color: #0000ff">“Basit dersleri iyi verirdi, ama derin bir iktisatçı değildi,”</span> (s. 114).</p>
<p>Eşinin nikâh şahidi de olan Sabri Ülgener için:<span style="color: #0000ff"> “Max Weber’i iyi okumuştu. Asistanı bir kitap yazdı hakkında, o bir dehaydı diye. Biraz abartıldığını düşünüyorum,” </span>(s. 126-7).Yenal&#8217;ın bahsettiği kitap Ahmed Güner Sayar&#8217;ın yazdığı Sabri Ülgener <a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=129274&amp;sa=85640084" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>biyografisi</em></span></a> olacak.</p>
<p>Aynı kürsüde görev yaptıkları İdris Küçükömer için de: <span style="color: #0000ff">“… bütün meziyeti fakir bir aileden gelmesine rağmen kendi kendine çalışıp çabalayarak akademisyen olmasıydı. İdeolojik yönü hep ağır bastı, iyi bir iktisatçı olamadı. İngiltere’ye gönderdiler, iki sene kaldı ama doğru dürüst İngilizce öğrenemedi. Türkiye&#8217;nin tefekkür hayatında böyle şişirilmiş çok isim var,” </span>(s. 127).</p>
<p>1995 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde ders vermesi için Süleyman Özmucur davet ettiğinde yaşadıklarını şöyle anlatıyor Yenal:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Birlikte son sınıf lisans ve lisansüstü programlarındaki öğrencilerin alabileceği “İleri İktisat Kuramı ve Siyasası” adlı seçimlik bir ders düşündük. 1995 yılının yazını bu dersin hazırlığıyla geçirdim. Okutmak istediğim otuz makaleyi seçtim ve okulda çoğalttım. Biliyordum ki bu makaleleri kütüphanede bulup okumalarını istesem üşenir, okumazlardı. Bölüm yetkilileri, Büyükada’dan geleceğimi göz önünde bulundurarak bütün derslerimi bir güne toplama kolaylığı önerdi. Ama ben öğrencileri sıkmak istemediğimi ve haftada üç gün gelip ders verebileceğimi söyledim. Ders yılı başladığı gün, belirlenen saatte okula gittiğimde sınıfta sadece üç kız öğrenci vardı. Ertesi derste öğrenci sayısı ikiye indi.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Süleyman Özmucur’a “O kadar kötü bir hoca da değilim. Niye gelmiyorlar?” diye sordum. “Valla biz karışamıyoruz hocam,” dedi; mahcup olduysa da bu ilgisizliğin nedenini açıklayamadı. Ben de iki öğrenci için Büyükada’dan gelmeye değmeyeceğini söyleyip dersi iptal ettim.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff"><em>Büyük bir düş kırıklığı…</em></span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Asıl düş kırıklığı o değildi. Biraz param vardı ve önce öğrenciler arasında bir kompozisyon ödülü koymak istedim. 2000 dolar değerindeki ödül “Türkiye’de Rant Ekonomisi ve Bunun Boyutları” başlıklı yarışmayı kazanana verilecekti. Ödülün yönetimini ve jürisini tamamen iktisat bölümüne bıraktım. Tek koşulum, dilin Türkçe olmasıydı. Tek bir iştirak bile olmadı… </span>[s. 407-8]</p>
<p>Görünen o ki, LSE, Chicago ve Princeton üniversiteleri gibi yerlere alışan Yenal, Boğaziçi Üniversitesi için standartlarını biraz yüksek tutmuş.</p>
<p>Kitabı okurken arada katılmadığım yerler de oldu. Örneğin Oktay Yenal, Bülent Gülsün’le birlikte 1994 krizinden kısa bir süre önce hazırlayıp başbakan Tansu Çiller’e sunduğu “Türkiye Ekonomisinin Dengelenme Programı”dan bahsederken ekonomide makro dengelerin bozulduğunu söylüyor. Bunun temelinde 1988’den itibaren yaşanan reel ücret artışları yatıyormuş. Yani Yenal’a göre 1988-1992 arasındaki reel ücret artışları ekonomiye büyük yük bindirmiş ve ekonomi bunu daha fazla taşıyamazmış. Yenal “sendikalarla diyalog yoluyla işçi maaşlarının makul seviyeye çekilmesini, memur maaşlarının da kontrol altına alınmasını” önermiş. (Kitapta sayfa 381-89 arası bu meselelere ayrılmış.)</p>
<p>Aldığı pozitif iktisat eğitiminden ve Dünya Bankası teknokratı olarak çalıştığı yıllardan olsa gerek, Yenal sorunun önemli bir bölümünü reel ücret artışlarına bağlamış ve bunun için nispi artışları delil olarak göstermiş. Oysa nispi artışlar mutlak değişimlerin niteliği için bir kanıt sunmuyor. Nitekim kendisi ücret artışlarının o ücretleri elde eden kişilerin, yani işçi ve memurların satın alma güçlerinde ya da yaşam standartlarında ciddi anlamda bir iyileşmeye tekabül edip etmediğini belirtmemiş. Hâl böyle iken bu ücretlerin “makul seviyeye çekilmesi” ne anlama geliyor? Nesnel bir kriter olacak makul bir seviye var mı?</p>
<p>Son olarak da Yenal’ın bir yanlışına değinelim. Yenal bir yerde, teknolojik gelişme sonucu ortaya çıkan işsizlikten bahsederken yüzde 10 işsizliğin hem Avrupa’da hem de Türkiye’de artık normal hâle geldiğini söylüyor ve Marx’tan bahsediyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Teknoloji işçiden tasarruf ettikçe bilhassa vasıfsız işçinin istihdam imkânları çok azalıyor. Emek yoğun işler teknik işlere dönüşüyor. Kalifiye olmayan işçiye, tarım işçisine talep kalmadı. Bunu Schumpeter görmüştü, bu hatta Karl Marx’ta da vardır. Ne diyor? Emeğin, üretimin organik bileşimi…</span> [s. 430]</p>
<p>Schumpeter’in bunu nerede gördüğünü bilmiyorum, ama Marx’ta ne emeğin organik bileşimi ne de üretimin organik bileşimi diye bir şey var. Bunun aslı sermayenin organik bileşimi olacak. Yenal’ın iktisadî düşünce tarihi derslerini Hayek’ten aldığını düşünürsek bu yanlışı makul sayabiliriz sanırım.</p>
<p>Yukarıda da dediğim gibi, Yenal teknik bir iktisatçı. Bu nedenle teorik anlamda iktisatla ilgilenenler için kitapta ilgi çekici fazla şey yok. Ancak bu dediğim kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor, sadece benim beklediğim bazı şeylerin kitapta yer almadığını gösteriyor. Kitaba yönelik eleştirim de buradan kaynaklanıyor. Yine de kitabı okurken sıkılmadım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/07/06/oktay-yenal-kitabi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de İktisat Dergileri</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/05/12/2377/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/05/12/2377/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 May 2011 07:50:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ceyhun_Elgin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://Öncekiyazılarımınbirkaçında,“Türkiye’denedeniktisatbloğuyok?”,“Türkiye’dennedenaynışehirlerdekiiktisatbölümleribirarayagelipuluslararasıbiryükseklisansokulukurmazlar?”gibisorularsorarakülkedekiiktisatbilimiyleilgilieksikleri</guid>
		<description><![CDATA[Önceki yazılarımın birkaçında, “Türkiye’de neden iktisat bloğu yok?”, “Türkiye’den neden aynı şehirlerdeki iktisat bölümleri bir araya gelip uluslar arası bir yüksek lisans okulu kurmazlar?” gibi sorular sorarak ülkedeki iktisat bilimiyle ilgili eksikleri yazdığımı hatırlıyorum. Bu sefer de benzer ve ilintili bir konuya, Türkiye’deki iktisat dergilerine değinmek istiyorum. Ancak, ne mutlu ki, bu sefer bu şekilde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Önceki yazılarımın birkaçında, “Türkiye’de neden iktisat bloğu yok?”, “Türkiye’den neden aynı şehirlerdeki iktisat bölümleri bir araya gelip uluslar arası bir yüksek lisans okulu kurmazlar?” gibi sorular sorarak ülkedeki iktisat bilimiyle ilgili eksikleri yazdığımı hatırlıyorum.</p>
<p>Bu sefer de benzer ve ilintili bir konuya, Türkiye’deki iktisat dergilerine değinmek istiyorum.</p>
<p><span id="more-2377"></span>Ancak, ne mutlu ki, bu sefer bu şekilde olumsuz bir soru sormayacağım. Çünkü her ne kadar hala sayıca ve kalite yönünden eksikleri bulunsa da Türkiye’de de yavaş yavaş hem akademik hem de yarı-akademik iktisat dergileri çıkmaya başladı. Tabii ki daha kat edilmesi gereken uzun bir yol var, ama yine de bir şeylerin yapılmaya çalışıldığını görmek sevindirici.</p>
<p>Öncelikle, akademik dergilere bakalım. Ancak,  akademik dergileri değerlendirmeden önce, her ne kadar eksikleri olsa da dergileri yaşam ömrü, süreklilik ve bir noktaya kadar kalite açısından değerlendiren endekslerin varlığından da kısaca bahsetmek gerek. Bir Amerikan şirketi olan Thomson Reuters, dünyadaki bilimsel dergileri aralarında söz konusu derginin düzenli olarak yayınlandığı süre, dergiye yapılan katkıların uluslararası boyutu, editörlerin bilimsel yeterliliği ve tanınmışlığı vs. gibi kriterlerin de bulunduğu çeşitli kriterlere göre çeşitli endekslerin içine koyuyor. Sosyal bilimler için oluşturulan endeksin adı ise “Social Sciences Citation Index”. Her ne kadar, özellikle iktisat bilimi için farklı endeksler olsa da, genelde akademik dergiler, bu endeksin içinde olup olmadıklarına göre değerlendiriliyorlar. Her ne kadar, ABD ve Avrupa’nın başlıca üniversitelerinde, dergiler bu endekste olup olmadıklarından öte, akademik çevrelerde tanınmışlıklarına göre değerlendilirse de Türkiye ve birçok diğer ülkede, özellikle doçent olmak isteyen akademisyenler için SSCI endeksli bir dergide yayın yapmak aşılması gereken kriterlerden biri olarak göze çarpıyor.</p>
<p>Türkiye’ye gelirsek, açıkçası, Türkiye’de iktisat bilimi için akademik dergi sayısı bağlamında bir enflasyon olduğunu söylesek hiç de yanlış olmaz. Hemen her üniversitenin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin ve/veya Sosyal Bilimler Enstitü’lerinin kendi adlarına çıkardıkları “…. Üniversitesi İİBF Fakültesi Dergisi” türevi adları olan fakülte ve enstitü dergileri var. Bu üniversite dergilerinden ne yazık ki, genelde “sürekli ve düzenli yayınlanma” koşulunu yerine getiremediklerinden hiçbiri SSCI endeksi içersinde değiller. Bildiğim kadarıyla ODTÜ’nin çıkardığı Gelişme Dergisi, METU Studies in Development, bir ara SSCI’ya girmeye oldukça yaklaşmasına rağmen endeks içine alınmamış. Türkiye ekonomisi üzerine makale taraması yapıldığında rastlanan başka bir dergi Yapı Kredi Economic Review ise sanırım artık düzenli olarak çıkmıyor; en azından internet üzerinden erişimi yok. Her ne kadar, psikoloji, uluslar arası ilişkiler, Türkiye çalışmaları ve kamu yönetimi alanlarında iktisat makaleleri de yayınlayabilen farklı birkaç dergi bu endeks içinde yer alsak, başlı başına iktisat bilimi için Türkiye’de bu endeksin içinde yer alan tek bir dergi var, o da İktisat, İşletme ve Finans. İnsanın içinden ister istemez geçiyor, keşke bir de yurtdışındaki örneklerinde olduğu gibi “Journal of Turkish Economic Association”, “Turkish Economic Review” ya da benzer adlı bir dergimiz de olsa.</p>
<p>Yarı-akademik dergilere geçtiğimizde ise, her ne kadar politik iktisat içine sokabileceğimiz ve düzensiz yayınlanan çeşitli dergiler olsa da benim bildiğim kadarıyla an itibariyle düzenli olarak çıkan iki iktisat dergisi var. Bunlardan bir tanesi uzun yıllardır, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti tarafından 1960’lardan bu yana yayınlanan İktisat Dergisi. Bir diğer ise henüz çok yeni olan ve Ekim 2010’dan bu yana Efil Yayınevi’nce yayınlanan İktisat ve Toplum Dergisi. Muhtemelen bu iki dergi de yayıncılarına kar ettirmeyen ve belki de çıkarılmaları salt iktisadi mantıkla açıklanamayacak yayınlar. Ama Türkiye’de önemli bir açığı kapattıklarını da zannediyorum hiçkimse inkar edemez.</p>
<p>Gönül ister ki, hem akademik hem de yarı-akademik dergilerimizin sayıları ve sayılarıyla beraber kaliteleri de artsın</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/05/12/2377/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Murat Çokgezen: Bir İktisatçı Gazete Okuyor</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/07/06/murat-cokgezen-bir-iktisatci-gazete-okuyor/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/07/06/murat-cokgezen-bir-iktisatci-gazete-okuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 14:10:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz Salı günü MNG Kargo&#8217;dan gelen poşeti açtığımda Murat Çokgezen&#8216;in son kitabı &#8220;Bir İktisatçı Gazete Okuyor&#8221; ile karşılaştım. Murat hocam incelikle bana imzalı bir kitabını göndermiş. Kitabı elime aldığımda hem yazarından imzalı bir kitap almanın hem de bu kitabın Murat hocamın kitabı olmasının sevincini yaşadım. Bu siteyi takip edenler Murat Çokgezen&#8217;le röportajımızda da kitabın sinyallerinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/06/MC.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1597" title="MC" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/06/MC-300x203.jpg" alt="" width="300" height="203" /></a><br />
Geçtiğimiz Salı günü MNG Kargo&#8217;dan gelen poşeti açtığımda <a href="http://www.homoekonomikus.com/">Murat Çokgezen</a>&#8216;in son kitabı &#8220;<a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=476333" target="_blank">Bir İktisatçı Gazete Okuyor</a>&#8221; ile karşılaştım. Murat hocam incelikle bana imzalı bir kitabını göndermiş. Kitabı elime aldığımda hem yazarından imzalı bir kitap almanın hem de bu kitabın Murat hocamın kitabı olmasının sevincini yaşadım. Bu siteyi takip edenler <a href="http://iktisadiyat.com/category/roportajlar/" target="_blank">Murat Çokgezen&#8217;le röportajımızda</a> da kitabın sinyallerinin verildiğini hatırlayacaklardır.<span id="more-1596"></span></p>
<div id="_mcePaste">Haftanın yoğun gündemi arasında &#8220;Acaba bu hafta bitirebilir miyim?&#8221; diyerek her dakika yanımda taşıdığım kitabı 2 günde bitirmiştim. Gerçi, siz bakmayın 2 gün dediğime. Eğer bitirmek için oturursanız başına 3-4 saatten fazla alması pek de olası değil çünkü bu kitap &#8220;sıkıcı&#8221; iktisat konularına değil bir iktisatçının günlük haberlere bakışına yer veriyor. Her biri 1-2 sayfayı aşmayan yazıları okurken son iki yılın haberlerini de gözden geçirmiş oluyorsunuz. Kitaptaki yazıların büyük çoğunluğu Murat hocanın Kasım 2007 &#8211; Ekim 2009 tarihlerinde CNBC-e Business&#8217;da yayınlanan yazılarından derlenmiş. Kitapla ilgili ayrıca bir yazı yazacağım. Yalnız, ben onunla ilgilenirken siz de kitabı bir yerlerden bulup okumaya bakın derim. Kitabın &#8220;tadı&#8221;yla ilgili fikir vermesi için de kısa bir yazıyı buraya alıyorum:</div>
<div><span style="color: #ffffff;">.</span></div>
<div id="_mcePaste"><strong><em>Öngörü Hürriyeti</em></strong></div>
<div id="_mcePaste"><em>Sakarya Üniversitesi&#8217;nde düzenlenen &#8220;Deprem Gerçeği ve Toplumsal Bilinçlenme &#8221; konulu panelde söz alan Türkiye Jeofizik Kurumu Derneği Onursal Başkanı Prof. Dr. Ahmet Ercan &#8220;İstanbuléda depremin eşik yılı 2033&#8242;tür. 2040 ile 2050 arası en olası yıldır. En geç de 2075&#8242;te deprem olacak&#8221; demiş.</em></div>
<div id="_mcePaste"><em>Eğer bana &#8220;deprem uzmanları ile ekonomi uzmanlarının ortak noktası nedir?&#8221; diye sorsalar, &#8220;öngörü yapma özgürlüğü&#8221; derdim. Ekonomi uzmanına, örneğin, &#8220;Dolar ne kadar olacak?&#8221; diye sorarlar. Zaten sorunun üç tane olası cevabı vardır: İner, çıkar ya da aynı kalır. Ekonomi uzmanı bunlardan birini söyler. Eğer tahmin tutmazsa bahanesi hazırdır: &#8220;Ben bu tahmini yaparken dikkate aldıklarım dışındaki değişkenlerin sabit olacağını varsaymıştım. Onlar değişti&#8221;</em></div>
<div id="_mcePaste"><em>Deprem uzmanlarının işi ise daha kolay gözüküyor. Öngörü yapmanın hiçbir maliyeti yok. 2075&#8242;te Profesör Ercan&#8217;ı ara ki bulasın.</em></div>
<div><em><span style="color: #ffffff;">.</span></em></div>
<div>Ellerinize, kaleminize sağlık hocam. Bir hayli keyifli, iktisatçı olmayanların eğlenerek ve sıkılmadan okuyabileceği, iktisatçıların bakış açısıyla ilgili fazlazıyla sade ama bilgi dolu tespitlerin olduğu bir kitapla buluşturmuşsunuz bizi.</div>
<div><span style="color: #ffffff;">.</span></div>
<div>Bu sene yazın geldiğini Serdar Ortaç&#8217;tan değil de sizin kitabınızdan anlamış oldum <img src='http://iktisadiyat.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':-)' class='wp-smiley' /> </div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/07/06/murat-cokgezen-bir-iktisatci-gazete-okuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mark Skousen – İktisadî Düşünce Tarihi (Modern İktisadın İnşası): Bilgi Yanlışları ve Çarpıtmalar (2)</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/04/18/mark-skousen-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-2/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/04/18/mark-skousen-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Apr 2010 18:51:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıda Marx’a ait bölümdeki yanlış ve çarpıtmalardan bahsedeceğim. (Yazının ilk bölümü burada.) Öncelikle şunu ifade edelim: Bir liberalin Marx’ı eleştirmesi gayet doğaldır, Marx eleştirilemez değildir. Hatta zaman zaman Marx’ın fikirlerinin kendisi kapitalizmin nihaî analizini yapmış ve bu konuda son sözü söylemiş gibi sunulması ve böylece aşırı derecede dogmatikleştirilmesi söz konusu olduğunda, Marx’ın teorilerindeki kusurları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.mskousen.com/mskdl/uploads/2010/01/totempoll010200.jpg" alt="" /></p>
<p>Bu yazıda Marx’a ait bölümdeki yanlış ve çarpıtmalardan bahsedeceğim. (Yazının ilk bölümü <em><span style="color: #0000ff"><a href="http://iktisadiyat.com/2010/04/12/mark-skousen-%E2%80%93-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-1/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></span></em>.)</p>
<p>Öncelikle şunu ifade edelim: Bir liberalin Marx’ı eleştirmesi gayet doğaldır, Marx eleştirilemez değildir. Hatta zaman zaman Marx’ın fikirlerinin kendisi kapitalizmin nihaî analizini yapmış ve bu konuda son sözü söylemiş gibi sunulması ve böylece aşırı derecede dogmatikleştirilmesi söz konusu olduğunda, Marx’ın teorilerindeki kusurları göstermek gereklidir. Bu teorileri “düzgün şekilde” öğrenmeye heves eden öğrenciler de bunların doğrularını ve eksikliklerini birlikte öğrenmeliler.</p>
<p>Ancak Skousen’ın kitabında buna yönelik bir şey bulmak mümkün değil. Marx’la ilgili bölümde ilk olarak Marx’ın özel hayatı alaycı bir dille ve yer yer çarpıtılarak aktarılıyor. Böylece okuyucu daha en başta Marx’ı kişisel açıdan sorunlu bir insan olarak görmeye başlıyor. Bu kısımlar maalesef önyargı uyandıracak şekilde yazılmış. Gerçi arada bazı ufak tefek övücü sözler söyleniyor, ama yazılanların üslubundan amacın Marx’ı küçük düşürmek olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>İkinci olarak, başta Marx hakkındaki kötüleyici ifadeleri okuyanlar, ilerleyen sayfalarda teorileri anlatıldığında Skousen’ın “çürütmelerini” hemen kabul etmeye yatkın oluyor. Üstelik metinde bu teoriler hakkında kimi yerlerde yanlış bilgiler veriliyor. Bu yanlışların en önemli özelliği, Marx’ın fikirlerini özünü bozacak derecede çarpıtmış olmaları. Skousen gibi büyük iktisatçılar hakkında ders verdiğini söyleyen birinin bu kadar çok yanlışı fark etmeden yapması bence mümkün değil.</p>
<p>Gerçi sosyalizm gibi konulardan bahsedildiğinde belirli bir nesnellik sağlamak ve ideolojiden uzak durmak kolay değildir – nitekim iktisat da hiçbir zaman ideolojiden uzak bir bilim olmamıştır. Fakat Skousen’ın yazdıkları nesnellik ve tarafgirlik arasındaki sınırı kolayca aşıyor. Tüm bunları düzeltmek için âdeta kısa bir makale yazmak gerekir. Bu nedenle burada sadece Marx’ın fikirleri hakkında Skousen’ın (çok bariz şekilde) yanlış aktardığı yerlere değineceğim.</p>
<p><span id="more-1366"></span></p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Öncelikle, kitapta benim en “sevdiğim” ve en fahiş olan hatayı vereyim. Skousen Marx hakkında aynen şöyle yazıyor: <span style="color: #0000ff">“‘Kapitalizm’ terimini keşfeden odur,” </span>(s. 149).  İngilizcesini de hemen verelim: <span style="color: #0000ff">“He invented the term ‘capitalism,’” </span>[s. 134].  Oysa Marx’la “düzgün” bir şekilde ilgilenen herkesin bildiği gibi, Marx hiçbir eserinde “kapitalizm” kelimesini kullanmamıştır. Bunun yerine yazılarında “burjuva üretim biçimi” türünden ifadeler kullanır. Marx’ın kelimeyi bilmediğini söyleyen Braudel <em>“Maddi Uygarlık”</em> kitabının ikinci cildinde (<em>“Mübadele Oyunları”</em>, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi) şunları yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Kelime fiili olarak (…) siyasal tartışmaların içinden, tam gücüne kavuşmuş olarak ancak yüzyılımızın</span> [20. yüzyıl] <span style="color: #0000ff">başında fışkırabilmiştir. Bilimsel çevrelerde, W. Sombart’ın parlak kitabı <em>Der Moderne Kapitalismus</em> (ilk yayınlanışı 1902) tarafından lanse edilmiştir. Marx tarafından kullanılmayan kelime Marksist modele dahil olacaktır. Öylesine ki, Kapital yazarı tarafından yapılan büyük aşamalar ayrımını ifade etmek üzere, sıklıkla kölecilik, feodalizm, kapitalizm denilecektir.</span> (s. 208)</p>
<p>İşin en vahim tarafı Marx’ın kelimeyi hiç kullanmamış olması. Böyle birini insan nasıl olur da kelimenin “mucidi” yapar? Bir akademisyen için çok kötü bir hata bu.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p style="text-align: center"><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/04/can_resim1.jpg"><img class="size-medium wp-image-1321 aligncenter" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/04/can_resim1-300x226.jpg" alt="" width="300" height="226" /></a></p>
<p>Skousen kitabında Hegelci diyalektiği ve Marx’ın tarihsel görüşünü yukarıda verdiğim iki diyagram vasıtasıyla göstermiş. Türkçe kitapta bunlar (kelimeler Türkçeye çevrilerek) aynen yukarıdaki biçimde verilmiş. Altında şöyle yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Şekil 6.2’deki diyagram Hegelci diyalektiği göstermektedir. Marx kendisinin determinist tarih görüşüne Hegelci diyalektiği uygulamıştır. Böylece, Hegelci diyalektiği kullanarak tarihin seyri Şekil 6.2’de gösterildiği gibi izah edilmektedir. </span>(s. 168)</p>
<p>Orijinal kitapta da şeklin altında şöyle yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">The diagram in Figure 6.2 reflects this Hegelian dialectic. Marx applied Hegel’s dialectic to his deterministic view of history. Thus, the course of history could be described as shown in Figure 6.3 by using Hegelian concepts. </span>[s. 152]</p>
<p>Oysa kitabın hem İngilizcesinde hem de Türkçesinde yanlış var. İşin doğrusu şöyle: Hegelci diyalektik Şekil 6.2’deki diyagramda gösteriliyor. Marx’ın görüşü de Şekil 6.3’teki diyagramda gösteriliyor. Orijinal kitapta Marx’a ait diyagramın altına bunun Şekil 6.3 olduğu yazılmamış ve hem İngilizcesinde hem de Türkçesinde iki diyagram da Şekil 6.2 olarak adlandırılmış.</p>
<p>İlâveten, Hegelci diyalektiğin olduğu diyagram doğru iken, onun altında Marx’a ait diyagramda iki vahim yanlış var. Diyagramlara baktığınızda şöyle bir durum ortaya çıkıyor: İlk olarak, kölelik (tez) ve feodalizm (antitez) birleşip kapitalizmi (sentez) meydana getiriyor. İkinci olarak, kapitalizm (tez) ve sosyalizm (antitez) birleşip komünizmi (sentez) meydana getiriyor. Yani iki üretim biçimi birbirlerinin tezi ve antitezi biçiminde birleşip yeni bir üretim biçimine (senteze) dönüşüyor. Marx’ın tarihsel maddecilik anlayışının neresinde böyle şeyler var? Burada tarihsel maddecilik anlayışı açıkça tahrif edilmiş.</p>
<p><strong>(3)</strong></p>
<p>Yukarıdaki yanlışlardan hareketle, bir alttaki paragrafta Skousen akıllara durgunluk veren bir şekilde şöyle yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Bu teoriye göre kölelik Yunan-Roma devirlerinde geçerli olan temel üretim araçları, ya da tez, olarak görülmektedir. Orta çağlarda feodalizm bunun temel antitezi hâline gelmiştir. Sentez ise kapitalizm formunda ortaya çıkmıştır, ki bu da Aydınlanmadan sonra yeni tez hâline gelmiştir. Ancak kapitalizm de bizzat kendisinin antiteziyle – sosyalizmin büyüyen tehdidi – karşı karşıya kalmıştır. Eninde sonunda bu mücadele nihaî üretim sistemi olan komünizmle noktalanacaktır.</span> (s. 168) [s. 152]</p>
<p>Bu pasajın her cümlesinde yanlış var. Yunan-Roma devrindeki kölelik temel üretim aracı değil, temel “üretim biçimi”dir. Yukarıda yazdığım gibi, feodalizm köleliğin antitezi değildir; kapitalizm de bu ikisinin sentezi değildir. Kapitalizmin Aydınlanma devrinden sonra feodalizmin antitezi olması gibi bir şey söz konusu olabilir mi? Öyle görünüyor ki, Skousen’ın ticaret ve sanayi kapitalizmi ayrımından ve bu ikisinin ne zaman ortaya çıktığından haberi yok. Yine, sosyalizm kapitalizmin “bizzat” antitezi değildir. Skousen Marx’ın böyle düşündüğünü nereden çıkartmış?</p>
<p>Marx bir üretim biçiminin kendi “iç çelişkileri” vasıtasıyla bir başka üretim biçimine dönüşeceğini söylerken, üretim sistemlerini Skousen’ın yaptığı gibi tez-antitez-sentez biçiminde göstermek akıl alır şey değil. Dahası, metinde komünizmin tarihin varacağı nihaî üretim sistemi olduğu yazıyor. Marx hangi eserinde böyle bir şey söylüyor? Böyle yazıldığında Fukuyama’nın tarihin sonunu ilân etmesi gibi, Marx’ın da ekonomik açıdan tarihin sonunu ilân ettiğini söylenmiş oluyor. Bu kadarına da “pes” demek gerek.</p>
<p><strong>(4)</strong></p>
<p>Marx hakkındaki çarpıtmalar bir sonraki sayfada da aynı şekilde devam ediyor:</p>
<p><em>Komünist Manifesto</em>’da Marx ve Engels işçi devriminin başlarında, kendi ifadeleriyle, “[kapitalist] üretim tarzını tamamıyla altüst etmenin bir aracı olması bakımından kaçınılmaz olan önlemler” olarak 10 maddelik bir liste verirler. Skousen bu listeyi aktarmadan önce şöyle yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Her şeyden önemlisi Marx, devletin şiddetle (“zor kullanarak”) devrilip, yerine devrimci sosyalizmin kurulmasının önde gelen bir savunucusuydu. Şiddetten pek hoşlanırdı.</span> (s. 169) [s. 152]</p>
<p>Marx devletin devrimle devrilmesinden değil, işçi sınıfının devrim esnasında devleti ele geçirmesinden yanaydı. Devrim de Sokusen’ın zannettiği gibi devlete karşı değil, esas itibariyle kapitalist sisteme karşı yapılıyor. Devrimden sonra devletin “sönümlenmesi”nden bahseden Engels değil miydi? Arada Marx’ın şiddetten hoşlandığı da söylenmiş. Ama bu iddianın hangi kaynağa dayandığı belli değil.</p>
<p>Bu yanlışların ardından Skousen <span style="color: #0000ff">“Bu tedbirlerden bazılarının zor kullanılmadan nasıl devreye sokulabileceğini tasavvur etmek güçtür”</span> (s. 169) [s. 152] diyerek <em>Manifesto</em>’daki listeyi eleştirmeye başlıyor. Oysa Marx ve Engels <em>Manifesto</em>’nun 1872’deki Almanca baskısına yazdıkları önsözde söz konusu 10 maddenin bazı bakımlardan eskimiş olduğunu söylerler. Bu devrimci önlemler için dedikleri şöyledir:</p>
<p><span style="color: #0000ff">That passage would, in many respects, be very differently worded today. In view of the gigantic strides of Modern Industry since 1848, and of the accompanying improved and extended organization of the working class, in view of the practical experience gained, first in the February Revolution, and then, still more, in the Paris Commune, where the proletariat for the first time held political power for two whole months, this programme has in some details been antiquated.</span> (Bu pasajı internetteki Marx arşivinden aldım. Linki <a href="http://www.marxists.org/archive/marx/works/1848/communist-manifesto/preface.htm" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">şurada</span></em></a>.)</p>
<p>Türkçesi:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Pek çok açıdan, bu pasaj bugün çok farklı ifade edilebilirdi. Modern endüstrinin 1848’den bu yana attığı devasa adımlar ve işçi sınıfının buna eşlik eden gelişmiş ve genişlemiş örgütlenmesi karşısında, ilk olarak Şubat Devrimi’nde ve ardından, daha da fazla olarak, proletaryanın ilk defa politik gücü iki ayın tamamı boyunca elinde tuttuğu Paris Komünü’nde kazanılan pratik tecrübe karşısında, bu program bazı ayrıntıları bakımından eskimiş bulunuyor. </span></p>
<p>Marx ve Engels böyle yazmalarına rağmen, Skousen sanki her ikisi de hayatlarının geri kalanı boyunca bu önlemleri aynen savunmaya devam etmişler gibi yazmış.</p>
<p><strong>(5)</strong></p>
<p>Bunları yazdıktan sonra Skousen şöyle devam ediyor:</p>
<p>[Marx] <span style="color: #0000ff">Özel mülkiyetin kavga, sınıf mücadelesi ve bir kölelik olduğunu öne süren teorisine dayanarak özel mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılmasından yanadır (1964: 27). “Mülkiyet hırsızlıktır” görüşünde Proudhon’la aynı fikirdedir.</span> (s. 169) [s. 153]</p>
<p>Bu pasajda da iki yanlış var:</p>
<p>(1) İlk cümlede, Marx’ın özel mülkiyetle ilgili fikirleri için Skousen <em>Komünist Manifesto</em>’nun 1964’te yayınlanan Monthly Review Press baskısını kaynak olarak göstermiş. Bu kitapta sayfa 27’de güya bunlar yazıyormuş. Tesadüf eseri, <em>Manifesto</em>’nun bu baskısı elimde bulunuyor. Aynı sayfayı açıp bakıyorum ve orada şöyle yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">The distinguishing feature of Communism is not the abolition of property generally, but the abolition of bourgeois property. But modern bourgeois private property is the final and most complete expression of the system of producing and appropriating products, that is based on class antagonism, on the exploitation of the many by the few. </span></p>
<p>Türkçesi de şöyle:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Komünizmin ayırt edici özelliği özel mülkiyetin genel itibariyle kaldırılması değil, burjuva mülkiyetinin kaldırılmasıdır. Fakat burjuva özel mülkiyeti, sınıf karşıtlıklarına, çoğunluğun azınlık tarafından sömürülmesine dayanan bir üretim ve mülk edinme sisteminin nihaî ve en tam ifadesidir.</span></p>
<p>Alıntıladığım yerin neresinde Marx “özel mülkiyetin kavga, sınıf mücadelesi ve kölelik olduğunu” söylüyor ve “özel mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılmasından” bahsediyor? Bu paragrafın devamında Marx ve Engels “bu anlamdaki” diye yazarak sadece “burjuva özel mülkiyeti”nin kaldırılmasından bahsediyorlar. Hatta komünistlerin kişisel olarak edinilen özel mülkiyetin kaldırılmasını istemekle suçlandıklarını söyleyerek, “bunu kaldırmaya gerek yok” diyorlar. Anlaşıldığı üzere, ne Marx ne de Engels özel mülkiyetin “tamamen” ortadan kaldırılmasını savunuyor. Ama Skousen öyle bir şekilde yazmış ki, okuduğunuzda Marx’ın her türden özel mülkiyete karşı olduğunu düşünüyorsunuz.</p>
<p>(2) Skousen, Marx’ın mülkiyetin hırsızlık olduğu konusunda Prouhon ile aynı fikirde olduğunu yazıyor. Halbuki Proudhon’un mülkiyetin hırsızlık olduğunu söylediği <em>“Mülkiyet Nedir”</em> adlı kitabı hakkında yazdığı bir mektupta Marx şunları diyor (mektubun <a href="http://www.marxists.org/archive/marx/works/1865/letters/65_01_24.htm" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">linki</span></em></a>):</p>
<p><span style="color: #0000ff">The deficiency of the book is indicated by its very title. The question is so badly formulated that it cannot be answered correctly. (…) But as Proudhon entangled the whole of these economic relations in the general legal concept of “property,” “la propriété,” he could not get beyond the answer which, in a similar work published before 1789, Brissot had already given in the same words: “La propriété’ c’est le vol.”</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">(…) since “theft” as a forcible violation of property presupposes the existence of property, Proudhon entangled himself in all sorts of fantasies, obscure even to himself, about true bourgeois property. </span></p>
<p>Türkçesi de şöyle:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Kitabın eksikliğini doğrudan kendi adı gösteriyor. Soru o kadar kötü formüle edilmiştir ki, doğru olarak yanıtlanması mümkün değildir. (…) Fakat Proudhon bu ekonomik ilişkilerin tümünü genel bir hukukî kavram olarak “mülkiyet” (“la propriété”) biçiminde karmakarışık ettiğinden, 1789’da yayınlanan benzeri bir çalışmada Brissot’nun aynı kelimelerde önceden verdiği yanıtın ötesine geçemiyor: “Mülkiyet hırsızlıktır.” (“La propriété’ c’est le vol.”)</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">(…) mülkiyetin güç kullanılarak ihlâl edilmesi anlamında “hırsızlık” mülkiyetin mevcut olduğunu varsaydığından dolayı, gerçek burjuva mülkiyeti konusunda Proudhon kendisi için bile bulanık olan her türden fanteziyle başını derde sokmuştur. </span></p>
<p>Bunları yazan ve <em>“Felsefenin Sefaleti”</em> kitabını yayınlayan Marx, Proudhon’la nasıl aynı fikirde olabilir?</p>
<p><strong>(6)</strong></p>
<p>Marx’ın artı-değer teorisi anlatılırken şöyle bir cümle geçiyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Eğer gerçekte değerin tamamı emeğin ürünüyse, o zaman sermayedarların aldığı kâr ve toprak sahiplerinin kazandığı faizin tümü, çalışan sınıfın haklı kazançlarından haksız yere alınan “artık değer” olmalıydı. </span>(s. 165) [s. 149]</p>
<p>Sermayenin kazancının kâr olduğunu biliyoruz, ama toprak sahipleri ne zamandan beri “faiz” getirisi elde etmeye başladı? Toprak sahipleri “rant” elde etmiyorlar mıydı? Dahası, artı-değer nasıl oluyor da işçilerin gelirlerinden “haksız” yere alınan bir değer hâline geliyor? Marx işçilere kendi değerlerinin tam karşılığının ödendiğini (değişken sermaye ya da geçimlik ücret ödemesi) varsaymıyor mu? Böyle olduktan sonra haksızlık nerede? Marx kapitalizm eleştirisini âdaletsizlik ya da haksızlık üzerinden yapmaz.</p>
<p><strong>(7)</strong></p>
<p>Bir sonraki sayfada Skousen yanlışlarına devam ediyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Ve böylece günün galibi, kusursuz bir mantıkla kapitalizmin doğası gereği işçiler, kapitalistler ve toprak sahipleri arasında korkunç derecede kötü bir sınıf çatışması yarattığını – ve kapitalistlerle toprak sahiplerinin haksız bir avantaj elde ettiklerini – kanıtlamış olan Marx oldu.</span> (s. 166) [s. 150]</p>
<p>Marx’ın kapitalizmde işçiler ile kapitalistler arasında sınıf savaşımı olduğunu söylediğini biliyorum, ama “toprak sahipleri” nereden çıktı? Dahası, Marx kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin sınıf çatışmasında “haksız bir avantaj” elde ettiklerini nerede “kanıtlıyor”?</p>
<p><strong>(8)</strong></p>
<p>Başka bir yerde Skousen Marx’ın <em>Kapital</em>’in ilk cildini yayınladıktan sonra bir daha tam bir kitap yazmayı reddettiği yazıyor. (s. 163) [s. 147] Bu iddianın dayanağı nedir, belli değil.</p>
<p>Bir diğer yerde de Marx’ın <em>Dönüşüm Sorunu</em>’nu (Transformation Problem) asla çözemediği ve bununla hayatı boyunca boğuştuğu yazıyor. (s. 175) [s. 157] Bu da doğru değil. Marx sorunu <em>Kapital</em>’in üçüncü cildinde matematiksel olarak yanlış da olsa çözüyor. Hayatı boyunca sorunla uğraşmak da nereden çıkarılıyor?</p>
<p>Bu arada, çeviri hakkında bir şeyi belirtmek gerekiyor: Artı-değer (surplus value) terimi Türkçeye sürekli olarak “artık değer” biçiminde çevrilmiş. Bu çok yanlış bir çeviri. Artı-değer teorisine göre, artı-değer işçilerden elde edilen bir “fazlalık” (surplus) ya da ilâve değerdir, yoksa işçilerin ürettiklerinden işçilerin payları düşüldükten sonra kapitalistlere (tıpkı bir şişenin dibinde artakalan su gibi) “kalan” ya da “artan” kısım (residual) değildir. Oysa artık değer denildiğinde tam da bu son anlamı veriyor.</p>
<p><strong>(9)</strong></p>
<p>Burada da geçen yazıyla ilişkili bir ekleme yapmam gerekiyor. Yazıda Skousen’ın Hayek için Hıristiyan ve Mises için Yahudi olduğunu yazdığından bahsetmiştim. Mises’in Yahudi olduğu doğru, ancak o da Hayek gibi agnostiktir. Nitekim önceki yazıda alıntı yaptığım <em>“Hayek on Hayek”</em> adlı kitapta Hayek “ben de Mises kadar agnostiğim” diyor (s. 62). Mises’in <em>“Socialism”</em> kitabından aktatırsak:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Today the Islamic and Jewish religions are dead. They offer their adherents nothing more than a ritual. They know how to prescribe prayers and fasts, certain foods, circumcision and the rest; but that is all. They offer nothing to the mind. Completely despiritualized, all they teach and preach are legal forms and external rule. They lock their follower into a cage of traditional usages, in which he is often hardly able to breathe; but for his inner soul they have no message. They suppress the soul, instead of elevating and saving it. </span>[s. 370] (Alıntı şu <a href="http://www.amazon.com/SOCIALISM-Lib-Works-Ludwig-Mises/dp/0913966622/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1271585749&amp;sr=8-1" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">baskıdan</span></em></a>.)</p>
<p>Türkçesi:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Bugün İslâm ve Yahudi dinleri ölüdür. Kendilerine bağlı olanlara ayinlerden başka bir şey sunmazlar. Dua etmeyi ve oruç tutmayı, belirli yiyecekleri, sünnet olmayı ve diğer şeyleri nasıl emredeceklerini bilirler; fakat hepsi bu kadardır. Düşünsel açıdan verecekleri hiçbir şey yoktur. Maneviyattan tamamıyla arınmış hâlde, tüm öğrettikleri ve vaaz ettikleri şey hukukî biçimlerden ve dış yaşama ait kurallardan ibarettir. Takipçilerini içinde çoğu kez zorlukla nefes alabildikleri geleneksel davranışlardan oluşan bir kafese kilitlerler; fakat onların ruhlarına verecekleri hiçbir mesajları yoktur. Ruhu yüceltmek ve korumak yerine baskı altına alırlar. </span></p>
<p>Bu alıntıladığım yer (çevirisi sorunlu da olsa) kitabın Liberte Yayınları’ndan çıkan <a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=Nw==&amp;kat=&amp;kat1=" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">çevirisinde</span></em></a> sayfa 456’ta da yazıyor.</p>
<p style="text-align: center">* * *</p>
<p>Şimdiye dek yazdıklarım elbette kitabı çeviren ve basan kişilerin emeklerini eleştirme amacını taşımıyor. Belki yayınevi, içinde iktisatçıların kişiliklerine ait bilgiler olduğu ve kolay okunabildiği için kitabın diğer iktisat tarihi kitaplarına kıyasla daha fazla satabileceğini düşünmüş olabilir. Bunda garipsenecek hiçbir şey yok. İktisatçılar hakkında bu tarz bilgilerin olduğu bir kitap, konuların sıkıcı havasından uzaklaşmak isteyenlerin işine yarayacaktır. Nitekim kötü yazılmış sıkıcı bir kitabın hevesli yeni bir öğrencinin hevesini kursağında bırakması ve onu konudan soğutması muhtemeldir.</p>
<p>Doğa bilimlerinde olan türden bir nesnelliği toplumsal bilimlerden beklemek mümkün değildir. İktisat bilimi insan eylemleriyle ilişkili bir bilim dalıdır. Bu durum diğer toplumsal bilimler için de geçerli bir durum ortaya çıkarır: iktisat biliminin nesnesi olan insan aynı zamanda bu bilimi yapan iktisatçının kendisidir. Dolayısıyla iktisatçının kendini içinde bulunduğu konumdan (kültüründen, toplumundan, dünya görüşünden vs.) sıyırıp incelediği olgulara tarafsız bir gözle bakması ancak sınırlı derecede olabilir. Önemli olan, bunun daima akılda tutulması ve kişinin kendini zaman zaman kendi dünya görüşüne kaptırmaktan kaçınması ya da bunu yapmaya başladığı anda durumu fark etmesidir  – elbette kolay bir şey değil bu.</p>
<p>Maalesef Skousen’ın kitabında bu farkındalığı en alt düzeyde dahi göremiyoruz. Skousen’ın yanlı yazdığını başta belirtmiş olması, yapılan yanlışlar ve çarpıtmalar dikkate alındığında geçerli bir mazeret sunmuyor. Zira bu tarz bir kitaptan sadece yanlış bilgi edinilmiyor; bunun yanında çok daha vahim olan, belki de bir bilim dalı için en tehlikeli iki şey de ediniliyor: dogmatizm ve önyargı. Burada dogmatizm piyasa ekonomisinin üstünlüğü, önyargı da piyasa ekonomisini savunan görüşlerin dışında kalan neredeyse tüm görüşlerin yanlış olduğu şeklinde ortaya çıkıyor.</p>
<p>Kitabın onu okuyanları hiç bilgilendirmediğini ileri sürmüyorum, fakat böyle bir kitabın bu işlerle ciddi şekilde uğraşmak isteyen kişilerin bilgilerine yararlı anlamda çok fazla şey katacağını sanmıyorum. Bilimsel bir kitaptan beklenen şey, belirli iktisadî görüşleri kötülemek (hatta çarpıtmak) ve sadece tek bir doğrunun olduğu fikrini dayatmak olmasa gerek.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/04/18/mark-skousen-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mark Skousen – İktisadî Düşünce Tarihi (Modern İktisadın İnşası): Bilgi Yanlışları ve Çarpıtmalar (1)</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/04/12/mark-skousen-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-1/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/04/12/mark-skousen-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Apr 2010 20:45:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://NezamandanberidirMarkSkousen’ın“İktisadîDüşünceTarihi”(Modernİktisadınİnşası)kitabıhakkın</guid>
		<description><![CDATA[Ne zamandan beridir Mark Skousen’ın “İktisadî Düşünce Tarihi” (Modern İktisadın İnşası) kitabı hakkında yazmak istiyordum. Hem etrafımdan işittiklerimden hem de siteye bırakılan kimi yorumlardan anladığım kadarıyla Skousen’ın kitabı oldukça beğenilen bir kitap. 2003 yılında ilk çıktığında kitabı ben de okumuş ve beğenmiştim; fena değildi, hatta beni sıkmayan ilk iktisat tarihi kitabıydı. Ama ilgilendiğim konular hakkında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.acilkitap.com/u/acilkitap/img/c/f/e/felsefe-tarih-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi20110617150633.jpg" alt="" width="210" height="317" /></p>
<p>Ne zamandan beridir Mark Skousen’ın <em>“İktisadî Düşünce Tarihi” (Modern İktisadın İnşası)</em> kitabı hakkında yazmak istiyordum. Hem etrafımdan işittiklerimden hem de siteye bırakılan kimi yorumlardan anladığım kadarıyla Skousen’ın kitabı oldukça beğenilen bir kitap. 2003 yılında ilk çıktığında kitabı ben de okumuş ve beğenmiştim; fena değildi, hatta beni sıkmayan ilk iktisat tarihi kitabıydı. Ama ilgilendiğim konular hakkında zamanla daha fazla okudukça kitap hakkındaki fikrimi yavaş yavaş değiştirdim.</p>
<p>Kitabı ilk okumaya başladığınızda üslubu ve konuları ele alış tarzı hoşunuza gidiyor. İktisat tarihi kitaplarının ne kadar sıkıcı olduğu düşünüldüğünde, bu kitap diğerlerinin arasından hemen sıyrılıyor. Konular anlatılırken önce iktisatçıların özel yaşamlarından ve yer yer “garip” kişisel özelliklerinden bahsediliyor, sonra bu iktisatçıların teorileri basit bir dille anlatılıyor. Bölüm aralarına yerleştirilen kutucuklarda da diğer ilgi çekici konular hakkında bilgiler veriliyor. Kişiyi sıkmayan ve nispeten eğlenceli bir tarzda yazıldığı için, kitaba başladıktan sonra okumaya kolayca devam edebiliyorsunuz. Eminim, bu türden meselelerle ilgilenen birçok kişinin iktisat tarihi kitabı olarak okudukları ve yazım tarzı nedeniyle de sürekli dönüp baktıkları tek kitap bu olsa gerek.</p>
<p>Bununla birlikte, kitabın (sonradan bahsedeceğim yanlışlar dışında) iki kötü özelliği var. İlk olarak, iktisatçıların kişisel yaşamlarına ait “magazinsel” sayılabilecek bilgilere normalde böyle bir kitapta olması gerekenden daha fazla yer ayrıldığı için, bu kişilerin teorileriyle ilgili bölümler nispeten zayıf kalmış. Gerçi kimin ne dediği, neyi savunduğu az çok öğreniliyor, ama bu bilgiler çok yüzeysel kalıyor. Herhalde kitabın daha da kalınlaşacağı düşünüldüğünden teorilerin fazla derinine inilmemiş ve verilen bilgiler kimi yerlerde yetersiz kalmış.</p>
<p>İkinci olarak, kitap çok yanlı bir bakış açısıyla yazılmış. Her ne kadar Skousen kitabın (kendisinin “doğal özgürlük sistemi” adını verdiği) belirli bir bakış açısıyla yazıldığını ve bir hayli dik kafalı olduğunu en başta belirtse de, bu türden ifadelerin dozu zaman zaman fazla aşırıya kaçmış ve Skousen’la hemfikir olmayan (yani piyasa ekonomisini savunmayan) iktisatçıların alaycı bir şekilde yapılan yergisine dönüşmüş. Bu “renkli karalamalar” belki bir liberali kitabı okurken fazlasıyla tatmin edebilir, ama belirli bir nesnellik beklentisi olan kişinin bunlardan hayal kırıklığına uğrayacağı aşikâr.</p>
<p><span id="more-1284"></span>Esas meseleye gelirsek, ne yazık ki Skousen’ın kitabında sürekli olarak bilgi yanlışları ve çarpıtmalar var. Gerçi bir iktisatçıdan tüm iktisat teorileri hakkında bilgi sahibi olmasını ya da bunları yeter düzeyde bilmesini bekleyemezsiniz. Herkesin uzmanlık alanı farklıdır. Ancak Skousen’ın yaptığı öyle hatalar var ki, bunları bu konularla uğraşan bir akademisyenin yapması mümkün değil. Üstelik bunların bir kısmının genel bilgi kapsamına girdiği de söylenebilir. İşin ilginç yanı, Skousen üniversitede ders veriyormuş. Ders veren biri böyle yanlışları nasıl yapar?</p>
<p>Çarpıtmalara da çoğunlukla Marx’la ilgili bölümde rastladım. Bir kişinin düşüncelerini beğenmemesi yüzünden Marx’ı eleştirmesi başka şey, aynı nedenden dolayı Marx’ın dediklerini eğip bükmesi başka şey. Maalesef kitapta bu ikincisine ait örnekler var. Bunların bir kısmı hem Marx’ın hem de kapitalizmi eleştiren diğer iktisatçıların özel yaşamlarının anlatıldığı bölümlere ait. Bu şekilde Skousen kitap boyunca kendisiyle aynı fikirde olmayanları her fırsatta âdeta karalıyor. Schumpeter gibi sosyalist olmayan biri bile buna maruz kalmış. Eğer Türkiye’deki liberaller kapitalizm savunularını ve Marksizm’e karşı çıkışlarını Skousen’ın kitabındaki tarzda bilgi yanlışlarına dayandırıyorlarsa yazık.</p>
<p>Kitapta yer alan tüm konuların uzmanı olmadığım için, sadece aşina olduğum konularda karşılaştığım yanlışları ve çarpıtmaları yazdım. Diğer konularda çalışan kişiler kitabı okuduklarında belki kendi araştırma alanlarına ait bu türden örnekler görebilirler. Açıkçası, benim gördüklerimden sonra diğer konularda da yanlışların ve çarpıtmaların bulunması ihtimalinin az olmadığını düşünüyorum – bu benim tahminim tabii.</p>
<p>Yaptığım alıntılarda Türkçe baskıdaki sayfa numaralarını normal parantezler, İngilizce baskıdaki sayfa numaralarını da köşeli parantezler içinde gösterdim. Türkçe baskı olarak kitabın 2003 yılında Liberte Yayınları’ndan çıkan ilk baskısını kullandım. Kitabın son (dördüncü) baskısı Adres Yayınları tarafından yapılmış. Yanlış ve çarpıtmaların sonraki baskılarda düzeltilip düzeltilmediğini bilmiyorum. Ama hem Liberte hem de Adres yayınları Liberal Düşünce Topluluğu’nca yürütüldüğünden, bunların düzeltilmeden aynen bırakılmış olmaları kuvvetle muhtemel. Hatta kitabın yazının başına koyduğum dördüncü baskısının resmine bakarsanız, kapakta alt başlıkta &#8220;iktisadın&#8221; yerine yanlışlıkla &#8220;ikdisadın&#8221; yazıldığını görürsünüz. (Kitabın Liberte Yayınları’ndaki sayfası <em><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=Mjc=" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em>.) İngilizce baskı olarak da 2001 yılında M. E. Sharpe’dan çıkan ilk baskıyı kullandım. (Amazon <em><a href="http://www.amazon.com/Making-Modern-Economics-Lives-Thinkers/dp/0765604809" target="_blank"><span style="color: #0000ff">linki</span></a></em>.)</p>
<p>Bu yazıda Avusturya Okulu’yla ilgili yanlışları göstereceğim. İkinci yazıda da Marx’la ilgili yanlış ve çarpıtmalardan bahsedeceğim. Skousen gibi düşüncelerinin Avusturya Okulu’na yakın olduğunu tahmin ettiğim biri, bu iktisat okulunun üyesi olan iktisatçılar hakkında nasıl da böyle yanlış şeyler yazmış, hayret. (Meraklısı için Amerika’daki Mises Enstitüsü’nün sitesindeki bir eleştiri yazısı <a href="http://mises.org/misesreview_detail.aspx?control=178" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">şurada</span></em></a>.)</p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Ludwig von Mises’in enflasyonla ilgili görüşlerinin anlatıldığı kısımda Skousen şöyle bir olay aktarıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Sonunda hiper-enflasyonun doruğunda, bir Milletler Cemiyeti komisyonu Viyana’ya gönderildi. Kaygı içindeki Avusturya hükümet yetkililerinin yanı sıra, Mises’i de ziyaret ederek bu korkunç enflasyona nasıl son verileceği konusunda tavsiyesini aldılar. Mises pervasızca karşılık verdi, “Benimle bu binada gece yarısı saat 12’de buluşun, size o zaman söyleyeceğim.” Görevliler kafalarını şaşırmış bir edayla salladılar, fakat sonunda razı oldular. Onunla gece yarısı belirlenen yerde buluştular, endişeli bir şekilde sordular, “Profesör Mises, bu enflasyonu nasıl durdurabiliriz?” Şöyle karşılık verdi, “Şu gürültüyü işitiyor musunuz? Onu kesin!” O bina devletin banknot matbaasına dönüşmüştü, gece gündüz yeni banknotlar basıyordu. Sesin susturulması, Avusturya hükümetinin yaptığı yegâne şeydi ve enflasyon sona ermişti (Hayek 1994: 70).</span> (s. 325-6) [s. 289]</p>
<p>Skousen anlattığı bu “hikâye” için 1994’te yayınlanan ve Hayek’le yapılan bazı röportajların derlendiği <em>“Hayek on Hayek”</em> adlı kitabı kaynak olarak göstermiş. (Amazon linki <a href="http://www.amazon.com/Hayek-Autobiographical-Dialogue-Collected-Works/dp/0226320626/ref=tmm_hrd_title_0" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">şurada</span></em></a>. Aşağıda kitabın bu baskısını kullandım.) Öncelikle, Skousen’ın alıntı yaptığı kitapta olay sayfa 70’te değil, 60’ta anlatılıyor. Olayı anlatan da Hayek değil, onunla röportaj yapan kişi. Kitapta şöyle yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">There is a story, perhaps apocryphal, that Mises was asked during this inflation how to stop it. And he said, “Meet me at 12 o’clock at this building.” And it turned out at 12 midnight they met him at the printing office, where they were printing the money. And they said, “How can we stop this inflation?” And he said, “Hear that noise? Turn it off.”</span> [s. 60]</p>
<p>Türkçesi de kabaca şöyle:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Bir hikâye var, belki uydurmadır, bu enflasyonun olduğu sırada Mises’e bunu nasıl durdurabileceklerini sormuşlar. O da şöyle demiş: “Benimle bu binada saat 12’de buluşun. Sonuçta, para basılan basımevinde gece yarısı saat 12’de buluşmuşlar ve şöyle demişler: “Bu enflasyonu nasıl durdurabiliriz?” O da, “Şu sesi duyuyor musunuz? Kesin onu!” demiş.</span></p>
<p>Olayı anlatan kişi bunun uydurma olabileceğini söylemesine rağmen Skousen olayı sanki gerçekten yaşanmış gibi uzun uzun anlatmış. Üstelik işin içine “drama” da katmış: Güya görevliler kafaları karışmış hâlde başlarını sallamışlar, endişeli bir şekilde sormuşlar, Mises pervasızca karşılık vermiş. İyi de, bunlar nerede yazıyor? Yukarıda asıl kitaptan alıntıladığım yerde böyle şeyler var mı? Kitapta Hayek bu olay hakkında tek kelime söz etmiyor bile.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p>Mises ve Hayek’in iktisadî planlamaya karşı çıkışları hakkında şöyle yazmış Skousen: <span style="color: #0000ff">“Ekonomideki yüksek cehalet derecesi, Mises ve Hayek’in sosyalist merkezî planlama olasılığını görmezden gelmelerinin nedenlerinden biridir,” </span>(s. 354). İngilizcesi de şöyle:<span style="color: #0000ff"> “The high degree of ignorance in the economy is one reason Mises and Hayek dismissed the possibility of socialist central planning,” </span>[s. 315].</p>
<p>Türkçe çeviri hakkında iki şey söylemek lazım: (1): “Ignorance” kelimesi “cehalet” şeklinde çevrilebilir, ama Hayek’in ekonomide bilginin rolüne yaptığı vurgu dikkate alındığında, kelimenin “bilgisizlik” olarak çevrilmesi daha uygun görünüyor. Hayek genel itibariyle cehaletten değil, bilgi eksikliğinden bahseder. Hem, cehalet kelimesinin bilgisizlikten daha geniş bir anlamı var. (2) “Dismiss” kelimesi “görmezden gelme” olarak çevrilmiş. Oysa Mises ve Hayek iktisadî planlamayı eleştirdiklerine göre bunu görmezden geliyor olamazlar. Kelimenin doğru çevirisi “reddetme” olacak – yani Mises ve Hayek böyle bir ihtimali reddediyorlar.</p>
<p>Cümledeki bilgi yanlışına gelince; planlamaya karşı çıkışta Hayek bilginin rolünden bahsetmekle birlikte, Mises bilgiyi bir karşı argüman olarak kullanmaz. Eleştirisini fiyat mekanizmasından hareketle yapar ve fiyatların olmadığı bir yerde etkin kaynak dağılımı olamayacağını söyler. Hayek’in tersine, Mises planlamacıların planlama yapmaları için gerekli olan tüm bilgiyi bildiklerini varsayar. <em>“Human Action”</em> kitabından bir alıntıyla gösterelim:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Yöneticinin kendi yaşadığı döneme ait bütün teknolojik bilgiyi kullandığını varsayalım. Bundan başka, bu kişi mevcut tüm maddî üretim araçlarının tam bir envanterine ve istihdam edilebilir işgücünü gösteren bir listeye de sahip olsun. Bu açılardan, bürolarında topladığı bilirkişi ve uzmanlar yığını ona eksiksiz bilgi sağlayacak ve soracağı tüm sorulara doğru cevap verecektir. (…) Bu sorun sadece seçilen nihaî hedeflere ulaşmak için kullanılacak araçlarla ilgilidir.</span> (<em>&#8220;Human Action&#8221;</em>, 4. basım, San Francisco: Fox &amp; Wilkes, 1996, s. 696-7)</p>
<p><strong>(3)</strong></p>
<p>Sosyalist Hesaplama Tartışması’ndan bahsedilen bir paragrafta şunlar yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Ludwig von Mises, 1920’de yazdığı “Sosyalist Ülkelerde Ekonomik Hesaplama” isimli bir makalede tamamen ekonomik yönden sosyalizmin bir eleştirisini yaparak, o zamanın kolektivist ruhunu sorgulayan ilk kişi idi. Mises, bu konu üzerine, sosyalistlerin 1917 devrimini takiben Rusya’da bir gerçek-dünya komünist devleti yaratma düşüncesini büyük bir iştahla yürekten onaylamalarına ve İtalyan Enrico Barone’un 1908’de sosyalist üretimin matematiksel formülasyonunu yapmasına karşı çıkmak amacıyla yazmıştır.</span> (s. 468) [s. 414]</p>
<p>İlk olarak; Mises’in 1920’deki makaleyi yazmasının nedeni Barone değil, Viyana Çevresi’nin bir üyesi olan sosyolog Otto Neurath idi. Neurath o dönemde savaş ekonomisi olarak bilinen bir düşüncenin savunucusu olarak isim yapmıştı ve savaş esnasında ortaya çıkan merkezî planlamanın barış döneminde de sürdürülmesini savunuyordu. Hatta Mises’in Barone’nin makalesinden haberi olup olmadığı belli değildir. Bazı iktisatçılar Mises’in makaleden haberi olmadığını söylerler. (Meraklıları için Neurath’ın savaş ekonomisini anlattığı makalesi şurada: Otto Neurath, <em>“Through War Economy to Economy in Kind”</em>, <strong>Empricism and Sociology</strong>, Ed. Marie Neurath ve Robert S. Cohen, Dordrech, Holland: D. Reidel, 1973, s. 121-157.)</p>
<p>İkinci olarak; Barone makalesinde sosyalist ekonomide fiyatların belirlenmesi sorununu ele almıştı; ancak amacı, sorunun çözümü için kullanılabilecek gerçek bir mekanizma geliştirmek değil, merkezî planlama otoritelerinin karşılaşacağı değer sorununun yeni bir formülasyonunu yapmaktı. Barone makalesinde ne kolektivizm lehine ne de aleyhine argüman ileri sürüyordu; temel amacı kolektivist rejimin temel izahındaki bazı yanlışları ve çelişkileri ortadan kaldırmaktı. Dolayısıyla, formel benzerliklerden hareketle kolektivist programın uygulanabilirliğine dair bir sonuç çıkarmak mümkün değildi. Nitekim Barone’ye göre, <span style="color: #0000ff">“(…) kolektivist rejimdeki üretimin ‘anarşik’ üretimde olandan temel itibariyle daha farklı bir tarzda düzenlenebileceğini hayal eden doktrinlerin ne kadar gerçek dışı oldukları aşikârdır.” </span>(Enrico Barone, <em>“The Ministry of Production in the Collectivist State”</em>, <strong>Collectivist Economic Planning</strong>, Ed. F. A. Hayek, London: George Routledge &amp; Sons, 1935, s. 245.)</p>
<p><strong>(4)</strong></p>
<p>İlginç bir şekilde, Skousen Hayek için şöyle yazmış: <span style="color: #0000ff">“Hayek Hıristiyandı, Mises Yahudiydi,” </span>(s. 330) [s. 293]. Mises Yahudiydi, ama Hayek Katolik olarak doğmasına ve vaftiz edilmesine rağmen Hıristiyan değil, agnostikti. Bir önceki yazımda <a href="http://marksistarastirmalar.org/pdfs/friedrich_von_hayek_roportaj1.pdf" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">linkini</span></em></a> verdiğim röportajlarının ilkinde son sayfada şöyle diyor Hayek:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Tanrı kelimesinin anlamını hiçbir zaman anlamadım. Bunun kanunları muhafaza etmek için önemli olduğuna inanıyorum. Fakat şunda ısrar ediyorum ki, tanrı kelimesinin anlamını bilmediğimden dolayı tanrının varlığına inandığımı ya da inanmadığımı söyleyemem.</span><em><br />
</em><br />
Yine, son kitabı <em>“The Fatal Conceit”</em>de şunları yazıyor (alıntıyı şu <em><a href="http://www.amazon.com/Fatal-Conceit-Errors-Socialism-Collected/dp/0226320669/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1271103024&amp;sr=8-1" target="_blank"><span style="color: #0000ff">baskıdan</span></a></em> aldım):</p>
<p><span style="color: #0000ff">(…)  bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmediğimi itiraf etmem gerekiyor. Terimin her türlü antromorfik, kişisel ya da animistik yorumunu, pek çok insanın bu terime bir anlam vermeyi başardığı yorumları kesinlikle reddediyorum. İnsana benzer ya da akla benzer şekilde hareket eden bir varlık düşüncesi, bana daha ziyade insan benzeri aklın becerilerinin kibirli bir şekilde abartılmasının bir ürünüymüş gibi geliyor. </span>(s. 139)</p>
<p><strong>(5)</strong></p>
<p>Ludwig von Mises’in kardeşi Richard von Mises’ten bahsedilen paragrafta şöyle yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Richard, bir filozoflar grubu olan Viyana Çevresi’nin üyesiydi. Grupta, teorilerin test edilmesinde empirik kanıtların kullanımını öngören mantıksal pozitivizmi savunan Ludwig Wittgenstein ve Karl Popper da vardı.</span> (s. 328) [s. 291]</p>
<p>Skousen’a göre hem Wittgenstein hem de Popper Viyana Çevresi denilen grubun üyesiymiş. Oysa gerçek bunun tam tersi. Daha önce başka bir yazımda bahsettiğim <em>“Wittgenstein’ın Maşası”</em> (Çev. Aslı Biçen, Yapı Kredi Yayınları, 2. baskı, 2004) adlı kitaptan aktarayım:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Çevre, Karl Popper’le Wittgenstein arasındaki ilk felsefi bağlantıyı da kurmuştu. Wittgenstein üyeliği ve sahiplenilmeyi reddetse de onlar Wittgenstein’ı şeref üyesi ve kılavuz olarak görüyorlardı. Popper üye olmak istese de olamamış, muhalefet rolünü üstlenmişti.</span> (s. 132)</p>
<p>Popper Çevre’ye muhalefet ettiğine göre mantıksal pozitivizmi savunuyor da olamaz. Nitekim otobiyografisinde (<em>&#8220;Bitmeyen Arayış&#8221;</em>, Çev. Mustafa Acar, Plato Film Yayınları, 2006) <em>“Mantıksal Pozitivizmi Kim Öldürdü”</em> başlığı altında şunları yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Bugünlerde herkes biliyor ki, mantıksal pozitivizm ölüdür. Ancak ‘Bunun sorumlusu kim?’ veya daha çok ‘Bu işi kim yaptı?’ şeklinde bir sorunun sorulması gerektiği kimsenin aklına gelmiyor gibi görünmektedir. Korkarım sorumluluğu kabul etmem gerekiyor.</span> (s. 122.)</p>
<p><strong>(6)</strong></p>
<p>Üç tane de Avusturya Okulu dışında kalan ufak yanlış verelim. İlki yine Skousen’a ait:</p>
<p>(1) Kitapta Hayek’in Böhm-Bawerk’in Viyana Üniversitesi’nde verdiği seminerlere katıldığı yazılmış. (s. 204) [s. 186] Oysa Hayek’in Viyana Üniversitesi’ne giriş tarihi 1918. Böhm-Bawerk’in ölüm tarihi ise 1914. Bu durumda Hayek seminerlere nasıl katılabilir?</p>
<p>Son iki yanlış da Türkçe çeviriden kaynaklanıyor – yani Skousen yanlış yapmamış!</p>
<p>(2) Mises’in sosyalist ekonomi üzerine olan <em>“Economic Calculation in the Socialist Commonwealth”</em> makalesini Hayek’in İngilizceye çevirdiği yazılmış. (s. 468) Makaleyi çeviren Hayek değil, S. Adler. Hayek ise sadece makaleyi editörlüğünü yaptığı <em>“Collectivist Economic Planning”</em> adlı kitapta yayınlıyor. (Meraklısı için makale <em><a href="http://mises.org/econcalc.asp" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em>.)</p>
<p>(3) Türkçe kitapta şöyle yazıyor: <span style="color: #0000ff">“Mises’in en ünlü öğrencilerinden birisi olan Joseph Schumpeter bile, hocasının tezini reddetmiştir.”</span> (s. 469) Oysa İngilizcesi şöyle: <span style="color: #0000ff">“Even Joseph Schumpeter, one of Mises’s most illustrious classmates, rejected Mises’s thesis.” </span>[s. 415]</p>
<p>Türkçe çeviride “classmate” (sınıf arkadaşı) kelimesi öğrenci diye çevrilmiş ve araya İngilizce metinde olmayan “hoca” kelimesi sokulmuş. İngilizcesinde sınıf arkadaşı denmesinin nedeni, Schumpeter ve Mises’in Viyana Üniversitesi’nde okurken Böhm-Bawerk’in seminerlerine birlikte katılmış olmalarından kaynaklanıyor – yani ikisi de öğrenci, biri diğerinin hocası değil.</p>
<p><strong>(7)</strong></p>
<p>Bu defa da Joseph Schumpeter’e ait bir paragraf dolusu çarpıtmayla karşı karşıyayız. Bunları aşağıda düzelttim. Kaynak olarak Schumpeter’in <em>“Prophet of Innovation” </em>adlı biyografisini kullandım (Amazon <a href="http://www.amazon.com/Prophet-Innovation-Schumpeter-Creative-Destruction/dp/0674034813/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1271085631&amp;sr=8-1" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">linki</span></em></a>). Parantez içindeki sayfa numaraları bu biyografiye ait. Önce Skousen’ın yazdıklarını aktaralım:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Schumpeter’ın aşk hayatı, en basit ifadeyle, garipti. 1906’da, Londra ziyareti sırasında, aniden kendisinden 12 yaş büyük bir İngiliz kadınla evlendi. Bonn’da ders vermek amacıyla Batı Avrupa’ya geri döndüğünde onu terk etti, ama kendisini resmî olarak hiçbir zaman boşamadı. Bir dizi evlilik dışı ilişkiden sonra, o zaman 32 yaşında olan Schumpeter, kalbini 12 yaşındaki(!) Annie Reisinger isimli birine kaptırdı. Kadının eğitimini alması ve yaşı geldiğinde de kendisiyle evlenmesi için birtakım hazırlıklar yaptı. 1925 Kasımı’nda, 22 yaşında olan Annie ile 42 yaşında olan Joseph bir Lutheryen kilisede (kendisi Katolik olmasına rağmen) evlendiler.</span> (s. 473) [s. 418]</p>
<p>Şimdi de bunları düzeltelim:</p>
<p>(1) 1913 yılında Columbia Üniversitesi o dönem Avusturya’daki Graz Üniversitesi’nde hocalık yapan Schumpeter’i iki seminer vermesi için Amerika’ya davet ediyor. Amerika’ya gelmek istemeyen Schumpeter’in karısı ise İngiltere’ye gidiyor. Schumpeter Amerika’da beş ay kalıyor ve Avusturya’ya döndükten üç ay sonra I. Dünya Savaşı başlıyor. Savaş yüzünden Schumpeter’in o esnada hâlâ İngiltere’de olan karısı Avusturya’ya dönemiyor. Dört sene süren savaş ve sonrasındaki üç senelik karışıklık dönemi boyunca aralarındaki ilişki yavaş yavaş kopuyor. Sonunda 1920’ye gelindiğinde karısını yedi senedir görmemiş olan Schumpeter evliliklerinin fiilen bittiğine karar veriyor. (s. 88) Dolayısıyla ortada savaş yüzünden bitmiş bir evlilik var – terk etme değil!</p>
<p>(2) Viyana’da annesiyle yaşayan Schumpeter aynı apartmanda oturduklarından dolayı Annie’yi çocukluğundan beri tanıyor. Daha sonra Schumpeter Graz şehrindeki üniversiteye hoca olarak gidiyor, ancak annesi aynı yerde oturmaya devam ediyor. Schumpeter Annie’yi arada Viyana’ya annesini ziyarete geldiğinde görüyor. Annie 17 yaşına geldiğinde ikisi mektuplaşmaya başlıyor, zaman zaman da birlikte geziyorlar. Schumpeter’in yıllardır tanıdığı Annie’yle evlenmeyi düşünmeye başlaması ise kız 22 yaşındayken oluyor. (s. 113-117) Dolayısıyla Schumpeter’in 12 yaşındaki bir kıza gönlünü kaptırması söz konusu değil – nerede kaldı aynı kızı yıllarca evliliğe hazırlamak!</p>
<p><strong>(8)</strong></p>
<p>Diğer yanlışlara kıyasla daha küçük iki bilgi yanlışı da Schumpeter’in 1934’te İngilizceye çevrilen <em>“The Theory of Economic Development” </em>adlı kitabı hakkında yapılmış. Skousen’ın dediğine göre:</p>
<p>[Schumpeter] <span style="color: #0000ff">1906’ta mezun olduktan sonra, ilk kitabı olan ve Mises’in Para ve Kredi Teorisi (1912) ile aynı yıl yayınlanan Ekonomik Gelişme Teorisi’ni (1934 [1912]) yazdı.</span> (s. 472) [s. 417]</p>
<p>Cümlede aynı anda iki bilgi yanlışı var. İlk olarak, Schumpeter’in ilk kitabı 1908’de yayınladığı <em>“Das Wesen und Hauptinhalt der theoretischen Nationalokonomie” </em>adlı kitabıdır (İngilizcesi: <em>“The Nature and Essence of Theoretical Economics”</em>). İkinci olarak, <em>“The Theory of Economic Development”</em> kitabı Mises’in parayla ilgili kitabıyla aynı yıl değil, ondan bir yıl önce, yani 1911’de <em>“Theorie der wirtschaftlichen Entwicklung”</em> adıyla yayınlanıyor.</p>
<p>Yazının ikinci bölümü <a href="http://iktisadiyat.com/2010/04/18/mark-skousen-%e2%80%93-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-2/" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">burada</span></em></a>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/04/12/mark-skousen-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oyun Teorisi Dersleri</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/02/07/oyun-teorisi-dersleri/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/02/07/oyun-teorisi-dersleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2010 19:57:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murad TiRYAKiOĞLU</dc:creator>
				<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Oyun Teorisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[İnternetin sunduğu güzel imklânlardan biri daha: Academic Earth Princeton&#8217;dan Harvard&#8217;a, MIT&#8217;den Yale&#8217;e kadar on üniversitenin yirmiden fazla konudaki derslerine çevrimiçi olarak ulaşmak mümkün. Ekonomi alanında ise şimdilik sadece dokuz başlık var. Ama burada bizim (ve özellikle oyun teorisiyle ilgilenen izleyicilerimiz) için sevindirici olan dokuz dersten ikisinin Game Theory başlığını taşıyor olması. İlk ders Yale Üniversitesi&#8217;nden Benjamin Polak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnternetin sunduğu güzel imklânlardan biri daha: <a href="http://www.academicearth.org/" target="_blank">Academic Earth</a></p>
<p>Princeton&#8217;dan Harvard&#8217;a, MIT&#8217;den Yale&#8217;e kadar <a href="http://www.academicearth.org/universities/" target="_blank">on</a> üniversitenin yirmiden fazla konudaki derslerine çevrimiçi olarak ulaşmak mümkün. Ekonomi alanında ise şimdilik sadece dokuz başlık var. Ama burada bizim (ve özellikle oyun teorisiyle ilgilenen izleyicilerimiz) için sevindirici olan dokuz dersten ikisinin Game Theory başlığını taşıyor olması.</p>
<p>İlk ders Yale Üniversitesi&#8217;nden <a href="http://cowles.econ.yale.edu/faculty/polak.htm" target="_blank"><strong><em>Benjamin Polak</em></strong></a> tarafından verilmiş. Yirmidört derslik videoları izlemek için <a href="http://www.academicearth.org/courses/game-theory" target="_blank"><strong>buraya</strong></a> tıklayabilirsiniz.</p>
<p>İkinci Oyun Teorisi dersini ise UCLA&#8217;dan &#8220;<em>Politics, Strategy, and Game Theory</em>&#8221; başlığı ile <a href="http://www.polisci.ucla.edu/people/faculty-pages/kathleen-bawn" target="_blank"><em><strong>Kathleen Bawn</strong></em></a> veriyor. Ondokuz derste toplanmış dersi izlemek için ise <a href="http://www.academicearth.org/courses/politics-strategy-and-game-theory" target="_blank"><strong>buraya</strong></a> tıklamanız yeterli.</p>
<p><strong>Yeni Bir Kitap:</strong> <em>George A. Akerlof &amp; Robert J. Shiller, <strong>Hayvansal Güdüler</strong>, Scala Yayınevi  </em></p>
<p><em>Keyifli Seyirler, Keyifli Okumalar&#8230;</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/02/07/oyun-teorisi-dersleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Okuma Önerileri: Mikro İktisat ve Oyun Teorisi</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/01/18/okuma-onerileri-mikro-iktisat-ve-oyun-teorisi/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/01/18/okuma-onerileri-mikro-iktisat-ve-oyun-teorisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Jan 2010 00:00:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murad TiRYAKiOĞLU</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Oyun Teorisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://AlışılmışMikroİktisatTürkçederskitaplarınınındışındaikikitapvarbuaradaraflardaboygösteren...BirincisiAdresYayınlarındançıktı.MarkSkousen&#039;aait.OrjinaladıemstrongEconomicLogic/strong/em.Türkçebaskısınınadıiseemstr</guid>
		<description><![CDATA[Alışılmış Mikro İktisat Türkçe ders kitaplarınının dışında iki kitap var bu arada raflarda boy gösteren&#8230; Birincisi Adres Yayınlarından çıktı. Mark Skousen&#8217;a ait. Orjinal adı &#8220;Economic Logic&#8220;. Türkçe baskısının adı ise Mikro İktisat olarak tercih edilmiş. Özellikle iktisat bölümünde okuyan öğrencileri ilgilendiren tavsiyelerin yer aldığı bölümü (s.329-339) keyifle okudum. Bu kitap, birazdan bahsedeceğim diğer kitap gibi gerçek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Alışılmış Mikro İktisat Türkçe ders kitaplarınının dışında iki kitap var bu arada raflarda boy gösteren&#8230;</p>
<p>Birincisi Adres Yayınlarından çıktı. Mark Skousen&#8217;a ait. Orjinal adı &#8220;<em><strong>Economic Logic</strong></em>&#8220;. Türkçe baskısının adı ise <em><strong>Mikro İktisat </strong></em>olarak tercih edilmiş. Özellikle iktisat bölümünde okuyan öğrencileri ilgilendiren tavsiyelerin yer aldığı bölümü (s.329-339) keyifle okudum. Bu kitap, birazdan bahsedeceğim diğer kitap gibi gerçek hayattan örneklerle-sorularla süslenmiş. İşte bir tanesi:</p>
<p>&#8220;<em>Mutfakta masanın üstünde bir kutu kurabiye var; fakat kimse onları yemiyor. Bu sınırsız insan istekleri evrensel prensibini ihlâl eder mi?</em>&#8221;</p>
<p>İkinci okuma önerisi ise Palme Yayınları tarafından Türkçeleştirilmiş olan <em><strong>Mikro İktisat</strong></em>. Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman ve Princeton Üniversitesi iktisatçılarından Robin Wells tarafından kaleme alınmış. Benzer şekilde gerçek hayattan ve Amerikan iktisadi yaşantısından örneklerle zenginleştirilmiş kitap, özellikle lisans düzeyinde Türkçe literatür için önemli bir katkı sağlamış gibi gözüküyor. &#8216;Tuzaklar&#8217;, &#8216;Uygulamada İktisat&#8217; ve &#8216;Araştırıcı Zihinler İçin&#8217; gibi bölümlerin kitabın yararlılığını arttırdığı kanısındayım. </p>
<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2010/01/oyun.jpg"></a></p>
<p><img class="alignleft" src="http://www.tulumba.com/mmTULUMBA/Images/bk/zBK347223IF653_250.jpg" alt="" width="140" height="140" /></p>
<p>Oyun teorisi ile ilgili (<em>en azından benim bildiğim ve takip ettiğim kadarıyla</em>)  <strong><em>ilk</em></strong> Türkçe kitap Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat bölümü hocalarından Doç. Dr. Ensar YILMAZ tarafından kaleme alınmış: &#8220;<em><strong>Oyun Teorisi</strong></em>&#8220;. <em>&#8220;Soyutlama, analitik derinlik ve istenilen teknik formasyon açısından kitaplarda karşılaşılan genel bir problem, öğrencilerin tek aşamada her şeyi anlamalarının istenmesidir. Bu tehlikenin farkında olduğumdan, kitapta orta ve ileri düzey anlatımı birleştirmeyi, seçilen bolca örnek ve uygulamayla bu düzey geçişkenliğini sağlamayı amaçladım. Bu, aynı zamanda teori ile reel olan arasındaki bağın kopmamasına yardımcı olmaktadır.&#8221; </em>diyen hocamızın ilgili alanda, önemli olan bir açığı kapatmış olduğunu düşünüyorum. Kitap Literatür Yayıncılık tarafından basılmış.</p>
<p><em><strong><img class="alignright" src="http://kitapdenizi.com/resim/urun/127951stratejikdusunmek.jpg" alt="" width="100" height="149" /></strong></em></p>
<p>Oyun teorisi ile ilgili olarak Türkçe literatüre Sabancı Üniversitesi yayınları tarafından kazandırılmış olan bir diğer kitap, alanla ilgili çok kimsenin tanıdığı İki isme ait: Aninash K. Dixit ve Barry J. Nalebuff. Eserleri:  <strong><em>Stratejik Düşünme: İş, Politika ve Günlük Yaşamın Rekabetçi Yanı.  </em></strong>Yakın zamanda kaybettiğimiz ünlü iktisatçı <em>Paul Samuelson</em>&#8216;un bu kitaba ilişkin yorumu şu: <em> </em></p>
<p><em>&#8220;Modern çağda bir aydın olmak için oyun teorisi hakkında genel bir anlayışa sahip olmanız gerekir. Dixit ve Nalebuff çözümün anahtarını veriyorlar. Stratejik Düşünme &#8216;den yararlanacak ve kitabı seveceksiniz.&#8221; </em></p>
<p><strong><em> Keyifli Okumalar&#8230;</em></strong></p>
<p>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/01/18/okuma-onerileri-mikro-iktisat-ve-oyun-teorisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cogito&#8217;dan Darwin Sayısı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/01/14/1092/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/01/14/1092/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 Jan 2010 07:43:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Cogito dergisinin son çıkan sayısının tamamı Darwin’e ayrılmış. 460 küsur sayfalık büyük boy dergide şimdiye dek okuduğum kısımlar arasından en beğendiğim Kahraman İpekdal ve Şafak Mert imzalı “Biyolojik Evrim ve Evrim Kuramı” yazısı oldu. Basit ve sıkıcı olmayan bir üslupla yazılmış. Dergideki yazıların listesi şurada. Meraklılara Tübitak’ın popüler bilim kitapları serisinden çıkan Alan Moorehead’in “Darwin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ykykultur.com.tr/picture/dergi/158.jpg" alt="" width="150" height="213" /></p>
<p>Cogito dergisinin son çıkan sayısının tamamı Darwin’e ayrılmış. 460 küsur sayfalık büyük boy dergide şimdiye dek okuduğum kısımlar arasından en beğendiğim Kahraman İpekdal ve Şafak Mert imzalı “Biyolojik Evrim ve Evrim Kuramı” yazısı oldu. Basit ve sıkıcı olmayan bir üslupla yazılmış. Dergideki yazıların listesi <a href="http://www.ykykultur.com.tr/dergi/?dizi=Cogito" target="_blank">şurada</a>. Meraklılara Tübitak’ın popüler bilim kitapları serisinden çıkan Alan Moorehead’in “Darwin ve Beagle Serüveni” adlı kitabı da tavsiye ederim. (Kitabın linki <a href="http://www.tubitak.gov.tr/home.do?sid=239&amp;cid=1520" target="_blank">şurada</a>.)</p>
<p>Dergide “Osmanlı Darwinizmi” adlı yazısında Mehmet Ö. Alkan şöyle yazıyor:</p>
<p><em>Osmanlı literatüründe, Darwin’e ve evrimci kuramlara yönelik olarak Batı’da olduğu gibi ani ve kurumsal bir dinî reddediş görülmemiştir. 1860’lardan itibaren yayınlara baktığımızda, daha çok anlamaya yönelik mesafeli bir çaba dikkat çeker. Özellikle II. Meşrutiyet döneminde, doğa bilimlerinin gelişmediği bir ortamda bu konuda yapılan tartışmalar, özgün olmaktan ziyade elbette takip edilen Batılı kaynaklar üzerinden yürütülmektedir. </em>(s. 357)</p>
<p><em>Darwin ve evrim kuramları özellikle II. Meşrutiyet döneminde son derece seviyeli tanıtılmış ve tartışılmıştır. Üniversite ders kitabı hâline dahi gelmiştir. Cumhuriyet döneminde 12 Eylül 1980 darbesine kadar, “din-bilim” çatışması gibi yapay bir eksenin dışında, hatta Milli Eğitim Bakanlığı’nın desteklediği müfredatta yer verilen bir konu olmuştur. Elbette Darwin adından da evrim kuramlarından da rahatsız olanlar eksik olmamıştır. Özellikle de 1970’li yıllarda muhafazakâr kesimde bu rahatsızlık dile getirilmiştir.</em></p>
<p><em>Ancak şaşırtıcı olan, 1980 darbesinden sonra bu konunun ciddî bir çatışma, saflaşma ve kavga konusu hâline gelmesi, milli eğitim müfredatının da bundan olumsuz etkilenmesidir. Âdeta siyasal bir meydan okuma ile, dönemin Milli Eğitim Bakanı evrim kuramının anlatıldığı derslerde yaratılışın da anlatılması gerektiğini söylüyor, bunu haklı çıkaracak tarzda, bilimsel hiçbir anlamı olmayan ve Amerikan muhafazakârlarının propaganda kitaplarından çevriltilmiş raporlar hazırlattırıyordu. Sonunda istenen oluyor, âdeta inancın imtihanı hâline gelen konu, bir din-bilim çatışması şekline dönüşüyordu.</em> (s. 358)</p>
<p>Görünen o ki, Osmanlı Darwin’e şimdilerde Türkiye’de &#8220;Akıllı Tasarım&#8221; gibi bilimsel olmayan garipliklerin savunuculuğunu yapan kişilerden daha açık fikirli yaklaşıyormuş. Bu da eskiye kıyasla bir gerilemeye tekabül etmez mi?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/01/14/1092/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

