iktisadiyat

  • Home
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

Alman İdealizmi Üzerinden “Spekülatif Fizik” Değinisi II- Schelling ve A Priori Fizik

Tolga_Bagci | November 23, 2009

Birinci yazıda Kant’ın epistemolojisindeki temel kavramlara kısaca değinmiştim. Kant, Salt Aklın Eleştirisi’nde sentetik a priori bilgiye nasıl ulaştığımızı irdeler ve kitabın ilerleyen bölümlerinde Ding an sich (Kendinde-Şey) kavramını açıklar. Özetle Kant, kendinde-şeylerin bilgisine tam olarak asla ulaşamayacağımızı , yalnızca ve yalnızca fenomenlerin( olguların) , yani nesnelerin bize göründükleri halinin bilgisinin mümkün olduğu vargısına ulaşır. Bir başka deyişle, Kant’ın skeptik olduğunu söyleyebiliriz, felsefesi kuşkuculuğa götürür; Tanrının varlığı ya da yokluğu , dünyanın başlangıcı, maddenin sonluluğu ya da sonsuzluğu ile ilgili sonuçlara Salt Aklı kulllanarak ulaşamayacağımızı iddia eder, çünkü Salt Akıl böyle bir çabayla aslında girmemesi gereken bir alana girer, kendi çelişkileriyle karşılaşır ve bu soruları yanıtlamada başarısızlığa uğrar. Görüldüğü gibi, Kant’ın felsefesinde bir dualizm vardır, bilgimize net bir sınır çeker, Süje ile Obje arasında “rahatsız edici” bir kopukluk noktası belirir ; Süje Obje’nin tam bilgisine ulaşamaz. Kant’ın bu felsefesi ona göre kritiktir; dogmatik rasyonalizm ve ampirizmden (deneycilik) özenle sakınır. Ancak bu noktada Kant’tan sonra gelen filozoflar Kant’ın aslında yeteri kadar kritik olmadığını düşünürler,  çünkü onlara göre Kant, Süje ve Obje arasına bir anlamda “keyfi” bir sınır çekmiştir. Ondan sonra gelen büyük Alman İdealistleri işe önce  Kant’ı eleştirmekle başlarlar ve bıraktığı boşluğu doldurmak isterler.  Fizikle olan net bağlantısı nedeniyle bu yazı dizisinde daha önce belirttiğim gibi, Reinhold, Fichte ve Hegel’den ziyade Schelling üzerine yoğunlaşacağım.

Öncelikle belirtmek gerek ki Fichte, Schelling, Hegel ve diğer Alman İdealistleri felsefenin tamamıyla bilimsel ve sistematik olması konusunda hemfikirdirler.  Ayrıca felsefenin dolaysız, kendi kendisinin nedeni olan, kendisini açıklayabilen bir ilk, temel prensipten yola çıkması gerektiğine inanırlar. Aralarındaki fark ise bu ilk, dolaysız noktanın ne olduğudur. İşte bu noktada belki de Schelling’i,  Alman İdealistleri arasında en iddialı varsayımla işe başlayan filozof olarak nitelendirmek yanlış olmaz; çünkü Schelling Kant’ı aşarak ve bir anlamda onun kuşkuculuğunu baştan redderek, felsefenin dolaysız ve mutlak olarak sadece bilinen değil , aynı zamanda da varolan bir prensipten başlaması gerektiğini savunur. Varolmak bu noktada oldukça vurguya değerdir,  çünkü bununla birlikte Schelling, açık ve net bir şekilde Kant’ın epistemolojisini(bilgi kuramı) aşıp, ontolojiye(varlıkbilimi) girer;  yani bilginin nasıl mümkün olduğundan ziyade, daha temele inerek, varolmanın bilimini irdeleyip, buradan bilginin ve bilimsel felsefenin zorunlu olarak nasıl çıktığı sorununa yanıt arar. (s 110).  Dikkat edilirse Kant, bir anlamda varlık sorunundan kaçınmıştır, kendinde-şeylerin nasıl olup da varoldukları hakkında bir felsefesi yoktur. Schelling bu boşluğun doldurulabileceğini iddia eder. Aslında çok ciddi ve zor bir girişimdir ki kendisi de zaman içerisinde bu girişimin sonuç vermeyeceğine dair kuşkuya düşüp , böyle bir felsefenin belki de mümkün olamayacağını bile düşünmüştür.

Peki Schelling’e göre felsefenin birincil ilkesini oluşturan bu öğe ne olmalıdır? Schelling bu öğenin bir “Şey” olamayacağını düşünür, çünkü Şey dolaylıdır, başka bir Şeye koşulludur. Öyleyse o bir düşünce olmalıdır; tamamıyla özgür, birlik içinde, bütün varlığı içinde kapsayan, sonsuz, herşeyin sebebi olan düşünce, kendi kendisi olan , yani “Mutlak Ben”. Öyle ki herşey bu Mutlak Ben’den  türesin. O zaman felsefenin temel amacı netleşir; biricik amaç nasıl olup da herşeyin- bu dünyanın- Mutlak  Ben’den türediğini, varlığa geldiğini ve deneysel bilginin bununla örtüştüğünü araştırmaktır (s 111).Schelling felsefesine göre Kant eleştirilmelidir, çünkü Kant felsefesi deneyden, bize verili olandan başlar ancak nasıl olup da bunun varlığa geldiğini sorgulamaz. Orta Schelling döneminde , filozofun felsefesi daha net bir kimlik kazanır. Felsefesinin bir ayağı Aşkınsal İdealizm, bir ayağı da Doğa Felsefesidir. İki ayağın da altında yatan Tek ve Mutlak bir felsefedir. Bu yüzden aradaki “rahatsız edici” boşluk bir anlamda kalkmıştır. Aşkınsal İdealizm , süjelerin kişisel deneyiminden objektif gerçekliğin nasıl zorunlu olarak türediğini irdelemekte iken, Doğa Felsefesi de objektif dünyanın bir sonucu olarak süjelerin deneyiminin nasıl olanaklı olduğunu araştırmalıdır. Doğa Felsefesi ayağında da Spekülatif Fizik kavramına girerek, yukarıda belirttiğim çabasına bir isim verir.   Doğa ya da dünya, Kant’ın düşündüğü gibi sadece deneysel bilginin olanaklılığını sağlayan bir koşul değil, daha bütünsel ve daha temel bir açıdan bakınca, kendi kendine varolan, bağımsız bir gerçekliktir ve bu gerçeklik açıklanabilir olmalıdır. Bir kez daha görüldüğü gibi Schelling felsefesi, Kant’ın kuşkuculuğunu aşar;  Doğanın özelliklerinin a priori kavranabileceğini iddia eder. Bir başka deyişle filozof, Doğa’yı Mutlak olarak bilmek ister (s 119). Bu da Spekülatif Fizik’ten başka bir şey değildir.  Deneysel Fizik’ten farklıdır , çünkü deneysel fizik tümevarımla ilerler, deneysel veriyi bir düzene koyar. Bu anlamda Spekülatif Fizik aslında günümüzün Teorik Fizik kavramına yakındır, ama felsefi temel kaygısı Teorik Fizikten görece daha yüksektir. Teorik Fizik , Spekülatif Fizik kadar iddialı değildir; deneysel verilerle uyum içinde olması önemlidir ve deneysel gerçekliğin bir ön modelini oluşturmaya çalışır. En azından şimdilik, Mutlak Tözü, herşeyin varlık nedenini bulma kaygısı ikincildir. Spekülatif Fiziği biraz daha açmak gerekirse, Schelling’e göre iki temel soruya cevap aramalıdır. Spekülatif Fiziğin birinci sorunu ; ilk hareketin nasıl başladığını açıklayabilmektir. Bu atomist-mekanistik bir anlayışla çözülemez, çünkü ne kadar geriye dönersek dönelim hep ilk nedenin ne olması gerektiği noktasında tıkanırız; öyleyse yanıtımız daha bütünsel ve dinamik olmalıdır. İkinci temel sorun ise; tikellerin(particulars)  nasıl olup da sonsuz birlikten , tözden çıkıp, bize göründükleri konumda sabit şekilde durabildikleridir (s 121). Günümüz fiziğine göre sadece mekanikle sınırlı, kısmi  bir anlayış gibi görünse de, felsefi temeller anlamında önemli bir noktadır ve modern fiziğin felsefi boşluklarını eleştirmek gerekirse, kuşkusuz Alman İdealizminin temel ve vurucu noktalarının genişletilip , modern bilimin mevcut sorunlarına göre güncelleştirilmesi boş bir çaba olmayacaktır. Örneğin, Kuantum Fiziğini bu Doğa Felsefesi açısından irdelemek elbette ilginç bir boyut açacaktır.
Yazının ikinci bölümünü bitirirken, özetle şunu söylemekte fayda var; Schelling felsefesi daha doğrusu Doğa Felsefesi , Kant’ın epistemolojisini yetersiz bulup, onu aşma eğilimindedir ve dolayısıyla daha temel bir noktaya, ontolojiye geçiş yapmaktadır. Bu noktada da Spekülatif Fiziği, doğayı a priori kavrama girişimi olarak öne sürmektedir. Yazının üçüncü bölümünde, Alman İdealizmine yakın felsefi bir bakış açısıyla Modern Fiziğin boşluklarına, özellikle Kuantum Fiziği ve Herşeyin Teorisine değinmeye çalışacağım.

Kaynakça:
Understanding German Idealism, Will Dudley.

Comments
No Comments »
Categories
Kuantum Fiziği ve Felsefesi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Alman İdealizmi Üzerinden “Spekülatif Fizik” Değinisi I – Kant ve Ding an sich Kavramı

Tolga_Bagci | August 7, 2009

1781 yılında Immanuel Kant’ın başyapıtı ,Salt Aklın Eleştirisi’nin( Kritik der Reinen Vernunft)  yayınlanmasıyla başlayan ve  Hegel’in ölümüyle son bulan Alman İdealizmi ,felsefe tarihinin en derin etki bırakan akımlarındandır. Elli yıllık zaman zarfında başlıca Kant , Fichte , Schelling ve Hegel’le şekillenen bu düşünce sistematiği , Hegel’le bir doruk noktasına ulaştıktan sonra, Marx ve Engels’in eleştirisiyle Diyalektik Materyalizm’in de doğuşuna  ortam oluşturmuştur. Temel  noktaları arasında, süje(özne-ben)- obje(nesne) ilintili  zorunlu ilişkilerin sorgulanması  yöntemiyle, bütünsel ve sistematik bir epistemoloji  oluşturma arzusu yattığından  mütevellit , fiziğin ne olduğu, sınırları ve araladığı metafizik olasılıklar babında kuvvetli bir  düşünce egzersizini mümkün kılar. Alman idealizmi sadece o dönemle kalmayıp, bugünkü modern bilimin de eleştirisi projesi adına, yönelttiği sorular ve metodolojisiyle, ışık tutma gücünden bir şey kaybetmemiştir.

“Bütün bilgimizin deneyle başladığına kuşku yoktur” [1]önermesi Kant’ın Salt Aklın Eleştirisi’ndeki giriş cümlesidir. Her fizikçinin seveceği bir yargıdır bu, çünkü bir anlamda spekülasyonu gereksiz kılar; fakat Kant bu kadar rahat değildir . Bu önermeden yola çıkarak ,aslında daha derinde yatan başka bir gerçeğe ulaşmak arzusundadır. Kant ,yargıları farklı iki şekilde, ikiye ayırır;  a priori- a posteriori ve analitik-sentetik olmak üzere;
A priori ( önsel) yargı, deneyden gelmeyip evrensel geçerliliği olan,zorunlu yargıdır. A posteriori(sonsal) yargı ise deneyden gelen yargıdır. Bir diğer taraftan da analitik-sentetik ayırımı mevcuttur; analitik(çözümlemeli) yargı, kavramı kendi içinde barındırır, akılla rahatlıkla kavranabilir. Örneğin, “Hiç bir bekar, evli değildir” gibi. Sentetik( birleşimsel) yargı ise yüklemle özne arasında tanımsal bir ilişki barındırmayıp, iki bilgiyi birleştiren yargıdır. Örnek; ”Bekarlar çok yemek yemezler” . Kant’a göre bu iki farklı ayırımı birleştirirsek, toplamda bilgiyi 4 olası kombinasyonla açıklayabiliriz; analitik a priori, sentetik a priori, analitik a posteriori ve sentetik a posteriori olmak üzere.  Kant için en kritik olanı sentetik a priori bilgidir; çünkü bu bilgi hem sentetiktir, objelere aittir ve bilgimizi genişletir,  hem de aynı zamanda a priori bilgidir; zorunlu ve tümel  yargılardır. Örneğin, “Doğru, iki nokta arasındaki en kısa yoldur” ya da “her türlü değişime karşın, toplam maddenin miktarı sabittir.” Değişimle ilgili önermeyi incelersek; bu hem a prioridir, deneye dayanmaz, zorunlu olarak kavranabilir, hem de sentetik bir yargıdır,değişim ile madde gibi iki farklı kavramı birleştirir . İşte Kant’a göre, en kritik soru yani salt aklın problemi burada başlar; öyle ya, bu bilgi nasıl mümkündür? Bir anlamda matematiksel bilgiyi ve fiziği olanaklı kılan koşullar nelerdir? Kant ancak bu sorunun araştırılmasıyla, bilgimizin sınırlarına ulaşabileceğimizi ve objeyle-süje arasındaki bağlantıyı anlayabileceğimizi iddia eder. Bu sorudan yola çıkarak da yine başka bir kritik sorunun peşindedir; dogmatik rasyonalizme girmeden, yani  birtakım kavramlar  tanımlayıp , onların anlamlarıyla hokus pokus yapmadan,  metafizik yapmak mümkün müdür? Hem bizi dünya hakkında sentetik önermelerle aydınlatacak, hem de apriori olup, genel-geçer yapıda olacak düşünce sistemine ulaşabilir miyiz? Mesela, bir metafizik problem olarak “ Dünyanın bir başlangıcı olmalıdır “ önermesini ne açıdan ve nasıl irdeleyebiliriz? [1]

Bir başka deyişle Kant’ın çetrefilli yolculuğunda, bütün umudu ve can yoldaşı “sentetik a priori “ bilgidir.  Filozofun temel  amacı, bilen süjenin( insan) bu bilgiye nasıl ulaştığını anlamak ve objelerden gelen deneysel edinimi bizim nasıl kategorize ettiğimizi  bulmaktır. Buna ulaştığımız zaman, her türlü objeyi nasıl olup da deneyimleyebildiğimizi ve dolayısıyla objelerin uyması gereken, genel-geçer a priori koşulları anlamış olacağız. Bu ise büyük projeyi tamamlayacaktır. İşte Salt Aklın temel amacı, deneysel edinimimizi mümkün kılan koşulları araştırmaktır. Kendi de tanımladığı üzere Kant , felsefede Kopernik devrimine eşdeğer bir devrim yapmıştır; paradigmayı ters çevirmiştir; süjenin objeyi nasıl deneyimlediğine  ve ondan gelen bilgiyi nasıl işlediğine bakarak, objeler hakkında a priori ve dolayısıyla bütünsel-bilimsel bir bilgiye ulaşmayı hedeflemiştir. [2]

Ding an sich’e Giriş:
Kant’ın sentetik a priori bilgiye erişmedeki araçları da “Transcendental Conditions” olarak adlandırdığı  “Aşkınsal Koşullar “dır.  Öyleyse bunu araştıran felsefe de “Aşkınsal Felfese”den başkası değildir. Objelerin deneyimlenmesi, deneysel bilginin mümkünlüğü, hem duyumlamaya( Sinnlichkeit) hem de anlamaya (Verstand) bağlıdır. Örneğin “Aşkınsal Estetik” sezgiyle ilgilenir, “Aşkınsal Mantık” da objelere bağlı a priori bilgiyle. Kant’a göre objeleri deneyimleyebilmemiz için birtakım kavramların ve formların anlağımızda ve duyumuzda a priori bulunması gerekmektedir; objeler bu formlara uyarlar, algımız böylece oluşur. Mesela uzay-zaman Kant’a göre  sezginin a priori formlarıdırlar; aşkınsal olarak ideal, empirik olarak gerçektirler. Dolayısıyla deneyimlediğimiz bütün objeler uzay-zamanda bulunmak zorundadırlar.[2]

Kant’ın epistemolojisinde bir diğer kritik nokta da , “Aşkınsal İdealizm” kavramı içersinde yer alan, numen-fenomen ayırımıdır.  Kant’a göre fenomenlerle( yani bize görünenler)  ilgili tüm zorunlu ve evrensel bilgiye ulaşmamız mümkündür; çünkü zaten bütün olası nesneler , anlağımızdaki  ve duyumuzdaki a priori formlara uydukları için deneysel edinim mümkün olmuştur. Ancak , numenler hakkında hiçbir şey bilemeyiz; onlar kendinde şeylerdir. Almancası’yla  Ding an sich. Ding an sich nesnelerin bizden bağımsız olarak var olan halleridir, dolayısıyla onlar hakkında deneysel bir veriye ulaşamayız; çünkü bize represante olmazlar bile. Onları a priori olarak da kavrayamayız; çünkü kendi kendine nesnelerdir onlar, genel-geçer yasalara uymak gibi bir zorunlulukları yoktur. İşte Kant’ın bu kendinde şey kavramı , bir anlamda bilgimizin sınırına son noktayı koymuştur. Filozofa göre kendinde şeyleri algılayamayız. Ding an sich’e dokunamayız bile, uzaktan agnostizmle imgeleyebiliriz onu ancak. Kant tarafından ortaya konuluş biçimi ve yarattığı sonuçlar anlamında Ding an sich, felsefe tarihinde en tartışmalı ve en çok eleştiriye maruz kalan kavramlardan biri olagelmiştir.

Yazının birinci bölümünü burada noktalamak istiyorum; amacım Kant’ın epistemolojisinde temel kavramlara giriş yapmak ve eserinde sorduğu kritik sorunun, fizik ve metafizik açısından önemini vurgulamaktı. İkinci bölümde Kant’tan sonraki dönem, Fichte , Schelling ve Hegel’den kısaca bahsedip, esas olarak Schelling’in “Spekülatif Fizik” kavramı üzerinde durmak istiyorum.  Nihai hedefim,  bütün bunlar eşliğinde bir modern fizik eleştirisine temel oluşturabilmek.

[1] Critique of Pure Reason( Kritik der Reinen Vernuft), Immanuel Kant.
[2]Understanding German Idealism, Will Dudley.

Comments
No Comments »
Categories
Kuantum Fiziği ve Felsefesi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

KUANTUM MEKANİĞİ VE MARKSİST MATERYALİZM ÜZERİNE

Tolga_Bagci | May 3, 2009

Karl Marx ve Friedrich Engels’in materyalizmine(maddecilik) zemin oluşturan anlayışın kökeni kuşkusuz Antik Yunan’da yatar. Demokritos’un maddeci- atomcu felsefesi ve Heraklitus’un sürekli değişim, karşıtların birlikteliği ve hareketi doğurması fikirleri, 17.yüzyılın Newton mekaniğiyle ve ardından gelen bilimsel gelişmelerle birlikte, Marx ve Engels’in diyalektik materyalizminde sistematik bir bütünlük içinde şekillenir. Materyalist felsefeye göre, madde düşünceden bağımsız bir gerçeklik olarak vardır; düşünce, nesnelerin algı mekanizmalarıyla etkileşiminden doğan bir üründen başka bir şey değildir. Köklerini George Berkeley’den alan ’subjektif idealist’ felsefede ise nesnel gerçeklik yerine yalnızca zihinde düşüncelerle var olan bir gerçeklikten bahsedebiliriz. Bu idealist yaklaşım daha da ileri götürüldüğünde, maddenin inkarına kadar giden mistik- Matrixvari bir öğretide son bulur.

1900′lerin başında kuantum kuramının doğuşuyla ve sonrasında yapılan deneylerle, Newton mekaniğinin evreni açıklamak için yeterli olmadığı ve temel parçacıkların fiziğinin bildiğimizden daha farklı olduğu gerçeğine dayanarak, birtakım çevrelerde Marksist materyalizmin çıkmaza girdiği ve kuantum kuramının idealist felsefeyi desteklediği yolunda görüşler belirdi. Öncelikle belirtmekte fayda var ; kuantum kuramının maddenin, örneğin elektronların, dalga-parçacık ikiliğini barındırması, sistemin olasılıklarla ifade edilmesi, gözlemcinin ölçüm yaparak sonucu etkilemesi ve dolanıklık gibi klasik fizikle açıklanamayan gerçeklere ışık tuttuğu aşikar. Ancak bu sonuçların, idealistlerin yorumladığı gibi materyalizmi yıktığını söylemenin geçerli bir dayanağı yok. Kuantum mekaniği parçacıkların nesnel varlıklarını kabul eder ve bunların etkileşimine yine deney ve gözleme dayanan bilimsel verilerle bakar. Ontolojik bir kaygı içinde, “madde var mı, yok mu?” gibi bir soruyla yola çıkmaz. En temeldeki yasalar nedir, bu soruya yanıt arar. Bu yasaların materyalizme yıkıcı bir darbe vurduğunu söylemek ise aşırı hayalcilik olacaktır . Örneğin, elektronun dalga özelliği gösterip dalga fonksiyonunun tüm uzaya yayılmasını ele alalım. Bu, matematiksel olarak elektronun bir olasılık dağılımını takip ederek, bir anda uzayın farklı yerlerinde olabileceği gibi bir yargı doğurur. Ancak ölçümden önce elektronun belirgin bir yerde olmaması, elektronun aslında nesnel gerçeklik olarak varolmadığı ya da onun bir yanılsama olduğu sonucunu gerektirmez. Buradaki olasılıklı yasa ya da belirsizlik, elektronun doğasında olan, onunla bütünleşik bir yasadır; her şeyin yalnızca zihinde varolduğunu doğrulamaz. Benzer şekilde, kuantum fiziğinde gözlemci ve gözlenenin oluşturduğu sistemin bir bütün halinde olması, dolayısıyla idealistlerin ağzını sulandıran sınırlı bir subjektivizm barındırması, iki sistem arasındaki etkileşimin kaçınılmazlığından doğar. Temeldeki olay yine fizikseldir, maddesel etkileşimin sonucudur; kuantum fiziğinde elektronun herhangi bir özelliğini ölçmek isterseniz, onun dalga fonksiyonunu geri dönüşsüz olarak değiştirmiş olursunuz, yani ölçmek istediğiniz(ya da bilgi almak istediğiniz) parçacıkla-sistemle bir şekilde temasta olmanız gerekir. Bu ise, aşırı uçtaki idealizmin iddia ettiği gibi maddeyi es geçip, gizemli boyutta bir gözlemci(elektron üzerinde ölçümü yapan) zihinsel aktivitesini temel ve yegane gerçeklik noktası kabul etmemiz için geçerli bir neden sunmaz. Bu anlamda, kuantum kuramına bakarak, maddenin ilüzyondan ibaret olduğu ve düşünsel aktivite dışında bağımsız-nesnel bir gerçeklik olmadığı yargısını çıkarmak, mistisizm tutkusunu canlı tutmaktan öteye geçmez.

Kuantum mekaniği sunduğu deneysel verilerle Marksist materyalizmi yıkmayı değil, olsa olsa bu materyalist anlayışın revizyonunu gerekli kılabilir. Maddenin, fizikteki yeni buluşlar ve kuantum mekaniğiyle eriyip gittiği iddiasına , Sovyet Devrimi’nin önderi Lenin , Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm adlı eserinde şöyle yanıt vermiştir; “ ‘Madde yitip gidiyor’ demek, aslında bugüne kadar bildiğimiz maddeyi barındıran limitler kayboluyor ve bilgimiz daha derinlere iniyor demektir. Maddenin değişmez, mutlak, basit olarak bildiğimiz eski özellikleri yerini relatif(göreceli) bir madde anlayışına bırakıyor.” Daha güncel bir örnekle noktayı koymak gerekirse, Matrix filminde Neo’nun karşısında kaşığı büken çocuğu hatırlayalım. Film boyunca empoze edilen idealist yaklaşıma göre, kaşık bağımsız bir gerçeklik değildir, ancak düşündüğümüz müddetçe vardır. “There is no spoon! (Kaşık Yok)” gibi oldukça iddialı ve mistik olan bu ifadeye, kuantum mekaniğini temel alan materyalizmin vereceği yanıt şu olurdu heralde: Kaşık var; ama o senin bildiğin kaşıklardan değil !

Comments
No Comments »
Categories
Kuantum Fiziği ve Felsefesi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Kuantumdan Epistemolojik Kaleler Yapmak

Tolga_Bagci | February 1, 2009

Antik Yunan’dan bu yana,   gerçeklik algısı , bilginin kaynağı ve gerçek bilginin nasıl mümkün olduğuna dair sorular  felsefe dünyasında hep sıcak bir tartışma konusu olmuştur.  İşte bu tür soruların durağı epistemoloji  (bilgi felsefesi) kuşkusuz  18. yüzyılın Newton mekaniğiyle birlikte bilim dünyasından gelen gelişmelerle de beslenmeye başladı . Bugün geldiğimiz noktada ise kuantum fiziğinin deneysel verilerle sürekli desteklenen şaşırtıcı prensipleri,  sadece bilimadamlarının değil doğal olarak filozofların da ilgisini çekiyor.  Yaşadığımız makroskopik dünyada her ne kadar Newton yasaları bir ölçüde işimizi görse de, daha temelde yatan kuantum fiziği yasalarının fiziksel dünyayla ilgili oluşturduğumuz gerçeklik algımızı ve bilgi kaynağımızı derinden etkilemesi kaçınılmaz bir gerçek.

Paris Sud XI Üniversitesi’nden Fransız teorik fizikçi Prof.Roland Omnès , Quantum Philosophy (Kuantum Felsefesi) adlı eserinde , her geçen gün farklı deneylerden zaferle çıkan kuantum teorisinin yeni bir “epistemolojik projeye” girişme zamanına işaret ettiğini vurguluyor.   Peki nedir kuantum fiziğiyle temel yasalara, gerçekliğe ve bilgiye bakış açımızı değiştiren? Omnès’in de kitabında bahsettiği gibi, bugüne kadar bilgi denizimizi oluştururken hep klasik mantığımızı ve sağduyumuzu temel aldık. Bunda açıkçası bir zamana kadar herhangi bir tutarsızlık yoktu çünkü mevcut fizik teorimiz, Newton yasaları  içinde bulunduğumuz ortamda, klasik mantıkla çelişkiye düşmüyordu. Ne zaman ki  bilimsel olarak daha küçüğün, daha temelin (elektron gibi temel parçacıkların) fiziğine derinden bakma şansımız oldu, işte o zaman kuantum fiziğinin ilginç, ‘aklımıza uymayan’ yasalarıyla karşılaştık. Bununla birlikte, fiziksel gerçekliğin aslında bizim umduğumuz gibi olmadığına ve  doğanın insan sağduyusunun lafını pek de dinlemediğine tanık olduk.

Bütün bu gelişmeler eşiğinde Omnès’in dikkat çektiği noktaya geri dönersek, bundan sonra ne yapılabilir? Aslında Omnès’in bu soruya verdiği kestirme yanıt şu: bugüne kadar bilgi teorimizi oluştururken yaptığımızı tersinden yapmak. Başka bir deyişle,  olaya sağduyumuzdan değil de , en temel olandan, yani bize ‘saçma’ gelse de kuantum fiziğinden başlayıp, doğaya dair bilgi teorimizin temellerini  oluşturmak. Ve tabii ki buna bağlı olarak, makroskopik dünyaya geçtiğimizde, kuantum fiziğinin yasalarının, bizim alışık olduğumuz ‘akla uygun’ klasik fizik yasalarına nasıl dönüştüğünü gösterebilmek.  Bunu yapabilmek için de şuan bilimadamlarının elinde ‘Decoherence teorisi’ adı verilen bir aday öne çıkıyor. Teorinin temelinde, kuantum kurallarına tabi parçacıkların, fiziksel çevreyle etkileşim sonucunda dalga ve girişim özelliklerini belirli bir zaman ölçeğinde kaybetmesi yatıyor. Bunun doğal bir uzantısı olarak da kuantum gerçekliği,  ölçüm yapmamızla birlikte umduğumuz klasik gerçekliği bize veriyor . Teorinin deneysel desteğine bakarsak, 1996 yılında  École Normale Supérieure’de(Fransa) Serge Haroche’nin ekibinde yapılan temel bir deney dikkat çekiyor. Kuantum fiziğine göre bir sistem birkaç olası durumun süperpozisyonu (üstüste binmesi ) şeklinde bir dalga fonksiyonuyla ifade edilebilir. Bu ise klasik fizikte görmediğimiz bir durum.  Örneğin klasik bilgisayar mantığında, bilgi taşıyan bitlerin mantıksal değerleri ya 1’dir ya da 0’dır. Ve yine kuantum fiziğine göre sistem ,ölçüm anında bu durumlardan birine çökerek, sonuç olarak tek bir değer verir (dalga fonksiyonunun çökmesi). İşte bu deneyde de iki durumun süperpozisyonu şekline sokulan Rubidyum atomları, bir mikrodalga alanın içine yollanır. Bu atomlardan dolayı faz kaymasına uğrayan mikrodalga alan da böylelikle süperpozisyon durumuna geçer.  Ancak daha sonra da bu mikrodalga alan çevresiyle(fiziksel dünyayla) etkileştiği için süperpozisyon durumunu kaybedip tek bir duruma çöker. Yani deney,  sistemin  süperpozisyon temelli kuantum gerçekliğinden klasik gerçekliğe geçişini göstermesi bakımından oldukça önemli.  Bu da bizim neden klasik dünyada iki durumun üstüste binmesi gibi ‘garip’ olayları göremediğimize ışık tutuyor.

Velhasıl, kuantum fiziği  sadece temel fizik dünyasının yasalarını aydınlatmakla kalmıyor. Felsefi olarak da deneysel gerçekliği temel alan anlayışı güçlendiriyor ve  kabul etmesi zor da olsa deneysel gerçekliğin umduğumuz, beklediğimiz şekilde olmayabileceğine  işaret ediyor.  Bunun da ötesinde , yine felsefi bir noktaya dokunarak,  kendisinin bize sunduğu ‘saçma’ gerçeklikten, makroskopik dünyadaki ‘akla uygun’ gerçekliğe geçişin nasıl olduğu sorusuna da yanıt verme iddiasını taşıyor.

Kaynakça:
Roland Omnès  , Quantum Philosophy: Understanding and Interpreting Contemporary Science. 1999 by Princeton University Press.

Comments
No Comments »
Categories
Kuantum Fiziği ve Felsefesi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Ortaya Karışık Kuantum

Tolga_Bagci | December 15, 2008

20. yüzyılın başında Alman fizikçi Max Planck’ın, klasik fiziğin büyük çıkmazlarından karacisim ışımasına çözüm bulma yolunda öne sürdüğü devrimci fikirle doğan kuantum fiziği, 1920’lerin dahi fizikçilerinin elinde güçlü teorik temellerini kazandıktan sonra, günümüze kadar birçok deneysel testi başarıyla geçti. Ne kadar garip, anlaşılması zor, klasik mantığımıza uymayan tarafları olsa da, atomların, parçacıkların, yani en “temel” olanın dünyası bu yasalarla işliyordu. Dahi Einstein bile kabullenmek istemediği bu kuram karşısında çaresiz kalmıştı. Buraya kadar herşey güzel, hoş da , günümüze geldiğimizde kuantum fiziğinin ne yazık ki bilgi eksikliğinden ya da bilinçli olarak yanlış anlamalara yol açacak şekilde yorumlanması, mistik boyutlara çekilip, özünün “çorba” edilmesi ve birtakım düşünce modellerine adını vermesiyle birlikte “bilimötesi bir bulamaça” çevrildiğini söylemek yanlış olmaz kanımca. Bununla birlikte, klasik fizik devrinin, dolayısıyla klasik düşünce sisteminin  sonunun geldiği ve hayattaki çıkmazlara artık kuantum yöntemleriyle son vereceğimiz yönündeki iddialı yorumların cirit attığı bu ortamda , neyin ne olduğuna dair iki kelam etmekte fayda olur, diye düşünüyorum.

Birinci nokta şu; çok yaygın olan “ Zaten bu klasik fiziğin sonu geldi, klasik mantık çöktü- hayata kuantumla bak, yeni şeyler keşfet!” söyleminin eksik ve yüzeysel bir bakış açısının ürünü olduğunu hatırlatmak gerek. Evet, kuantum fiziği klasik fiziğin çuvalladığı noktalara ilaç gibi gelmekle kalmayıp, aslında hepimizi oluşturan atomların, elektronların ve diğer temel parçacıkların fiziğini açıklamaya çalışan sağlam bir kuram olarak da literatürde yerini aldı. Fakat kuantum fiziğine temel olan garip-uçuk yasalar(belirsizlik ilkesi, dalga özelliği-olasılıklar, gözlemcinin etkisi vb) birtakım özel koşullar haricinde yalnızca mikroskopik boyutlarda, yani küçüğün dünyasında geçerliliğini koruyabiliyor. Sistemin kuantum sayısı ve boyutları büyüdüğünde, ki şuan bulunduğumuz makroskopik dünya buna bir örnektir, o zaman kuantum fiziğinin bu garip yasalarını göremiyoruz. Bundaki en temel sebeplerden biri de sistemin boyutu büyüdükçe dalgaların koherent(uyumlu) girişim özelliklerini kaybetmeleri. Lafın kısası, Newton’un deterministik kuvvet yasaları, bulunduğumuz dünyadaki nesnelerin-büyük moleküllerden roketlere kadar- hareketlerini açıklamakta hala başarılı. Dolayısıyla, klasik fizik dünyasında klasik mantığımıza ters olaylarla karşılaşmıyoruz.

Gelelim diğer bir noktaya;  daha çok kuantum fiziğinin, bilim ve teknolojinin gelişimine getireceği katkıları ve felsefenin temellerine yönelteceği devrimci bakışı düşünedururken, hayretle izlediğim ve son derece hızlı sistematize olan Kuantum Düşünce Modelleri… Korkarım bu modellerin kuantum fiziğiyle tek gerçek bağı yedi harfli “kuantum” sözcüğünden ibaret ; kuantum fiziğindeki yasaların garipliğinden esinlenme yoluyla “bilimsel süsü” verilmiş, sonra da mistik boyuta taşınıvermişler. Hayatınıza anlam vermekten tutun etrafınızdaki ” fizik dışı-insan temelli” sistemleri açıklamak adına öne sürülen bu teknikler , laf hokkabazlığının ötesine geçmeyen boyutlardadır ve kolaylıkla “ev yapımı” formatına sokulabilirler. Nasıl bu modelciler belirsizlik ilkesinden “hayatta herşey mümkündür “ mottosunu çıkartabiliyorsa, ya da kuantum dolanıklık özelliğinden feyz alıp “bütün atomlar birdir, yoksa hepimiz kardeş miyiz?” diyebiliyorsa, benim tavsiyem siz de alın elinize bir fizik kitabı, kuantuma da gerek yok, başka bir konuda birkaç temel kuralı anlayıverin, bakın neler çıkartırsınız hayata dair… İnsanın istedikten sonra yapamayacağı şey var mı?

Açıklığa kavuşturulması gereken bir diğer sorun da özellikle düşüncelerimizde, aldığımız kararlarda kuantum yasalarının ne kadar etkili olacağı. Kuantum fiziğinin bunda belirleyiciliğini iddia etmek için, şöyle yüzbin kere düşünmekte fayda var.Daha önce de belirttiğim gibi bazı özel durumlar dışında kuantum etkilerini klasik hayatta, makroskopik boyutlarda görmek neredeyse imkansız. Örneğin birtakım kuantum etkileri binbir zahmetle son derece gelişmiş labaratuvarlarda gözlenebiliyor ancak. Ve fizik dünyasında ciddi derecede kabul gören görüşe bakarsak; sinir sisteminin temel taşları nöronlar, kuantum etkilerinin geçerliliğini yitirdiği, dalgaların koherent özelliklerini kaybettikleri makroskopik ortamlar olarak görülüyor.Yani aldığımız kararlarda ve düşünce sistemimizde kuantum fiziğinin rol alma ihtimali çok düşük gözüküyor [1]. Yine de bilimsel düşüncede kapılar sonuna kadar kapanmaz tabii; buna inanan bilim adamları yok değil ama bu teoriler emekleme aşamasında ve henüz deneysel desteği yok. Kesin olan şu ki; bunlar çıkıp da “Açılın, Kuantum Baba geldi, dertler bitti” demekle hallolacak işler değil.

Peki özellikle iktisat gibi alanlarda duymaya başladığımız “kuantum yaklaşımları” ? Bunun yaratabileceği kavramsal kargaşa için ayrı bir yazı gerekir, ama bu yaklaşımlarda “kuantum” sözcüğü kullanılarak girişilen aslında bir orjinallik arayışı . Kafa karıştırıcı nokta da kuramlarda adı geçen prensiplerin sanki sadece kuantum mekaniğiyle düşünülmesi mümkün olan yollar gibi lanse edilmesi. Mesela ekonomideki ani gelişmeleri tanımlamak için mutlaka “kuantum sıçraması” kelimesini mi kullanmamız gerekir? Kısacası “kuantum” kelimesini başa getirince bir görüşün radikalliğini mi vurgulamış oluyoruz? Böylece eski düşünce biçimlerinden kurtuluşun bir simgesi oluyor sanıyorum kuantum. Dolayısıyla bu yaklaşımların da paketleniş biçimine eleştirel bakmakta fayda olacağını düşünüyorum.

Neticede, yüzeysellikten ve basite indirgemekten kaçınmak, elmayla armutu ayırabilmek gerek bu durumlarda. Kuantum kuramının düşünce modellerinden çok, halihazırda teknolojiye getirmiş olduğu (özellikle optik ve elektronikte) ya da getireceği yeniliklere(kuantum bilgisayarlar, kuantum şifreleme vb), evrenin temel kurallarını anlamakta açacağı ufuklara ve özellikle epistemolojik bağlamda felsefeye getireceği  yeni anlayışa vurgu yapmak, kuantumun doğru algılanışı anlamında da daha yerinde olacaktır.

Tolga Bagci

[1] Price, Michael Clive. http://www.hedweb.com/manworld.htm#free-will

Comments
No Comments »
Categories
Kuantum Fiziği ve Felsefesi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Günün Sözü

Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz. — J. Krishnamurti

Üye Olun

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (13)
  • Duyurular (6)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (9)
  • İktisat Tarihi (8)
  • İktisat Teorisi (11)
  • İktisatçılar (13)
  • Köşe Yazarları (3)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (5)
  • Nöroekonomi (6)
  • Nöropazarlama (1)
  • Okuma Önerileri (4)
  • Oyun Teorisi (8)
  • Serbest Atış (28)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (8)

 

March 2010
M T W T F S S
« Feb    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Baglantilar

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox