<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat &#187; Köşe Yazarları</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/category/kose-yazarlari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 May 2012 06:01:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Tarih Mises&#8217;i Haklı Çıkardı mı? – Atilla Yayla’yı Düzeltmek</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 12:52:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/?p=2844</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki yazısında “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2851" src="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg" alt="" width="386" height="226" /></a></span></p>
<p><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1200689&amp;title=yorum-atilla-yayla-akil-ve-sosyal-duzen&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yazısında</span></a></em></span> “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene bakmanın kurucu rasyonalist olmayan, daha çeşitlilikçi, insani, keşifçi bir yolu da varmış ve bu da Aydınlanma&#8217;nın İskoç koluyla bağlantılıymış. Yayla bu aydınlamayı rasyonalizme karşı çıkmak için kullanmış. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu hususta Yayla özellikle bireylerin toplumda kullandıkları bilgi meselesinden bahsetmiş ve bu meselenin sosyalist ve faşist düzenlerin neden tam olarak işleyemeyeceğini açıkladığını ileri sürmüş. Dediğine göre, mükemmel bir sistemin kurulabilmesi için toplumda kullanılan tüm bilginin tek bir elde toplanması gerekiyormuş. Oysa bu mümkün değilmiş, çünkü bu bilgi hem parçalı hem de dağınıkmış. O yüzden insanlar bu bilginin tamamına sahip olamazlarmış ve sınırlı bilgiyle yaşamak zorundalarmış. Atilla Yayla’nın anlattığı bu meseleler esas itibariyle Avusturya İktisat Okulu’nun kapsamına giriyor. Bu okulun sosyalizm eleştirisiyle bir ara ilgilendiğim için Yayla’nın yazdıklarına biraz bu açıdan baktım. Maalesef Yayla’nın bilgi meselesi ile İskoç Aydınlanmasını bir arada ele alması olmamış. Kurucu rasyonalizme karşı çıkarken Mises&#8217;ten bahsetmesi de olmamış. Hele Hayek&#8217;in ismini anmadan geçmesi hiç olmamış. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2844"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla “Marksist formatındaki sosyalizmin” her bakımdan mükemmel bir toplumsal düzen kurulabileceğini iddia ettiğini de yazmış. Maalesef bu doğru değil. Nitekim Yayla hangi sosyalistlerin böyle bir şey iddia ettiklerini yazmamış. Hatta bir ara rasyonalizm eleştirisini bir hayli abartarak </span><span style="color: #0000ff">“Hiçbir rasyonalist teori, beşeri düzenin en önemli parçalarının ve unsurlarının kendiliğinden doğduğu ve her zaman öyle kalacağı gerçeğini değiştiremez,” </span><span style="color: #000000">dahi demiş. Tabii böyle bir şey yok. Liberal düşünürlerin hepsi beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığını kabul etmezler. Örnek mi? Ludwig von Mises ve Adam Smith. Mises&#8217;e göre toplumsal düzen düşünce ve irade ile kurulur. Smith de piyasaların insanlardaki takas ve mübadele yapma eğilimden hareketle ortaya çıktığını ileri sürer. Dahası, Yayla’nın beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığı ve hep öyle kalacakları iddiası da havada kalmış – özellikle de liberallerin hepsi böyle düşünmüyor iken ve bu konuda ampirik kanıt yok iken. Yayla’nın yazısındaki kusurlu yerlere aşağıda bir bakalım: </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">I</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“İskoç Aydınlanması teorisine kurucu rasyonalist teoriyi apaçık bir olgu temelinde reddetmekle başlıyor. Buna insan bilgisinin parçalılığı, dağınıklığı ve tek elde toplanamazlığı olgusu diyebiliriz.” </span><span style="color: #000000">Ardından Yayla uzun uzun toplumda kullanılan bütün bilginin tek bir kişinin ya da otoritenin elinde toplanamayacağından bahsetmiş. Güya bu, “İskoç Aydınlanması düşünce geleneğinin yaklaşımı” imiş. Fakat böyle bir şey yok. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlaması filozoflarına göre toplumsal incelemenin odağında insan eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları yer alıyordu, fakat bu filozoflar hiçbir zaman Yayla’nın bahsettiği bilgi meselesiyle ilgilenmemişlerdir. Zira bu filozofların yaşadığı 1700’lü yılların Britanya’sında ekonomi insanların böyle meseleler üzerine kafa yormalarını gerektirecek gelişmişlik seviyesine ulaşmış değildi. Hâliyle ekonomide bilginin nasıl kullanıldığı gibi bir mesele o dönemki düşünürlerin aklına gelmezdi. Bu filozofların inceleme konuları toplumsal düzen üzerine yoğunlaşıyordu. İnsan bilgisinin parçalı oluşundan ve bu nedenle tek bir elde toplanamayacağından ilk bahseden kişi Friedrich von Hayek’tir. Kendisi bu konularla uğraşmaya 1930’lu yıllarda başlamış ve hayatının geri kalanında da bunlar üzerine yazıp çizmiştir. Nitekim Hayek bilginin toplumda parçalı bir şekilde kullanımı hakkında yazdıklarını kendisinin toplumsal bilimlere yaptığı bir katkı olarak görür. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İlâveten, Yayla’nın kullandığı “kurucu rasyonalizm” ve “kurucu rasyonalist teori” ifadeleri de özü itibariyle Hayek’e aittir. Ama benim bildiğim kadarıyla Hayek “kurucu rasyonalist teori” ifadesini hiçbir zaman yazılarında kullanmamıştır. Onun kullandığı ifade “yapı-kurucu rasyonalizm”dir (constructivist rationalism). Hayek bu ifadeyi Fransız Aydınlanması filozoflarının ve Kıta Avrupası düşünürlerinin görüşleri için kullanır ve insan aklının önemine yaptıkları vurgudan dolayı bu kişileri “yapı-kurucu rasyonalistler” olarak adlandırır. Hayek 1970’lerden itibaren de bu aydınlanma geleneği için kendisinin icat ettiği “yapı-kuruculuk” (constructivism) kelimesini benimser. Ansiklopedicilerin, Rousseau’nun ve Fizyokratların dahil olduğu bu geleneğin görüşüne göre, insanlar toplumsal kurumları ve medeniyetlerini kendileri yarattıklarına göre, bunları kendi arzu ve isteklerine göre değiştirip biçimlendirebilirler. Tabii Hayek bu görüşe çok kızar, çünkü ona göre bu işin sonu sosyalizme varır. Hayek&#8217;in insan aklına bu kadar vurgu yapmayan ve daha ılımlı olan İskoç Aydınlanması’na yanaşmasının nedeni budur. Gerçi Hayek İskoç filozofların görüşlerinden etkilenmiş ve kendisini bu gelenek içinde görmüştür, ama bu filozoflardan etkilenişi bilgi meselesinde değil, insanların eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları konusunda olmuştur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla Yayla’nın yazısında İskoç Aydınlaması’na bilgiyle ilgili olarak atfettiği görüşlerin hiçbiri bu aydınlanma geleneğine ait değil – bunların tamamı Hayek&#8217;e ait. Ama gayet ilginç bir şekilde, Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsederken aslında Hayek&#8217;in görüşlerini anlatmasına rağmen onun ismini hiçbir yerde anmıyor. Oysa Hayek&#8217;in bilgi meselesinden bahsettiği iki makalesinin çevirileri (<em>“Bilginin Toplumda Kullanımı”</em> ve benim çevirdiğim <em>“İktisat ve Bilgi”</em>) Liberal Düşünce Topluluğu’nun çıkardığı ve bir dönem Yayla’nın da editörlüğünü yaptığı “Liberal Düşünce” dergisinde yayınlanmıştı. Yayla bunları unutmuş herhalde. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">II                                                                                               </span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla bilgi meselesinden bahsettikten sonra bu meselenin iyi bir anlatımının Ludwig von Mises&#8217;in 1920’de yayınladığı bir makalesiyle başlattığı bir tartışmada karşımıza çıktığını söylemiş. Yayla’nın ismini vermediği bu makaleyi zamanında (İngilizcesinden) Türkçeye çevirmiştim. Bu çeviri de yine Yayla’nın editörlüğünü yaptığı ve artık “piyasadan kalkmış olan” Piyasa dergisinde <em>“Sosyalist Devlette İktisadî Hesaplama”</em> başlığıyla yayınlanmıştı. Görünen o ki Yayla yazısında bahsettiği bu makalenin çevirisini kendi çıkardıkları dergide yayınladıklarını da unutmuş. Yayla’nın bahsettiği tartışma literatürde “Sosyalist Hesaplama Tartışması” ya da “İktisadî Hesaplama Tartışması” olarak biliniyor. Gerçi bu tartışmada bilgi meselesine değiniliyor, ama buna değinen Mises değil. Zaten Mises&#8217;in bu makalesinde dediklerinin Yayla’nın bilgi meselesiyle yazdıklarıyla da ilgisi yok. Bunlara bir bakalım:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong> Mises iktisadî hesaplama meselesini ele aldığı makalesinin hiçbir yerinde bilginin ekonomideki kullanımından bahsetmez. Nitekim Mises bilgi meselesini hiçbir zaman sosyalistlere bir eleştiri olarak yöneltmemiştir. Yukarıda da dediğim gibi, bilginin parçalı ve dağınık olduğunu öne sürerek sosyalistlere karşı çıkan kişi aslında Mises&#8217;in öğrencisi Hayek’tir. Oysa Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsetmesine rağmen Hayek&#8217;in ismini hiçbir yerde anmıyor. İşin daha da vahim tarafı, Mises sosyalist planlamacıların gerekli olan tüm bilgiyi ellerinde toplayabileceklerini kabul eder. Yani Yayla’nın (ve tabii Hayek&#8217;in) dediklerinin tam tersini ileri sürer. <a href="http://mises.org/Books/humanaction.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Human Action</em></span></a> kitabında sosyalist ekonomiyi eleştirirken Mises şöyle der:</span></p>
<p><span style="color: #000000">[Sosyalist] </span><span style="color: #0000ff">Yöneticinin kendi yaşadığı döneme ait bütün teknolojik bilgiyi kullandığını varsayalım. Bundan başka, bu kişi mevcut tüm maddi üretim araçlarının tam bir envanterine ve istihdam edilebilir işgücünü gösteren bir listeye de sahip olsun. Bu açılardan, bürolarında topladığı bilirkişi ve uzmanlar yığını ona eksiksiz bilgi sağlayacak ve soracağı tüm sorulara doğru cevap verecektir. [</span><span style="color: #000000">s. 696-7] </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong> Yayla yazısında merkezi otoritenin ekonomideki bilgiyi kendi elinde toplamaya kalkıştığında bilginin bilgi olmaktan çıktığını ve geçmişe ait bir şeye dönüştüğünü yazmış. Bunlar kafa karıştırıcı ifadeler. Hayek meseleyi bu şekilde ortaya koymaz. Hem bilginin bilgi olmaktan çıkması ne demek? Hayek&#8217;in dediği şey, sadece, merkezi otorite ekonomide kullanılan tüm bilgiyi bir şekilde elinde toplasa bile, bu bilginin hiçbir zaman söz konusu anın ya da içinde bulunulan koşulların bilgisini yansıtmayacağıdır. İktisadî hayat çok hızlı aktığı ve insanların kararları sürekli değiştiği için, bu koşullara ait bilgi de sürekli olarak değişecektir. Bu kadar hızlı bir değişim esnasında merkezi otoritenin o anın bilgisini elinde bulundurması da hâliyle mümkün değildir. Dolayısıyla bilgi merkezde topladığı için “maziye ait bir şeye dönüşür” diye bir şey söz konusu değildir. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong><span style="color: #000000"> Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“Mises, üretim araçlarında özel mülkiyet olmaksızın, ister küçük bir otokrat grup isterse demokratik şekilde organize olmuş bir heyet olsunlar, sosyalist plancıların kaynakları ne derecede etkin kullandıklarını belirlemenin bir yolunu bulamayacaklarını ileri sürdü.”</span><span style="color: #000000"> Bu yazılanlar tamamıyla yanlış olmasa bile maalesef yanıltıcı. Zira </span><span style="color: #000000">Mises esasta planlamacıların kaynakları etkin dağıtmanın bir yolunu bulamayacaklarını değil, bu planlamacıların iktisadî hesaplama yapamayacaklarını ileri sürer. Zaten bu konuda yazdığı makalenin isminde de “iktisadî hesaplama” ifadesi geçiyor. Kaynakların etkin dağılımının gerçekleşmemesi ise bu hesaplamayı yapamamanın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisadî hesaplama derken kastedilen şey, üreticilerin kullanmak istedikleri kaynakların fiyatlarını karşılaştırarak üretim maliyetlerini hesaplamalarıdır. Fiyatlar olmadan üretimde kullanmak istediğiniz malların size kaça mal olacağını bilemezsiniz, bu nedenle de ucuza mı yoksa pahalıya mı üretim yaptığınızı hesaplayamazsınız. Fiyatların olması için de özel mülkiyetin olması gerekir. Zira insanlar ürettikleri malların mülkiyetine sahip olmadıktan sonra bunları piyasada satamazlar. Satış olmayınca hâliyle mübadele de olmaz. Mübadele olmayınca da fiyatlar ortaya çıkmaz. Zaten Hayek&#8217;in aksine Mises fiyat mekanizmasının amacının bilginin toplumda kullanılmasını sağlamak değil, insanların iktisadî faaliyetlerini yürütebilmek için gerekli olan hesaplamaları yapmalarını mümkün kılmak olduğunu kabul eder.  </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">III</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Peki, Atilla Yayla’nın iddia ettiği üzere tarih Mises&#8217;i haklı çıkardı mı? Elbette hayır. Mises sosyalistleri eleştirirken sosyalizmde para kullanımının ve fiyat mekanizmasının ortadan kalkacağını varsayıyordu. Nitekim Mises&#8217;in sosyalist ekonomiye yönelik tüm eleştirisi bu noktadan hareket eder. Oysa sosyalist Rusya’da bunların ikisi de olmamıştır. Ruslar ruble kullanmıyorlar mıydı? Gerçekte ise Mises&#8217;in toplum ve piyasa ekonomisi hakkındaki görüşleri Atilla Yayla’nın yazısında bahsettiği şeylere tamamıyla aykırıdır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek&#8217;in ve İskoç geleneğini takip eden diğer liberallerin aksine, Mises toplumu ve piyasa ekonomisini hiçbir zaman kendiliğinde doğmuş yapılar olarak görmez. Eserlerinde – en azından benim bildiğim kadarıyla – “kendiliğinden-düzen” ifadesini hiçbir zaman kullanmaz. Mises&#8217;e göre </span><span style="color: #0000ff">“Toplum birlikte planlanmış eylemlerden, işbirliğinden oluşur. Toplum bilinçli ve amaçlı davranışların bir sonucudur,”</span><span style="color: #000000"> (<em>Human Action</em>, s. 143). <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/socialism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Socialism</span></a></em></span> kitabında şöyle yazar: </span><span style="color: #0000ff">“Toplum düşüncenin ve iradenin bir ürünüdür. Düşüncenin ve iradenin dışında var olamaz. Toplumun varlığı dışsal dünyada değil, insanın içinde yatar. Toplum içeriden dışarıya doğru yansıtılır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 291). Yine aynı kitaptan: </span><span style="color: #0000ff">“Toplumsal evrim – işbölümünün evrimi anlamında – irade içeren bir fenomendir: tamamıyla insan iradesine bağlıdır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 306). Eğer toplum insan iradesinin bir ürünüyse, toplumsal kurumlar, gelenekler ve davranış kuralları da bu iradenin bir ürünü olacaktır. Böyle düşünen Mises&#8217;in piyasa ekonomisini bilinçli insan eylemlerinin bir ürünü olarak görmesi gayet doğaldır. Nitekim <em>Human Action</em> kitabında şöyle yazar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Piyasa ekonomisi insan yapımı olan ve işbölümünün olduğu koşullarda yer alan bir eylemde bulunma biçimidir. Fakat bu durum piyasa ekonomisinin tesadüfen meydana gelmiş ya da yapay bir şey olduğu ve başka bir eylem biçimiyle değiştirilebileceği anlamına gelmez. Piyasa ekonomisi uzun bir evrimsel sürecin ürünüdür. Kişinin, eylemlerini, içinde bulunduğu çevrenin kendi başına değiştiremeyeceği verili koşullarına mümkün olan en iyi yoldan uyarlamak amacıyla yürüttüğü çabalarının bir sonucudur. Piyasa ekonomisi bir stratejidir. Bu stratejinin uygulanmasıyla insanlar, bir bakıma, vahşilikten medeniyete muzafferane bir şekilde ilerlemişlerdir.</span> <span style="color: #000000">[s. 265]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıdaki alıntıda Mises&#8217;in piyasa ekonomisinin insan yapımı olduğunu ve bu ekonomiyi bir medeniyet stratejisi olarak kabul ettiği açıktır. Böyle bakıldığında, Mises&#8217;in bu görüşleriyle Yayla’nın kurucu rasyonalizm dediği geleneğin içinde yer aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçekten Hayek de hocası Mises&#8217;i rasyonalist olmakla suçlamıştır. Dolayısıyla eğer tarih Mises&#8217;i haklı çıkardıysa, aslında kurucu rasyonalizmi benimseyen kişileri haklı çıkarmış olacaktır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Toparlarsak, bilginin tek elde toplanamayacağını bir neden olarak öne sürerek toplumsal düzenlemeler yapmak isteyen kurucu rasyonalizmi eleştiren ve bu esnada hesaplama tartışmasından bahseden Atilla Yayla, Mises ve Hayek&#8217;in bu tartışmada hangi kabullerden hareketle sosyalizme ve merkezi planlamaya itiraz ettiklerine dikkat etmiyor. Bu nedenle de kurucu rasyonalizm eleştirisi için olmadık bir kişi olan Mises&#8217;in ismini yazısında kullanarak ve onun haklı çıktığını söyleyerek kendisiyle çelişmiş oluyor. Zira sosyalizme itiraz ederken Mises fiyat mekanizması olmadan iktisadî hesaplama yapılamayacağını, Hayek de toplumda bireylerin kullandığı bilginin tek elde toplanamayacağını öne sürer. Kabaca söylersek Hayek “bilgici”, Mises de “fiyatçı”dır. Üstelik sosyalist ekonomiye karşı çıkarken Mises ve Hayek birbirlerinin dediklerinin tam tersini kabul ederler. Mises bilginin merkezi otoritenin elinde toplanabileceğini, ama bu otoritenin fiyatları hesaplanamayacağını ileri sürer. Hayek ise fiyatların bir şekilde de olsa hesaplanabileceğini, ama bilginin toplanamayacağını ileri sürer. Eğer Mises&#8217;in dediklerini kabul edecekseniz bilginin tek elde toplanabileceğini de kabul etmek zorundasınız. Ama bu durumda da bilginin tek elde toplanamayacağını ileri sürerek sosyalizme ve faşizme karşı çıkamazsınız. </span></p>
<p style="text-align: center"><strong><span style="color: #000000">* * *</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Maalesef Atilla Yayla piyasa ekonomisini savunurken bazı talihsiz tutarsızlıklar yapıyor. Görünen o ki bu konular hakkındaki bilgiyi tek elde toplayamadığı için Yayla’nın bilgisi sınırlı kalmış. Yazısında uzun uzun bilgi meselesinden bahsedip bunu bir şekilde İskoç filozoflara bağlaması ve bu meseleyi toplumsal bilimlerde ilk defa ortaya koyan kişi olan Hayek&#8217;in adını anmaması böyle bir şey. Gerçi Yayla iktisatçı değil, siyaset bilimci. O yüzden Avusturya İktisat Okulu’nun alanına giren bu tür şeyleri bilmesini ondan bekleyemeyiz. Ama Mises&#8217;in takipçisi Avusturya iktisatçısı Murray Rothbard <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/egalitarianism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Egalitarianism As a Revolt Against Nature and Other Essays</span></a></em></span> adlı kitabında bu konuda şöyle uyarıda bulunuyor: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">İktisat bilmemek suç değildir. Ne de olsa iktisat, uzmanlaşmanın olduğu ve çoğu kişinin “kasvetli bilim” olarak gördüğü bir disiplindir. Fakat bu bilgisiz hâlde iken, iktisadî meseleler hakkında yüksek sesli ve gürültülü fikirlere sahip olmak tamamıyla sorumsuzluktur.</span><span style="color: #000000"> [s. 202]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla 13 yaşındaki kızlara tecavüz eden kişilerin mahkemelerce serbest bırakıldığı, üniversite hocalarının terör zanlısı olarak tutuklandığı, parasız eğitim isteyen öğrencilerin aylarca hapis yattığı, kadınlara yönelik şiddetin ayyuka çıktığı, halktan toplanan deprem vergilerini iktidarın başka yerlere harcadığı, gazetecilerin ve hatta milletvekillerinin hapse atıldığı bir ülkede, Atilla Yayla’nın Gülen cemaatinin Abant toplantılarına katılmaktan, AKP’nin siyaset akademisinde hocalık yapmaktan ve televizyonda cumhurbaşkanını ve piyasa ekonomisini övmekten biraz vakit ayırarak artık bireysel hak ve özgürlükleri de savunması gerekiyor. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ronald Coase ve Firmalar – Atilla Yayla’nın Yanlışları ve Değiştirdikleri</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/01/11/ronald-coase-ve-firmalar-atilla-yaylanin-yanlislari-ve-degistirdikleri/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/01/11/ronald-coase-ve-firmalar-atilla-yaylanin-yanlislari-ve-degistirdikleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 11 Jan 2011 21:20:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz haftaki yazısında firmalardan bahsetmiş. Bu meselelere birazcık bulaştığım için ne yazdığını merak edip yazdıklarına bir bakayım dedim. Yazısında Yayla piyasa ekonomisinin planlı ekonomiden daha başarılı olduğunu söylemiş. Ardından firmalara geçip bunları iktisadî kalkınmayla ilişkilendirmeye çalışmış. Firmaların iktisadî gelişmenin başını çektiğini, ülkelerin “yaşam standartlarını yukarı çeken lokomotifler” olduğunu yazmış. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.habergap.com/pic.php?id=2092" alt="" width="448" height="303" /></p>
<p>Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz haftaki <em><a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1075304&amp;title=firmalar-ve-ekonomik-hayat&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yazısında</span></a></em> firmalardan bahsetmiş. Bu meselelere birazcık bulaştığım için ne yazdığını merak edip yazdıklarına bir bakayım dedim. Yazısında Yayla piyasa ekonomisinin planlı ekonomiden daha başarılı olduğunu söylemiş. Ardından firmalara geçip bunları iktisadî kalkınmayla ilişkilendirmeye çalışmış. Firmaların iktisadî gelişmenin başını çektiğini, ülkelerin “yaşam standartlarını yukarı çeken lokomotifler” olduğunu yazmış.</p>
<p>Bu arada, 1991’de Nobel alan iktisatçı Ronald Coase’un 1937’de yayınladığı <em><a href="http://www.sonoma.edu/users/e/eyler/426/coase1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">“The Nature of the Firm”</span></a></em> adlı makalesinden de bahsetmiş. Bu makaleyi zamanında Türkçeye çevirmiş ve bir takdim yazısı yazmıştım. Bunlar da artık “piyasadan kalkan” <em>Piyasa</em> dergisinde yayınlanmışlardı. Yayla da yazısında benim çevirimi kaynak olarak göstermiş. Bahsettiği diğer makale de Coase’un 1960’da yayınlanan <em><a href="http://www.sfu.ca/~allen/CoaseJLE1960.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">“The Problem of Social Cost”</span></a></em> adlı makalesi. Ancak bu makale firmalarla değil, mülkiyet haklarıyla ilişkili. Makalenin bahsettiği şey, mülkiyet hakları tam bir şekilde tanımlandığında ve bunların serbest ticaretine izin verildiğinde ekonomide iktisadî etkinliğin sağlanacağı.</p>
<p><span id="more-2196"></span></p>
<p>Firmalara gelince, maalesef Yayla bu konuda yanlış şeyler yazmış. Gerçi arada bir-iki doğru şey söylemiş, ama yazdıklarının genel itibariyle Coase’un firmalar hakkında yazdıklarıyla ilgisi yok. Anladığım kadarıyla kendisi firmalarla ilgili makaleyi okumamış. Daha da vahimi, Yayla’nın bu makaleyi piyasa ekonomisinin üstünlüğünü savunmak için kullanmış olması. Oysa makale, piyasadan faydalanmanın birtakım maliyetleri olduğunu söylüyor. Firmalar da bu nedenle ortaya çıkıyorlar. Üstelik piyasa ekonomisi aynı zamanda fiyat mekanizması anlamına da geliyor. O zaman fiyat mekanizmasını kullanmanın da bazı maliyetleri var. Bunlara literatürde <em>işlem maliyetleri</em> deniliyor.</p>
<p>İşin esas ilginç tarafı, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısını büyük ölçüde <em>The Economist</em> dergisinde yayınlanan <em><a href="http://www.economist.com/node/17730360?story_id=17730360&amp;fsrc=rss" target="_blank"><span style="color: #0000ff">“Why do firms exist?”</span></a></em> başlıklı yazıyı Türkçeye çevirerek yazmış olması. Gerçi Yayla yazının tamamını Türkçeye çevirmemiş, örneğin piyasaların etkin olmadığını yazan yerleri atlamış. Ama her nedense <em>The Economist</em>’teki yazıyı kendi yazısında kaynak olarak göstermemiş – unutmuş herhalde. Maalesef Yayla İngilizce yazıdaki kimi yerleri yanlış çevirmiş, bazı yerleri de değiştirerek yazmış. Araya kendi yanlışlarını da eklemiş. Hatta Coase&#8217;un firmalarla ilgili makalesinin İngilizce ismini bile yanlış yazmış. Bunlara bir bakalım:</p>
<p><strong>(1)</strong> Yayla yazısının hemen başında Adam Smith’ten hareketle piyasa ekonomisinin <em>“insandaki ticaret yapma ve hayat şartlarını iyileştirmeye çalışma doğal eğiliminin sonucu olarak kendiliğinden doğduğunu”</em> söylüyor. Şüphesiz, bunlar doğru değil. Bu sadece Smith’in açıklaması. Zaten liberal iktisatçılar da bu konuda hemfikir değiller. Üstelik Smith’in piyasanın kendiliğinden ortaya çıktığını yazdığını sanmıyorum. Yayla’nın aklı herhalde Hayek’te kalmış. Benim bildiğim kadarıyla, piyasa ekonomisinin bu tarz doğal eğilimlerden hareketle kendiliğinden doğduğunu <em>kanıtlayan</em> ampirik bir iktisat tarihi çalışması yok. Tersine, piyasa ekonomisinin gelişmesinin her aşamasında devletler işin içine bir şekilde hep karışmıştır. Merkantilizm diye bir şey yok mu?</p>
<p><strong>(2)</strong> Yayla firmaların iktisadî düşünceye konu olmalarının nispeten yeni olduğunu yazmış. Maalesef bu da doğru değil. Firmaların ele alınması neo-klasik iktisadın kurucularından İngiliz Alfred Marshall’a kadar gider. 1890’da <em>“Principles of Economics”</em> kitabını yayınlayan Marshall bugün mikro iktisat derslerinde anlatılan artan ve azalan getirilerden ilk defa bu kitabında bahsetmişti. Artan ve azalan getirileri mikro iktisat derslerinde nerede anlatıyorlar?</p>
<p><strong>(3)</strong> Yayla firmaların varoluş nedeninin <em>pazara girmenin</em> her defasında yüksek işlem maliyeti gerektirmesinden kaynakladığını yazmış. Nitekim <em>The</em> <em>Economist</em>’te de böyle yazıyor. Fakat bu yanıltıcı bir ifade. Firmalar esas itibariyle <em>pazarda işlem yapmanın</em> maliyetli olmasından dolayı kuruluyorlar. Kaldı ki, firmalar kurulduktan sonra yine piyasada faaliyet gösteriyorlar. “Pazara girmek” dediğinizde sanki iş kurmak külfetliymiş gibi bir anlam ortaya çıkıyor.</p>
<p><strong>(4)</strong> İngilizce yazıda firmaların, temel itibariyle, kısa dönemli sözleşmeler yapmak gereğinden fazla rahatsız edici olduğunda uzun dönemli sözleşmeler yapmak için kullanılan araçlar oldukları yazıyor. Ancak Yayla bunu değiştirerek firmaların <em>“aşırı külfetli kısa-vadeli sözleşmelerden kaçınıp uzun-vadeli sözleşmelere dayanan işbirliği ve işbölümü yaratmanın aracı”</em> olduklarını yazmış. Bunlar doğru değil. Zaten İngilizce yazıda ve Coase&#8217;un makalesinde böyle bir şey yok – hele “işbirliği ve işbölümü yaratmak” diye bir şey hiç yok.</p>
<p><strong>(5)</strong> Yayla firmaların <em>“küçük ölçekli planlanmış komüniteler”</em> olduklarını yazmış. İngilizce yazıda böyle bir şey yazmıyor. Coase da böyle bir şey söylemiyor zaten. İngilizce yazıda sadece firmaların “planlı küçük topluluklar” olduğu yazıyor. Görünen o ki, Yayla bunu değiştirip “küçük ölçekli planlanmış komüniteler”e çevirmiş. Hem “komünite” ne demek?</p>
<p><strong>(6)</strong> Yayla firmaların kendi içlerinde işlem maliyetleri olduğunu da yazmış. Tabii, Coase böyle bir şeyden bahsetmiyor. Gerçi İngilizce yazıda firmaların kendi işlem maliyetlerini yüklendikleri yazılmış, ama bu doğru bir ifade değil. İşlem maliyetleri piyasada gerçekleşen maliyetlerdir, firmadaki maliyetler ise organizasyon maliyetleridir. Dolayısıyla <em>The Economist</em>’te yazan her şey doğru değildir!</p>
<p><strong>(7)</strong> İngilizce makalede, sermaye ve emek piyasalarının etkin olmadığı yerlerde firmaların kendi sermayelerini (kazançlarından pay ayırmak anlamında) biriktirebilecekleri ve çalışanlarını yetiştirebilecekleri yazıyor. Oysa Yayla <em>“firmalar, sermaye ve vasıflı işgücü piyasasının gelişmediği yerlerde kendi sermayesini oluşturup kendi işgücünü eğitebilir. Böylece ekonomik gelişmenin başını çeker,”</em> diyor. Kendisi “sermaye ve emek piyasalarının <em>etkin olmaması</em>” ifadesini “sermaye ve vasıflı işgücü piyasalarının <em>gelişmediği</em> yerler” ifadesine dönüştürüyor.  Böylece firmalara iktisadî gelişmenin başını çektiriyor.</p>
<p>Görünen o ki, Yayla piyasaların etkin olamayacağı <em>gerçeğini</em> bir türlü kabullenemiyor ve yazılanları kendince değiştiriyor. Fakat böyle yaptığı için ortaya çelişkiler çıkıyor. Sermaye ve vasıflı işgücü piyasalarının gelişmediği yerlerde firmalar kurmak nasıl mümkün olabilir? Böyle bir yerde firma kurmaya niyetlenen birisi parası yoksa krediyi nereden alacak? Tefeciden mi? Girişimci daha firma kurmadan vasıflı işgücünü kendi başına nasıl eğitecek? Meslek lisesi mi açacak?</p>
<p><strong>(8)</strong> İngilizce makalede Coase’un teorisinin firmanın örgütsel açıdan avantajlı olmasını (elbette piyasalara kıyasla) açıklayan bir teoriyle tamamlanması gerektiği yazıyor. Coase sonrasında konuyla ilgilenen iktisatçılar firmaların ortaya çıkışının sadece piyasaların başarısız olmasından değil, aynı zamanda firmaların belirli işlerde başarılı olmalarından kaynakladığını da ileri sürmüşler. Bu iktisatçılara göre firmalar piyasaların erişemediği bazı kaynaklara erişebiliyorlarmış. Bu kaynakların arasında “şirket kültürü” ve “kolektif bilgi” de varmış. Tüm bunlar da firmaların kaynakların idaresiyle ilgilendiğini söyleyen teorinin (resource-based theory) geri plana düşmesine neden olmuş.</p>
<p>Oysa Yayla, Coase’un izinden gidenlerin onun görüşlerini ileriye taşıdığını ve ampirik testlere tâbi tuttuğunu, bu sayede “iktisadî kaynak” teriminin kapsamının genişletildiğini, “şirket kültürü” ve “kolektif bilgi”nin de zamanla firma kaynaklarına eklendiğini yazmış. Elbette bunların hiçbirisi orijinal yazıda yok. Bu yüzden olsa gerek, Yayla da hiçbir kaynak göstermiyor.</p>
<p><strong>(9)</strong> İngilizce yazıda şirketlerin üretimi örgütledikleri ve kendilerine mahsus yollardan bilgi ürettiği yazarken, Yayla şirketlerin benzersiz şekillerde bilgi ürettiğini ve naklettiğini yazmış. Güya Yayla’ya göre bütün bunlar firma meselesini daha karmaşık hâle getiriyormuş, ama aynı zamanda Coase&#8217;un temel tespitlerini ve akademik ilgilerinin isabetliliğini de doğruluyormuş. Tabii, İngilizce makalede böyle bir şey yazmıyor ve Yayla da (yine bundan dolayı olsa gerek) dedikleri için kaynak göstermiyor.</p>
<p>Bunların dışında Yayla firma kurmak ve kapatmak kolaylaştırılmalı, bu konuda yasal düzenlemeler yapılmalı demiş. Gerçi bu dedikleri doğru; ancak bu işler işadamlarınca değil, devlet tarafından yapılır. Yasal düzenlemeler yapıp mevzuatı değiştirmek piyasanın ya da işadamlarının işi değildir. Dahası, yasal düzenlemelerin yapılması tek başına bir şey ifade etmez. Ekonomide firma kurmasını ve batırmamasını becerebilecek girişimcilerin, bunları idare etmesini bilecek yöneticilerin ve bu firmaların faaliyet gösterebileceği rekabet koşullarının olması lazım. Tüm bunlar da belli derecede gelişmiş bir toplumsal ve iktisadî ortamı gerekli kılar. Bunlar sadece kanun çıkarmakla olmaz.</p>
<p>Görüldüğü üzere, Coase’a göre firmaların varoluş nedeni piyasayı kullanmanın maliyetlerinde (işlem maliyetlerinde) azalma sağlamalarından kaynaklanıyor. Dolayısıyla Atilla Yayla yazısında “firma kurmak avantaj sağlayıcı hâle getirilmeli” derken, aslında Coase’un mantığına göre piyasanın <em>ikâme edilmesi</em> özendirilmeli diyor.</p>
<p>Elbette Atilla Yayla iktisatçı değil, siyaset bilimci. O yüzden bu konuları bilmesini ondan bekleyemeyiz. Nitekim kendisi benzeri yanlışları başka yazılarında da (özellikle de sosyalizm hakkında yazdığında) sıkça yapıyor. Ancak, başbakanı protesto eden öğrenciler 15 ay hapis cezası alırken, hamile kadınların karnındaki bebekler polis tekmeleriyle öldürülürken, sırf yumurta attıkları için öğrenciler hakkında iki yıllık hapis istemiyle dava açılırken, başbakan insanlık anıtlarını ucube olarak nitelendirirken, tutukluluk sürelerinin 10 seneye kadar uzatılabileceği konuşulurken, kısacası Türkiye&#8217;de iktidarın bireysel hak ve özgürlük ihlâlleri artık dehşet verici boyutlara ulaşmış iken, liberal olduğunu ve özgürlükleri savunduğunu söyleyen birinin ilgisiz konularla uğraşıp yanlış şeyler yazmayı bırakması ve bu ihlâllere el atması lazım.</p>
<p style="text-align: center"><strong> *  *  *</strong></p>
<p>Tüm bunları yazdık, fakat aslında bahsettiğimiz şey nedir? Firmalar neden kuruluyorlar, işlem maliyetleri neyin nesidir? Yukarıda Coase’un makalesine bir takdim yazdığımı söylemiştim. Ben de kendi yazımdan biraz “araklayarak” durumu açıklayayım.</p>
<p>Coase 1930’ların başlarında burs alıp Amerika&#8217;ya gittiğinde Ford’un ve General Motors’ın fabrikalarını ziyaret ediyor. Bunları gördükten sonra aklına takılan şey, bu kadar büyük fabrikalar Batı’da pekâlâ işleyebilirken, Lenin’in o dönem Rusya’yı tek bir büyük fabrika gibi işletmeyi düşünmesinin yanlış olduğundan iktisatçıların nasıl bahsedebildikleri oluyor. O yıllarda sosyalist ekonomi üzerine sosyalistlerle tartışmaya girişen Mises ve Hayek gibi liberaller bu fikirdeydi. Oysa Coase’a göre, Rusya’yı tek bir büyük fabrika gibi idare etmenin imkânsız oluşu Batı’daki büyük fabrikalar ile uzlaştırılamıyordu.</p>
<p>Gerçekten de, planlı ekonomiler en başta piyasadaki fiyat mekanizmasını ortadan kaldırmıyorlar mı? O zaman fiyat mekanizmasının olduğu yerlerde neden firmalar var? Piyasa ekonomisinin olduğu bir yerde ekonomi kendi başına işliyor ise, burada firmaların olmasının anlamı ne? Bireyler belli işlerin yapılması için piyasada karşılıklı sözleşmeler yapmak yerine, neden insanları istihdam edip firmalar kuruyorlar? Coase işe buradan başlıyor.</p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Önce şu <em>işlem maliyetleri</em> terimini açıklayalım:</p>
<p>Bir tüketici olarak alışverişe çıktığınızda, örneğin markete gittiğinizde, meyve reyonundaki meyveleri tek tek yoklar, çürük olmayanları seçersiniz; ekmeklerin taze olup olmadığını kontrol edersiniz. Oradakileri beğenmezseniz başka bir markete gidersiniz. Elbise ya da ayakkabı almaya gittiğinizde cadde üzerindeki  ya da alışveriş merkezlerindeki dükkânları gezer, vitrinlere bakarsınız. Dükkânlara girip beğendiğiz elbiseyi ya da ayakkabıyı giyip çıkarır, üzerinizde nasıl durduğuna bakarsınız. Bazen aradığınız bir şeyi o hafta gittiniz yerde bulamazsanız, bir sonraki hafta başka yerlerdeki mağazaları gezmeye karar verirsiniz. Tüm bu gezip dolaşmalar vakit alır ve farklı yerlerdeki dükkânları kontrol etmeye gitmek için para harcamanız gerekir.</p>
<p>Aynı şey piyasada faaliyet gösteren girişimciler için de geçerlidir. Üretimde kullanacakları girdilerin en ucuza ve istedikleri kalitede nerede ve kimler tarafından satıldığını bulmak, bunları satın almak için satıcılarla pazarlık etmek ve sözleşmeler yapmak, satıcıların sözleşmede belirtilen koşulları yerine getirip getirmediklerini kontrol etmek ve bunlar olmadığında satıcıları sözleşmeye uymaya zorlamak da girişimcilerin zamanlarını ve paralarını harcamalarını gerektirir. Dikkat ederseniz, bu bahsettiğim şeyler mülkiyet haklarının (satıcıların sattıkları malların mülkiyetinin) piyasada kişiler arasında el değiştirmesinden kaynaklanıyorlar.</p>
<p>Dolayısıyla iktisadî ajanların piyasadan hiçbir maliyete katlanmadan yararlanmaları mümkün değil. Belirli bir malı ya da hizmeti piyasadan temin etmenin bir maliyeti var. İşlem maliyetleri denilen şey burada ortaya çıkıyor. Piyasadaki mal ve hizmet alım-satımı belirli işlemlerin (gezip dolaşma, araştırma, sözleşme yapma, bunları uygulatma vs.) yapılmasını gerektirdiğinden, bu esnada gerçekleşen maliyetlere <em>işlem maliyetleri</em> deniliyor. Coase’a göre firmalar bu maliyetleri azaltmak amacıyla kuruluyorlar. (Yukarıda anlattığım girişimci girdileri piyasadan temin etmek için, bahsettiğim işlerin maliyetlerine katlanmak yerine, bunları bir firma kurup kendi üretmeye karar veriyor.) Coase makalesinde işlem maliyetleri ifadesini kullanmıyor; bu maliyetleri <em>pazarlama maliyetleri</em> olarak adlandırıyor, kimi zaman da “fiyat mekanizmasını kullanmanın maliyetleri” ifadesini kullanıyor.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>İşte Coase’a göre girişimciler firmalar kurarak ihtiyaç duydukları mal ve hizmetleri (üretim faktörlerini ve girdileri) kendileri üretir ve bu maliyetlerden kaçınırlar. Yani bireyler piyasada başka kimselere sözleşmeler vasıtasıyla yaptırdıkları işleri firmalar dahilinde örgütleyerek bu işleri daha ucuza getirir ve işlem maliyetlerini düşürürler. Nitekim firmalar söz konusu olduğunda bu sözleşmelerin sayısı ve hâliyle “sözleşme maliyetleri” büyük ölçüde azalır. Böylece, iki ya da daha fazla sayıda girişimci tarafından piyasada örgütlenen işlemler, artık tek bir girişimci tarafından firmanın çatısı altına örgütlenir hâle gelir. Gerçekten de, eğer işlem maliyeti sıfır olsaydı firmalara ihtiyaç kalmayacak ve ekonomideki kaynak dağılımı bireyler arasındaki sözleşmeler vasıtasıyla sağlanacaktı.</p>
<p>İlâveten, bireyler kısa dönemli sözleşmeler yerine bir dizi uzun dönemli sözleşme yaparak da bu maliyetleri azaltma yoluna gidebilirler. Örneğin, piyasadaki emek gücünün durumuna ilişkin bilginin toplanmasına ve bunu takiben sözleşmelerin yapılmasına ilişkin maliyetler, kısa dönemli sözleşmelerin yapılmasını engelleyebilir. Bu durumda girişimci, işverenler ve diğer üretim faktörleri sahipleriyle uzun dönemli sözleşmeler yaparak işlem maliyetlerinden kaçınabilir. Girişimcinin bu kişilerle yaptığı sözleşme, söz konusu kişilerin belirli bir bedel karşılığında girişimcinin (üretim faktörlerinin bir projeden ya da mekândan bir diğerine aktarılması şeklindeki) talimatlarına belirli sınırlar dahilinde uyacakları anlamına gelir. Bu durumda firmalar, kısa dönemli bir sözleşmenin yapılmasının tatmin edici olmaması durumunda ortaya çıkan bir “uzun dönemli sözleşmeler sistemi” olarak belirirler.</p>
<p>Örgütlenen işlemlerin sayısı arttıkça firmalar da büyürler. Bu açıdan, firmanın ölçeği sözleşme ilişkilerinin ne kadarının “içsel” (firma içi)  ve “dışsal” (piyasa) olduğuna bağlı olarak ölçülebilir. Ancak, firma dahilinde üretim yapmanın doğal bir sınırı mevcuttur. Örneğin, yüklendiği işlerin sorumluluğu altında bunalan bir yönetici kaynak dağılımında hatalar yapabilir, bu da maliyetleri arttırabilir. Bu nedenle, ilâve işlemleri örgütlemenin maliyetleri firmanın ölçeği büyüdükçe artacak ve bu işlemleri piyasada gerçekleştirmenin maliyetlerine eşitlenecektir. Yani firmanın ölçeği arttıkça girişimcinin işlevinde azalan getiriler meydana gelecektir. Başlangıçta firmanın genişlemesi avantajlı bir durum olmakla birlikte, azalan getirilerin ortaya çıkması firmanın sürekli ve sınırsız biçimde genişlemesini engeller. Dolayısıyla firmanın ölçeği, piyasayı kullanmanın maliyetleri (işlem maliyetleri) ile, firmayı kullanmanın maliyetleri (organizasyon maliyetleri) arasında optimal dengenin sağlanması yoluyla belirlenir.</p>
<p>Böylece işin özünü anlatmış olduk. Coase Nobel <em><a href="http://nobelprize.org/nobel_prizes/economics/laureates/1991/coase-lecture.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">konuşmasında</span></a></em> bu meselelerden bahsediyor, güzelce de anlatmış.</p>
<p style="text-align: center"><strong> *  *  * </strong></p>
<p>Hayek bir röportajında <em>“Dostum merhum Oskar Morgenstern’a kabalık etmek istemem, ama (…) oyun teorisinin iktisat bilimine gerçekte önemli bir katkı yaptığını sanmıyorum,”</em> demiş. Ronald Coase matematikle ilgilenmiyor. 2009’da Nobel alan bir başka kurumsalcı iktisatçı Oliver Williamson da matematik kullanmıyor. Son krizden sonra bu tarz modeller tartışılır hâle geldi. Açıkçası, benim tercihim de rasyonellik varsayımı yapan matematiksel modeller türünden gariplikler yerine firmalar ve kurumlarla ilgili konulardan yana.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/01/11/ronald-coase-ve-firmalar-atilla-yaylanin-yanlislari-ve-degistirdikleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Murat Çokgezen: Bir İktisatçı Gazete Okuyor</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/07/06/murat-cokgezen-bir-iktisatci-gazete-okuyor/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/07/06/murat-cokgezen-bir-iktisatci-gazete-okuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 14:10:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz Salı günü MNG Kargo&#8217;dan gelen poşeti açtığımda Murat Çokgezen&#8216;in son kitabı &#8220;Bir İktisatçı Gazete Okuyor&#8221; ile karşılaştım. Murat hocam incelikle bana imzalı bir kitabını göndermiş. Kitabı elime aldığımda hem yazarından imzalı bir kitap almanın hem de bu kitabın Murat hocamın kitabı olmasının sevincini yaşadım. Bu siteyi takip edenler Murat Çokgezen&#8217;le röportajımızda da kitabın sinyallerinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/06/MC.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1597" title="MC" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/06/MC-300x203.jpg" alt="" width="300" height="203" /></a><br />
Geçtiğimiz Salı günü MNG Kargo&#8217;dan gelen poşeti açtığımda <a href="http://www.homoekonomikus.com/">Murat Çokgezen</a>&#8216;in son kitabı &#8220;<a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=476333" target="_blank">Bir İktisatçı Gazete Okuyor</a>&#8221; ile karşılaştım. Murat hocam incelikle bana imzalı bir kitabını göndermiş. Kitabı elime aldığımda hem yazarından imzalı bir kitap almanın hem de bu kitabın Murat hocamın kitabı olmasının sevincini yaşadım. Bu siteyi takip edenler <a href="http://iktisadiyat.com/category/roportajlar/" target="_blank">Murat Çokgezen&#8217;le röportajımızda</a> da kitabın sinyallerinin verildiğini hatırlayacaklardır.<span id="more-1596"></span></p>
<div id="_mcePaste">Haftanın yoğun gündemi arasında &#8220;Acaba bu hafta bitirebilir miyim?&#8221; diyerek her dakika yanımda taşıdığım kitabı 2 günde bitirmiştim. Gerçi, siz bakmayın 2 gün dediğime. Eğer bitirmek için oturursanız başına 3-4 saatten fazla alması pek de olası değil çünkü bu kitap &#8220;sıkıcı&#8221; iktisat konularına değil bir iktisatçının günlük haberlere bakışına yer veriyor. Her biri 1-2 sayfayı aşmayan yazıları okurken son iki yılın haberlerini de gözden geçirmiş oluyorsunuz. Kitaptaki yazıların büyük çoğunluğu Murat hocanın Kasım 2007 &#8211; Ekim 2009 tarihlerinde CNBC-e Business&#8217;da yayınlanan yazılarından derlenmiş. Kitapla ilgili ayrıca bir yazı yazacağım. Yalnız, ben onunla ilgilenirken siz de kitabı bir yerlerden bulup okumaya bakın derim. Kitabın &#8220;tadı&#8221;yla ilgili fikir vermesi için de kısa bir yazıyı buraya alıyorum:</div>
<div><span style="color: #ffffff;">.</span></div>
<div id="_mcePaste"><strong><em>Öngörü Hürriyeti</em></strong></div>
<div id="_mcePaste"><em>Sakarya Üniversitesi&#8217;nde düzenlenen &#8220;Deprem Gerçeği ve Toplumsal Bilinçlenme &#8221; konulu panelde söz alan Türkiye Jeofizik Kurumu Derneği Onursal Başkanı Prof. Dr. Ahmet Ercan &#8220;İstanbuléda depremin eşik yılı 2033&#8242;tür. 2040 ile 2050 arası en olası yıldır. En geç de 2075&#8242;te deprem olacak&#8221; demiş.</em></div>
<div id="_mcePaste"><em>Eğer bana &#8220;deprem uzmanları ile ekonomi uzmanlarının ortak noktası nedir?&#8221; diye sorsalar, &#8220;öngörü yapma özgürlüğü&#8221; derdim. Ekonomi uzmanına, örneğin, &#8220;Dolar ne kadar olacak?&#8221; diye sorarlar. Zaten sorunun üç tane olası cevabı vardır: İner, çıkar ya da aynı kalır. Ekonomi uzmanı bunlardan birini söyler. Eğer tahmin tutmazsa bahanesi hazırdır: &#8220;Ben bu tahmini yaparken dikkate aldıklarım dışındaki değişkenlerin sabit olacağını varsaymıştım. Onlar değişti&#8221;</em></div>
<div id="_mcePaste"><em>Deprem uzmanlarının işi ise daha kolay gözüküyor. Öngörü yapmanın hiçbir maliyeti yok. 2075&#8242;te Profesör Ercan&#8217;ı ara ki bulasın.</em></div>
<div><em><span style="color: #ffffff;">.</span></em></div>
<div>Ellerinize, kaleminize sağlık hocam. Bir hayli keyifli, iktisatçı olmayanların eğlenerek ve sıkılmadan okuyabileceği, iktisatçıların bakış açısıyla ilgili fazlazıyla sade ama bilgi dolu tespitlerin olduğu bir kitapla buluşturmuşsunuz bizi.</div>
<div><span style="color: #ffffff;">.</span></div>
<div>Bu sene yazın geldiğini Serdar Ortaç&#8217;tan değil de sizin kitabınızdan anlamış oldum <img src='http://iktisadiyat.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':-)' class='wp-smiley' /> </div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/07/06/murat-cokgezen-bir-iktisatci-gazete-okuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yiğit Bulut Vakası</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2009/09/07/yigit-bulut-vakasi/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2009/09/07/yigit-bulut-vakasi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2009 15:00:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tolga_Bagci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Sansürsüz programındaki Adnan Hoca Vakası&#8217;nın ardından Yiğit Bulut&#8217;la da ilgili bir analiz oldukça anlamlı olurdu. Ancak bundan önce , http://herseyuzerine.blogspot.com/ blogunun sahibinin , Yiğit Bulut&#8217;un evrim üzerine zırvaladığı bir köşe yazısına cevaben yayınladığı bu hoş yazıyı paylaşmak istedim. Mr. Çok Bilmiş vs. Evrim Yiğit Bulut, evrime inananlara inanamıyormuş: &#8220;Sevgili dostlar, iki gün önce “kızım neden evlenmiyor” başlıklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sansürsüz programındaki Adnan Hoca Vakası&#8217;nın ardından Yiğit Bulut&#8217;la da ilgili bir analiz oldukça anlamlı olurdu. Ancak bundan önce , <a href="http://herseyuzerine.blogspot.com/">http://herseyuzerine.blogspot.com/</a> blogunun sahibinin , Yiğit Bulut&#8217;un evrim üzerine zırvaladığı bir köşe yazısına cevaben yayınladığı bu hoş yazıyı paylaşmak istedim.</p>
<p><strong>Mr. Çok Bilmiş vs. Evrim<br />
</strong>Yiğit Bulut, evrime inananlara inanamıyormuş:<br />
&#8220;Sevgili dostlar, iki gün önce “kızım neden evlenmiyor” başlıklı yazıda “hayatta tesadüf olamayacağını” daha doğrusu “tesadüflerin” matematiksel olarak “nasıl imkansız” olduğunu “bir genç kızın” 40 milyon kişide “aradığını” bulma ihtimali üzerinden tartışmış ve “matematik olarak” imkansız görünenlerin, nasıl olabildiği noktasında konuyu bırakmıştım. &#8221;<br />
Tesadüfler matematiksel olarak imkansız mıymış? Bunu da matematiksel olarak göstermiş. Hem de genç bir kızın aradığı erkeği bulma ihtimali üzerinden göstermiş. E bravo sana Yiğitcim. Büyük adamsın &#8230;</p>
<p>Yazının devamına <a href="http://herseyuzerine.blogspot.com/2009/08/mr-cok-bilmis-vs-evrim.html">http://herseyuzerine.blogspot.com/2009/08/mr-cok-bilmis-vs-evrim.html</a> üzerinden erişebilirsiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2009/09/07/yigit-bulut-vakasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mehmet Altan&#8217;dan Kuantum Dersleri!</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2008/11/25/mehmet-altanda-kuantum-dersleri/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2008/11/25/mehmet-altanda-kuantum-dersleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Nov 2008 00:34:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fizik ve İktisat]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Dikkat ettiyseniz son yillarda bir &#8220;kuantum ticareti&#8221;dir gidiyor. Kimileri cikti &#8220;kuantum dusunce sistemi&#8221; dedi, kimileri de &#8220;kuantumu yasaminizda hissetmek&#8221; diyerek sacmaladi. Sakin agir gelmesin bu lafim. Sacmaladilar cunku kuantum fizigi ile uzaktan yakindan alakasi olmayan seyleri toparlayip laf salatasi seklinde insanlara pazarladilar; hala da pazarliyorlar. Mehmet Altan da, ne yazik ki, bu kervana iktisat-kuantum fizigi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2008/11/prof_dr_mehmetaltan.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-196" title="prof_dr_mehmetaltan" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2008/11/prof_dr_mehmetaltan.jpg" alt="" width="245" height="256" /></a></p>
<p>Dikkat ettiyseniz son yillarda bir &#8220;kuantum ticareti&#8221;dir gidiyor. Kimileri cikti &#8220;kuantum dusunce sistemi&#8221; dedi, kimileri de &#8220;kuantumu yasaminizda hissetmek&#8221; diyerek sacmaladi. Sakin agir gelmesin bu lafim. Sacmaladilar cunku kuantum fizigi ile uzaktan yakindan alakasi olmayan seyleri toparlayip laf salatasi seklinde insanlara pazarladilar; hala da pazarliyorlar.</p>
<p>Mehmet Altan da, ne yazik ki, bu kervana iktisat-kuantum fizigi baglantisinda yazilar yazip konferanslar vererek katilmis.<br />
Yazdiklarindan anladigim kendisinin kuantum fiziginin ne oldugundan bihaber oldugudur. Iktisatta, artik lafi gecmeyen makalelerin &#8220;adamdan sayilmadigi&#8221; belirsizlik kavramini sanki yeni bir seymis gibi ortaya koyup kuantum fiziginden faydalanmamiz gerektigini soylemis. Durun, sozu kendisine birakalim da daha iyi anlayalim ne demek <a href="http://www.istanbulrotary.org/%5Cgenel%5C2004-2005%20DONEMI%5Ckonusmalar%5CProf%20%20Dr%20%20Mehmet%20Altan%20konusma%20metni.pdf" target="_blank">istedigini</a></p>
<blockquote><p><em>&#8230;..Bilim ilerledikçe tesadüf ortadan kalkacak. Tesadüfün bir şekilde insanın bilgi birikiminin, bildiklerinin içine devir olacak. Zaten bilim, bilinmeyenden, bilinene sorunlarını çekmek, çıkartmaktır. Bunun geldiği noktada atom altı parçacıklarının işleyişini değerlendirdiği vakit insanda başka bir noktaya geldik. Çünkü bu Newton’un makro düzeydeki anlatımının tamamen tersi, kontrol edilemeyen, karmakarışık, basit olmayan, nedenselliği anlaşılamayan, hareket yasalarını saptayamadığımız kaotik bir yapı ortaya çıktı. Bu çok düzenli, mekanik, böldüğümüz, kontrol ettiğimiz, saat gibi algıladığımız dünyayı biraz daha derinleşince, biraz daha keşfedince, bunun sadece görüntüde öyle olduğunu, bunun temelinde ise çok daha farklı bir hareket mimarisi olduğunu gördük. Bu hayatın her alanını değiştiriyor. Bizim büyüdüğümüz, yetiştiğimiz, okuduğumuz okullar, çevremiz, beynimizin çalışması, bunların tümünün çok temelindeki değişmeye başlamış vaziyette. Bunun ortaya çıkışı 1900’lerdir.</em></p>
<p><em>&#8230;Fizikteki buluşun hayata intikali arasında bir zaman vardır. İktisatta ne oluyor, iktisatta çok sıkıntılı bir durum</em><em> var, bir taraftan da çok keyifli. Bütün eski yapı paradigma olarak kaydoluyor, dengenin bölünmenin kontrol edilebilirliğin ortadan kalktığı bir dünyada tabi iktisada sadece bu açıdan bakmamak lazım, iktisadın temelinde Protestan ahlak vardır. Halbuki bugün dünyanın zaman ruhunda, bu bir başka konu ama bir şey söyleyeceğim iki dakika içerisinde, bu Protestan ahlakın kurduğu iktisadın bu gün gelindiği noktada, sadece fizikte bir değişimden dolayı bir kriz yok, keyifli bir kriz, temelindeki ahlak anlayışının değişiminden de gelen bir kriz de var. Bugün zamanın ruhu o kadar hızlandı ki anti Protestan bir ahlakın egemen olduğu gençlerin hiçbir</em><em> şekilde mukabele yapmadığı, anı anında tüketmeye yönelik bir hazcılığın öne çıktığı ve bir kontrat sistemine dayalı iktisadın da bu açıdan ırgalandığı bir dönemdeyiz. Bunun üstesinden gelebilmek için yaklaşımı Quantum düşünce modeli olarak belirtiyorlar. Quantum düşünce modeli nedir, aslında bu kaotik bir yapıda yol almayı sağlayan bir yöntem, bir modeldir. Daha sadeleştirilmiş anlamıyla iş adamları için, herkes için geçerli, biz A&#8217;dan , B&#8217;ye gideceğiz ama A belirgin, B belirgin değil, hangi yoldan gideceğimiz de belirgin değil. Bu daha evvelden eski alışkanlıklarla karar verme, karar alma, önünü görme, nedensellik, kontrol edilebilir Newton’un dengesinin tamamen tersi bir yapı. A&#8217;dan , B&#8217;ye gideceğiz ama A belirgin, B belirgin değil, hangi yoldan gideceğimiz de belirgin değil. Onun için de her adımda bütün bu bilgi toplumu, enformasyon toplumu, kavramdan eğitimde sezgiye geçmek dedikleri hadise her adımda bütün mevcut yapıyı ve enformasyonu, bilgiyi yeniden değerlendirip B&#8217;nin tanımını, gideceği yolu yeniden tespit etmek. Tabi iktisatta da bütün bu dengenin dışında bu kadar belirsiz bu kadar kural dışı atom altı parçacıklarının işleyişine tabi bir iktisadi yapı bunun bilimsel olarak teorize edilmesi,</em><br />
<em>kavramlaştırılması ve nihayetinde diğer kuşaklara öğretilmeye başlaması noktasından ise uzağız. Benim kısaca anlattığım, anlatmaya çalıştığım özetim budur.</em></p></blockquote>
<p>Mehmet Altan, yine, laflari dolandirmis da dolandirmis. Kendisi, bilmediginden yazamamis ama ben kendisine yardimci olayim:<br />
Oncelikle, kuantum fizigi denilen dunyanin kurallari o dunyada gecerlidir. Klasik fizigin dunyasinda kuantum dunyasinin kurallarina gerek yoktur cunku bu dunya zaten klasik fizigin yasalarina gore, hala, yeterince iyi bir sekilde islemektedir. Kuantum fiziginde ”belirsizlik” olarak dile getirilen sey olasilik merkezli istatistiksel bir dagilimda parcaciklarin bulundugu yerlerin tesbiti meselesindeki farkliligi ortaya koymustur. Mehmet Altan&#8217;a donersek; ozellikle A’dan B’ye gecme konusundaki yazisi bana oyun teorisindeki adaptasyona bagli ogrenme konusunu hatirlatti ya, neyse!</p>
<p>Bilmiyorum Mehmet Altan bu sekildeki anlatimlarini daha ne kadar surdurecek ama kendisinden ricam gidip bir fizik lisans ogrencisi ile konusup neyin ne oldugunu dogru duzgun ogrenmesidir. Akabinde ikinci bir ricam ise belirsizlik kavrami uzerine daha detayli okumalar yapmasidir. Anlasiliyor ki dahil oldugu Fransiz Ekolu’nun cikmazlarina takilmis, patinaj yapmaya devam ediyor&#8230;</p>
<p>Bitirmeden, eger kuantum fizigi ile iktisat arasindaki iliskileri inceleyen bir seyler ariyorsa ”kuantum oyun teorisi”ne de bakmasini oneririm. Kendisi icin bir miktar ileri duzeyde olacaksa da en azindan ”neyi bilmedigini bilmesi” noktasinda fikir verecegini umuyorum.<br />
<strong><br />
U.Baris Urhan</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2008/11/25/mehmet-altanda-kuantum-dersleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Emre Aköz Örneği ile Yazar Sorumluluğu!</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2008/11/15/emre-akoz-ornegi-ile-yazar-sorumlulugu/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2008/11/15/emre-akoz-ornegi-ile-yazar-sorumlulugu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 Nov 2008 01:48:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Emre Akoz, bundan yaklasik 3 ay onceki &#8220;Bilim mi cuzdan mi?&#8221; baslikli yazisinda soyle demisti: &#8220;&#8230;Dünkü SABAH&#8217;ta da okudunuz: Dünyanın en iyi üniversitelerini belirleyen bir Çin Üniversitesi var. Jiao Tong adlı Şangay&#8217; daki bu üniversite, çeşitli ölçütler kullanarak ilk 500 üniversiteyi belirliyor. İlk sıraları ABD üniversitelerinin aldığı listeye Türkiye&#8217;den sadece bir üniversite girmiş bu kez: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2008/11/emre_akoz.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-189" title="emre_akoz" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2008/11/emre_akoz.jpg" alt="" width="225" height="198" /></a><br />
Emre Akoz, bundan yaklasik 3 ay onceki &#8220;Bilim mi cuzdan mi?&#8221; baslikli yazisinda soyle <a href="http://arsiv.sabah.com.tr/2008/08/17/haber,4936CA3E926C4EBF96B87A9762A30B2E.html" target="_blank">demis</a>ti:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;&#8230;Dünkü SABAH&#8217;ta da okudunuz: Dünyanın en iyi üniversitelerini belirleyen bir Çin Üniversitesi var. Jiao Tong adlı Şangay&#8217; daki bu üniversite, çeşitli ölçütler kullanarak ilk 500 üniversiteyi belirliyor.<br />
İlk sıraları ABD üniversitelerinin aldığı listeye Türkiye&#8217;den sadece bir üniversite girmiş bu kez: İstanbul Üniversitesi. Bu durum çeşitli açılardan ele alınabilir:</em></p>
<p><em>&#8230;Üniversite sınavında başarılı olan öğrencilerin yönelimlerine baktığımızda, İstanbul Üniversitesi&#8217;nden daha fazla; ODTÜ, Hacettepe, Bilkent, Sabancı ve Boğaziçi gibi üniversitelerin tercih edildiğini görüyoruz.</em></p>
<p><em><strong>Belki &#8221; bilimsel kapasite &#8221; yönünden İstanbul Üniversitesi daha başarılı olabilir ama </strong>aynı branştaki mesela bir Boğaziçilinin ABD&#8217;ye kabul edilmesi daha büyük bir olasılık.</em></p></blockquote>
<p>Yogun bilgi eksikligi ile dolu ustunkoru bir yazinin, hem de ulusal capta boylesine buyuk bir gazetede ve bircok insani da bilgisizlikle suclayan birisi tarafindan yazilmis olmasi gercekten icler acisidir! Kendisine  yazisinin yayinlandigi gun bir e-posta gondermeme ragmen takip edebildigim kadariyla su ana kadar bir aciklama ya da duzeltme yazisi yazmadi. Bu sebeple en azindan burayi takip edenlerin bilgilenmesi amaciyla o gun gonderdigim  e-postami asagiya koyuyorum:</p>
<p><em>Merhaba Emre Bey,</em></p>
<p><em>Ismim Baris, Kopenhag Universitesi`nde iktisat bolumunde yuksek lisans ogrencisiyim. Bugunku yazinizda bahsettiginiz &#8220;bilimsel yayin siralamasi&#8221; hakkinda bir makale uzerinde calistigim icin konu uzerinde arastirmalarim oldu. Bu sebeple yazinizdaki, bir bilgi eksiklikliginden kaynaklanan hatayi duzeltmek ve hem sizi hem de sizin vasitaniz ile uygun gorurseniz velileri, okurlari dogru sekilde bilgilendirmek isterim.</em></p>
<p><em>Istanbul Universitesi`nin, konu olan universitenin calismasi olan yayin siralamasinda onde olmasinin en buyuk sebebi Cerrahpasa ve Istanbul Tip Fakulteleri`nin yayin sayilaridir. Bu iki fakultenin tek baslarina alan indeksi adi verilen ve dunya uzerinde kabul gormus dergilerde  yaptiklari yayinlarin -ki bu yayin siralamalari bu listelerden derlenir- sayisi 2006 yili itibari ile 824`tur. (Kaynak: h<a href="ttp://www.yok.gov.tr/duyuru/pdf_2006_bolum/istanbul_un.pdf)" target="_blank">ttp://www.yok.gov.tr/duyuru/pdf_2006_bolum/istanbul_un.pdf)</a>. Universitenin 16 fakultesi, enstituleri ve yuksek okullariyla ayni yildaki toplam yayin sayisi ise ne yazik ki 1359`dur.</em></p>
<p><em>Iktisat fakultesi bazinda 2006 yilinda ODTU 70 ogretim uyesine karsilik 18, Bogazici 80 ogretim uyesine karsilik 10, Bilkent 76 ogretim uyesine karsilik 38 yayin yapmistir. Oysa Istanbul Universitesi`nin 107 akademisyeni olan iktisat fakultesinin yayin sayisi sifirdir. Dolayisi ile bu okullarin bilimsel anlamda Istanbul Universitesi`nden bir hayli onde oldugunu soyleyebiliriz. Zira bu universitelerin tip fakultelerinin olmadigini da dusunurseniz ne demek istedigimi daha iyi anlayabilirsiniz.</em></p>
<p><em>Konunun Hacettepe Universitesi kismi ise hayli ilginctir cunku 2006 yilinda Hacettepe Tip Fakultesi 260 akademisyen ile 614 yayin yapmistir. Oysa 824 yayin yapan Istanbul Universitesi`nin akademisyen sayisi 623`tur. Buradan Hacettepe`nin akademisyen basina yayin sayisinin neredeyse Istanbul Universitesi`nin iki tip fakultesinin 3 kati oldugunu cikartabiliriz. Diger bir ilginc nokta ise Hacettepe Universitesi`nin 8 fakultesine karsilik toplam yayin sayisinin, 16 fakulte sahibi Istanbul Universitesi`nin 45 yayin kadar altinda olmasidir. Ancak arastirmayi yapan universite Hacettepe`yi listeye koymamistir cunku verimlilik olcutunun olmazsa olmazi &#8220;akademisyen basina yayin sayisi&#8221; gibi onemli bir kriteri degil sadece toplam yayin sayisini dikkate almaktadir.</em></p>
<p><em>Sonuc olarak soyleyebilirim ki; yazinizda konu ettiginiz universite, fakulte bazinda karsilastirma yapmadigi icin aslinda Istanbul Universitesi`nin o listelerde diger universitelerimizin onunde yer almasinin en buyuk sebebi tIp fakultelerinin yayin sayisidir. Keza tIp fakultesi egitimi soz konusu oldugunda ogrencilerin bircogunun ilk siralarda tercih edecegi bir okul olmasi sebebiyle yayin sayilari ile orantili bir ilgiyi gordugunu de soyleyebiliriz.</em></p>
<p><em>Ilginiz ve degerli vaktinizi ayirarak bu uzun e-postayi sonuna kadar okudugunuz icin <span style="text-decoration: line-through;">(okumus mudur ki?) </span>tesekkur eder, iyi calismalar dilerim.</em><br />
<strong><br />
U.Baris URHAN</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2008/11/15/emre-akoz-ornegi-ile-yazar-sorumlulugu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

