<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat &#187; İktisatçılar</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/category/iktisatcilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Sep 2010 23:00:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Kemal Tahir ve Keynes</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/07/16/kemal-tahir-ve-keynes/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/07/16/kemal-tahir-ve-keynes/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Jul 2010 05:42:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=1631</guid>
		<description><![CDATA[Geçen gün Kemal Tahir’in “Sosyalizm, Toplum ve Gerçek” adlı kitabını karıştırıyordum. Aslında kitap Kemal Tahir’in Bağlam Yayınları’ndan çıkan ve defterlerinden derlenen Notlar serisine ait. Kitabın bir yerinde Tahir’in Keynes’in Genel Teori kitabından bahsettiğini gördüm. Üstelik kitaptan bir alıntı da vardı. Ancak Tahir&#8217;in ikinci cümlesi ve alıntı düşük cümleli. Şöyle yazmış Tahir (köşeli parantez içindeki sayfa numaraları linkini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.dunyabizim.com/images/news/13727.jpg" alt="" width="206" height="210" /></p>
<p style="text-align: justify">Geçen gün Kemal Tahir’in <em><span style="color: #0000ff"><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=3644&amp;sa=61507101" target="_blank"><span style="color: #0000ff">“Sosyalizm, Toplum ve Gerçek”</span></a></span></em> adlı kitabını karıştırıyordum. Aslında kitap Kemal Tahir’in Bağlam Yayınları’ndan çıkan ve defterlerinden derlenen <em>Notlar</em> serisine ait. Kitabın bir yerinde Tahir’in Keynes’in <em>Genel Teori</em> kitabından bahsettiğini gördüm. Üstelik kitaptan bir alıntı da vardı. Ancak Tahir&#8217;in ikinci cümlesi ve alıntı düşük cümleli. Şöyle yazmış Tahir (köşeli parantez içindeki sayfa numaraları linkini verdiğim kitaba ait):</p>
<p><span style="color: #0000ff">Keynes kapitalist ekonomilerin <em>İncil</em>’i sayılan <em>İşgücü, Faiz ve Para’nın Genel Teorisi</em> adlı kitabını 1923-33 buhranı yıllarında yazdı, ki bizim bu yıllarda devletçiliğe sarılmamız (hele liberalizme bir daha dönmemek istediğimiz bir dönemde) rastlantı olmasa gerek…  (Bir dış – İngiliz – öğüdü) bu kitap, çıkmazdan sıyrılmanın tek çaresini, devleti kapitalizm yararına çalıştırmayı salık veriyordu.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“Devlet yatırımcıları bir çeşit yatırımları sosyalistleştirirken de devletin böylece ödev alanlarını genişletmesi günümüz (hâkim) ekonomik müesseseleri kurtaracak tek yoldur.” (Keynes)</span> [s. 68-9]</p>
<p><span id="more-1631"></span></p>
<p>Kitapta Keynes’in isminin geçtiği tek yer burası, o yüzden Tahir’in Keynes hakkında başka bir şey bilip bilmediği belli değil. <em>Genel Teori</em> kitabından Tahir’in bahsettiği yeri buldum, ancak burada yazılanların Tahir’in yazdıklarıyla ilgisi yok. İlgili cümleyi italikle gösterdim (kaynak olarak <em>Genel Teori</em>’nin 1957’de çıkan Macmillan baskısını kullandım):</p>
<p><span style="color: #0000ff">The State will have to exercise a guiding influence on the propensity to consume partly through its scheme of taxation, partly by fixing the rate of interest, and partly, perhaps, in other ways. Furthermore, it seems unlikely that the influence of banking policy on the rate of interest will be sufficient by itself to determine an optimum rate of investment. <em>I conceive, therefore, that a somewhat comprehensive socialisation of investment will prove the only means of securing an approximation to full employment</em>; though this need not exclude all manner of compromises and of devices by which public authority will co-operate with private initiative. But beyond this no obvious case is made out for a system of State Socialism which would embrace most of the economic life of the community.</span> [s. 378]</p>
<p>Tahir’in <em>Genel Teori</em>’yi okuduğunu sanmıyorum. Nitekim yaptığı alıntı doğru değil, sayfa numarası da yok, birilerinden işitmiş olabilir. Keynes metinde yatırımların <em>sosyalistleştirilmesi</em>nden değil, <em>sosyalleştirilmesi</em>nden bahsediyor. Hem, yatırımların sosyalistleştirilmesi ne demek? Kemal Tahir bunu yanlış anlamış.</p>
<p>Kendisinden önceki klasik iktisatçıların aksine, Keynes ücretler, fiyatlar ve faiz oranlarının tam istihdam yaratacak şekilde kendiliğinden değişmediğini ileri sürer. Tam istihdam bunlardaki değişmelerle korunacak türden bir şey değil, bir sonuçtur. Tüketim ve yatırım düzeyi efektif talebi belirler, bu talep de üretim ve dolayısıyla istihdam düzeyini belirler. <em>Genel Teori</em>’de ele alınan konular genel itibariyle bunlar üzerinedir. Bunun yatırımların sosyalleştirilmesiyle ilgisi şöyle:</p>
<p>Keynes’e göre iktisadî ajanlar, geleceğin belirsiz ve geçmişin değiştirilemez olduğu koşullarda iş görürler. Firmalar ve tüketiciler gelecek hakkında iyimser olduklarında, sermaye yatırımlarından beklenen getiri, paranın beklenen getirisinin (yani faiz oranının) üzerine yükselir. Bu da yatırımları, dolayısıyla istihdamı ve çıktıyı arttırır. Ekonomide beklentiler kötümser olduğunda ise, firmalar ve tüketiciler tüketim ve yatırım mallarına harcama yapmak yerine paralarını likit olarak ellerinde tutmayı tercih ederler (gömüleme); bu da işsizliği arttırır. Keynes’e göre bu son durum paranın en likit ekonomik varlık olmasından kaynaklanır.</p>
<p>Bu nedenle, ekonomide yatırımların artmasını ve elde para tutmanın azalmasını sağlayacak koşulları yaratmak için Keynes üç politika önerisinde bulunur: <em>(a)</em> likit varlıkları istihdam yaratacak türden likit olmayan varlıklara yönlendirmek; <em>(b)</em> faizleri düşürerek rantiyeleri ortadan kaldırmak; <em>(c)</em> yatırımların sosyalleştirmek. Bu sonuncusundan kastedilen şey, tam istihdama ulaşmayı sağlayacak düzeyde bir efektif talep yaratmak için marjinal tüketim eğilimi ve yatırım eğilimi arasında vergi ve faiz politikaları yoluyla birtakım ayarlamalar yapmaktır. Tabii, bunu yapacak olan da devlettir.</p>
<p>Keynes bu sosyalleştirmenin devletin üretim araçlarının mülkiyetini üzerine alması anlamına gelmediğini söylüyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">It is not the ownership of the instruments of production which it is important for the State to assume. If the State is able to determine the aggregate amount of resources devoted to augmenting the instruments and the basic rate of reward to those who own them, it will have accomplished all that is necessary. Moreover, the necessary measures of socialisation can be introduced gradually and without a break in the general traditions of society.</span> [s. 378]</p>
<p>Kemal Tahir yatırımların sosyalleştirilmesi kısmını yanlış anlamış, ancak Keynes’in devleti kapitalizm yararına çalıştırmayı salık verdiğini yazarken doğru söylüyor. Nitekim Keynes devletin yetki alanının genişlemesini iktisadî koşulları ve ferdi girişimi korumanın tek yolu olarak gördüğünü yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">(…) therefore, the enlargement of the functions of government, involved in the task of adjusting to one another the propensity to consume and the inducement to invest, would seem to a nineteenth-century publicist or to a contemporary American financier to be a terrific encroachment on individualism. I defend it, on the contrary, both as the only practicable means of avoiding the destruction of existing economic forms in their entirety and as the condition of the successful functioning of individual initiative.</span> [s. 380]</p>
<p>Biz yine Kemal Tahir’den alıntılayarak bitirelim. Bizim gibi memleketlerde sosyalizmin durumu hakkında aynı kitapta şöyle yazmış:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Sosyalizmin çıkarlı işlemesi, kurtarıcı olabilmesi, doğulu toplum aydınlarının – devrimcilerinin – kendi memleketlerindeki tarihsel gerçekleri sosyalist bilimi yerlileştirecek, aksiyonda işe yarar teori hâline getirebilecek kadar bilgiye sahip olmaları şartına bağlıdır. Bu şart yoksa, sosyalist olduğunu sanan bir memleket uzun süre uydu olmaktan ve uyduluğun getirdiği büyük maddi ve manevi zararlardan kurtulamaz.</span> [s. 28]</p>
<p>Peki, bizim aydınlarımız ne durumdaymış?</p>
<p><span style="color: #0000ff">Batı’daki aydınlar halktan ayrı bir takım değildir. Genel işbölümünde belli ödevler almış halk insanlarıdır. Bizim aydınlarımıza gelince, aydın olmak bizde halktan ayrılmak, halktan ayrı düşünüp duyan, halkla bütün bağlantılarını koparmış idareci kadrolara katılmak demektir. Bu sebepten bizim aydınlar bir tarikata bağlı insanlar sayılabilir. Bunlara küçük bir gayretle ancak okuma-yazma bilen köylüler bile katılabilir. Kökleri devşirme idareci kadrolar çağına kadar giden bu aydınlar grubuna, Anadolu Türk halklarının – belki de şimdi bile – Osmanlı mülkünün yersiz yurtsuz, hatta köksüz aydın serserileri demek pek de yanlış olmaz.</span> [s. 47]</p>
<p>Şimdilerde bir değişiklik var mı?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/07/16/kemal-tahir-ve-keynes/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Murat Çokgezen: Bir İktisatçı Gazete Okuyor</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/07/06/murat-cokgezen-bir-iktisatci-gazete-okuyor/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/07/06/murat-cokgezen-bir-iktisatci-gazete-okuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 14:10:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=1596</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz Salı günü MNG Kargo&#8217;dan gelen poşeti açtığımda Murat Çokgezen&#8216;in son kitabı &#8220;Bir İktisatçı Gazete Okuyor&#8221; ile karşılaştım. Murat hocam incelikle bana imzalı bir kitabını göndermiş. Kitabı elime aldığımda hem yazarından imzalı bir kitap almanın hem de bu kitabın Murat hocamın kitabı olmasının sevincini yaşadım. Bu siteyi takip edenler Murat Çokgezen&#8217;le röportajımızda da kitabın sinyallerinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2010/06/MC.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1597" title="MC" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2010/06/MC-300x203.jpg" alt="" width="300" height="203" /></a><br />
Geçtiğimiz Salı günü MNG Kargo&#8217;dan gelen poşeti açtığımda <a href="http://www.homoekonomikus.com/">Murat Çokgezen</a>&#8216;in son kitabı &#8220;<a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=476333" target="_blank">Bir İktisatçı Gazete Okuyor</a>&#8221; ile karşılaştım. Murat hocam incelikle bana imzalı bir kitabını göndermiş. Kitabı elime aldığımda hem yazarından imzalı bir kitap almanın hem de bu kitabın Murat hocamın kitabı olmasının sevincini yaşadım. Bu siteyi takip edenler <a href="http://iktisadiyat.com/category/roportajlar/" target="_blank">Murat Çokgezen&#8217;le röportajımızda</a> da kitabın sinyallerinin verildiğini hatırlayacaklardır.<span id="more-1596"></span></p>
<div id="_mcePaste">Haftanın yoğun gündemi arasında &#8220;Acaba bu hafta bitirebilir miyim?&#8221; diyerek her dakika yanımda taşıdığım kitabı 2 günde bitirmiştim. Gerçi, siz bakmayın 2 gün dediğime. Eğer bitirmek için oturursanız başına 3-4 saatten fazla alması pek de olası değil çünkü bu kitap &#8220;sıkıcı&#8221; iktisat konularına değil bir iktisatçının günlük haberlere bakışına yer veriyor. Her biri 1-2 sayfayı aşmayan yazıları okurken son iki yılın haberlerini de gözden geçirmiş oluyorsunuz. Kitaptaki yazıların büyük çoğunluğu Murat hocanın Kasım 2007 &#8211; Ekim 2009 tarihlerinde CNBC-e Business&#8217;da yayınlanan yazılarından derlenmiş. Kitapla ilgili ayrıca bir yazı yazacağım. Yalnız, ben onunla ilgilenirken siz de kitabı bir yerlerden bulup okumaya bakın derim. Kitabın &#8220;tadı&#8221;yla ilgili fikir vermesi için de kısa bir yazıyı buraya alıyorum:</div>
<div><span style="color: #ffffff;">.</span></div>
<div id="_mcePaste"><strong><em>Öngörü Hürriyeti</em></strong></div>
<div id="_mcePaste"><em>Sakarya Üniversitesi&#8217;nde düzenlenen &#8220;Deprem Gerçeği ve Toplumsal Bilinçlenme &#8221; konulu panelde söz alan Türkiye Jeofizik Kurumu Derneği Onursal Başkanı Prof. Dr. Ahmet Ercan &#8220;İstanbuléda depremin eşik yılı 2033&#8242;tür. 2040 ile 2050 arası en olası yıldır. En geç de 2075&#8242;te deprem olacak&#8221; demiş.</em></div>
<div id="_mcePaste"><em>Eğer bana &#8220;deprem uzmanları ile ekonomi uzmanlarının ortak noktası nedir?&#8221; diye sorsalar, &#8220;öngörü yapma özgürlüğü&#8221; derdim. Ekonomi uzmanına, örneğin, &#8220;Dolar ne kadar olacak?&#8221; diye sorarlar. Zaten sorunun üç tane olası cevabı vardır: İner, çıkar ya da aynı kalır. Ekonomi uzmanı bunlardan birini söyler. Eğer tahmin tutmazsa bahanesi hazırdır: &#8220;Ben bu tahmini yaparken dikkate aldıklarım dışındaki değişkenlerin sabit olacağını varsaymıştım. Onlar değişti&#8221;</em></div>
<div id="_mcePaste"><em>Deprem uzmanlarının işi ise daha kolay gözüküyor. Öngörü yapmanın hiçbir maliyeti yok. 2075&#8242;te Profesör Ercan&#8217;ı ara ki bulasın.</em></div>
<div><em><span style="color: #ffffff;">.</span></em></div>
<div>Ellerinize, kaleminize sağlık hocam. Bir hayli keyifli, iktisatçı olmayanların eğlenerek ve sıkılmadan okuyabileceği, iktisatçıların bakış açısıyla ilgili fazlazıyla sade ama bilgi dolu tespitlerin olduğu bir kitapla buluşturmuşsunuz bizi.</div>
<div><span style="color: #ffffff;">.</span></div>
<div>Bu sene yazın geldiğini Serdar Ortaç&#8217;tan değil de sizin kitabınızdan anlamış oldum :-)</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/07/06/murat-cokgezen-bir-iktisatci-gazete-okuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İKTİSAT TRENİ</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/05/26/iktisat-treni/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/05/26/iktisat-treni/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 May 2010 07:17:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ekrem_cunedioglu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=1552</guid>
		<description><![CDATA[Koselleck, “İlerleme” adlı kitabında ilerlemenin üç aşaması olduğunu belirtmektedir. Birinci aşamada, evrensellik kazanan özne sonra bir araç haline gelir ve ilerleme kavramına zamanın ilerlemesine dayalı olarak tarihin ilerlemesi görüşü eklenir. İkinci aşamada, ilerlemenin öznesi ve nesnesi yer değiştirir. Zamanı ve tarihi ilerleten öznenin yerine zamanın ve tarihin ilerlettiği özne yerleşir. Üçüncü ve son aşamada ise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2010/05/karatren1.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1555" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2010/05/karatren1-295x300.jpg" alt="" width="295" height="300" /></a></p>
<p>Koselleck, “İlerleme” adlı kitabında ilerlemenin üç aşaması olduğunu belirtmektedir. Birinci aşamada, evrensellik kazanan özne sonra bir araç haline gelir ve ilerleme kavramına zamanın ilerlemesine dayalı olarak tarihin ilerlemesi görüşü eklenir. İkinci aşamada, ilerlemenin öznesi ve nesnesi yer değiştirir. Zamanı ve tarihi ilerleten öznenin yerine zamanın ve tarihin ilerlettiği özne yerleşir. Üçüncü ve son aşamada ise özne ve nesne birleşir ve tam bir kavram olarak yerleşir. Benzer bir üç aşamalı ilerleme yaklaşımını iktisat için kullanabiliriz. İktisadi davranışın nedenlerini incelemeyle işe başlayan iktisat biliminde iktisadi davranış birinci aşamadaki özneydi. İkinci aşamada, özne ve nesne öyle bir yer değiştirdi ki birinci aşamada nesne olabilecek her kavram özne olup iktisadi davranışla açıklanmaya başladı. İktisat tarihinde özne ve nesneyi birleştirmeye yönelik girişimler olsa da an itibariyle hala ikinci aşamanın egemenliğinde olduğumuzdan üçüncü aşamaya henüz varamadık. Yani üçlü aşama yöntemine göre henüz iktisat ilerlemeyi tam başaramadı.</p>
<p><span id="more-1552"></span><br />
İlerleme fikrinin Antikçağ’da nasıl yer ettiğini incelemek için Prometheus’u ele alalım. Evvela ilerlemenin zamanla ilintisi yoktur. Prometheus’a göre buluşlar ve yetilerin ilerletilmesiyle doğa güçlerinin üstesinden gelinir. Doğa ya da natura, cultura yoluyla ve civilitas’a ulaşılarak ehlileştirilir. Buna göre ilerleme, ulaşılacak bir altın çağ değil de bir kültürdür. Günümüz iktisadının Prometheus’un tanımıyla ne kadar uyum içinde olduğunu görmek yüzümde bir garip tebessüme yol açtı. Adına egemen iktisat diyebileceğimiz ana akım iktisadı epeydir yerleşik iktisadi kültür halindedir.</p>
<p>Bacon, Pascal ve Leibniz ilerlemeye zaman ve birikim boyutundan yaklaşmaktadır. Bacon, yeni olanın eskiye göre daha fazla deneyim sahibi olduğunu belirtir ve yetke aslında eskilikte değil zamanın ta kendisindedir. Pascal, insanın da bir ilerleyiş içinde olduğuna değinir. İnsan kendi bilgilerini eskilerin bilgileriyle birleştirerek ilerler. Leibniz, olası dünyaların en iyisinde oluşumuzu dünyanın kendini sürekli yeniliyor oluşuna bağlar. Solow’un en önemli beş ilerlemeyi belirttiği yazısında Samuelson’un “Foundations of Economic Analysis” adlı kitabı için yaptığı “…ondan öğrenmekle kalmayıp onun yazdıklarının üzerine katarak çalıştık” yorumu bu görüşlerle paralellik arz ediyor. Yukarıdaki paragrafta belirttiğim epeydir yerleşik iktisat kültürü ilerlemesini aslında tam bu tanıma göre gerçekleştirmektedir. Aynı hâkim görüşleri modifiye ederek ya da üzerine biraz katarak gerçekleşen ilerleme.<br />
Kendi görüşlerime geçmeden önce son olarak Montesquieu’nun ilerleme görüşüne değinmek istiyorum. Montesquieu, sürekli ilerlemenin insan doğasını değiştirdiğini ve bu nedenle insanın kesin bir tanıma kavuşturulamayacağını belirtmiştir. Sözde öznesi insan olan iktisat, öznesi başka alanlardaki ilerlemelerle sürekli değişiyor olsa da muhafazakâr davranmayı tercih etmiştir. Burada sorulabilecek bir soru dünyadaki neredeyse tüm iktisat okullarında öğretilen iktisat bilgisinin ana akım iktisadı olmasının acaba insanın iktisadi düşüncedeki ilerleyişine ket vurmak gayesi olup olmadığıdır.</p>
<p>İktisadi düşüncenin ilerlemesi konusundaki kendi fikrim Kant ve Hegel’in ilerleme konusundaki görüşlerini temel almaktadır. Kant, ilerlemeyi dışarıdan verilmiş bir özellik olarak değil de insanın bir görevi olarak görür. Çöken dünyaların üzerine yeni dünyalar kurulur ve evren sürekli yaratılışa dayalı bir ilerleyiş içindedir. Hegel’in ilerleme fikrinde ise ilerleyiş ile dönüşün bir arada düşünüldüğünü görürüz. Hegel, genel tini kendini her defasında yeniden öne çıkaran bir çağdaşlık bilinci olarak tanımlar. Tinin hiç durmadan çalışması ve ürettiğiyle var olabilmesinin yanında bir de tinin kendi kendini araması ve dolayısıyla kendi üzerine dönüşü söz konusudur. Bu iki görüşün ışığında yapacağım tahlile Emile Zola’nın “İnsandaki Hayvan” adlı eserinde yer verdiği trene benzeyen bir iktisadi düşünce treni tasvir ederek başlayacağım.</p>
<p>İnsandaki Hayvan’da Zola, asker taşıyan bir trenin hikâyesini anlatır. Aslında makineleşme ile insan ilişkisinin eğretilemesi olan bu hikâyede trenin makinisti ve ateşçisi arasında çıkan kavga makinist ve ateşçinin trenden düşüp tren altında kalarak ölmesiyle başlar. Tren artık kimsenin kontrolünde değildir ve bu durumdan trenin yolcuları bihaberdir. Tren kimsenin kontrolünde olmadan nereye gittiği belirsiz şekilde hızlı şekilde ilerlemektedir. Yolcular hızlı ilerlemeden dolayı mutludur ve aşırı hızdan başları dönmüş şekilde mutluluk nidaları atmaktadırlar. Hikâyenin gerisini bir yana bırakıp buraya kadar yer alan kısmıyla bir iktisat treni tanımlayalım. İktisat treninin yolcuları iktisat düşünürleridir ve trenin yöneticileri de neoklasik iktisadın kurucularıdır(Bu gruba klasik iktisatçıları da ekleyebiliriz). Yöneticiler ölmüştür ve iktisat treninin hikâyesi bundan sonra başlamaktadır. Yolcular kontrolsüz neoklasik trenden o kadar memnundurlar ki daha da hızlanmasını isterler ve tren tam istedikleri şekilde hızlanmaya devam eder. Tren, yöneticilerin ölümünden günümüze kadar ilerlemeye devam etmiştir ancak Emile Zola’nın ses çıkarmaz yolcularından farklı özellikte yolcuları olduğundan iktisadın hikâyesi Zola’nınkinden farklılaşmaktadır. Bazen yolda yokuşlarla karşılaşan tren haliyle yavaşlamaya başlamaktadır ve böyle dönemlerde yolculardan anarşik sesler yükselmektedir. Bu tren kaç zamandır durmadan ilerliyor diye sorular var olmaya başlamakta ve bazı yolcular bu treni durduracak yollar öne sürmektedir. Ancak yokuş bittikten sonra tren tekrar hızlanmaya başlamakta ve hızın etkisiyle yüzleri gülen yolcular bu seslere kulak tıkamaktadırlar. Hegel’in dediği gibi ilerleme ve dönüş fikirleri aynı anda tezahür etmektedir. Neoklasik iktisat olağan ilerlemesine devam ederken bazı yavaşlama evrelerinde kendini sorgulamakta ve var olduğu temellere geri dönmektedir. Küresel kriz dönemlerinde ana akım dışından isimlerin hep hatırlanması ve kriz bittikten sonra unutulması bu duruma günümüzden bir örnektir. Peki, neoklasik iktisat treni kontrolsüz ilerlemesine devam edecek midir? Elbet bir gün yakıtı bitecektir bu trenin. Bu potansiyel nihayeti Kant’ın öne sürdüğü çöken dünyaların üzerine yeni dünyalar kurulur fikriyle destekleyelim. Bir gün duracak bu trenin yerine yeni bir tren yola konacaktır. Herbert Simon, The European Journal of the History of Economic Thought adlı derginin “İktisadın ilerlemesine katkısı olan çalışmalar ve/veya isimler nelerdir/kimlerdir?” sorusuna cevaben iki liste hazırlamıştır. Birinci listedeki isimler yaptıkları çalışmalarla iktisadın yanlış yönde ilerleyişinin devamına katkı sağlarken ikinci listedeki çalışmalar iktisadın doğru yönü bulmasına yardımcı olmaktadır. Birinci listesinde yer alan çalışmalar ana akımın yok oluş sürecini uzatsa da bir gün ana akım ortadan kalkacaktır.</p>
<p>Ana akımın bir gün ortadan kalkacağı fikrinden hareketle bir bilim olarak iktisattaki ilerlemeyi neoklasik iktisada yapılan büyük eleştiriler olarak düşünüyorum. Bu nedenle belirteceğim isimler iktisada soluk aldırdıkları ve potansiyel nihayete bizi yaklaştırdıkları için listemde yer almaktadır. Listedeki sıralama herhangi bir kıstasa göre yapılmamıştır.<br />
- <strong>Max Weber</strong>( The Prothestan Ethic and the Spirit of Capitalism; Economy and Society): İktisat, din, siyaset, kamu idaresi ve sosyolojiyi kullanarak temel sorulara yaklaştığı çalışmalarında bizlere iktisadın sosyal bir bilim olduğunu hatırlattığı için bu listede yer almaktadır.<br />
- <strong>Herbert Simon</strong>( Administrative Behavior; Human Problem Solving; Models of Man, Social and Rational: Mathematical Essays on Rational Human Behavior in a Social Setting): İnsanın karar verirken optimal olanı hesaplayıp onu seçtiğini değil de kendini yeterince mutlu edeni seçeceğini öne sürdüğü çalışmalarıyla sınırlı rasyonellik kavramını geliştirmiş ve ana akımın temel varsayımlarından birine son vererek beklenen sonu biraz daha yakınlaştırdığından listede yer edinmiştir. Ayrıca davranışsal iktisat ve deneysel iktisadın fikir babalarına ışık olması da onu önemli kılmaktadır.<br />
- <strong>Thorstein Veblen</strong>( Theory of the Leisure Class- Theory of Business Enterprise; Why is Economics not an Evolutionary Science) ve <strong>Joseph Schumpeter</strong>( The Theory of Economic Development; Capitalism, Socialism, and Democracy): Ele aldıkları konular neoklasik iktisatla yakınlık gösterse de kullandıkları evrimsel metotlarla iktisadın geleceği için önemli bir kapı açtılar. Yaptıkları çalışmalar günümüzde önemi giderek artan kompleks iktisada da temel teşkil ettiğinden listedeki yerlerini mutlaka hak ediyorlar.<br />
- Kurumsal iktisada da bu listede yer vermemek olmaz, ama bilinen iktisatçıların isimlerini zikretmeden evvel Emile Durkheim’a hakkını vermek lazım. Sosyolojinin babası olması bir yana aile ve hukuk gibi kurumların zamanla nasıl geliştiğini ilk ele alan olduğu için<strong> Emile Durkheim</strong> bu listededir. Kurumsal iktisat okuluna gelirsek asıl katkının eski kurumsal okulda olduğu aşikârdır. Kurucuların görüşlerini neoklasik akımla harmanlamaya çalıştıklarından dolayı yeni kurumsalcılara bu listede yer vermeyeceğim. Thorstein Veblen, evrimsel iktisat nedeniyle zaten listedeydi ama kurumsal iktisadın kurucusu olarak da tezahür ettiğinden listedeki yerini sağlamlaştırmaktadır. <strong>John Commons</strong> iktisadı, çıkarları birbirinden ırayan insanlar arasındaki ilişkiler ağı olarak ele aldığı “Institutional Economics” adlı çalışmasıyla akımın kurucuları arasındadır. Akımda önemli yerleri olan<strong> Wesley Mitchell</strong> ve <strong>Clarence Ayres’</strong> de listede yer alabilirler.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong><br />
[1] Kosellick, Reinhart, 2007, “İlerleme”, Çev: Mustafa Özdemir, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, Türkiye.<br />
[2] Simon, Herbert, 2001, “Pro- and anti-lists of the most significant contributions to economic literature of the twentieth century”, European J. History of Economic Thought, 8:3, pp. 309-310.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/05/26/iktisat-treni/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayek – “İktisat ve Bilgi” (Economics and Knowledge) Çevirisi</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/05/23/hayek-%e2%80%93-%e2%80%9ciktisat-ve-bilgi%e2%80%9d-economics-and-knowledge-cevirisi/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/05/23/hayek-%e2%80%93-%e2%80%9ciktisat-ve-bilgi%e2%80%9d-economics-and-knowledge-cevirisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 May 2010 16:02:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=1545</guid>
		<description><![CDATA[Daha önceki bir yazımda Hayek’in “Economics and Knowledge” adlı makalesinden bahsetmiştim. Makalenin benim tarafımdan yapılan çevirisi geçen yaz Liberal Düşünce dergisinde yayınlandı. Burada önceden yazdığım yazıyı da küçük bir-iki ilâveyle makaleye takdim olarak ekledim. Yazıların linklerini aşağıda verdim: Takdim İktisat ve Bilgi Bu makale Hayek’in ekonomide kullanılan bilgi meselesi üzerine yazdığı iki makalesinin ilki. Esas [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.corbisimages.com/images/67/0A15AC98-1E4E-4FF8-8B8F-89288E9B2D08/U1217201.jpg" alt="" width="300" height="235" /></p>
<p>Daha önceki bir yazımda Hayek’in “<em>Economics and Knowledge”</em> adlı makalesinden bahsetmiştim. Makalenin benim tarafımdan yapılan çevirisi geçen yaz<em> Liberal Düşünce</em> dergisinde yayınlandı. Burada önceden yazdığım yazıyı da küçük bir-iki ilâveyle makaleye takdim olarak ekledim. Yazıların linklerini aşağıda verdim:</p>
<p><em><span style="color: #0000ff"><a href="http://www.barisurhan.com/takdim.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Takdim</span></a></span></em></p>
<p><em><span style="color: #0000ff"><a href="http://www.barisurhan.com/iktisat-ve-bilgi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">İktisat ve Bilgi</span></a></span></em></p>
<p>Bu makale Hayek’in ekonomide kullanılan bilgi meselesi üzerine yazdığı iki makalesinin ilki. Esas itibariyle 1936’da yapılan bir konuşmanın metni olan makale 1937’de <em>Economica</em> dergisinde yayınlanmış. Benim bildiğim kadarıyla içeriğinin soyut olması nedeniyle Hayek’in ağır makalelerinden biri. Diğer makale de 1945’te yayınlanan “<em>The Use of Knowledge in Society”</em>. Her ikisi de 1948’de çıkan ve Hayek’in yazılarının bir derlemesi olan <em>“Individualism and Economic Order”</em> kitabında yeniden yayınlanmış (kitabın linki <em><span style="color: #0000ff"><a href="http://mises.org/books/individualismandeconomicorder.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></span></em>). </p>
<p><span id="more-1545"></span></p>
<p><em> “The Use of Knowledge”</em> makalesinin çevirisi de önce <em>Piyasa</em>, ardından <em>Liberal Düşünce</em> dergilerinde yayınlandı. (<em>Piyasa</em> dergisi kapanalı sanırım 3-4 sene oluyor.) İki dergideki çeviri de aynı. Çevirinin linki <em><span style="color: #0000ff"><a href="http://72.29.74.39/~turanyay/files/other/bilgi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></span></em>; ancak bazı yerlerinde sorunlar var. İngilizcesi Hayek’in diğer makalelerine kıyasla daha sade bir dille yazılmış olmasına rağmen, Türkçe metnin kimi yerleri bir hayli karmaşık çevrilmiş ve bazı çeviri hataları yapılmış. Hataların bazılarını aşağıda gösterdim. Karşılaştırma yaparken İngilizce makale için yukarıda linkini verdiğim <em>“Individualism and Economic Order”</em> kitabını kullandım. Örneklerin hepsini makalenin altıncı kısmından aldım (sayfa numaralarını veremedim, çünkü verdiğim linkte çıkan metinde numaralar gözükmüyor):</p>
<p><strong>(1)</strong> İlk olarak, Hayek’in fiyat mekanizmasının işleyişi hakkındaki görüşünü başka yerlere çeken bir örnek verelim. Altıncı kısmın ilk paragrafta şöyle yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Bu sistemle ilgili en önemli gerçek, sistemin <span style="text-decoration: underline">bilgi ekonomisi</span> ile işlemesi ya da bireysel katılımcının doğru faaliyette bulunabilmesi için ne kadar az bilmeye ihtiyacı olmasıdır.</span></p>
<p>İngilizcesi de şöyle:</p>
<p><span style="color: #0000ff">The most significant fact about this system is <span style="text-decoration: underline">the economy of knowledge</span> with which it operates, or how little the individual participants need to know in order to be able to take the right action.</span> (s. 86)</p>
<p>İngilizce metindeki “the economy of knowledge” ifadesi “bilgi ekonomisi” olarak çevrilmiş. İyi de, makalenin yayınlandığı 1945 yılında bilgi ekonomisi diye bir şey var mı? Hayek burada fiyat sistemini bilgi aktaran bir mekanizma olarak ele alıyor ve bu mekanizmanın iktisadî ajanlara sadece kendi işleriyle ilgili şeyleri aktardığını söylüyor. Bu kadarı da bireylerin doğru eylemlerde bulunmaları için yeterli oluyor. Böylece fiyat mekanizması bilgiden tasarrufta bulunulmasını sağlıyor, yani gereksiz bilgiyi ayıklıyor. Bu durumda metnin çevirisi şöyle olacak:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Bu sistemle ilgili en önemli gerçek, sistemin birlikte işlediği <span style="text-decoration: underline">bilgiden tasarrufta bulunulması</span> ya da münferit katılımcıların doğru eylemlerde bulunabilmeleri için çok az bilgiye ihtiyaç duymalarıdır.</span></p>
<p>Cümlenin yapısı Türkçe çeviride “ne kadar az” şeklinde bir ifade kullanılması için uygun değil.  İngilizcesinde “ne kadar az” (how little) ifadesi, katılımcıların aslında çok fazla şey bilmeye gerek duymadıklarını vurgulamak için kullanılmış.</p>
<p><strong>(2)</strong> Bu seferki Hayek’in düşüncesini saptıran bir örnek. Önce Türkçe metin:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Problem açıkça, bizim kaynak kullanma alanımızı, tek bir aklın kontrol alanının ötesine nasıl genişletebileceğimiz, ve bundan dolayı <span style="text-decoration: underline">bilinçli kontrol ihtiyacının nasıl dağıtılacağı</span> ve kendilerine ne yapılacağı söylenmeksizin bireyleri arzulanan şeyleri yapmaya yöneltecek teşviklerin nasıl sağlanacağıdır.</span></p>
<p>İngilizcesi:</p>
<p><span style="color: #0000ff">The problem is precisely how to extend the span of our utilization of resources beyond the span of the control of any one mind; and, therefore, <span style="text-decoration: underline">how to dispense with the need of conscious control</span> and how to provide inducements which will make the individuals do the desirable things without anyone having to tell them what to do.</span> (s. 88)</p>
<p>Türkçe çeviriye göre Hayek bilinçli kontrolün dağıtılmasından bahsediyor. Bu tarz bir kontrole karşı çıkan Hayek bunun dağıtmak derken ne kastedebilir? İngilizce metne bakıldığında, çeviri hatasının “dispense” kelimesinden kaynaklandığı görülüyor. Tek başına kullanıldığında “dispense” kelimesinin anlamlarından biri, para ya da hizmet şeklindeki bir şeyi tedarik etme anlamında dağıtmaktır. Ancak burada kullanılan “dispense with” ifadesi, bir şeye ihtiyaç duymamak ya da ondan vazgeçmek anlamına geliyor. Hayek’in muhalefeti göz önüne alındığında çeviri şöyle oluyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Söz konusu mesele, tamamıyla, kaynakları kullanım alanımızın tek bir aklın kontrol alanının ötesine nasıl genişletileceği, dolayısıyla <span style="text-decoration: underline">bilinçli kontrole duyulan ihtiyacın nasıl gereksiz kılınacağı</span> ve kendilerine ne yapılacağının söylenmesine gerek olmadan bireyleri arzulanan şeyleri yapmaya yöneltecek teşviklerin nasıl sağlanacağı meselesinden ibarettir.</span></p>
<p><strong>(3)</strong> Son örnek olarak Hayek’in düşüncesini tersine çeviren çok fahiş bir hatayı verelim. Beşinci paragrafta şöyle yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Fiyat sistemi, (henüz onun en iyi şekilde kullanılmasını öğrenmekten uzak olunsa da) insanoğlunun, anlamaksızın, <span style="text-decoration: underline">deneme-yanılma ile kullanmayı öğrendiği</span> tam bu çeşit yapılardan biridir. Fiyat sistemi sayesindedir ki, aynı şekilde dağılmış bilgiden hareketle, yalnız işbölümü değil, kaynakların koordineli kullanımı da mümkün olmaktadır. (…) insanoğlu uygarlığımızın dayandığı işbölümünü, <span style="text-decoration: underline">deneme-yanılma yolu ile bulunan</span> bir metotla geliştirebilmiştir.</span></p>
<p>İngilizcesi:</p>
<p><span style="color: #0000ff">The price system is just one of those formations which man has learned to use (though he is still very far from having learned to make the best use of it) after <span style="text-decoration: underline">he had stumbled upon it</span> without understanding it. Through it not only a division of labor but also a co-ordinated utilization of resources based on an equally divided knowledge has become possible. (…) man has been able to develop that division of labor on which our civilization is based because <span style="text-decoration: underline">he happened to stumble upon a method</span> which made it possible.</span> (s. 88-9)</p>
<p>Türkçe çeviriye göre insanlar fiyat sistemini “deneme-yanılma yolu” ile bulmuşlar. Oysa Hayek’in bu konuda böyle bir şey söylemesi mümkün değil. Eğer fiyat sistemi bu yolla bulunuyorsa, bu, insanların önceden böyle bir sistemi kafalarında tasarladıkları, sonra da ona ulaşmak için denemeler yaptıkları anlamına gelir. Bu durumda fiyat sistemi tasarım sonucu ortaya çıkmış bir sistem olur. Halbuki Hayek’in yapı-kuruculuk (constructivism) eleştirisi tam da bu tarz fikirlere yöneltilmiştir: bu tarz sistemler insanların amaçlı eylemlerinin “amaçlanmamış” ve hâliyle tasarlanmamış sonuçlarıdır.</p>
<p>Çevirinin neden yanlış yapıldığı üzerine şöyle bir “spekülasyon” yapılabilir: “stumble” kelimesinin anlamlarından biri takılmak, tökezlemek ya da sendelemektir. Bunlar kimi zaman Türkçede mecazî olarak hata yapmak anlamında da kullanılırlar. Çevirmenin de böyle düşündüğünü tahmin ediyorum. Ancak metinde geçen “stumble upon” ifadesinin tesadüfen bulmak/keşfetmek, denk gelmek, rastlamak anlamları var. O zaman metni (“happen to” ifadesini “şans eseri” anlamında alırsak) şöyle çevirebiliriz:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Fiyat sistemi, tam da insanoğlunun ne olduğunu anlamaksızın <span style="text-decoration: underline">tesadüf eseri bulduktan sonra</span> nasıl kullanılacağını öğrendiği oluşumlardan biridir (ancak ondan en iyi nasıl yararlanılacağını öğrenmekten henüz oldukça uzaktadır). Fiyat sistemi vasıtasıyla, sadece bilginin eşit şekilde dağılımına dayalı bir işbölümü değil, aynı zamanda kaynakların bu bölüşüme dayanan koordineli kullanımını da mümkün olmuştur. (…) insanlık, uygarlığımızın temelini oluşturan bu işbölümünü geliştirebilmiştir, çünkü bunu mümkün kılan <span style="text-decoration: underline">yönteme şans eseri denk gelmiştir</span>.</span></p>
<p>Hatta Hayek piyasa ekonomisinin işleyişinde şansa ya da talihe de vurgu yapar. Ona göre bireylerin piyasada başarılı olmaları biraz da kader-kısmet işidir.</p>
<p><strong>(4)</strong> İngilizce metindeki “information” ve “knowledge” kelimeleri sürekli “bilgi” şeklinde çevrilmiş. Örneğin, Türkçe çeviride ilk sayfanın ilk paragrafında “ilgili bilgi” ifadesi kullanılmış; ancak İngilizce metinde “relevant information” yazıyor.  Yine, üçüncü kısmın ikinci paragrafında “eşsiz-biricik bilgi” ifadesi kullanılmış ve yanına parantez içinde İngilizcesi verilerek “unique knowledge” yazılmış. Oysa orijinal metinde “unique information” yazıyor.</p>
<p>İngilizcede “information” ve “knowledge” kelimeleri aynı anlama sahip değiller. “Information” aktarım yoluyla edinilen bilgi, &#8220;knowledge” da tecrübe ya da eğitim yoluyla edinilen bilgi anlamına geliyor. İlkine haberleri dinleyerek, gazete okuyarak ya da birilerinden işitilerek öğrenilen şeyler, ikincisine de bir tüccarın işlerini nasıl yürüteceğine ilişkin tecrübeye dayalı bilgisi örnek olarak verilebilir.</p>
<p>Daha önce de yazmıştım, Avusturya iktisatçılarına göre bilgi (knowledge) sürekli değişen çok yönlü bir niteliğe sahiptir. Bilgi parçalara bölünmüş ve ekonomi genelinde dağılmış hâlde olduğundan, iktisadî ajanların karar alırken bu bilgiyi elde etmeleri ve kullanmaları gerekir. Fiyat mekanizması da burada devreye giriyor. Enformasyon (information) ise sabit niteliktedir. Bilgi, o esnada bilinen şeylere ilişkin alanın genişlemesiyle yeni şeylerin keşfi ve akışı gibi unsurları içerirken; enformasyon, sadece o anda bilinen şeylerin bir mevcudu, diğer bir ifadeyle mevcut (sabit) bilgidir.</p>
<p>Bana göre, Hayek’i merak eden kişilerin konuyla ilgili makaleleri ve kitapları İngilizcelerinden okumaları en iyisi olacak. Zira hem bu konularla ilgili çevirilerin sayısı az, hem de çevirilerin bazılarında yukarıda bahsettiğim türden sorunlar var. Aynı sorunlar sadece Hayek çevirilerinde değil, diğer liberal düşünürlere ait kitapların çevirilerinde de var. Dolayısıyla en “sağlıklı” yol, bu kişilerin eserlerini asıllarından okumak. Elbette yeteri kadar İngilizceyi öğrenmek hemen olacak bir iş değil. O yüzden bu işe girişecek olanların en başta sabırlı olmaları gerekiyor. Ancak, bunun uzun vadedeki faydası da yadsınamaz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/05/23/hayek-%e2%80%93-%e2%80%9ciktisat-ve-bilgi%e2%80%9d-economics-and-knowledge-cevirisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>John Bates Clark Madalyası</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/05/12/john-bates-clark-madalyasi/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/05/12/john-bates-clark-madalyasi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 May 2010 08:15:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ceyhun_Elgin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=1511</guid>
		<description><![CDATA[23 Nisan 2010 tarihinde Amerikan İktisat Birliği (American Economic Association) 33. John Bates Clark madalyasını MIT’de çalışan ve uygulamalı mikroekonometri alanındaki çalışmalarıyla tanınan Fransız iktisatçı Esther Duflo’ya verdi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>23 Nisan 2010 tarihinde Amerikan İktisat Birliği (American Economic Association) 33. John Bates Clark madalyasını MIT’de çalışan ve uygulamalı mikroekonometri alanındaki çalışmalarıyla tanınan Fransız iktisatçı Esther Duflo’ya verdi.</p>
<p><span id="more-1511"></span></p>
<p>John Bates Clark Madalyası, ismini aynı adlı Amerikalı iktisatçıdan alıyor. Neo-klasik iktisadın Amerika’ya girişinin öncülerinden olan J.B. Clark üniversite eğitimini ABD’de Amherst College’da aldıktan sonra, 1872 yılında, Avrupa’ya, önce İsviçre’ye daha sonra ise Almanya’ya Heidelberg Üniversitesi’ne gitmiş ve Alman Tarih Okulu (German Historical School)’nun etkisi altında kalmıştır. Clark’ın bu yıllarda yaptığı çalışmaları, genellikle kapitalizm eleştirileridir.</p>
<p>ABD’ye dönüşü sonrası ise Clark fikirlerini büyük ölçüde değiştirir ve neo-klasik iktisadın Amerika’daki öncüllerinden olur. Önce John Hopkins’te daha sonra ise ölene kadar Columbia Üniversitesi’nde çalışır.</p>
<p>İşte Amerikan İktisat Birliği (American Economic Association) 1938’de vefat eden bu Amerikalı iktisatçıyı onurlandırmak amacıyla 1947’den itibaren, her iki senede bir, ABD’de çalışan 40 yaşın altında bir iktisatçıya, John Bates Clark Madalyası’nı vermektedir. Öte yandan, 2009 yılında yapılan bir değişiklik ile madalya verilme sıklığı yılda bir olarak değiştirilmiştir. Madalyanın bir ilginç özelliği de madalyayı geçmişte alanların %40’ının madalyayı alım tarihlerinden ortalama olarak 22 yıl sonra Nobel Ödülüne’de layık görülmeleridir. Bu nedenle, JBC madalyası Nobel’in işareti olarak da değerlendirilmektedir.</p>
<p>Bir ilginç bilgi de madalyayı 2005 yılında yine MIT’de çalışan Türk iktisatçı Daron Acemoğlu almış olmasıdır.</p>
<p>John Bates Clark Madalyası hakkında ayrıntılı bilgiye Amerikan İktisat Birliği’nin internet sitesinden ulaşabilirsiniz.</p>
<p>http://www.vanderbilt.edu/AEA/honors_awards/clark_medal.htm</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/05/12/john-bates-clark-madalyasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Schumpeter&#8217;den Özdeyişler</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/05/06/schumpeterden-ozdeyisler/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/05/06/schumpeterden-ozdeyisler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 May 2010 04:48:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=1493</guid>
		<description><![CDATA[Sonunda Thomas K. McCraw’ın “Prophet of Innovation” adlı 700 küsur sayfalık Schumpeter biyografisini bitirdim. Kitabın kolay okunan, sıkmayıcı bir üslubu var. Kapitalizmin işleyişini anlamaya çalışanlardan sola eğilenler Marx’ı, ortaya eğilenler Keynes’i, sağa eğilenler de Hayek’i okurlar. Bu iktisatçıların her biri piyasa ekonomisini sınırları gayet belli bir bakış açısıyla ele alır. Dolayısıyla, örneğin, Hayek’in fikirlerini beğendiğini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://etablissements.ac-amiens.fr/0600001a/SPIP-v1-8-1/IMG/jpg/SCHUMPETER_J_A.jpg" alt="" width="324" height="190" /></p>
<p>Sonunda Thomas K. McCraw’ın <a href="http://www.amazon.com/Prophet-Innovation-Schumpeter-Creative-Destruction/dp/0674034813/ref=sr_1_4?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1273079276&amp;sr=8-4" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">“Prophet of Innovation”</span></em></a> adlı 700 küsur sayfalık Schumpeter biyografisini bitirdim. Kitabın kolay okunan, sıkmayıcı bir üslubu var.</p>
<p>Kapitalizmin işleyişini anlamaya çalışanlardan sola eğilenler Marx’ı, ortaya eğilenler Keynes’i, sağa eğilenler de Hayek’i okurlar. Bu iktisatçıların her biri piyasa ekonomisini sınırları gayet belli bir bakış açısıyla ele alır. Dolayısıyla, örneğin, Hayek’in fikirlerini beğendiğini söyleyen birinin piyasa ekonomisiyle ilgili düşünceleri de aşikârdır. Schumpeter ise bu iktisatçılar kadar tanınmaz, ama kanaatimce Marx’tan sonraki en özgün kapitalizm açıklamasını yapmıştır.</p>
<p><em>“The Theory of Economic Development”</em> kitabında Schumpeter kapitalizmin itici gücü olarak gördüğü girişimciden ve onun yaptığı yeniliklerden bahseder. En tanınmış eseri olan <em>“Capitalism, Socialism and Democracy”</em> kitabında da kapitalizmi evrimsel bir süreç olarak ele alır. Kapitalizm doğası itibariyle bir “iktisadî değişim biçimi ya da yöntemidir.”</p>
<p><span id="more-1493"></span></p>
<p>Kapitalizmin motorunu harekete geçiren ve işleten şey, girişimcilerin ortaya koyduğu yeni tüketim malları, üretim ve ulaşım teknikleri, yine girişimcilerin yarattığı yeni piyasalar ve endüstriyel örgütlerdir. Tüm bunlar Schumpeter’in deyimiyle “yeniliklerdir” ve iktisadî yapıyı içeriden devrimci bir şekilde dönüştürürler; eski yapıyı yok edip sürekli olarak yenisini yaratırlar. Schumpeter bu sürece “yaratıcı yıkım” adını verir.</p>
<p>Marx gibi Schumpeter de kapitalizmin bir gün ortadan kalkacağını savunur, zira kapitalizmin özünde kendini yok etmeye yönelik bir eğilim vardır. <em>“Capitalism, Socialism and Democracy”</em> kitabının en bilinen yerlerinden biri şöyledir: <em>“Kapitalizm yaşamını sürdürebilir mi? Hayır. Sürdürebileceğini sanmıyorum.”</em> Marx’ın aksine, Schumpeter’de kapitalizmi yıkan şey kapitalist zihniyet ya da burjuva rasyonelliğidir.</p>
<p>Ancak Schumpeter’in bu son kitabını biraz dikkatli okumak gerekir. Nitekim Marx ve kapitalizmden bahsedilen bölümlerde ciddi bir analiz varken, sosyalizmin olduğu bölüme geçildiğinde Schumpeter’in üslubu değişir ve alaycılaşır. Kimi zaman cümleler zannedilen anlamı ifade etmez ve tam tersini ima eder. Bu tavır, Schumpeter’in Avusturya&#8217;da kafelerde tartışmalar yaptığı günlerden kalma bir özelliğidir. Kendisi kitapta hoş betimlemeler de kullanır. Örneğin:</p>
<p><em>Bazı sosyalistler, ellerini kavuşturmuş hâlde ve dudaklarında kutsanmışların gülümsemesiyle, adalet, eşitlik, genel anlamda özgürlük ve özelde “insanın insan tarafından sömürüsünden” kurtuluşu, barış ve aşk, kırılan zincirler ve zincirlerinden boşalan kültürel güçler, açılan yeni ufuklar, açığa çıkan yeni değerler hakkında ilâhiler söyleyecek kadar istekliler. Fakat bu, içine bir parça Bentham katılmış Rousseau’dan ibarettir.</em></p>
<p>Yukarıda bahsettiğim biyografisinde yazdığına göre, Schumpeter öğrencileri tarafından sevilen, bir anlattığı dersi ikinci defa anlatmayıp her defasında yenileyen, derslerinde kendi fikirlerinden bahsetmeyen, çalışmalarına atıfta bulunmayan ve gösteriş yapmaya düşkün biriymiş. Öğrencilerine ağır okuma ödevleri vermekle birlikte, kendisinden yardım isteyenlere daima açıkmış. Hatta bir tren yolculuğunda karşılaştığı sıradan bir öğrencinin tezinin ana hatlarını neredeyse yedi saat boyunca elden geçirmiş. (Bizim için fazlasıyla yabancı olan şeyler, değil mi?)</p>
<p>Schumpeter’e göre bir öğrencinin en üretken yılları kendisinin “kutsal üçüncü on yıl” dediği 20 ile 30 yaşları arasındaymış. O yüzden öğrencilerini ve meslektaşlarını dikkatlerini dağıtacağı için genç yaşta evlenmemeleri için uyarıyor, beyinlerini taze fikirler için boşaltarak çalışmaları üzerinde yoğunlaşmalarını öğütlüyormuş. Keynes bir defasında Schumpeter’e dünya üzerinde para teorisini anlayan en fazla beş kişinin olduğunu söylemiş. Tabii, Schumpeter bunların arasında kendini de sayıyormuş.</p>
<p>Schumpeter’in Türkçeye sadece <em>“Capitalism, Socialism and Democracy”</em> adlı kitabı – o da 60’lı yıllarda – çevrildi. Varlık Yayınları’ndan çıkan, küçük boy ve iki cilt olarak yayınlanan kitap (özellikle de ilk cilt) maalesef hem kötü hem de “kırpılarak” çevrilmiş. Kimi dipnotlar ya çevrilmemiş ya da eksik çevrilmiş, paragrafların önemli bir bölümü cümleler atlanarak çevrilmiş (arada atlanan paragraflar da var), Schumpeter’in ilk baskıya ve diğer baskılara yazdığı önsözler ve İngilizce kitabın sonundan 100 sayfalık bir bölüm Türkçe baskıya alınmamış. Böylece kitap âdeta kuşa dönmüş. İnternette kitabın yeni bir baskısının satıldığını gördüm, ama aynı çeviri olup olmadığını bilmiyorum. (Burada bir güncellemede bulunayım. Kitapyurdu sitesinden yeni baskıyı kontrol ettim. Sitenin linki <em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=450206&amp;sa=58172435" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em>. “İç sayfalar” bölümünde kitabın ilk altı sayfası görülebiliyor. Bunu Varlık Yayınları’ndan çıkan baskıyla karşılaştırınca iki çevirinin de aynı olduğunu, yeni baskıda sadece bazı kelimelerin değiştirildiğini gördüm. Bunun dışında hiçbir değişiklik yok. Sitede yeni çevirinin kime ait olduğu yazmıyor.)</p>
<p>Son olarak özdeyişlere gelirsek, II. Dünya Savaşı&#8217;nın yaşandığı yıllarda Schumpeter’in ruhsal dengesi bozulmuş, bu da günlüğüne yazdıklarına yansımış. Biyografisinde bunların bir kısmı yazıyor. İlginç bulduklarımı aşağıda yazdım (soldaki italikler günlük tarihini gösteriyor):</p>
<p><em>10.9.1942</em> – İnsanlık gerçeğin dışında her şeye inanmaya hazırdır.</p>
<p><em>5.29.1943</em> – İnsanlık özgürlükle ilgilenmiyor. İnsanların çoğu özgürlüğün sorumluluğunu üzerlerine alamayacaklarının farkında: tek istedikleri şey doyurulmak, yönlendirilmek, eğlendirilmek, ve her şeyden çok, eğitilmek. Fakat [özgürlük] deyimiyle ilgilenmiyorlar.</p>
<p><em>11.11.1943 – </em>Roma İmparatorluğu, yönetimi zalimleştiği, verimsizleştiği, yozlaştığı zaman çökmedi; dünyanın kültürel merkezi olmak için bir nedene sahip olduktan sonra çöktü.</p>
<p><em>11.19.1943</em> – Kadınlar ve yiyecek için avlanmak ve düşmanlarını öldürmek – insanların istediği ve <em>şimdiye dek hep istemiş olduğu</em> ve onlara uygun düşen şey budur. En büyük sayıda kişinin en büyük mutluluğunu oluşturan da budur.</p>
<p><em>12.12.1943</em> – Nefret iyi bir şeydir, hatta zehirli bir hançer de iyidir; fakat bir dua kitabının arasına saklanmamalıdır bu.</p>
<p><em>12.21.1943</em> – İki tür insana güvenmem: ucuza inşaat yapacağını iddia eden mimarlar ve basit cevaplar vereceğini iddia eden iktisatçılar.</p>
<p><em>12.21.1943</em> – Hayatta iki değer vardır: ilki zafer, ikincisi de intikamdır.</p>
<p><em>1.2.1944</em> – Günler ve yaşam neyin nesidir? Bir sanat eseri meydana getirmen için tanrının sana verdiği bir mermer parçasıdır.</p>
<p><em>2.28.1944 </em></p>
<p>Yaşamak, sevmek demektir</p>
<p>Ama aynı zamanda nefret etmektir</p>
<p>Yaşamak, mücadele etmektir</p>
<p>Ama aynı zamanda yalan söylemektir</p>
<p><em>6.?.1944</em> – Politikacılar kötü at binicilerine benzerler. At sırtında kalmaya çalışmakla o kadar meşgullerdir ki, nereye gittikleriyle ilgilenemezler.</p>
<p><em>1944</em> – Bu ülke [Amerika] gerçekleri hiçbir zaman görmüyor. Onun için sloganlar dışında hiçbir şey yok.</p>
<p><em>8.?.1944</em> – Modern insanlık hakkında ne kadar çok şey öğrenirsem, Cengiz Han’ın nispi kibarlığından da o kadar çok etkileniyorum.</p>
<p><em>11.?.1944</em> – Zafer – intikam – nefret – aşk: yaşamın dört ana noktası.</p>
<p><em>2.?.1945</em> – Devlet adamı, hırsız levyesi yerine cümleleri kullanan bir suçludur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/05/06/schumpeterden-ozdeyisler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mark Skousen – İktisadî Düşünce Tarihi (Modern İktisadın İnşası): Bilgi Yanlışları ve Çarpıtmalar (2)</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/04/18/mark-skousen-%e2%80%93-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-2/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/04/18/mark-skousen-%e2%80%93-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Apr 2010 18:51:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=1366</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıda Marx’a ait bölümdeki yanlış ve çarpıtmalardan bahsedeceğim. (Yazının ilk bölümü burada.) Öncelikle şunu ifade edelim: Bir liberalin Marx’ı eleştirmesi gayet doğaldır, Marx eleştirilemez değildir. Hatta zaman zaman Marx’ın fikirlerinin kendisi kapitalizmin nihaî analizini yapmış ve bu konuda son sözü söylemiş gibi sunulması ve böylece aşırı derecede dogmatikleştirilmesi söz konusu olduğunda, Marx’ın teorilerindeki kusurları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.mskousen.info/wp-content/uploads/2010/01/totempoll010200.jpg" alt="" width="200" height="150" /></p>
<p>Bu yazıda Marx’a ait bölümdeki yanlış ve çarpıtmalardan bahsedeceğim. (Yazının ilk bölümü <em><span style="color: #0000ff"><a href="http://iktisadiyat.com/2010/04/12/mark-skousen-%E2%80%93-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-1/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></span></em>.)</p>
<p>Öncelikle şunu ifade edelim: Bir liberalin Marx’ı eleştirmesi gayet doğaldır, Marx eleştirilemez değildir. Hatta zaman zaman Marx’ın fikirlerinin kendisi kapitalizmin nihaî analizini yapmış ve bu konuda son sözü söylemiş gibi sunulması ve böylece aşırı derecede dogmatikleştirilmesi söz konusu olduğunda, Marx’ın teorilerindeki kusurları göstermek gereklidir. Bu teorileri “düzgün şekilde” öğrenmeye heves eden öğrenciler de bunların doğrularını ve eksikliklerini birlikte öğrenmeliler.</p>
<p>Ancak Skousen’ın kitabında buna yönelik bir şey bulmak mümkün değil. Marx’la ilgili bölümde ilk olarak Marx’ın özel hayatı alaycı bir dille ve yer yer çarpıtılarak aktarılıyor. Böylece okuyucu daha en başta Marx’ı kişisel açıdan sorunlu bir insan olarak görmeye başlıyor. Bu kısımlar maalesef önyargı uyandıracak şekilde yazılmış. Gerçi arada bazı ufak tefek övücü sözler söyleniyor, ama yazılanların üslubundan amacın Marx’ı küçük düşürmek olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>İkinci olarak, başta Marx hakkındaki kötüleyici ifadeleri okuyanlar, ilerleyen sayfalarda teorileri anlatıldığında Skousen’ın “çürütmelerini” hemen kabul etmeye yatkın oluyor. Üstelik metinde bu teoriler hakkında kimi yerlerde yanlış bilgiler veriliyor. Bu yanlışların en önemli özelliği, Marx’ın fikirlerini özünü bozacak derecede çarpıtmış olmaları. Skousen gibi büyük iktisatçılar hakkında ders verdiğini söyleyen birinin bu kadar çok yanlışı fark etmeden yapması bence mümkün değil.</p>
<p>Gerçi sosyalizm gibi konulardan bahsedildiğinde belirli bir nesnellik sağlamak ve ideolojiden uzak durmak kolay değildir – nitekim iktisat da hiçbir zaman ideolojiden uzak bir bilim olmamıştır. Fakat Skousen’ın yazdıkları nesnellik ve tarafgirlik arasındaki sınırı kolayca aşıyor. Tüm bunları düzeltmek için âdeta kısa bir makale yazmak gerekir. Bu nedenle burada sadece Marx’ın fikirleri hakkında Skousen’ın (çok bariz şekilde) yanlış aktardığı yerlere değineceğim.</p>
<p><span id="more-1366"></span></p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Öncelikle, kitapta benim en “sevdiğim” ve en fahiş olan hatayı vereyim. Skousen Marx hakkında aynen şöyle yazıyor: <em>“‘Kapitalizm’ terimini keşfeden odur,”</em> (s. 149).  İngilizcesini de hemen verelim: <em>“He invented the term ‘capitalism,’”</em> [s. 134].  Oysa Marx’la “düzgün” bir şekilde ilgilenen herkesin bildiği gibi, Marx hiçbir eserinde “kapitalizm” kelimesini kullanmamıştır. Bunun yerine yazılarında “burjuva üretim biçimi” türünden ifadeler kullanır. Marx’ın kelimeyi bilmediğini söyleyen Braudel <em>“Maddi Uygarlık”</em> kitabının ikinci cildinde (<em>“Mübadele Oyunları”</em>, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi) şunları yazıyor:</p>
<p><em>Kelime fiili olarak (…) siyasal tartışmaların içinden, tam gücüne kavuşmuş olarak ancak yüzyılımızın </em>[20. yüzyıl] <em>başında fışkırabilmiştir. Bilimsel çevrelerde, W. Sombart’ın parlak kitabı Der Moderne Kapitalismus (ilk yayınlanışı 1902) tarafından lanse edilmiştir. Marx tarafından kullanılmayan kelime Marksist modele dahil olacaktır. Öylesine ki, Kapital yazarı tarafından yapılan büyük aşamalar ayrımını ifade etmek üzere, sıklıkla kölecilik, feodalizm, kapitalizm denilecektir.</em> (s. 208)</p>
<p>İşin en vahim tarafı Marx’ın kelimeyi hiç kullanmamış olması. Böyle birini insan nasıl olur da kelimenin “mucidi” yapar? Bir akademisyen için çok kötü bir hata bu.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p style="text-align: center"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2010/04/can_resim1.jpg"><img class="size-medium wp-image-1321 aligncenter" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2010/04/can_resim1-300x226.jpg" alt="" width="300" height="226" /></a></p>
<p>Skousen kitabında Hegelci diyalektiği ve Marx’ın tarihsel görüşünü yukarıda verdiğim iki diyagram vasıtasıyla göstermiş. Türkçe kitapta bunlar (kelimeler Türkçeye çevrilerek) aynen yukarıdaki biçimde verilmiş. Altında şöyle yazıyor:</p>
<p><em>Şekil 6.2’deki diyagram Hegelci diyalektiği göstermektedir. Marx kendisinin determinist tarih görüşüne Hegelci diyalektiği uygulamıştır. Böylece, Hegelci diyalektiği kullanarak tarihin seyri Şekil 6.2’de gösterildiği gibi izah edilmektedir.</em> (s. 168)</p>
<p>Orijinal kitapta da şeklin altında şöyle yazıyor:</p>
<p><em>The diagram in Figure 6.2 reflects this Hegelian dialectic. Marx applied Hegel’s dialectic to his deterministic view of history. Thus, the course of history could be described as shown in Figure 6.3 by using Hegelian concepts. </em>[s. 152]</p>
<p>Oysa kitabın hem İngilizcesinde hem de Türkçesinde yanlış var. İşin doğrusu şöyle: Hegelci diyalektik Şekil 6.2’deki diyagramda gösteriliyor. Marx’ın görüşü de Şekil 6.3’teki diyagramda gösteriliyor. Orijinal kitapta Marx’a ait diyagramın altına bunun Şekil 6.3 olduğu yazılmamış ve hem İngilizcesinde hem de Türkçesinde iki diyagram da Şekil 6.2 olarak adlandırılmış.</p>
<p>İlâveten, Hegelci diyalektiğin olduğu diyagram doğru iken, onun altında Marx’a ait diyagramda iki vahim yanlış var. Diyagramlara baktığınızda şöyle bir durum ortaya çıkıyor: İlk olarak, kölelik (tez) ve feodalizm (antitez) birleşip kapitalizmi (sentez) meydana getiriyor. İkinci olarak, kapitalizm (tez) ve sosyalizm (antitez) birleşip komünizmi (sentez) meydana getiriyor. Yani iki üretim biçimi birbirlerinin tezi ve antitezi biçiminde birleşip yeni bir üretim biçimine (senteze) dönüşüyor. Marx’ın tarihsel maddecilik anlayışının neresinde böyle şeyler var? Burada tarihsel maddecilik anlayışı açıkça tahrif edilmiş.</p>
<p><strong>(3)</strong></p>
<p>Yukarıdaki yanlışlardan hareketle, bir alttaki paragrafta Skousen akıllara durgunluk veren bir şekilde şöyle yazıyor:</p>
<p><em>Bu teoriye göre kölelik Yunan-Roma devirlerinde geçerli olan temel üretim araçları, ya da tez, olarak görülmektedir. Orta çağlarda feodalizm bunun temel antitezi hâline gelmiştir. Sentez ise kapitalizm formunda ortaya çıkmıştır, ki bu da Aydınlanmadan sonra yeni tez hâline gelmiştir. Ancak kapitalizm de bizzat kendisinin antiteziyle – sosyalizmin büyüyen tehdidi – karşı karşıya kalmıştır. Eninde sonunda bu mücadele nihaî üretim sistemi olan komünizmle noktalanacaktır.</em> (s. 168) [s. 152]</p>
<p>Bu pasajın her cümlesinde yanlış var. Yunan-Roma devrindeki kölelik temel üretim aracı değil, temel “üretim biçimi”dir. Yukarıda yazdığım gibi, feodalizm köleliğin antitezi değildir; kapitalizm de bu ikisinin sentezi değildir. Kapitalizmin Aydınlanma devrinden sonra feodalizmin antitezi olması gibi bir şey söz konusu olabilir mi? Öyle görünüyor ki, Skousen’ın ticaret ve sanayi kapitalizmi ayrımından ve bu ikisinin ne zaman ortaya çıktığından haberi yok. Yine, sosyalizm kapitalizmin “bizzat” antitezi değildir. Skousen Marx’ın böyle düşündüğünü nereden çıkartmış?</p>
<p>Marx bir üretim biçiminin kendi “iç çelişkileri” vasıtasıyla bir başka üretim biçimine dönüşeceğini söylerken, üretim sistemlerini Skousen’ın yaptığı gibi tez-antitez-sentez biçiminde göstermek akıl alır şey değil. Dahası, metinde komünizmin tarihin varacağı nihaî üretim sistemi olduğu yazıyor. Marx hangi eserinde böyle bir şey söylüyor? Böyle yazıldığında Fukuyama’nın tarihin sonunu ilân etmesi gibi, Marx’ın da ekonomik açıdan tarihin sonunu ilân ettiğini söylenmiş oluyor. Bu kadarına da “pes” demek gerek.</p>
<p><strong>(4)</strong></p>
<p>Marx hakkındaki çarpıtmalar bir sonraki sayfada da aynı şekilde devam ediyor:</p>
<p><em>Komünist Manifesto</em>’da Marx ve Engels işçi devriminin başlarında, kendi ifadeleriyle, “[kapitalist] üretim tarzını tamamıyla altüst etmenin bir aracı olması bakımından kaçınılmaz olan önlemler” olarak 10 maddelik bir liste verirler. Skousen bu listeyi aktarmadan önce şöyle yazıyor:</p>
<p><em>Her şeyden önemlisi Marx, devletin şiddetle (“zor kullanarak”) devrilip, yerine devrimci sosyalizmin kurulmasının önde gelen bir savunucusuydu. Şiddetten pek hoşlanırdı.</em> (s. 169) [s. 152]</p>
<p>Marx devletin devrimle devrilmesinden değil, işçi sınıfının devrim esnasında devleti ele geçirmesinden yanaydı. Devrim de Sokusen’ın zannettiği gibi devlete karşı değil, esas itibariyle kapitalist sisteme karşı yapılıyor. Devrimden sonra devletin “sönümlenmesi”nden bahseden Engels değil miydi? Arada Marx’ın şiddetten hoşlandığı da söylenmiş. Ama bu iddianın hangi kaynağa dayandığı belli değil.</p>
<p>Bu yanlışların ardından Skousen <em>“Bu tedbirlerden bazılarının zor kullanılmadan nasıl devreye sokulabileceğini tasavvur etmek güçtür”</em> (s. 169) [s. 152] diyerek <em>Manifesto</em>’daki listeyi eleştirmeye başlıyor. Oysa Marx ve Engels <em>Manifesto</em>’nun 1872’deki Almanca baskısına yazdıkları önsözde söz konusu 10 maddenin bazı bakımlardan eskimiş olduğunu söylerler. Bu devrimci önlemler için dedikleri şöyledir:</p>
<p><em>That passage would, in many respects, be very differently worded today. In view of the gigantic strides of Modern Industry since 1848, and of the accompanying improved and extended organization of the working class, in view of the practical experience gained, first in the February Revolution, and then, still more, in the Paris Commune, where the proletariat for the first time held political power for two whole months, this programme has in some details been antiquated.</em> (Bu pasajı internetteki Marx arşivinden aldım. Linki <a href="http://www.marxists.org/archive/marx/works/1848/communist-manifesto/preface.htm" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">şurada</span></em></a>.)</p>
<p>Türkçesi:</p>
<p><em>Pek çok açıdan, bu pasaj bugün çok farklı ifade edilebilirdi. Modern endüstrinin 1848’den bu yana attığı devasa adımlar ve işçi sınıfının buna eşlik eden gelişmiş ve genişlemiş örgütlenmesi karşısında, ilk olarak Şubat Devrimi’nde ve ardından, daha da fazla olarak, proletaryanın ilk defa politik gücü iki ayın tamamı boyunca elinde tuttuğu Paris Komünü’nde kazanılan pratik tecrübe karşısında, bu program bazı ayrıntıları bakımından eskimiş bulunuyor. </em></p>
<p>Marx ve Engels böyle yazmalarına rağmen, Skousen sanki her ikisi de hayatlarının geri kalanı boyunca bu önlemleri aynen savunmaya devam etmişler gibi yazmış.</p>
<p><strong>(5)</strong></p>
<p>Bunları yazdıktan sonra Skousen şöyle devam ediyor:</p>
<p>[Marx] <em>Özel mülkiyetin kavga, sınıf mücadelesi ve bir kölelik olduğunu öne süren teorisine dayanarak özel mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılmasından yanadır (1964: 27). “Mülkiyet hırsızlıktır” görüşünde Proudhon’la aynı fikirdedir.</em> (s. 169) [s. 153]</p>
<p>Bu pasajda da iki yanlış var:</p>
<p>(1) İlk cümlede, Marx’ın özel mülkiyetle ilgili fikirleri için Skousen <em>Komünist Manifesto</em>’nun 1964’te yayınlanan Monthly Review Press baskısını kaynak olarak göstermiş. Bu kitapta sayfa 27’de güya bunlar yazıyormuş. Tesadüf eseri, <em>Manifesto</em>’nun bu baskısı elimde bulunuyor. Aynı sayfayı açıp bakıyorum ve orada şöyle yazıyor:</p>
<p><em>The distinguishing feature of Communism is not the abolition of property generally, but the abolition of bourgeois property. But modern bourgeois private property is the final and most complete expression of the system of producing and appropriating products, that is based on class antagonism, on the exploitation of the many by the few. </em></p>
<p>Türkçesi de şöyle:</p>
<p><em>Komünizmin ayırt edici özelliği özel mülkiyetin genel itibariyle kaldırılması değil, burjuva özel mülkiyetinin kaldırılmasıdır. Fakat burjuva özel mülkiyeti, sınıf karşıtlıklarına, çoğunluğun azınlık tarafından sömürülmesine dayanan bir üretim ve mülk edinme sisteminin nihaî ve en tam ifadesidir</em>.</p>
<p>Alıntıladığım yerin neresinde Marx “özel mülkiyetin kavga, sınıf mücadelesi ve kölelik olduğunu” söylüyor ve “özel mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılmasından” bahsediyor? Bu paragrafın devamında Marx ve Engels “bu anlamdaki” diye yazarak sadece “burjuva özel mülkiyeti”nin kaldırılmasından bahsediyorlar. Hatta komünistlerin kişisel olarak edinilen özel mülkiyetin kaldırılmasını istemekle suçlandıklarını söyleyerek, “bunu kaldırmaya gerek yok” diyorlar. Anlaşıldığı üzere, ne Marx ne de Engels özel mülkiyetin “tamamen” ortadan kaldırılmasını savunuyor. Ama Skousen öyle bir şekilde yazmış ki, okuduğunuzda Marx’ın her türden özel mülkiyete karşı olduğunu düşünüyorsunuz.</p>
<p>(2) Skousen, Marx’ın mülkiyetin hırsızlık olduğu konusunda Prouhon ile aynı fikirde olduğunu yazıyor. Halbuki Proudhon’un mülkiyetin hırsızlık olduğunu söylediği <em>“Mülkiyet Nedir”</em> adlı kitabı hakkında yazdığı bir mektupta Marx şunları diyor (mektubun <a href="http://www.marxists.org/archive/marx/works/1865/letters/65_01_24.htm" target="_blank"><em>linki</em></a>):</p>
<p><em>The deficiency of the book is indicated by its very title. The question is so badly formulated that it cannot be answered correctly. (…) But as Proudhon entangled the whole of these economic relations in the general legal concept of </em>“property,” “la propriété,” <em>he could not get beyond the answer which, in a similar work published before 1789,</em> Brissot <em>had already given in the same words:</em> “La propriété’ c’est le vol.”</p>
<p><em>(…) since </em>“theft” <em>as a forcible violation of property</em> presupposes the existence of property, <em>Proudhon entangled himself in all sorts of fantasies, obscure even to himself, about true bourgeois property. </em></p>
<p>Türkçesi de şöyle:</p>
<p><em>Kitabın eksikliğini doğrudan kendi adı gösteriyor. Soru o kadar kötü formüle edilmiştir ki, doğru olarak yanıtlanması mümkün değildir. (…) Fakat Proudhon bu ekonomik ilişkilerin tümünü genel bir hukukî kavram olarak</em> “mülkiyet” (“la propriété”) <em>biçiminde karmakarışık ettiğinden, 1789’da yayınlanan benzeri bir çalışmada</em> Brissot<em>’nun aynı kelimelerde önceden verdiği yanıtın ötesine geçemiyor:</em> “Mülkiyet hırsızlıktır.” (“La propriété’ c’est le vol.”)</p>
<p><em>(…) mülkiyetin güç kullanılarak ihlâl edilmesi anlamında</em> “hırsızlık” mülkiyetin mevcut olduğunu varsaydığından <em>dolayı, gerçek burjuva mülkiyeti konusunda Proudhon kendisi için bile bulanık olan her türden fanteziyle başını derde sokmuştur. </em></p>
<p>Bunları yazan ve <em>“Felsefenin Sefaleti”</em> kitabını yayınlayan Marx, Proudhon’la nasıl aynı fikirde olabilir?</p>
<p><strong>(6)</strong></p>
<p>Marx’ın artı-değer teorisi anlatılırken şöyle bir cümle geçiyor:</p>
<p><em>Eğer gerçekte değerin tamamı emeğin ürünüyse, o zaman sermayedarların aldığı kâr ve toprak sahiplerinin kazandığı faizin tümü, çalışan sınıfın haklı kazançlarından haksız yere alınan “artık değer” olmalıydı. </em>(s. 165) [s. 149]</p>
<p>Sermayenin kazancının kâr olduğunu biliyoruz, ama toprak sahipleri ne zamandan beri “faiz” getirisi elde etmeye başladı? Toprak sahipleri “rant” elde etmiyorlar mıydı? Dahası, artı-değer nasıl oluyor da işçilerin gelirlerinden “haksız” yere alınan bir değer hâline geliyor? Marx işçilere kendi değerlerinin tam karşılığının ödendiğini (değişken sermaye ya da geçimlik ücret ödemesi) varsaymıyor mu? Böyle olduktan sonra haksızlık nerede? Marx kapitalizm eleştirisini âdaletsizlik ya da haksızlık üzerinden yapmaz.</p>
<p><strong>(7)</strong></p>
<p>Bir sonraki sayfada Skousen yanlışlarına devam ediyor:</p>
<p><em>Ve böylece günün galibi, kusursuz bir mantıkla kapitalizmin doğası gereği işçiler, kapitalistler ve toprak sahipleri arasında korkunç derecede kötü bir sınıf çatışması yarattığını – ve kapitalistlerle toprak sahiplerinin haksız bir avantaj elde ettiklerini – kanıtlamış olan Marx oldu.</em> (s. 166) [s. 150]</p>
<p>Marx’ın kapitalizmde işçiler ile kapitalistler arasında sınıf savaşımı olduğunu söylediğini biliyorum, ama “toprak sahipleri” nereden çıktı? Dahası, Marx kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin sınıf çatışmasında “haksız bir avantaj” elde ettiklerini nerede “kanıtlıyor”?</p>
<p><strong>(8)</strong></p>
<p>Başka bir yerde Skousen Marx’ın Kapital’in ilk cildini yayınladıktan sonra bir daha tam bir kitap yazmayı reddettiği yazıyor. (s. 163) [s. 147] Bu iddianın dayanağı nedir, belli değil.</p>
<p>Bir diğer yerde de Marx’ın <em>Dönüşüm Sorunu</em>’nu (Transformation Problem) asla çözemediği ve bununla hayatı boyunca boğuştuğu yazıyor. (s. 175) [s. 157] Bu da doğru değil. Marx sorunu <em>Kapital</em>’in üçüncü cildinde matematiksel olarak yanlış da olsa çözüyor. Hayatı boyunca sorunla uğraşmak da nereden çıkarılıyor?</p>
<p>Bu arada, çeviri hakkında bir şeyi belirtmek gerekiyor: Artı-değer (surplus value) terimi Türkçeye sürekli olarak “artık değer” biçiminde çevrilmiş. Bu çok yanlış bir çeviri. Artı-değer teorisine göre, artı-değer işçilerden elde edilen bir “fazlalık” (surplus) ya da ilâve değerdir, yoksa işçilerin ürettiklerinden işçilerin payları düşüldükten sonra kapitalistlere (tıpkı bir şişenin dibinde artakalan su gibi) “kalan” ya da “artan” kısım (residual) değildir. Oysa artık değer denildiğinde tam da bu son anlamı veriyor.</p>
<p><strong>(9)</strong></p>
<p>Burada da geçen yazıyla ilişkili bir ekleme yapmam gerekiyor. Yazıda Skousen’ın Hayek için Hıristiyan ve Mises için Yahudi olduğunu yazdığından bahsetmiştim. Mises’in Yahudi olduğu doğru, ancak o da Hayek gibi agnostiktir. Nitekim önceki yazıda alıntı yaptığım <em>“Hayek on Hayek”</em> adlı kitapta Hayek “ben de Mises kadar agnostiğim” diyor (s. 62). Mises’in <em>“Socialism”</em> kitabından aktatırsak:</p>
<p><em>Today the Islamic and Jewish religions are dead. They offer their adherents nothing more than a ritual. They know how to prescribe prayers and fasts, certain foods, circumcision and the rest; but that is all. They offer nothing to the mind. Completely despiritualized, all they teach and preach are legal forms and external rule. They lock their follower into a cage of traditional usages, in which he is often hardly able to breathe; but for his inner soul they have no message. They suppress the soul, instead of elevating and saving it. </em>[s. 370] (Alıntı şu <a href="http://www.amazon.com/SOCIALISM-Lib-Works-Ludwig-Mises/dp/0913966622/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1271585749&amp;sr=8-1" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">baskıdan</span></em></a>.)</p>
<p>Türkçesi:</p>
<p><em>Bugün İslâm ve Yahudi dinleri ölüdür. Kendilerine bağlı olanlara ayinlerden başka bir şey sunmazlar. Dua etmeyi ve oruç tutmayı, belirli yiyecekleri, sünnet olmayı ve diğer şeyleri nasıl emredeceklerini bilirler; fakat hepsi bu kadardır. Düşünsel açıdan verecekleri hiçbir şey yoktur. Maneviyattan tamamıyla arınmış hâlde, tüm öğrettikleri ve vaaz ettikleri şey hukukî biçimlerden ve dış yaşama ait kurallardan ibarettir. Takipçilerini içinde çoğu kez zorlukla nefes alabildikleri geleneksel davranışlardan oluşan bir kafese kilitlerler; fakat onların ruhlarına verecekleri hiçbir mesajları yoktur. Ruhu yüceltmek ve korumak yerine baskı altına alırlar. </em></p>
<p>Bu alıntıladığım yer (çevirisi sorunlu da olsa) kitabın Liberte Yayınları’ndan çıkan <a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=Nw==&amp;kat=&amp;kat1=" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">çevirisinde</span></em></a> sayfa 456’ta da yazıyor.</p>
<p style="text-align: center">* * *</p>
<p>Şimdiye dek yazdıklarım elbette kitabı çeviren ve basan kişilerin emeklerini eleştirme amacını taşımıyor. Belki yayınevi, içinde iktisatçıların kişiliklerine ait bilgiler olduğu ve kolay okunabildiği için kitabın diğer iktisat tarihi kitaplarına kıyasla daha fazla satabileceğini düşünmüş olabilir. Bunda garipsenecek hiçbir şey yok. İktisatçılar hakkında bu tarz bilgilerin olduğu bir kitap, konuların sıkıcı havasından uzaklaşmak isteyenlerin işine yarayacaktır. Nitekim kötü yazılmış sıkıcı bir kitabın hevesli yeni bir öğrencinin hevesini kursağında bırakması ve onu konudan soğutması muhtemeldir.</p>
<p>Doğa bilimlerinde olan türden bir nesnelliği toplumsal bilimlerden beklemek mümkün değildir. İktisat bilimi insan eylemleriyle ilişkili bir bilim dalıdır. Bu durum diğer toplumsal bilimler için de geçerli bir durum ortaya çıkarır: iktisat biliminin nesnesi olan insan aynı zamanda bu bilimi yapan iktisatçının kendisidir. Dolayısıyla iktisatçının kendini içinde bulunduğu konumdan (kültüründen, toplumundan, dünya görüşünden vs.) sıyırıp incelediği olgulara tarafsız bir gözle bakması ancak sınırlı derecede olabilir. Önemli olan, bunun daima akılda tutulması ve kişinin kendini zaman zaman kendi dünya görüşüne kaptırmaktan kaçınması ya da bunu yapmaya başladığı anda durumu fark etmesidir  – elbette kolay bir şey değil bu.</p>
<p>Maalesef Skousen’ın kitabında bu farkındalığı en alt düzeyde dahi göremiyoruz. Skousen’ın yanlı yazdığını başta belirtmiş olması, yapılan yanlışlar ve çarpıtmalar dikkate alındığında geçerli bir mazeret sunmuyor. Zira bu tarz bir kitaptan sadece yanlış bilgi edinilmiyor; bunun yanında çok daha vahim olan, belki de bir bilim dalı için en tehlikeli iki şey de ediniliyor: dogmatizm ve önyargı. Burada dogmatizm piyasa ekonomisinin üstünlüğü, önyargı da piyasa ekonomisini savunan görüşlerin dışında kalan neredeyse tüm görüşlerin yanlış olduğu şeklinde ortaya çıkıyor.</p>
<p>Kitabın onu okuyanları hiç bilgilendirmediğini ileri sürmüyorum, fakat böyle bir kitabın bu işlerle ciddi şekilde uğraşmak isteyen kişilerin bilgilerine yararlı anlamda çok fazla şey katacağını sanmıyorum. Bilimsel bir kitaptan beklenen şey, belirli iktisadî görüşleri kötülemek (hatta çarpıtmak) ve sadece tek bir doğrunun olduğu fikrini dayatmak olmasa gerek.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/04/18/mark-skousen-%e2%80%93-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mark Skousen – İktisadî Düşünce Tarihi (Modern İktisadın İnşası): Bilgi Yanlışları ve Çarpıtmalar (1)</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/04/12/mark-skousen-%e2%80%93-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-1/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/04/12/mark-skousen-%e2%80%93-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Apr 2010 20:45:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=1284</guid>
		<description><![CDATA[Ne zamandan beridir Mark Skousen’ın “İktisadî Düşünce Tarihi” (Modern İktisadın İnşası) kitabı hakkında yazmak istiyordum. Hem etrafımdan işittiklerimden hem de siteye bırakılan kimi yorumlardan anladığım kadarıyla Skousen’ın kitabı oldukça beğenilen bir kitap. 2003 yılında ilk çıktığında kitabı ben de okumuş ve beğenmiştim; fena değildi, hatta beni sıkmayan ilk iktisat tarihi kitabıydı. Ama ilgilendiğim konular hakkında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.liberte.com.tr/resimler/b2-27.jpg" alt="" width="198" height="292" /></p>
<p>Ne zamandan beridir Mark Skousen’ın <em>“İktisadî Düşünce Tarihi” (Modern İktisadın İnşası)</em> kitabı hakkında yazmak istiyordum. Hem etrafımdan işittiklerimden hem de siteye bırakılan kimi yorumlardan anladığım kadarıyla Skousen’ın kitabı oldukça beğenilen bir kitap. 2003 yılında ilk çıktığında kitabı ben de okumuş ve beğenmiştim; fena değildi, hatta beni sıkmayan ilk iktisat tarihi kitabıydı. Ama ilgilendiğim konular hakkında zamanla daha fazla okudukça kitap hakkındaki fikrimi yavaş yavaş değiştirdim.</p>
<p>Kitabı ilk okumaya başladığınızda üslubu ve konuları ele alış tarzı hoşunuza gidiyor. İktisat tarihi kitaplarının ne kadar sıkıcı olduğu düşünüldüğünde, bu kitap diğerlerinin arasından hemen sıyrılıyor. Konular anlatılırken önce iktisatçıların özel yaşamlarından ve yer yer “garip” kişisel özelliklerinden bahsediliyor, sonra bu iktisatçıların teorileri basit bir dille anlatılıyor. Bölüm aralarına yerleştirilen kutucuklarda da diğer ilgi çekici konular hakkında bilgiler veriliyor. Kişiyi sıkmayan ve nispeten eğlenceli bir tarzda yazıldığı için, kitaba başladıktan sonra okumaya kolayca devam edebiliyorsunuz. Eminim, bu türden meselelerle ilgilenen birçok kişinin iktisat tarihi kitabı olarak okudukları ve yazım tarzı nedeniyle de sürekli dönüp baktıkları tek kitap bu olsa gerek.</p>
<p>Bununla birlikte, kitabın (sonradan bahsedeceğim yanlışlar dışında) iki kötü özelliği var. İlk olarak, iktisatçıların kişisel yaşamlarına ait “magazinsel” sayılabilecek bilgilere normalde böyle bir kitapta olması gerekenden daha fazla yer ayrıldığı için, bu kişilerin teorileriyle ilgili bölümler nispeten zayıf kalmış. Gerçi kimin ne dediği, neyi savunduğu az çok öğreniliyor, ama bu bilgiler çok yüzeysel kalıyor. Herhalde kitabın daha da kalınlaşacağı düşünüldüğünden teorilerin fazla derinine inilmemiş ve verilen bilgiler kimi yerlerde yetersiz kalmış.</p>
<p>İkinci olarak, kitap çok yanlı bir bakış açısıyla yazılmış. Her ne kadar Skousen kitabın (kendisinin “doğal özgürlük sistemi” adını verdiği) belirli bir bakış açısıyla yazıldığını ve bir hayli dik kafalı olduğunu en başta belirtse de, bu türden ifadelerin dozu zaman zaman fazla aşırıya kaçmış ve Skousen’la hemfikir olmayan (yani piyasa ekonomisini savunmayan) iktisatçıların alaycı bir şekilde yapılan yergisine dönüşmüş. Bu “renkli karalamalar” belki bir liberali kitabı okurken fazlasıyla tatmin edebilir, ama belirli bir nesnellik beklentisi olan kişinin bunlardan hayal kırıklığına uğrayacağı aşikâr.</p>
<p><span id="more-1284"></span>Esas meseleye gelirsek, ne yazık ki Skousen’ın kitabında sürekli olarak bilgi yanlışları ve çarpıtmalar var. Gerçi bir iktisatçıdan tüm iktisat teorileri hakkında bilgi sahibi olmasını ya da bunları yeter düzeyde bilmesini bekleyemezsiniz. Herkesin uzmanlık alanı farklıdır. Ancak Skousen’ın yaptığı öyle hatalar var ki, bunları bu konularla uğraşan bir akademisyenin yapması mümkün değil. Üstelik bunların bir kısmının genel bilgi kapsamına girdiği de söylenebilir. İşin ilginç yanı, Skousen üniversitede ders veriyormuş. Ders veren biri böyle yanlışları nasıl yapar?</p>
<p>Çarpıtmalara da çoğunlukla Marx’la ilgili bölümde rastladım. Bir kişinin düşüncelerini beğenmemesi yüzünden Marx’ı eleştirmesi başka şey, aynı nedenden dolayı Marx’ın dediklerini eğip bükmesi başka şey. Maalesef kitapta bu ikincisine ait örnekler var. Bunların bir kısmı hem Marx’ın hem de kapitalizmi eleştiren diğer iktisatçıların özel yaşamlarının anlatıldığı bölümlere ait. Bu şekilde Skousen kitap boyunca kendisiyle aynı fikirde olmayanları her fırsatta âdeta karalıyor. Schumpeter gibi sosyalist olmayan biri bile buna maruz kalmış. Eğer Türkiye’deki liberaller kapitalizm savunularını ve Marksizm’e karşı çıkışlarını Skousen’ın kitabındaki tarzda bilgi yanlışlarına dayandırıyorlarsa yazık.</p>
<p>Kitapta yer alan tüm konuların uzmanı olmadığım için, sadece aşina olduğum konularda karşılaştığım yanlışları ve çarpıtmaları yazdım. Diğer konularda çalışan kişiler kitabı okuduklarında belki kendi araştırma alanlarına ait bu türden örnekler görebilirler. Açıkçası, benim gördüklerimden sonra diğer konularda da yanlışların ve çarpıtmaların bulunması ihtimalinin az olmadığını düşünüyorum – bu benim tahminim tabii.</p>
<p>Yaptığım alıntılarda Türkçe baskıdaki sayfa numaralarını normal parantezler, İngilizce baskıdaki sayfa numaralarını da köşeli parantezler içinde gösterdim. Türkçe baskı olarak kitabın 2003 yılında Liberte Yayınları’ndan çıkan ilk baskısını kullandım. Kitabın son (dördüncü) baskısı Adres Yayınları tarafından yapılmış. Yanlış ve çarpıtmaların sonraki baskılarda düzeltilip düzeltilmediğini bilmiyorum. Ama hem Liberte hem de Adres yayınları Liberal Düşünce Topluluğu’nca yürütüldüğünden, bunların düzeltilmeden aynen bırakılmış olmaları kuvvetle muhtemel. Hatta kitabın yazının başına koyduğum dördüncü baskısının resmine bakarsanız, kapakta alt başlıkta &#8220;iktisadın&#8221; yerine yanlışlıkla &#8220;ikdisadın&#8221; yazıldığını görürsünüz. (Kitabın Liberte Yayınları’ndaki sayfası <em><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=Mjc=" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em>.) İngilizce baskı olarak da 2001 yılında M. E. Sharpe’dan çıkan ilk baskıyı kullandım. (Amazon <em><a href="http://www.amazon.com/Making-Modern-Economics-Lives-Thinkers/dp/0765604809" target="_blank"><span style="color: #0000ff">linki</span></a></em>.)</p>
<p>Bu yazıda Avusturya Okulu’yla ilgili yanlışları göstereceğim. İkinci yazıda da Marx’la ilgili yanlış ve çarpıtmalardan bahsedeceğim. Skousen gibi düşüncelerinin Avusturya Okulu’na yakın olduğunu tahmin ettiğim biri, bu iktisat okulunun üyesi olan iktisatçılar hakkında nasıl da böyle yanlış şeyler yazmış, hayret. (Meraklısı için Amerika’daki Mises Enstitüsü’nün sitesindeki bir eleştiri yazısı <a href="http://mises.org/misesreview_detail.aspx?control=178" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">şurada</span></em></a>.)</p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Ludwig von Mises’in enflasyonla ilgili görüşlerinin anlatıldığı kısımda Skousen şöyle bir olay aktarıyor:</p>
<p><em>Sonunda hiper-enflasyonun doruğunda, bir Milletler Cemiyeti komisyonu Viyana’ya gönderildi. Kaygı içindeki Avusturya hükümet yetkililerinin yanı sıra, Mises’i de ziyaret ederek bu korkunç enflasyona nasıl son verileceği konusunda tavsiyesini aldılar. Mises pervasızca karşılık verdi, “Benimle bu binada gece yarısı saat 12’de buluşun, size o zaman söyleyeceğim.” Görevliler kafalarını şaşırmış bir edayla salladılar, fakat sonunda razı oldular. Onunla gece yarısı belirlenen yerde buluştular, endişeli bir şekilde sordular, “Profesör Mises, bu enflasyonu nasıl durdurabiliriz?” Şöyle karşılık verdi, “Şu gürültüyü işitiyor musunuz? Onu kesin!” O bina devletin banknot matbaasına dönüşmüştü, gece gündüz yeni banknotlar basıyordu. Sesin susturulması, Avusturya hükümetinin yaptığı yegâne şeydi ve enflasyon sona ermişti (Hayek 1994: 70).</em> (s. 325-6) [s. 289]</p>
<p>Skousen anlattığı bu “hikâye” için 1994’te yayınlanan ve Hayek’le yapılan bazı röportajların derlendiği <em>“Hayek on Hayek”</em> adlı kitabı kaynak olarak göstermiş. (Amazon linki <a href="http://www.amazon.com/Hayek-Autobiographical-Dialogue-Collected-Works/dp/0226320626/ref=tmm_hrd_title_0" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">şurada</span></em></a>. Aşağıda kitabın bu baskısını kullandım.) Öncelikle, Skousen’ın alıntı yaptığı kitapta olay sayfa 70’te değil, 60’ta anlatılıyor. Olayı anlatan da Hayek değil, onunla röportaj yapan kişi. Kitapta şöyle yazıyor:</p>
<p><em>There is a story, perhaps apocryphal, that Mises was asked during this inflation how to stop it. And he said, “Meet me at 12 o’clock at this building.” And it turned out at 12 midnight they met him at the printing office, where they were printing the money. And they said, “How can we stop this inflation?” And he said, “Hear that noise? Turn it off.”</em> [s. 60]</p>
<p>Türkçesi de kabaca şöyle:</p>
<p><em>Bir hikâye var, belki uydurmadır, bu enflasyonun olduğu sırada Mises’e bunu nasıl durdurabileceklerini sormuşlar. O da şöyle demiş: “Benimle bu binada saat 12’de buluşun. Sonuçta, para basılan basımevinde gece yarısı saat 12’de buluşmuşlar ve şöyle demişler: “Bu enflasyonu nasıl durdurabiliriz?” O da, “Şu sesi duyuyor musunuz? Kesin onu!” demiş. </em></p>
<p>Olayı anlatan kişi bunun uydurma olabileceğini söylemesine rağmen Skousen olayı sanki gerçekten yaşanmış gibi uzun uzun anlatmış. Üstelik işin içine “drama” da katmış: Güya görevliler kafaları karışmış hâlde başlarını sallamışlar, endişeli bir şekilde sormuşlar, Mises pervasızca karşılık vermiş. İyi de, bunlar nerede yazıyor? Yukarıda asıl kitaptan alıntıladığım yerde böyle şeyler var mı? Kitapta Hayek bu olay hakkında tek kelime söz etmiyor bile.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p>Mises ve Hayek’in iktisadî planlamaya karşı çıkışları hakkında şöyle yazmış Skousen: <em>“Ekonomideki yüksek cehalet derecesi, Mises ve Hayek’in sosyalist merkezî planlama olasılığını görmezden gelmelerinin nedenlerinden biridir,”</em> (s. 354). İngilizcesi de şöyle:<em> “The high degree of ignorance in the economy is one reason Mises and Hayek dismissed the possibility of socialist central planning,” </em>[s. 315].</p>
<p>Türkçe çeviri hakkında iki şey söylemek lazım: (1): “Ignorance” kelimesi “cehalet” şeklinde çevrilebilir, ama Hayek’in ekonomide bilginin rolüne yaptığı vurgu dikkate alındığında, kelimenin “bilgisizlik” olarak çevrilmesi daha uygun görünüyor. Hayek genel itibariyle cehaletten değil, bilgi eksikliğinden bahseder. Hem, cehalet kelimesinin bilgisizlikten daha geniş bir anlamı var. (2) “Dismiss” kelimesi “görmezden gelme” olarak çevrilmiş. Oysa Mises ve Hayek iktisadî planlamayı eleştirdiklerine göre bunu görmezden geliyor olamazlar. Kelimenin doğru çevirisi “reddetme” olacak – yani Mises ve Hayek böyle bir ihtimali reddediyorlar.</p>
<p>Cümledeki bilgi yanlışına gelince; planlamaya karşı çıkışta Hayek bilginin rolünden bahsetmekle birlikte, Mises bilgiyi bir karşı argüman olarak kullanmaz. Eleştirisini fiyat mekanizmasından hareketle yapar ve fiyatların olmadığı bir yerde etkin kaynak dağılımı olamayacağını söyler. Hayek’in tersine, Mises planlamacıların planlama yapmaları için gerekli olan tüm bilgiyi bildiklerini varsayar. <em>“Human Action”</em> kitabından bir alıntıyla gösterelim:</p>
<p><em>Yöneticinin kendi yaşadığı döneme ait bütün teknolojik bilgiyi kullandığını varsayalım. Bundan başka, bu kişi mevcut tüm maddî üretim araçlarının tam bir envanterine ve istihdam edilebilir işgücünü gösteren bir listeye de sahip olsun. Bu açılardan, bürolarında topladığı bilirkişi ve uzmanlar yığını ona eksiksiz bilgi sağlayacak ve soracağı tüm sorulara doğru cevap verecektir. (…) Bu sorun sadece seçilen nihaî hedeflere ulaşmak için kullanılacak araçlarla ilgilidir.</em> (<em>&#8220;Human Action&#8221;</em>, 4. basım, San Francisco: Fox &amp; Wilkes, 1996, s. 696-7)</p>
<p><strong>(3)</strong></p>
<p>Sosyalist Hesaplama Tartışması’ndan bahsedilen bir paragrafta şunlar yazıyor:</p>
<p><em>Ludwig von Mises, 1920’de yazdığı</em> “Sosyalist Ülkelerde Ekonomik Hesaplama” <em>isimli bir makalede tamamen ekonomik yönden sosyalizmin bir eleştirisini yaparak, o zamanın kolektivist ruhunu sorgulayan ilk kişi idi. Mises, bu konu üzerine, sosyalistlerin 1917 devrimini takiben Rusya’da bir gerçek-dünya komünist devleti yaratma düşüncesini büyük bir iştahla yürekten onaylamalarına ve İtalyan Enrico Barone’un 1908’de sosyalist üretimin matematiksel formülasyonunu yapmasına karşı çıkmak amacıyla yazmıştır.</em> (s. 468) [s. 414]</p>
<p>İlk olarak; Mises’in 1920’deki makaleyi yazmasının nedeni Barone değil, Viyana Çevresi’nin bir üyesi olan sosyolog Otto Neurath idi. Neurath o dönemde savaş ekonomisi olarak bilinen bir düşüncenin savunucusu olarak isim yapmıştı ve savaş esnasında ortaya çıkan merkezî planlamanın barış döneminde de sürdürülmesini savunuyordu. Hatta Mises’in Barone’nin makalesinden haberi olup olmadığı belli değildir. Bazı iktisatçılar Mises’in makaleden haberi olmadığını söylerler. (Meraklıları için Neurath’ın savaş ekonomisini anlattığı makalesi şurada: Otto Neurath, <em>“Through War Economy to Economy in Kind”</em>, <strong>Empricism and Sociology</strong>, Ed. Marie Neurath ve Robert S. Cohen, Dordrech, Holland: D. Reidel, 1973, s. 121-157.)</p>
<p>İkinci olarak; Barone makalesinde sosyalist ekonomide fiyatların belirlenmesi sorununu ele almıştı; ancak amacı, sorunun çözümü için kullanılabilecek gerçek bir mekanizma geliştirmek değil, merkezî planlama otoritelerinin karşılaşacağı değer sorununun yeni bir formülasyonunu yapmaktı. Barone makalesinde ne kolektivizm lehine ne de aleyhine argüman ileri sürüyordu; temel amacı kolektivist rejimin temel izahındaki bazı yanlışları ve çelişkileri ortadan kaldırmaktı. Dolayısıyla, formel benzerliklerden hareketle kolektivist programın uygulanabilirliğine dair bir sonuç çıkarmak mümkün değildi. Nitekim Barone’ye göre, <em>“(…) kolektivist rejimdeki üretimin ‘anarşik’ üretimde olandan temel itibariyle daha farklı bir tarzda düzenlenebileceğini hayal eden doktrinlerin ne kadar gerçek dışı oldukları aşikârdır.” </em>(Enrico Barone, <em>“The Ministry of Production in the Collectivist State”</em>, <strong>Collectivist Economic Planning</strong>, Ed. F. A. Hayek, London: George Routledge &amp; Sons, 1935, s. 245.)</p>
<p><strong>(4)</strong></p>
<p>İlginç bir şekilde, Skousen Hayek için şöyle yazmış: <em>“Hayek Hıristiyandı, Mises Yahudiydi,”</em> (s. 330) [s. 293]. Mises Yahudiydi, ama Hayek Katolik olarak doğmasına ve vaftiz edilmesine rağmen Hıristiyan değil, agnostikti. Bir önceki yazımda <a href="http://marksistarastirmalar.org/pdfs/friedrich_von_hayek_roportaj1.pdf" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">linkini</span></em></a> verdiğim röportajlarının ilkinde son sayfada şöyle diyor Hayek:</p>
<p><em>Tanrı kelimesinin anlamını hiçbir zaman anlamadım. Bunun kanunları muhafaza etmek için önemli olduğuna inanıyorum. Fakat şunda ısrar ediyorum ki, tanrı kelimesinin anlamını bilmediğimden dolayı tanrının varlığına inandığımı ya da inanmadığımı söyleyemem.<br />
</em><br />
Yine, son kitabı <em>“The Fatal Conceit”</em>de şunları yazıyor (alıntıyı şu <em><a href="http://www.amazon.com/Fatal-Conceit-Errors-Socialism-Collected/dp/0226320669/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1271103024&amp;sr=8-1" target="_blank"><span style="color: #0000ff">baskıdan</span></a></em> aldım.):</p>
<p><em>(…)  bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmediğimi itiraf etmem gerekiyor. Terimin her türlü antromorfik, kişisel ya da animistik yorumunu, pek çok insanın bu terime bir anlam vermeyi başardığı yorumları kesinlikle reddediyorum. İnsana benzer ya da akla benzer şekilde hareket eden bir varlık düşüncesi, bana daha ziyade insan benzeri aklın becerilerinin kibirli bir şekilde abartılmasının bir ürünüymüş gibi geliyor. </em>(s. 139)</p>
<p><strong>(5)</strong></p>
<p>Ludwig von Mises’in kardeşi Richard von Mises’ten bahsedilen paragrafta şöyle yazıyor:</p>
<p><em>Richard, bir filozoflar grubu olan Viyana Çevresi’nin üyesiydi. Grupta, teorilerin test edilmesinde empirik kanıtların kullanımını öngören mantıksal pozitivizmi savunan Ludwig Wittgenstein ve Karl Popper da vardı.</em> (s. 328) [s. 291]</p>
<p>Skousen’a göre hem Wittgenstein hem de Popper Viyana Çevresi denilen grubun üyesiymiş. Oysa gerçek bunun tam tersi. Daha önce başka bir yazımda bahsettiğim <em>“Wittgenstein’ın Maşası”</em> (Çev. Aslı Biçen, Yapı Kredi Yayınları, 2. baskı, 2004) adlı kitaptan aktarayım:</p>
<p><em>Çevre, Karl Popper’le Wittgenstein arasındaki ilk felsefi bağlantıyı da kurmuştu. Wittgenstein üyeliği ve sahiplenilmeyi reddetse de onlar Wittgenstein’ı şeref üyesi ve kılavuz olarak görüyorlardı. Popper üye olmak istese de olamamış, muhalefet rolünü üstlenmişti.</em> (s. 132)</p>
<p>Popper Çevre’ye muhalefet ettiğine göre mantıksal pozitivizmi savunuyor da olamaz. Nitekim otobiyografisinde (<em>&#8220;Bitmeyen Arayış&#8221;</em>, Çev. Mustafa Acar, Plato Film Yayınları, 2006) <em>“Mantıksal Pozitivizmi Kim Öldürdü”</em> başlığı altında şunları yazıyor:</p>
<p><em>Bugünlerde herkes biliyor ki, mantıksal pozitivizm ölüdür. Ancak ‘Bunun sorumlusu kim?’ veya daha çok ‘Bu işi kim yaptı?’ şeklinde bir sorunun sorulması gerektiği kimsenin aklına gelmiyor gibi görünmektedir. Korkarım sorumluluğu kabul etmem gerekiyor.</em> (s. 122.)</p>
<p><strong>(6)</strong></p>
<p>Üç tane de Avusturya Okulu dışında kalan ufak yanlış verelim. İlki yine Skousen’a ait:</p>
<p>(1) Kitapta Hayek’in Böhm-Bawerk’in Viyana Üniversitesi’nde verdiği seminerlere katıldığı yazılmış. (s. 204) [s. 186] Oysa Hayek’in Viyana Üniversitesi’ne giriş tarihi 1918. Böhm-Bawerk’in ölüm tarihi ise 1914. Bu durumda Hayek seminerlere nasıl katılabilir?</p>
<p>Son iki yanlış da Türkçe çeviriden kaynaklanıyor – yani Skousen yanlış yapmamış!</p>
<p>(2) Mises’in sosyalist ekonomi üzerine olan <em>“Economic Calculation in the Socialist Commonwealth”</em> makalesini Hayek’in İngilizceye çevirdiği yazılmış. (s. 468) Makaleyi çeviren Hayek değil, S. Adler. Hayek ise sadece makaleyi editörlüğünü yaptığı <em>“Collectivist Economic Planning”</em> adlı kitapta yayınlıyor. (Meraklısı için makale <em><a href="http://mises.org/econcalc.asp" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em>.)</p>
<p>(3) Türkçe kitapta şöyle yazıyor: <em>“Mises’in en ünlü öğrencilerinden birisi olan Joseph Schumpeter bile, hocasının tezini reddetmiştir.”</em> (s. 469) Oysa İngilizcesi şöyle: <em>“Even Joseph Schumpeter, one of Mises’s most illustrious classmates, rejected Mises’s thesis.”</em> [s. 415]</p>
<p>Türkçe çeviride “classmate” (sınıf arkadaşı) kelimesi öğrenci diye çevrilmiş ve araya İngilizce metinde olmayan “hoca” kelimesi sokulmuş. İngilizcesinde sınıf arkadaşı denmesinin nedeni, Schumpeter ve Mises’in Viyana Üniversitesi’nde okurken Böhm-Bawerk’in seminerlerine birlikte katılmış olmalarından kaynaklanıyor – yani ikisi de öğrenci, biri diğerinin hocası değil.</p>
<p><strong>(7)</strong></p>
<p>Bu defa da Joseph Schumpeter’e ait bir paragraf dolusu çarpıtmayla karşı karşıyayız. Bunları aşağıda düzelttim. Kaynak olarak Schumpeter’in <em>“Prophet of Innovation” </em>adlı biyografisini kullandım (Amazon <a href="http://www.amazon.com/Prophet-Innovation-Schumpeter-Creative-Destruction/dp/0674034813/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1271085631&amp;sr=8-1" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">linki</span></em></a>). Parantez içindeki sayfa numaraları bu biyografiye ait. Önce Skousen’ın yazdıklarını aktaralım:</p>
<p><em>Schumpeter’ın aşk hayatı, en basit ifadeyle, garipti. 1906’da, Londra ziyareti sırasında, aniden kendisinden 12 yaş büyük bir İngiliz kadınla evlendi. Bonn’da ders vermek amacıyla Batı Avrupa’ya geri döndüğünde onu terk etti, ama kendisini resmî olarak hiçbir zaman boşamadı. Bir dizi evlilik dışı ilişkiden sonra, o zaman 32 yaşında olan Schumpeter, kalbini 12 yaşındaki(!) Annie Reisinger isimli birine kaptırdı. Kadının eğitimini alması ve yaşı geldiğinde de kendisiyle evlenmesi için birtakım hazırlıklar yaptı. 1925 Kasımı’nda, 22 yaşında olan Annie ile 42 yaşında olan Joseph bir Lutheryen kilisede (kendisi Katolik olmasına rağmen) evlendiler.</em> (s. 473) [s. 418]</p>
<p>Şimdi de bunları düzeltelim:</p>
<p>(1) 1913 yılında Columbia Üniversitesi o dönem Avusturya’daki Graz Üniversitesi’nde hocalık yapan Schumpeter’i iki seminer vermesi için Amerika’ya davet ediyor. Amerika’ya gelmek istemeyen Schumpeter’in karısı ise İngiltere’ye gidiyor. Schumpeter Amerika’da beş ay kalıyor ve Avusturya’ya döndükten üç ay sonra I. Dünya Savaşı başlıyor. Savaş yüzünden Schumpeter’in o esnada hâlâ İngiltere’de olan karısı Avusturya’ya dönemiyor. Dört sene süren savaş ve sonrasındaki üç senelik karışıklık dönemi boyunca aralarındaki ilişki yavaş yavaş kopuyor. Sonunda 1920’ye gelindiğinde karısını yedi senedir görmemiş olan Schumpeter evliliklerinin fiilen bittiğine karar veriyor. (s. 88) Dolayısıyla ortada savaş yüzünden bitmiş bir evlilik var – terk etme değil!</p>
<p>(2) Viyana’da annesiyle yaşayan Schumpeter aynı apartmanda oturduklarından dolayı Annie’yi çocukluğundan beri tanıyor. Daha sonra Schumpeter Graz şehrindeki üniversiteye hoca olarak gidiyor, ancak annesi aynı yerde oturmaya devam ediyor. Schumpeter Annie’yi arada Viyana’ya annesini ziyarete geldiğinde görüyor. Annie 17 yaşına geldiğinde ikisi mektuplaşmaya başlıyor, zaman zaman da birlikte geziyorlar. Schumpeter’in yıllardır tanıdığı Annie’yle evlenmeyi düşünmeye başlaması ise kız 22 yaşındayken oluyor. (s. 113-117) Dolayısıyla Schumpeter’in 12 yaşındaki bir kıza gönlünü kaptırması söz konusu değil – nerede kaldı aynı kızı yıllarca evliliğe hazırlamak!</p>
<p><strong>(8)</strong></p>
<p>Diğer yanlışlara kıyasla daha küçük iki bilgi yanlışı da Schumpeter’in 1934’te İngilizceye çevrilen <em>“The Theory of Economic Development” </em>adlı kitabı hakkında yapılmış. Skousen’ın dediğine göre:</p>
<p>[Schumpeter] <em>1906’ta mezun olduktan sonra, ilk kitabı olan ve Mises’in</em> Para ve Kredi Teorisi <em>(1912) ile aynı yıl yayınlanan</em> Ekonomik Gelişme Teorisi’ni <em>(1934 [1912]) yazdı.</em> (s. 472) [s. 417]</p>
<p>Cümlede aynı anda iki bilgi yanlışı var. İlk olarak, Schumpeter’in ilk kitabı 1908’de yayınladığı <em>“Das Wesen und Hauptinhalt der theoretischen Nationalokonomie” </em>adlı kitabıdır (İngilizcesi: <em>“The Nature and Essence of Theoretical Economics”</em>). İkinci olarak, <em>“The Theory of Economic Development”</em> kitabı Mises’in parayla ilgili kitabıyla aynı yıl değil, ondan bir yıl önce, yani 1911’de <em>“Theorie der wirtschaftlichen Entwicklung”</em> adıyla yayınlanıyor.</p>
<p>Yazının ikinci bölümü <a href="http://iktisadiyat.com/2010/04/18/mark-skousen-%e2%80%93-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-2/" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">burada</span></em></a>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/04/12/mark-skousen-%e2%80%93-iktisadi-dusunce-tarihi-modern-iktisadin-insasi-bilgi-yanlislari-ve-carpitmalar-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Murat Çokgezen Röportajı &#8211; 2</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/04/03/murat-cokgezen-roportaji-2/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/04/03/murat-cokgezen-roportaji-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Apr 2010 16:12:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=1241</guid>
		<description><![CDATA[Bir diğer sorum da hocam, yeni açılan özel üniversiteler ve devlet üniversitelerindeki durumla ilgili. Durum iki tarafta da aynı. Yani iktisat ve işletme bölümleri hemen açılıyor. Bir masa, bir hoca, tamam. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz, iktisat eğitiminin kalitesi bağlamında, nelerdir hocam? Tabii bu şekilde açılan üniversitenin eğitimi de ona göre oluyor. Bu şekilde oradan yetişen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.barisurhan.com/murat_hoca_son.jpg" alt="" width="316" height="210" /></p>
<p style="text-align: left;">
<p><em>Bir diğer sorum da hocam, yeni açılan özel üniversiteler ve devlet üniversitelerindeki durumla ilgili. Durum iki tarafta da aynı. Yani iktisat ve işletme bölümleri hemen açılıyor. Bir masa, bir hoca, tamam. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz, iktisat eğitiminin kalitesi bağlamında, nelerdir hocam?</em></p>
<p>Tabii bu şekilde açılan üniversitenin eğitimi de ona göre oluyor. Bu şekilde oradan yetişen adam işe yaramıyor, bu yüzden bunlara talep de düşük oluyor. Herkes belirli, kurumlaşmış yerleri tercih ediyor. Ama bu okullar da isteniyor, ben bunu da tartışamam. Yani vatandaş ben kötü iktisat eğitimi istiyorum diyorsa ne yapacaksın? Biraz önce de söyledim, adam ben Serçe’ye binmek istiyorum diyor, biz ise yok, illa Cadillac’a bineceksin diyoruz. Bırak, adam neye istiyorsa ona binsin. Yeter ki neye bindiğini bilsin. Burada önemli olan, eğitim kaliteleri arasındaki farkın vergi veren kişiler tarafından bilinmesi. Özel üniversiteler bunlara kendileri katlanıyor, ama devlette durum farklı. Bu kötü eğitimi finanse etmeye vergi verenler razıysa, benim için sorun yok. Ama kurumlar arasındaki bu fark tüm vergi verenler tarafından bilinsin istiyorum.</p>
<p><span id="more-1241"></span></p>
<p><em>Üniversitelerdeki akademik performans da ayrı bir konu. Sizin bu konuda bir çalışmanız var. Bu çalışmanızdan biraz bahsedebilir misiniz?</em></p>
<p>Söylediğim gibi, akademisyenlerin iyisi var kötüsü var. Bu olacak, kaçınılmaz bir şey. Yalnız Türkiye’de şöyle bir durum var: İyi ile kötü arasındaki fark bilinmiyor. Dolayısıyla insanlar da bu farkı belirtmek istemiyor. Bakıyorsun, herkes profesör olmuş. Nobel’i alan da profesör, hiç doğru düzgün okuma-yazma bilmeyen de profesör. Dolayısıyla bunun birtakım kriterlerinin olması lazım. Para kazanmak için insanların birtakım bedeller ödemesi gerekli. Bu konularda kriter koymak gerçekten zor. Ama bence, tartışmalı da olsa birtakım kriterler koyarak bunları belirlemeye çalışmak hiç kriter olmamasından daha iyidir. Biliyorsunuz, doçentliğe yükselmek için bir yabancı dil barajı var. Şu anda insanlar bu baraja takılıyorlar. Demek ki, Türkiye’de birçok doçent ve profesör bir yabancı dili doğru düzgün konuşamıyor. Bunu yapamıyorsa uluslararası literatürü takip edemiyor demektir. Bırakın yayın yapmayı, dünyada ne olduğundan haberi yok demektir.</p>
<p>Bir akademisyenin iki tane alternatifi var: (1) Çalışıp yabancı dili öğrenmek – bu zor bir şey; (2) Yabancı dil barajının kalkması için kulis yapmak – bu daha kolay. Sanırım bundan önceki hükümet döneminde oldu. Hükümete baskı yaptılar, kanunu değiştirdiler, baraj düşürüldü. Hatta bir kereliğine mahsus olarak düşürüldü. Ondan sonra bunlar doçent oldular.</p>
<p>Dışarıdan bakan bir insan açısından, yani vergi veren bir kişi açısından baktığınızda, bu kişi “adam doçent olmuş, helal olsun aldığı paraya” diyor. Vergi veren hiç kimse, örneğin bir profesöre verdiği parayı sorgulamıyor. Bunların arasında bu parayı hiç hak etmeyen adamlar olduğunu bilmiyor. En azından bunlar bilinsin istiyorum. Bunun için de birtakım kriterler uygulanmalı. Bu kriterler ne olabilir? Bence yayın yapmak önemli bir kriter. Yabancı dil kriteri de öyle. Mesela yabancı dil kriteri doçentlikte değil, doktora eğitimine başlamadan önce uygulanmalı. Belli bir seviyenin üzerinde yabancı dil bilgisi olmayan adam doktoraya alınmamalı, çünkü doktora insanın bilgisinin şekillendiği yerdir. Yabancı dil bilmeyen, dünyadaki literatürü izleyemeyen bir adama nasıl doktor ünvanı veriyoruz, bunu çok merak ediyorum. Sonra o adam doçent oluyor. 40 yaşından sonra İngilizce öğrenmesi mümkün değil zaten. Dolayısıyla ne yapıyor? Kendisini başka işlere veriyor, siyasete veriyor falan filan. Bu yüzden objektif kriterlerin mümkün olduğunca arttırılması lazım. İngilizce bilmek ve yayın yapmak bu kriterlerdendir.</p>
<p><em>Peki, biraz da piyasanın iktisatçılara bakışından bahsedelim. Mesela çok gördüğümüz bir şey: Bankalar gişe memuru alıyorlar, ama kriterlerine iktisat ve işletme mezunu olmayı koyuyorlar. Düşündüğümüz zaman, o işin gereği ileri düzey bir bakkal hesabından fazla değil, ama yoğun şekilde dört yıllık üniversite mezunları istihdam ediliyor. Bunu kaynak israfı boyutuyla düşündüğümüzde, piyasa bu kaynak israfını kendi lehine değerlendiriyor diye düşünebilir miyiz?</em></p>
<p>Evet, ileri bir bakkal hesabından öte bir şey gerektirmediği doğru. Burada suçlamamız gereken piyasa değil. Daha önce söylediğim gibi, bu kaynak israfını yaratan şey talep fazlasıdır. Sen de olsan, aynı paraya lise mezunu yerine üniversite mezunu çalıştırmak istersin. Kaynak israfı mı bu? Kesinlikle kaynak israfı. Daha önce de söyledim, malları bir şekilde piyasa fiyatının altına bir fiyatla sattığınızda kaynak israfı olur.</p>
<p><em>İktisat eğitimimize baktığınız zaman, dünya ile karşılaştırmalı olarak, kendi akademisyenlerimizi yetiştirebilir noktada olduğumuzu düşünüyor musunuz? Yani bu anlamda, kendi akademisyenlerimizi yetiştirerek dünya ile rekabet edebilecek noktada olduğumuzu düşünüyor musunuz?</em></p>
<p>Kendi akademisyenlerimizi yetiştirme noktasında, çok sayılı insanın bunu yapabileceğini düşünüyorum. Bunun sayılı okulda yapılabileceğini düşünüyorum. Bence çoğu okulda doğru düzgün akademisyen yetiştirebilecek doktora programları, bunu yürütebilecek hoca potansiyeli yok. En azından kamu üniversiteleri için bu böyle, çünkü dediğim gibi, vergi verenler açısından ben kendimi kamu üniversitelerinden sorumlu tutuyorum. Doktora programında ders verecek hocaların çıtasının yüksek olması gerekiyor. Kendisinin çıtası yüksek olacak ki, öğrencisinin çıtasını da yüksek tutabilsin. Doktora bu sonuçta, bir adamı şekillendiriyorsun.</p>
<p><em>İktisadiyat’ta yazan Ceyhun Elgin bir yazısında belki Avrupa’da olduğu gibi bölgesel enstitüler kurulabilir diye bir öneride bulunmuştu.</em></p>
<p>Kesinlikle, öyle olması lazım.</p>
<p><em>Mesela Hollanda’daki Tinbergen Enstitüsü 20 yılı aşkın bir süredir hem içeriye hem de dışarıya akademisyen yetiştiren bir yapı. Belki bizde de böyle bir şey olabilir. Bu noktada, düzenleme ve denetleme boyutuyla YÖK’ü nasıl görüyorsunuz?</em></p>
<p>Nihayetinde YÖK de akademisyenlerden müteşekkil bir yapı. Bir şekilde onlar da içlerinden geldikleri grubu suçlamak istemiyor. Zaten şu anda Türkiye’de bu kadar çok doktora programına ihtiyaç da yok. Dediğiniz gibi, belki bölgesel birtakım yapılar oluşturulabilir. Burada görev almanın çıtaları diğerlerine göre çok yüksek olabilir. Burası bir cazibe merkezi olur. Sadece buralara doktora verme yetkisi verilir. Çok da güzel olur bence.</p>
<p><em>Son birkaç sorumu da iktisat öğrencisi arkadaşların merakları ve bize yönelttikleri soruları bağlamında sormak istiyorum. Ben de İktisadiyat’taki bir yazımda bundan bahsetmiştim. En başta da siz “iktisat okumayın” şeklinde bunu dile getirmiştiniz. Yurtdışındaki saygın doktora programlarına baktığımızda mühendisleri, matematikçileri ve hatta fizikçileri doktora programlarına kabul ettiklerini görüyoruz. Bu noktada iktisat okumanın anlamı ne oluyor? Bununla ilgili sorular geliyor. Siz bu konuyu biraz daha açabilir misiniz? </em></p>
<p>Özellikle akademisyenlikte, iktisat menşeinden geldiğinizde kafanız şekillendirilmiş hâlde geliyorsunuz. Belirli şekilde ön yargılarınız oluyor. Ama bir matematikçi, bir fizikçi dışarıdan bakıyor. Belki daha iyi görüyor. Sizin de bildiğiniz gibi, Nobel almış iktisatçılar arasında kökeni iktisat dahi olmayan isimler var: Kahneman,Smith, Nash. Yani bu tip insanların da önünü kapamamak lazım.</p>
<p><em>İktisat lisans eğitimi bir nevi gereksiz mi oluyor bu durumda? Bugün, ülkesine göre üç ya da dört yıllık bir iktisat lisans programından gelen bir kişi ile bir fizikçinin iktisat yüksek lisans programında gördükleri şeyler aynı. Oradan çıktıklarında da belirli bir seviyenin üzerinde yayın yapabilir hâle geliyorlar. Öyleyse iktisat için iktisat lisansı gereksiz midir?</em></p>
<p>Akademisyen olmak için tabii ki, bence gereksiz. Ayrıca dediğim gibi bir mühendisi de koysanız işletmeciliği çok güzel yapıyor. Birçok örneği var. Şirket yöneticisi var…</p>
<p><em>O zaman buradan hareketle, iktisat bilim midir konusu sorgulanabilir mi?</em></p>
<p>Bence birçok şey sorgulanmaya açık. Buradan bakarsak, sosyal bilimlerin güzel tarafı belki de rekabete daha açık olmasında yatıyor. Mesela bakıyorsunuz, bir hastanenin yöneticisi doktor olabileceği gibi işletme mezunu da olabiliyor. Ama bir işletmeci doktorluk yapamıyor. Belki diğer alanlarda da rekabet olabilir, ama onlar dışa kapalı oldukları için bu pek görünmüyor. Belki ben de lisanstan sonra fizik üzerine yüksek lisans yapsaydım iyi bir fizikçi olurdum. Bunu bilmiyoruz. Mesela bir doktorun bankada çalışması konusunda engel yok, ama bir işletmecinin bir hastaya bakması konusunda ciddi engeller var. Halbuki, diyelim ki, ben işletme okudum, ama kendi zevkine tüm tıp kitaplarını okudum, sınava girdim ve verdim. Niye doktorluk yapamayayım? Biliyorum, bunlar uç örnekler, ama neden olmasın?</p>
<p>Bu anlamda da belki bütün eğitim sisteminin bir şekilde sorgulanması lazım. Dediğiniz gibi, madem bir fizikçi kolaylıkla iktisat Nobel’i alabiliyor, o zaman bunlar sorgulanmalı. Niye sorgulamıyoruz? Belki kimse ekmeğinden olmak istemiyor. Nasıl ki doktorlar kendilerinin mesleğine başkalarının girmesini istemiyorlar, öyle. Ben şöyle düşünüyorum: Mesela göz doktoruna gidiyorsunuz. Doktorun gözünüzün kaç numara bozuk olduğuyla ilgili olarak yaptığı hemen hemen hiçbir şey yok. Bir makineye koyuyor, makine çözüyor her şeyi. O makinenin başında ben de durabilirim. Özellikle eczacıları düşünün. Eczacı dükkânı işletmek için eczacı olmanın hiçbir gereği yok aslında. Sen diplomanı asıyorsun, kalfalar çalıştırıyor. Ama kalfa bir eczane açmak istese yasak. Notere gidiyorsunuz, hiçbir zaman noterin kendisini göremiyorsunuz. Her işi sürekli kâtibi yapıyor, ama kâtip bir noterlik açayım dese olmaz. Halbuki bütün işi katip götürüyor. Şimdiye kadar olmamış olması, bundan sonra olmayacağı anlamına gelmez. Belki bunların hepsinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. İktisat da buna dahil.</p>
<p><em>Birçok arkadaşımızdan şu soru geliyor: Birinci sınıftayım, ikinci sınıftayım, akademik anlamda hangi alanlarda kendimi geliştirmeliyim? Akademisyen olmayı düşünen arkadaşlara tavsiyeleriniz nelerdir?</em></p>
<p>Şu andaki gidişe baktığımızda, tabii ki öncelikli olarak yabancı dil lazım. Yabancı dile yapacağın bir yatırım, akademisyen olsan da olmasan da işine yarar. Yabancı dil öğrenmenin maliyeti hiçbir zaman batık maliyet olmaz. Ondan sonra iktisat teknikleri geliyor. Matematik aşinalığı giderek önem kazanıyor. Buna karşı çıkanlar var, ama bunların bir kısmı matematikten anlamadığı için karşı çıkıyor. Bilmediğini küçümseyen, anlamadığıyla alay eden insan tavrıyla karşı çıkıyorlar. Tabii bu kişilerin hepsi için aynı şeyi söylemiyorum, ama bir kısmı böyle. Artık insanlar akademisyen olmasalar da matematiği, özellikle de istatistik ve ekonometri tekniklerini bir şekilde kullanabiliyorlar. Bunlar bence en önemli yatırımlar. Biraz da hayal gücü olursa, ister akademisyen olsun isterse başka konuda çalışsın, iyi olur diye düşünüyorum.</p>
<p><em>Son olarak; basılı bir kitabınız var, bunun dışında taslak olarak ya da yakında çıkacak bir kitabınız var mı, onu sormak istiyorum.</em></p>
<p>Homoekonomikus’tan bahsediyorsunuz herhalde. Homoekonomikus benzeri bir kitap daha var sırada. Bildiğiniz gibi, Homoekonomikus’ta geçmişte yayınladığım kısa, popüler yazılarımı toplamıştım. Ondan sonra, bir-iki sene boyuca bir dergide tarzları kısmen aynı kısmen farklı olan benzeri yazılar yazmıştım. Onları bir şekilde kitaplaştırmayı düşünüyorum. O da buna benzer bir şey olacak. Ne zaman çıkar bilmiyorum, ama böyle bir hedefim var. En azından, söz uçar yazı kalır. Yazılı bir kaynak bırakalım.</p>
<p><em>Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim hocam.</em></p>
<p>Ben teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/04/03/murat-cokgezen-roportaji-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Murat Çokgezen Röportajı &#8211; 1</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/04/01/murat-cokgezen-roportaji-1/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/04/01/murat-cokgezen-roportaji-1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Apr 2010 00:21:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=1230</guid>
		<description><![CDATA[Murat hocamızı Homoekonomikus ve Ekonomiturk&#8216;teki yazılarından takip ediyorsunuzdur mutlaka. Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü&#8217;nde doçent olarak görev yapan Murat Çokgezen teklifimizi kırmayarak bizimle görüşmeyi kabul etti. Kendisiyle İstanbul’da bir kafede oturup cheese cake ve kahve eşliğinde gerçekleştirdiğimiz sohbetimizi, geç de olsa sizlere sunabilmenin haklı gururunu yaşıyoruz! İlk parça bu hafta, devamı da çok yakında! Keyifli okumalar&#8230; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Murat hocamızı <a href="http://www.homoekonomikus.com/" target="_blank">Homoekonomikus</a> ve <a href="http://ekonomiturk.blogspot.com/">Ekonomiturk</a>&#8216;teki yazılarından takip ediyorsunuzdur mutlaka. Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü&#8217;nde doçent olarak görev yapan Murat Çokgezen teklifimizi kırmayarak bizimle görüşmeyi kabul etti. Kendisiyle İstanbul’da bir kafede oturup <em>cheese cake </em>ve kahve eşliğinde gerçekleştirdiğimiz sohbetimizi, geç de olsa sizlere sunabilmenin haklı gururunu yaşıyoruz! İlk parça bu hafta, devamı da çok yakında! Keyifli okumalar&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://mimoza.marmara.edu.tr/~mcokgez/images/cokgezen.jpg" alt="" width="104" height="144" /></p>
<p><em>Sanıyorum şimdi soracağım soru sizi bir şekilde tanıyan ve yazılarınızı takip eden herkesin merak ettiği bir sorudur. Akademisyenliğe nasıl karar verdiniz? Bu süreç nasıl başladı?</em></p>
<p>Sanıyorum hikâyemi yüksek lisans yıllarında aldığım bir dersten başlatabilirim. O zaman aldığım bir derse kamu üniversitelerinin bir kısmında olduğu gibi dersin hocası değil, asistanı giriyordu. Ama akıllı bir çocuktu, etkilemişti beni, matematik dersleri veriyordu. O yüzden matematiğe merak sarmıştım. Herhalde onun sayesinde oldu, onun çok etkisi vardır.</p>
<p><span id="more-1230"></span></p>
<p><em>Yani siz iktisadı okumaya başladığınızda…</em></p>
<p>Lisans eğitimimi iktisat üzerine tamamlamadım. Uluslararası ilişkiler okudum. İktisat biraz tesadüf oldu, ama sonra sevdim. Bahsettiğim asistanın da katkıları oldu.</p>
<p><em>İktisadiyat üzerinden birçok arkadaş iktisatçı ne iş yapar, hangi konularla ilgilenir diye sorular soruyor. Hatta bir arkadaş iktisatçı olursam çok para kazanır mıyım demişti. Sanırım bu soruyu aracılık ederek size de sormalıyım. İktisatçı ne iş yapar? Çok para kazanır mı? Benim zamanımda iktisat denilince akla borsa, broker, bir gecede kazanılan milyonlar gelirdi. Sizin zamanınızda da böyle miydi?</em></p>
<p>Hayır, hayır. Öyle şeyler pek yoktu. Söylediğim gibi, ben de çok bilinçli başlamadım bu işe. Bazı tesadüflerin etkisi vardır.</p>
<p>İktisatçı para kazanır mı? Kazanılabilir, akademisyen olarak da kazanılabilir. Nobel Ekonomi Ödülü 1.000.000 dolar ise, değil mi? O zaman kazanılabilir.</p>
<p><em>İktisatta bir de şu var: Mesela bir işletmeci, bir makine mühendisi denildiği zaman insanların aklına bir meslek geliyor, ama iktisatçı denildiğinde bu kadar somutlaştıramıyorlar. İktisatçı her işi yapar gibi geliyor insanların aklına. İktisatçı ne yapar?</em></p>
<p>Evet, bu sosyal bilimlerin özelliğinden de ileri geliyor. Bu yüzden ben herkese mühendislik okumalarını tavsiye ediyorum. Mühendisten iktisatçı oluyor, ama iktisatçıdan mühendis olmuyor. Dolayısıyla mühendisliğe yatırım yapmak, iktisada yatırım yapmaktan daha evlâ gözüküyor.</p>
<p><em>Şu anda Marmara Üniversitesi’nde çalışmalarınıza devam ediyorsunuz. İstanbul’dan, Marmara Üniversitesi’nden baktığınızda Türkiye’deki iktisat eğitimini nasıl görüyorsunuz? Yani özel üniversiteler var, devlet üniversiteleri var…</em></p>
<p>Genel olarak ümit var diyebilirim. Ayrıca şunu da söylemek lazım: Efendim, her yerde eğitimin kalitesini yükseltelim diyorlar. Ben bunu pek anlamlı bulmuyorum. Bütün üniversitelerin kalitesini yükseltip aynı seviyeye çekelim demek, bütün otomobil fabrikaları Cadillac kalitesinde araba üretsin demek kadar saçma geliyor bana. Üniversiteler arasında kalite farkı olacak.</p>
<p>Ben daha çok kamu üniversiteleriyle ilgileniyorum, çünkü genelde onlar kamunun parasını yiyorlar. O yüzden oradaki eğitimin topluma karşı birtakım sorumlulukları var, yani hesap verme ihtiyacı var. Tabii şunu söyleyebilir bir kamu üniversitesi: “Ya kardeşim, biz kötü eğitim veriyoruz.” Olabilir, bunu da kabul ederim, ama açık açık bilinsin bu. Bunun bilinebileceği bir sistemin oturmasını istiyorum. Vergi veren kişiler ile bu kişilerin aldığı hizmet arasındaki enformasyon asimetrisinin kapanacağı bir sistem olsun istiyorum ben. Ama vatandaş kalitesi düşük de olsa aldığı eğitimden memnunsa buna söylenecek bir şey yok. Çünkü bir sürü öğrenciye “sen gel birinci sınıfta kaydını yaptır, dördüncü sınıfta sana diplomanı verelim” desek, birçoğu bunu kabul edecektir. Bizim bu adama zorla “gel sana iyi iktisat eğitimi verelim” diye bir çabada bulunmamızı anlamlı bulmuyorum.</p>
<p><em>Bu bağlamda özel üniversiteleri nasıl görüyorsunuz?</em></p>
<p>Bir kere dinamizm getirdiler, farklılık getirdiler. Hem araştırma alanında bir dinamizm getirdiler, hem de iktisat eğitimi noktasında bir dinamizm getirdiler. Şöyle ki: Araştırma yönünden dinamizm getirdiler, çünkü kaynağı bol olan ve iyi kullanan – maalesef bir kısmının kaynağı bol, ama iyi kullanamıyor – mesela Koç Üniversitesi gibi, Bilkent Üniversitesi gibi üniversiteler var. Buralarda hem araştırma kalitesi hem de eğitim kalitesi yüksek. Dolayısıyla bunlar bir şekilde çıtayı sürekli olarak yukarı çekiyorlar. Eskiden var olmayan referans noktaları bir şekilde hayatımıza girmeye başladı. Bu önemli bir şey.<br />
İkincisi, bu üniversiteler iktisat eğitimi açısından iyiler. Çünkü öğrenci en nihayetinde o okul için bir müşteridir, tatmin edilmek zorundadır. Öğretmen de, yani o okuldaki hoca da maaşını öğrenciden aldığını bildiği için müşterisine iyi hizmet ediyor. Ama kamu üniversitelerindeki hocalar maaşını devletten aldığı için öğrencisine değil, devletine hizmet etmeyi öncelikleri arasına koyuyor. Bunu da nereden görüyorum: Bakın, özel üniversitelerde okul tanıtımları var. Hocayı alıyorlar Kars’a gönderiyorlar ve burada iyi öğrenci kimse bul getir diyorlar. Yani profesörü kaldırıyorsunuz Erzurum’da öğrenci bulmaya gönderiyorsunuz. Onu bulamazsa hoca maaşını alamayacak! Ya da okula öğrenci geliyor, ona tanıtım yapılıyor vs. vs. Şimdi kayıt zamanı bir devlet üniversitesine gidin, bir Allah’ın kulunu bulamazsınız! Yani öğrenci gelse kamu üniversitesine, “ben bu okul hakkında bilgi almak istiyorum” dese – şimdi biliyorsunuz sistem de değişti, önce puanı alıyorsunuz, sonra okulu seçiyorsunuz – kendisine yardımcı olacak bir Allah’ın kulunu bulamaz.</p>
<p>Buna karşın neden hâlâ devlet üniversitelerine talep var? Çünkü ortada bir haksız rekabet var. Yani devlet üniversiteleri aynı hizmeti devlet sübvansiyonuyla bedava veriyorlar. Özel üniversitenin puanının ya da talebinin – her ikisi de aynı anlama gelir – bir devlet üniversitesinden düşük olması, oradaki eğitim kalitesinin düşük olduğunu göstermiyor. Sadece ekstra bir para ödemesi gerektiği için öğrenci bedava olanını tercih ediyor. Dolayısıyla özel üniversitelerin bu anlamda çok önemli getirileri olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p><em>İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin Mütevelli Heyeti Başkanı Ekrem Demirtaş’a katıldığı bir programda şöyle bir soru sorulmuştu: “Bu özel üniversiteleri açıyorsunuz, ama öğrenciler aynı şehirdeki bir devlet üniversitesinden çok daha düşük puanlarla bu üniversitelere geliyor ve iktisatçı olarak mezun oluyorlar. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?” O da “bence biz güzel bir şey yapıyoruz, çünkü aslında bu parayı vererek de okuyabilecek olanları devlet kontenjanından düşürmüş oluyoruz ve diğer insanlar için yer açıyoruz” demişti. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz hocam?</em></p>
<p>Çok doğru söylemiş. Aslında özel üniversiteye giden öğrencinin – sadece üniversite değil, lise, ortaokul ya da ilkokul – velisinin de, kendisinin de ödüllendirilmesi gerekir. Çünkü oraya gitmeseydi kamuda bir yer işgal edecekti. Kaç para bunun maliyeti? Diyelim ki 1.000TL. O zaman devlet bu parayı o öğrencinin cebine koymalı. Çünkü o adam aslında diğerlerine bir kıyak yapıyor. Bunun da bir getirisi olmalı.</p>
<p><em>Acaba özel üniversitelere yapılan destekleri bu bağlamda düşünebilir miyiz? Gerçi çok yüksek meblağlar değiller ya…</em></p>
<p>Evet, bunlar çok abartılıyor, ama birçok özel üniversite, özellikle de gerçek anlamda vakıf olanlar için – mesela bir Sabancı vb. – öğrencilerden topladıkları ve devletten aldıkları para yeterli değil, şirketlerden gelen bağışlarla ayakta duruyorlar. Bunlara baktığımızda, devletten aldıkları paranın toplam harcamaları içerisindeki payı öyle abartıldığı kadar değil.</p>
<p><em>Peki, bir de şöyle bir eleştiri var, ama makul bir eleştiri mi bilmiyorum: Devlet üniversitelerindeki hocaları çalıyorlar deniliyor. Yani oradaki iyi hocalar özel üniversitelere gitmeye başlıyor, dolayısıyla öğrenciler…</em></p>
<p>Palavra, palavra! Çünkü kimse devleti bırakmaz. Kim bırakıyor? Emekli olan adam bırakıyor. Dikkat ederseniz, bu şekilde gidenlerin önemli bir kısmı emeklilik yaşı gelmiş insanlardır. Bu anlamda da özel üniversitelerin elini öpmek lazım, çünkü bu üniversiteler emekli olmuş hocayı kendisine almasaydı, o adam sittin sene kamuda kalacaktı. Arkadan gelenlerin önünü kapatacaktı. Kimse devletteki koltuğunu bırakmak istemiyor. Özele niye gidiyor? Devletten bir emekli maaşım var, oradan da biraz para alırım diyor. Yoksa, dikkat ederseniz, faal yaşlardayken özel üniversitelere geçen kişilerin sayısı sınırlı. Dolayısıyla hocalar genelde emekli olduklarında geçiyorlar. Aslında bu da özel üniversitelerin kendi kusurudur. Ben olsam bir tane emekli olmuş hocayı almam. Emekli olmuş adam artık bitmiş demektir.</p>
<p><em>Bu biraz da reklam olabilir mi? Bir nevi vitrin görüntüsü, profesörlerimiz çok var vb…</em></p>
<p>Sanmıyorum, ama öyle bile olsa anlamsız.</p>
<p><em>Özel üniversiteler de iki gruba ayrıldı gibi. Bir tarafta Koç, Sabancı gibi iyi okullardan genç mezunları getirip eğitimlerini bu şekilde veren bir grup, diğer tarafta da içeriden transfer yapan, emekli olmuş hocaları alan bir grup var. Bunların eğitim içerikleri ve yayınları da çok farklılaştı aslında.</em></p>
<p>Doğru. Hangisi iyi? Dışarıdan gelmiş olanı, Koç’un, Sabancı’nınki iyi. Eğer içeride emekli olmuş olanlar işe yarasaydı, ötekilerin de performansının iyi olması lazımdı. O adam zaten işe yaramıyor. Çoğu bir ikinci emeklilik hayatı, tatlı la dolce vita yaşıyor özel üniversitelerde. Aslında bunlar özel üniversitelerin de önünü kapatıyorlar. Ben özel üniversitenin patronu olsam, kamu üniversitesinden emekli olmuş adamı kapımdan içeriye sokmam. Paramı israf ediyorum demektir bu. Yok tecrübesiymiş! Hiçbir şeyi anlamlı değil. Onun yerine, bu adamla benzer işleri yapabilecek daha dinamik ve genç insanları hem dünyanın her yerinden hem de daha ucuza istihdam edebilirim. Bence özel üniversiteler paralarını israf ediyorlar. Ben bu adamların – çoğunlukla – işe yaradığını düşünmüyorum. Ha, kamu açısından baktığınızda, dediğim gibi, çok büyük sevap işliyorlar. O işe yaramaz adamlar öteki türlü kamu üniversitelerinde kalacaklardı. Şimdi orayı boşalttılar, aşağıdan gelenlere yer açılmış oluyor. Bu anlamda pozitif etkisi var tabii ki.</p>
<p><em>Bir de şöyle bir tartışma dönüyordu – gerçi öğrenci arkadaşlardan onu meydanlarda da görüyoruz: Devlet okulları parasız olsun. Biliyorsunuz bir katkı payı var devlet okullarında. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz hocam?</em></p>
<p>Devlet okulları zaten parasız sayılır. Yani çok cüzi bir miktar veriyor öğrenci arkadaşlar bunlara. Tabii ben olsam, ben de ücretsiz olsun isterim – akıllı bir hareket yani. Ben de olsam okulumun parasını başkası versin isterim.</p>
<p><em>Yurtdışındaki, mesela İngiltere’deki, Amerika’daki sistem bizde de uygulanabilir olmalı mı? Harç miktarlarının yükseltilmesi eğitimin kalitesinde bir etki yaratabilir mi? ODTÜ Rektörü Ural Akbulut’un bir sözü vardı. Gerçi bununla doğrudan ilgili değil, ama şöyle diyordu: “Otoparktan, yani en azından verebilecek olanlardan yıllık 100 dolar alsam, yıllık bütçeme çok ciddi katkısı olur.”</em></p>
<p>Öncelikle, tırnak içinde, bu durum ciddi yanlış algılamalara yol açıyor. Bir kere, bedava eğitim diye bir şey yok. Eğitim paralı. Ahmet okuyor, ama bunun parasını Mehmet veriyor. Böyle bir sistem var. Öncelikle bu konu iyi anlaşılmalı. Tabii öğrenci açısından okula giden bedavaya okuyor. Bu talep anlaşılabilir bir talep. Dediğim gibi, ben de olsam bedava olsun, paramı başkası versin isterdim. Hatta aldığım ceketin parasını da başkası ödesin isterdim. Yani bu talep çok rasyonel oluyor.</p>
<p>Böyle olmalı mı? Bence olmamalı. Herkes yaptığı şeyin maliyetine katlanmalı. Bunun – bedava eğitimin – bir sürü olumsuz sonucu var. Nedir bunun olumsuz sonucu? Bugün en basit iktisat kuralları söylüyor ki, eğer bir malın piyasa fiyatını olması gerekenin altında belirlerseniz, o mala karşı aşırı talep olur. Şimdi, üniversitelere karşı aşırı bir talep var. Bunu nereden biliyoruz? 1.5 milyon kişi sınava giriyor, 300.000 kontenjan var. Yani bir talep fazlası var. Bu talep fazlası nereden kaynaklanıyor? Üniversitelerin fiyatının olması gerekenin aşağısında olmasından. Bunun ne gibi sonuçları var? Kaynak israfı yaratıyor. Niye? Bedava olduğu için. İşine yarasa da yaramasa da herkes okula gitmeye çalışıyor, askerden kaçmak için okula gidiyor. Düşünsenize, adam askerden kaçıyor, Ahmet askerden kaçıyor, bunun için ben para veriyorum. Kızlar için, belki iyi bir koca bulurum diye sosyalleşmek için giden var. Şimdi o koca bulacak, diğeri sevgili bulacak diye onun parasını ben veriyorum.</p>
<p>Hâlbuki ceplerinden para çıksa insanlar şunu düşünecekler: “Ben bu kadar para vereceğim bu okula, bunun karşılığında ne alacağım?” Para vermedikleri için karşılığının ne olduğunu düşünmüyorlar. Dolayısıyla işlerine yarasa da yaramasa da okuyorlar. Evet, kendisine maliyeti yok, ama topluma büyük bir maliyeti oluyor. O zaman ne oluyor? Adam mezun oluyor, iş bulamıyor. Bu sefer rant aramaya çalışıyor. Yani bu sefer, diğer siyasi durumlardan kendime nasıl menfaat yaratabilirim diye düşünüyor. Rekabetin önünü kapamaya çalışıyor vs, vs.</p>
<p>Benim fikrimce, insanlardan bunun parası bir şekilde alınmalı. Özellikle üniversite eğitiminde insanlar aldıkları eğitimin bedelini doğrudan, bir şekilde ödemeliler. Nasıl ödeyebilirler? Peşin ödeyebilirler. Devlet kredi verir, onlar da mezun olduktan iki sene sonra öderler. Faizsiz olabilir bu, ama bir şekilde ödemeliler. Yani adam okula gitmeden önce şunu düşünmeli – şu an düşünmüyor: “Ben okula gideceğim de ne olacak?” Şu anda düşünmüyor bunu. Adam için okumanın alternatif maliyeti bile yok. Niye? Çoğu okulda devam mecburiyeti bile yok. Adam hem çalışıyor hem de bedavadan okula gidiyor. Hem fırsat maliyeti sıfır hem de okulu sıfır liraya getiriyor. Oh, bundan iyisi can sağlığı. Çok ciddi kaynak israfı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/04/01/murat-cokgezen-roportaji-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
