<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat &#187; İktisatçılar</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/category/iktisatcilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 26 Jan 2012 11:13:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Atilla Yayla ve Kes-Yapıştır – Cato Journal’dan Yazı &#8220;Almak&#8221;</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 09:48:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2990</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-3021" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1-1024x682.jpg" alt="" width="442" height="294" /></a></span></p>
<p style="text-align: left"><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com/haber.do?haberno=1215546&amp;title=yorum-atilla-yayla-hakikatin-kralligi-insanin-koleligi&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği</span></a></em></span> başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu. Yayla’nın bu yazarları aralarında bağlantı kuracak derecede okuduğunu bilmiyordum. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2990"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Ancak asıl şaşkınlığı Berdyaev’in kim olduğunu öğrenmek için İngilizce <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nikolai_Berdyaev" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Wikipedia</span></a></em></span>’ya baktığımda yaşadım. Çünkü Berdyaev 1948 yılında ölmüştü! Oysa Atilla Yayla Berdyaev’in 1990’da kitap yazdığını söylüyordu. Ama garip bir şekilde, Yayla yazısında bu kitabın ismini vermiyordu. Böyle olunca işin aslını öğrenmek için internette biraz dolandım. Maalesef karşıma çıkanlar bir hayli canımı sıktı, çünkü Yayla’nın yazdıkları kendisine ait değildi ve başka bir yerden alınmıştı. Geçen sene bu zamanlarda <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://iktisadiyat.com/2011/01/11/ronald-coase-ve-firmalar-atilla-yaylanin-yanlislari-ve-degistirdikleri/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em></span> yayınladığım bir yazıda, Yayla’nın <em>The Economist</em> dergisindeki bir yazıdan kaynak göstermeden parçalar alarak Zaman gazetesindeki bir yazısında kullandığını yazmıştım. Ama bu defa durum biraz daha ağırdı. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısının neredeyse ilk altı paragrafı <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Journal</span></a></em></span> adlı akademik bir dergide yayınlanan bir yazıdan âdeta cümle cümle tercüme edilerek yazılmıştı. Orijinal yazıdan Tolsyoy’la ilgili yerleri alırken Yayla tek bir paragraf dahi atlamamış, sadece bazı ufak tercüme değişiklikleri yapmıştı. Yazısının son paragrafının yarısı da aynı dergide yayınlanan bir başka makaleden “kısmen” tercüme edilerek yazılmıştı. <em>Cato Journal</em> merkezi Washington’da bulunan ve liberal bir düşünce kuruluşu olan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Enstitüsü</span></a></em></span>’nün üç ayda bir yayınladığı ve hakemli dergi denilen türden bir dergi. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla yazısında bu derginin 1991 yılında yayınlanan bir sayısını (volume 11, number 2, fall 1991) kullanmış. Bu sayının içeriği <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em></span> bulunabilir. Yayla’nın yazısının ilk altı paragrafı Otto Latsis’in <em>“Obstacles in the Pursuit of Happiness”</em> (s. 259-268) adlı yazısından alınmış. Daha az kullandığı diğer yazı da Charles Murray’nin <em>“The Pursuit of Happiness Under Socialism and Capitalism”</em> (s. 239-258) başlıklı makalesi. Bu iki yazı tek dosya hâlinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2-5.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şuradan</span></a></em></span> indirilebilir. Ne yazık ki Atilla Yayla Zaman gazetesindeki yazısında bu iki yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor ve bu nedenle yazılanların kendisine ait olduğu izlenimini yaratıyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıda Yayla’nın Türkçeye çevirerek kendi yazısında kullandığı yerleri (tespit edebildiğim kadarıyla) gösterdim. İngilizce alıntıların sonunda bunların alındığı yerlerin sayfa numaralarını köşeli parantezler içinde verdim. 1 ve 2 numaraları alıntılar Latsis’in yazısından, 3 ve 4 numaralı alıntılar da Murray’nin makalesinden yapılmış. Verdiğim linklere girerek yazılara bakabilir, alıntıları cümle cümle karşılaştırabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıda Yayla’nın Berdyaev’in 1990 yılında kitap yazdığını söylediğinden bahsetmiştim. Yayla’nın böyle düşünmesinin nedeni, Otto Latsis’in yazısında Berdyaev’in Rusça aslı 1937’de yayınlanan ve tercüme ismi <em>The Source and Meaning of Russian Communism</em> olan kitabının 1990 baskısını kullanmış olması. (Berdyaev’in kitabının bir diğer tercümesi de <em>The Origin of Russian Communism</em> adıyla 1955’de yayınlanmış.) Tabii Yayla Berdyaev’in kim olduğunu kontrol etmediği için onun hâlâ hayatta olan bir Rus yazar olduğunu ve 1990 yılında kitap yazdığını zannetmiş. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Rus düşünür Nikolai Berdyaev, 1990&#8242;da yazdığı bir kitapta &#8220;Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır.&#8221; dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">As the Russian philosopher Nikolai Berdyaev (1990, p. 9) pointed out, the Russian people and the Russian intelligentsia are prone to the quest for a kingdom built upon truth. Entire generations, for the most part, believed that socialism was such a kingdom.</span> [s. 259]</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın en uzun alıntı yaptığı yer de aşağıdaki şekilde. Yayla alıntı yaparken bazı ufak değişiklikler yapmış, ama aldığı yerin içeriğini korumuş. Kendisinin kullanmadığı İngilizce cümleyi parantez içinde gösterdim:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">19. yüzyıl edebiyatçısı Leo Tolstoy, &#8220;Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum (Grain)&#8221; adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlaken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu bir şekilde yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı hikâye eder. Bu âdil ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin olmaması gerektiğini söyler. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar&#8217;a şöyle seslenir:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı&#8230; Benim tarlam Tanrı&#8217;nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.&#8221;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy bu &#8220;adil&#8221; ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü de aşağıdaki gibi ifade eder: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı&#8217;ya saygı duyarak (godly) yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.&#8221; </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu &#8220;güzel&#8221; geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Tolstoy&#8217;u bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuklar hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesirleriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günün popüler kültüründe eşit adalet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm&#8217;e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, &#8220;paranın kötülüğü&#8221; fikri Shakespeare&#8217;de de vardır. &#8220;Adil&#8221; ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella&#8217;nın eserlerinde de görülür. </span></p>
<p><span style="color: #000000"> </span><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">One key story by Tolstoy is a tale called “A Grain as Big as a Chicken Egg.” It expresses the dream of a just life that ensures human harmony with nature, moral and physical health, and longevity. What are the secrets of this happiness? Absence of money, trade, and property. The old peasant says to the Tsar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“In my time, no one could even think of such a sin as selling or buying bread. As for money, no one even knew of such a thing: everyone had enough bread of his own&#8230; . My field was God’s land. Wherever you ploughed, that’s where the field was. The land was free then. No one could call a piece of land his own; only your labor was yours.”</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">This is how Tolstoy’s hero explains the fall of the high morality of old:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“All of this happened because people no longer lived by their labor; they began to set their eyes on what other people had. That’s not how they lived in the old times; in the old times people lived in a godly way: they had what was theirs, and did not covet what was someone else’s.” </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">(The other tales and stories preach reasonable self-restraint, limited consumption, and modest wants.) Tolstoy had studied history in depth; he knew very well that the beautiful past he was describing had never existed. The tales convey the dream of a just life that is typical of the patriarchal peasantry, which was bewildered and frightened at the turn of the century by the onslaught of capitalist ways on the communal traditions of the Russian village. </span></span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">The dream of a world of equal justice, equal division of labor and goods—a world where no one has too much or too little—is surely a universal human dream. These ideas were certainly not originated by Marxists. The idea that “money is the root of all evil” can be found not only in Tolstoy but also in Shakespeare. And projects for a just, rational world order were developed centuries ago by Sir Thomas More and Campanella.</span> [s. 260-261]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki kısım Yayla’nın sonuç paragrafının bir bölümünü oluşturuyor ve nispeten serbestçe tercüme edilmiş:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">The ultimate reason to adopt a system of limited government that protects a free market and private </span><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">property is not to increase economic production. The ultimate reason is that such a system better enables its citizens to live together harmoniously and to fulfill their potential as human beings – in short, to pursue happiness.</span> [s. 240]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(4)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki diğer kısım da Yayla’nın sonuç paragrafının son kısmını oluşturuyor. Bu bölüm orijinal yazıdan diğerlerine kıyasla daha esnek bir şekilde alınarak kullanılmış, ancak “sınırlı devlet” vurgusuna dikkat edin. Yayla İngilizce makaledeki Jefferson alıntısını doğrudan kullanmış, ama Jefferson’nun dediklerini hangi kitaptan aldığını yazmamış. Oysa makalede parantez içinde kaynak gösteriliyor. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi&#8217;nin yazarı ve 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson&#8217;ın 1801&#8242;deki göreve başlama nutkunda tanımladığı üzere, &#8220;İnsanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini düzenlemede (regüle etmede) serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlet&#8221;tir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Specifically, I am presenting a case for “limited government,” the kind of state that is sometimes called “Jeffersonian,” after Thomas Jefferson, author of the Declaration of Independence and third president of the United States. This is how he described what he called “the sum of good government” in his inaugural speech as he assumed the office of president in 1801: “A wise and frugal government, which shall restrain men from injuring one another, which shall leave them otherwise free to regulate their own pursuits of industry and improvement” (Peterson 1975, p. 293).</span> [s. 249]</span></p>
<p style="text-align: center"><span style="color: #000000">* * * </span></p>
<p style="text-align: left" align="center"><span style="color: #000000">Böyle baktığınız vakit, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısının yarısının <em>Cato Journal</em> dergisinden alındığını görüyorsunuz. Ne yazık ki, Yayla yazısının hiçbir yerinde<em> </em>bu dergiden alıp kullandığı yerler için kaynak göstermiyor. Yayla’nın yazısında ne derginin, ne makalelerin, ne de bu makalelerin yazarlarının ismi geçiyor. Bu nedenle yazımın başlığında &#8220;kes-yapıştır&#8221; ifadesini kullandım. Bu size belki sert bir ifade gibi gelebilir, hatta yukarıda yazdıklarıma da katılmayabilirsiniz, ama ben gördüklerimi (istemeye istemeye) başka türlü değerlendiremiyorum. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyan ve bu konuları yeteri kadar bilmeyen bir üniversite öğrencisi düşünün. Bu öğrenci yazıyı okuduğunda Yayla’nın Berdyaev, Tolstoy, Shakespeare, Thomas More ve Campanella’yı gerçekten okuduğunu ve bu yazıyı onların fikirlerini karşılaştırarak yazdığını düşünecektir. Böyle yapmakla da maalesef yanlış bir izlenime kapılacaktır. Oysa </span><span style="color: #000000">Yayla zaman zaman kendisinin bir fikir adamı ve akademisyen olduğunu ifade ediyor. Ama başkalarının yazdıklarını böyle almakla nasıl fikir adamı ve akademisyen olunabilir? </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yazının başına koyduğum resim 2007 yılında Atilla Yayla&#8217;yı Stockholm&#8217;de bulunan <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.stockholm-network.org/index.php" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>The Stockholm Network</em></span></a></span> adlı liberal bir düşünce kuruluşundan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.stockholm-network.org/Conferences-and-Programmes/Events/Photos" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yılın adamı</span></a></em></span> ödülünü alırken gösteriyor. Bir resme bakıyorum, bir de Yayla&#8217;nın yazısına ve sıkılarak sormadan edemiyorum: Başkasının emeğinin ürünü olan yazılardan hiç kaynak göstermeden parçalar alarak ve üzerine kendi ismini koyarak bunları yayınlamak, zamanında üniversite hocalığı yapmış bir profesöre ve şu anda bir meslek yüksek okulunda hoca olan birine yakışıyor mu?  </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktisat, Kendiliğinden Doğan Düzen ve Aydınlanma</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Nov 2011 14:58:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2894</guid>
		<description><![CDATA[Aklın biyolojik işlevi hayatı korumak, canlı tutmak ve sonunu mümkün olduğunca ertelemektir. Düşünme ve eylemde bulunma insan doğasına ters düşen bir şey değildir; insan fıtratının en önemli özelliğidir. İnsan olmayanlardan ayırt edilmiş olarak insanın en uygun tarifi, onun “hayatına yönelik düşmanlık besleyen güçlere karşı amaçlı mücadele eden varlık” olmasıdır. İnsan aklı bu hayati güdüye hizmet eder. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><em><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://www.ltscotland.org.uk/Images/Enlightenment%20550_tcm4-563746.jpg" alt="" width="385" height="277" /></span></em></p>
<p style="text-align: right"><em><span style="color: #000000">Aklın biyolojik işlevi hayatı korumak, canlı tutmak ve sonunu mümkün olduğunca ertelemektir. Düşünme ve eylemde bulunma insan doğasına ters düşen bir şey değildir; insan fıtratının en önemli özelliğidir. İnsan olmayanlardan ayırt edilmiş olarak insanın en uygun tarifi, onun “hayatına yönelik düşmanlık besleyen güçlere karşı amaçlı mücadele eden varlık” olmasıdır. İnsan aklı bu hayati güdüye hizmet eder. Sonuç olarak irrasyonel unsurların ileride olması hakkında yapılan tüm konuşmalar boşunadır. Evren içerisinde akılımızın açıklayamadığı, analiz edemediği insanın rahatsızlığını belli bir ölçüye kadar giderebildiği dar bir saha kaldı. Bu akıl ve rasyonelliğin, bilimin ve amaçlı eylemin alanıdır. </span></em></p>
<p style="text-align: right"><span style="color: #000000">Ludwig von Mises [1]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bugün ne yazık ki insanın biricik mantığının ve bilincinin aşağılandığı ve yok sayılmaya çalışıldığı bir çağda yaşıyoruz. Son yüzyılda ortaya çıkan felsefelerin, teorilerin ve ideolojik yaklaşımların pek çoğu (post modernizm, yeni sağ düşünceler, post yapısalcılık vs.) insanın amaçlı eylemine ve eleştirel aklına karşı yıkıcı ve bozguncu davranmışlardır. Bugün de bu davranışlarında ısrar ediyorlar. Bunun nedeni ne olabilir? Belki bir neden olarak, insanın eski zamanlarından kalma gelenekleri, yani hurafelere, masallara ve efsanelere inanma alışkanlıkları gösterilebilir. Ancak bunların kökleri kesinlikle romantizmde, seçkincilikte ve tarih-i kadimde aranmalıdır. Aydınlanma tam da bu kökleri reddetme ve ona karşı gelme meselesidir. Maalesef bu eski kökler hantal ve sabit fikirlilik üreten kurumlar yaratmışlardır. Bu özellikle “özgür ve eleştirel aklı” zincire vurmuş, toplumsal dinamizmi ve gelişimi köreltmiştir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2894"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Aydınlanma düşüncesinin özü Kant’ın “kendi aklını kullanma cesaretini göster” dediği şeydir. Oysa İskoç Aydınlanması, Edmund Burke’ün ifadesini kullanırsak, “birey şaşkındır, fakat atalar bilgedir” düsturunu benimser. Böylece kendini eski hayalperest düşüncelere kaptırarak tarih-i kadime ağıt yakmaya başlar: <span style="color: #0000ff">“Şövalyeliğin yüzyılı sona erdi. Şüphecilerin, iktisatçıların ve hesapçıların yüzyılı onu izledi ve Avrupa’nın zaferi sonsuza dek söndü.”</span>[2] Burke’ün bunları yazmasından bu yana, Avrupa ve onun medeniyeti zaferini daha geniş hoşgörülere, özgürlüklere ve refaha doğru taşımıştır. Doğru, şövalyelik, yani feodalizm çağı sona ermiştir. Cervantes’in ünlü romanındaki başkahramanı Don Kişot şövalyeliliğe umut bağlamış, son bir nefesle hayal âlemine dalıp yel değirmenlerine saldırmıştır. Sonuçta Don Kişot ve onun yüzyılı yenilmiştir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlanması, aydınlanma felsefesinin açık hedefini reddetmiştir. Ona göre “amaçlanmamış sonuçlar” her zaman iyiyi ve çoğulculuğu ortaya çıkardığı için, büyük ve geniş topluma daha uygun bir düzen üretiyordu. Ancak İskoç Aydınlanması aydınlanma felsefesinin hedefi olan ve sıradan insana açılan refah ve değişim kapısını kapatmış, böylece eskiden kalma statüleri ve doğada bulunmayan ayrıcalıkları korumuş, bazı kişileri kayırmış ve gücün belli sınıflarda toplanmasının savunucusu olmuştur. Toplum ise bu güç birikmesini seçilmiş kişilere karşı duyduğu sadakat, saygı ve şükran duygusuna karşılığında onlardan alacağı sadakalarla, maneviyatla ve okşayıcı duygularla dengeleyecekti. Bundan dolayı İskoç Aydınlanması insanın kendi kendisini yönetmesine izin vermezdi ve veremezdi, çünkü türün önyargısı (gelenek) olmadan bu aydınlanma bir hiçtir. Edmund Burke liberal iktisada inat şöyle der: <span style="color: #0000ff">“İnsanları, benzerleri ile yalnız kendisine ait olan özel akıl birikimleri ile yaşamaya ve ticaret yapmaya terk etmekten korkuyoruz. Çünkü biz bu sermayenin her bireyde yetersiz olduğundan şüpheleniyoruz.”</span>[3] İskoç Aydınlanması böylece sosyalistlerden ve sosyal refah iktisat ekolünden önce ekonomiye müdahale etmeye hazır ilk modern felsefeyi ortaya çıkarmıştır. İktisadi krizler karşısındaki sloganı da gayet muhafazakâr ve milliyetçiydi: “Kim piyasa için ölmeye gider?”</span></p>
<p><span style="color: #000000">Marksist gelenek gibi İskoç Aydınlanması da sınıfsal bir bakış açısını benimser. “Geleneğe” inanarak “ataların” (baban ne idiyse sen de o’sun) sınıfına bağlı kalır. Burke şöyle der: <span style="color: #0000ff">“Bütün kamusal bağların ilk ilkesi, bunların ilk filizi de denilebilir, içinde yaşanan toplumsal sınıfa bağlılıktır, bu ait olunan kümeyi yürekten sevmektir.”</span>[4] Karl Marx belki de aynı cümlelerle bu sınıfın işçi sınıfı olduğunu söylüyordu. Ne tesadüf ama!</span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlanması, dünyayı, amaçlanmamış sonuçların oluşturduğu bir çok tesadüfi olayın yarattığı bir düzenler bütünü olarak görür. Gelenek ise bu kendiliğinden oluşmuş düzene bir süreklilik ve devamlılık katar. Marksist bakış açısı da bundan farklı değildir. Karl Marx düşüncesini şöyle özetler: “İnsanın kendi tarihini yaptığı doğrudur, ama canı istediği gibi, kendi seçtiği koşullarda değil; doğrudan karşısına çıkan, verili olan ve geçmişten devralınan koşullarda yapar. Geçmiş tüm kuşakların geleneği, yaşayanların hayatına bir kâbus gibi çöker.” İskoç Aydınlanması’nın doruk düşüncesini liberal iktisat ile birleştirmeye kalkıştığı noktada Hayek tam da Marx’ın bahsettiği konuda onunla hemfikir olur: Geçmiş çağlarda oluşturduğumuz şeylerin düzeni ve sınıfsal bilgimiz. Aslında Hayek bilgiyi seçkinlerin bilgisi olarak düşünür. Örneğin Hayek, liberal demokrasi yerine bizzat kendi aklıyla kurguladığı “demarşi” düzeninde, halk tarafından 15 yıllığına seçilmiş 45 yaş üstü bir seçkinler sınıfının aristokratlardan oluşan bir kamarada siyasi, hukuki ve iktisadi konularda kanun yapıcılar olarak yer almasını ister. Hayek gençlerin atak ve radikal olmalarından dolayı geleneği bozacaklarından korkar ve “yaşlılar meclisi”ni ortaya koyar. Seçkinler de 15 yıllığına seçilerek yerlerini, yani statülerini sağlama alırlar. Bu sayede Hayek&#8217;e göre her türlü baskıya, rüşvete ve radikal kopuşa karşı tavır alabileceklerdir. Ancak Hayek baskının, rüşvetin ve dalaverelerin çoğunlukla iktidar sahiplerinin, efendilerin ve seçkinlerin işi olduğu gerçeğini unuttuğundan meseleyi yanlış anlamıştır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Kendilerine muhafazakârlık bulaşmamış olan liberaller ise bilgiyi sınırsız bir alanda görmüşlerdir. Bilgi bir maddedir ve asla ulvi bir şey değildir. Bu nedenle ancak uzay-zamanda sınırlanmak suretiyle anlaşılabilir. Bütün deneyimler de bilginin sınırlandırılmasıyla anlaşılabilir, başkası mümkün değildir. Örneğin,  kulaklarımız sadece belli bir sınırda bilgi toplar. Ama bu sınırlı alandan hareketle, aklımızla keşfettiğimiz sınırsız bir alana açılırsak uzaydaki maddelerin gürültüsünü de duyabiliriz. Nitekim bugün her yeryüzünde hem de uzayda uzayı dinleyen çanak antenlerimiz ve alıcılarımız var. Bununla birlikte, amaçlı eylemlerde bulunan bireyler olarak bütün sesleri duymak da istemeyiz. Bunu bilerek ve isteyerek yaparız. Uyuduğumuz esnada yandaki inşaatın gürültüsü bir anda yok olur. Eğer inşaatın sesini yok etmeydik uyumakta zorlanırdık. Yine, araba kullanırken öndeki arabanın acı freni o anda dinlediğimiz ve sevdiğimiz en güzel şarkının melodisini ve sözlerini bir anda yok eder. Eğer o şarkıya eşlik etmeye devam etseydik hayatımızı kaybedebilirdik.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bütün bilgi bizim amaçlı eylemlerimizin alanında gizlidir. Bu amaçlı eylemler (iktisatta kullanılan kavramla) zaman-tercihte ya da (fen bilimlerinde kullanılan kavramla) uzay-zamanda, yani bireylerin farklı yerlerdeki farklı eylemlerinde ortaya çıkar. Bu da işbölümüne dayalı özel mülkiyeti ortaya çıkarmıştır. İnsanoğlu asla uzmanlaşmaya dayalı piyasa ekonomisi içerisinde doğmamıştır. İnsanoğlu piyasa düzenini aklına ve bilincine dayanarak keşfetmiş, onun diğer tüm düzenlerden daha refaha ve değişime açık olduğunu da ilerleyen yıllarda bulmuştur.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Aslında kimse bütün bilgiyi toplamak için kendisini yormak istemez; bu ancak aptalların işi olabilir. Marx ve diğer sosyalistler de bilgiyi asla tek bir merkezde toplamak istememişlerdir, çünkü bundan sağlanacak kazanç anlık olacaktır. Bilgi ışık gibi akışkan, uçucu ve göreceli bir şeydir. Lakin özel mülkiyet, yani daha genel olarak yeryüzü ve uzay, çoğunlukla kütleseldir ve insanlar için ortak bir toplumsal depodur. Görünür, dokunulabilir ve birikimseldir. Bir kişi öldüğünde, zamanında kayda geçirdiği şeyler hariç, bilgisi de onunla beraber ölür. Zaten kayda geçirdikleri de (kitapları, konuşmaları ve makaleleri) özel mülkiyet hâline gelmiştir. Kişi öldüğünde bu mülkü miras olarak kalır. Bu yüzden sosyalistler, komünistler, anarko-komünistler ve daha niceleri özel mülkiyeti merkezde toplamak istemiştir. Esas mesele de budur, hata buradadır. Çünkü Marx ve onun gibileri özel mülkiyeti, yani uzayı (yeri) zamanda (tercihte) tek bir merkezde toplamayı amaçladıklarından öncelikle uzmanlaşmayı tek bir kişide toplamak istemişlerdir. Bu kişi bir kral ya da oligark olabilir, entelektüeller ya da seçkinler olabilir, bir sınıf, meclis ya da devlet olabilir. Ama sonuç değişmez. İşte imkânsız olan şey de budur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Özel mülkiyetin tek elde toplanması vasıtasıyla yapılmak istenen şeyin, yani bu mülkiyetin merkezde toplanmasından sonra oluşacak düzenini kurulması mümkün değildir. Zira bireylerin tercihlerinden hareketle gerçekleşen mübadeleler, ancak en az iki özgür insanın mülklerini değiş-tokuş ettikleri durumda ortaya çıkar. Özel mülkiyet tek bir elde toplandığında – bu ister bu komünist bir parti organı olsun, ister tek bir devletin egemenliğindeki dünya devleti olsun – mesele şudur: İnsanların elilerindeki bilgi yerli yerinde (kafalarında, ellerinde ya da bir prospektüste) olsa da kullanacakları aletler (mülk, para ve sermaye) olmadığından, bilgi sadece akışkan ve uçucu bir hâlde, kaygan bir zeminde kalır. Mülkiyet olmadıktan sonra “saf bilginin” iktisadî bir değeri yoktur. Bilgi ancak depolandığında, yani ışık gibi kütlesel konuma geldiğinde iktisadî bir değere sahip olur. Isıtır, yaşama canlılık verir ve aydınlatır. Böylece mülkiyet olarak karşımıza çıkmış olur. Mülkiyet bilgisi de fiyatta (rakamda) kendisini anlamlandırır. İki kişi arasında yapılan mübadelede bir tarafın metası diğer tarafta ancak bu rakamsal ifade yoluyla bir bilgi doğurur ve mübadele ilişkisini ortaya çıkarır. Zira bolluk ve kıtlık ancak böyle anlaşılabilir. Oysa tek elde toplanan mülkiyet düzeninde (üretim araçlarının tek elde toplandığı düzende) böyle bir sinyal ortaya çıkmayacaktır. Bireylerin marjinal davranışları olmadığından sinyaller de olmayacaktır ve sonuç koca bir boşluk olacaktır.         </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises’in defalarca söylediği şey budur. Aslında özel mülkiyet tek elde toplanabilir, ama amaçlı insan eylemleri açısından böyle bir düzen bize iyimserlik, refah, özgürlük ve gelişim vaat etmez. Mises hiç tereddütsüz sosyalizmde, yani özel mülkiyetin tek elde toplandığı düzende, eşitlik ve gelir dağılımda müthiş bir başarı gösterilebildiğini, fakat aynı zamanda sosyal refahın da müthiş bir şekilde baş aşağıya düştüğünü söylemiştir. Bu da sosyalizmde herkesin eşit bir sefaleti ve köleliği paylaşacağı, kapitalist ekonomideki refahın sağlayamayacağı ve refahın düşüşüyle tek elde toplanan özel mülkiyetin de yavaş yavaş aşınıp tükeneceği anlamına gelir. Kapitalist toplum ise özel mülkiyeti tek elde toplamadığından sürekli olarak kötü günler için ihtiyaç akçeleri toplar, böylece kriz ve doğal afetler zamanında daha hızlı çözümler üretir. Sosyalizm bunu asla yapamaz, çünkü mülkiyeti kendisinde depoladığından başka bir depo bırakmamıştır. Sosyalizmin tek bir deposu ve tek bir çözümü vardır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu bize Küba’nın sert sosyalizmden piyasa ekonomisine geçerken yaptığı şeyi hatırlatıyor: Mülkiyeti yavaş yavaş tek elden kişilere dağıtmasını. Örneğin sosyal refah devleti bilgiyi değil, mülkiyeti, yani parayı ve sermayeyi kişilere dağıtır. Özelleştirme bilgide değil, mülkiyette yapılır. Mülkiyet dağıtılabilir, parçalanabilir, çoğaltılabilir ve takas edilebilir. Ama bilgi geçici, göreceli ve kaygandır. Kimse onu toplamak, saklamak ve takas etmek istemez. Saf bilgi tıpkı havuç suyu gibidir. Yalnız başına saklanamaz, takas edilemez ve endüstriyel olarak korunamaz. Saf bilgi ancak portakal suyu olarak meta hâline gelir. İktisadı ilgilendiren kısım da budur. Marx ve onun gibileri asla bilgiyi tek elde toplamak gibi bir saplantıya düşmemiştir. Bu çok aptalcadır. Gerçi parayı, fiyatları, sermayeyi ve krediyi tek elde toplamak istemişlerdir, ama asla saf bilgiyi değil.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Nedendir bilinmez, Hayek ve İskoç Aydınlaması bilgi konusunun iktisattaki önemini bir hayli abartmış, hatta bilgiyi ilâhi bir yere çıkarmışlardır. Örneğin paranın keşfedilmesinin bireylerden değil (yani özel mülkiyet sahibinden değil), kendiliğinden doğan düzenden kaynaklandığını ifade etmişlerdir. Onlar için bilgi, nereden geldiği ve nereye gideceği belli olmayan bir şeydir. Oysa iktisatçıyı ilgilendiren bilgi, saf bilginin metalaşmış hâlidir. Para da iki kişinin mübadele esnasında mülkiyetlerini denklemsel olarak bölüştürememelerinden dolayı ortaya çıkan, yazıya dökülmüş rakamsal bir hâldir. Bir sütçü ile emlâk sahibinin işlerini kolaylaştıran, maliyetlerini azaltan bir nesnedir. Örneğin 100 ton süt karşılığında verilen bir evin metalaşmış hâlidir. Bugün paranın ilk keşfedicisi bilinmiyor, ama kredi kartının keşfedicisi biliniyor. Kredi kartını kullanmamızın nedeni bellidir. Nitekim kredi kartları cebimizdeki nakit parayı taşımanın ağırlığını ortadan kaldırıyorlar, onları kısa yoldan kredi kullanmak, taksitlendirmek ve bankaya gitmeden ödeme yapmak için kullanıyoruz. O zaman neden İskoç Aydınlanması’nın benimseyen kişilerin hiçbiri kredi kartının kendiliğinden doğan düzende meydana geldiğini söylemiyor? Soruyoruz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises’e göre para bir kişinin veya kişilerin buluşudur ve bu kişi tarihsel olarak şöyle anlaşılabilir: <span style="color: #0000ff">“Mises, insanların paranın değerini tahmin edebilmek için onu dünkü değerini temel alarak kullanmaları gerektiğini söylemektedir.”</span>[5] Böylece paranın değerini anlamak için sürekli olarak geriye gitmemiz gerekir. Bugünkü paranın değerini dünün değerine göre anlayabiliyorsak, bu sonsuz döngünün bir gün kırılması zorunludur. Bu da paranın ilk keşfedicisine ulaştığımız anda olur. Buraya geldiğimizde, paranın diğer malların takasında hiç değerinin olmadığı bir güne ulaşmış oluruz. Paranın keşfedildiği ilk günde ise, örneğin, altının sadece “parasal amaçlarla” da kullanıldığını keşfederiz. İlk günden önceki günlerde altın sadece bir maldır, ama ilk günden sonra hem para hem mal olarak kullanılmaya başlanmıştır. Açıkçası İskoç Aydınlanması bu gerçeği göz ardı ederek iktisada büyük bir darbe vurmuştur. Bugün paranın bir değeri, yani devletin yasal para dediği şey anlamında hiç bir karşılığı yoktur. İskoç Aydınlanması bu açıdan Alman Tarihçi Ekolü’nün, Fabian Sosyalizminin ve Hegelci felsefenin ağına düşmüştür. İskoç Aydınlanması bu ilk günü, ilk keşfediciyi ve özel mülkiyeti paradan çıkararak Avusturya iktisadının mal-para teorisini çöpe atmıştır. Ellerine sağlık Hayek! Kendi ekolünle çeliştiğin için!</span></p>
<p><span style="color: #000000">Klasik liberaller Aydınlanma’yla olan bağlarının farkındaydılar. Voltaire, Paine, Kant, Smith, Diderot, Helvetius, Descartes ve Düzleyicilerin kendilerinden olduklarını biliyorlardı. Bu filozoflar değişik görüşler taşıyorlardı, ama hem bu görüşleriyle hem de hoşgörüleriyle klasik liberalizme çoğulculuk ve çeşitlilik katmışlardır. Lakin klasik liberalizmin baş düşmanı olan muhafazakârlık, onun Aydınlanma’yla olan bağlarını kesmek için İskoç Aydınlanması’nı öne sürerek yerel bir entelektüel gruba kendisini kaptırmıştır. Bu muhafazakâr filozoflar gelenekçilerdi ve dünyaya kapalıydılar. Aralarında Edmund Burke’ün de olduğu Hume, Ferguson, Burke, Filmer ve Hutcheson gibi filozoflar klasik liberal geleneğin akılcı ve amaçlı eylem düşüncesiyle olan bağları kesmek istemişlerdir. Bu damarı kesme işinde son yüzyılda Hayek kadar ileri giden olmadığı gibi Hayek gibi büyük başarıyı kazanan da olmamıştır. Edmund Burke’ün yarım bıraktığı yerden Hayek bayrağı devralarak foto-finishe ulaşmıştır. Tebrikler!</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">“Yakın zamana kadar, sosyalizm, Aydınlanma&#8217;yı, verili bir gerçek olgu olduğunu kabul ederek &#8216;<em>burjuva ideolojisiyle&#8217;</em> yaftalamasıyla reddetmiş veya ihmal etmiştir. Bu argüman, yeni zuhur etmiş bir kapitalist sistemin ideolojik üst yapısı olarak görür, ki bu üst yapının düşünürleri &#8216;yükselen kapitalist sınıfın&#8217; çıkarlarına hizmet etmiş teoriler ve fikirler üretir.”</span>[6] Kısacası sosyalizm, faşizm ve muhafazakârlık, Aydınlamayı klasik liberal ideolojinin bir olgusu olarak görerek onu yok saymaya çalışmışlardır. Yani Aydınlanma-Karşıtları bellidir. Klasik liberalizm bu açıdan İskoç Aydınlanması’nın yerelci, akıl karşıtı ve toplumsal korkuları üzerinde yükselen yıkıcı, değişmeye karşıt kaba karanlığında çiçek açamaz. Bu aydınlanmanın evrensel, eleştirel ve reddedici aklının güneşinde ısınır ve refaha koşar. Klasik liberalizm kendi aklını kullanma cesaretinde ve gençliğinin verdiği gözü pekliktedir. Özgürlük çiçeğini bu aydınlatıcı havada açar.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Konuyu daha iyi anlamak için iki sorarak sonuca ulaşabiliriz: “Eğer İskoç Aydınlanması’nın dediği doğru ise neden aklını kullanmaktan çok geleneğe, tutkulara ve heveslere göre hareket eden karıncalar ve arılar herhangi bir medeniyet kuramadılar?” İkincisi: “İnsandan rasyonel düşünceyi çıkardığımızda, geriye hayvanların ilkel ve barbar duygularından başka bir şey kalmaz. O zaman bugünkü medeniyetimize nasıl ulaşabilirdik?” Mises ile bitirirsek: <span style="color: #0000ff">“Sosyal Bilimleri saf rasyonel olduğundan dolayı hatalı bulmak günümüzde modadır. İktisada yöneltilen en popüler itiraz, gerçeğin ve hayatın irrasyonelliğini ihmal etmesi ve sonsuz çeşitlilikteki olayların yavan rasyonel şemaların ve ruhsuz özlerin içine sıkıştırmaya çalışmasıdır. Hiçbir eleştiri bu kadar saçma olamaz. Diğer bilgi dallarında olduğu gibi, iktisat rasyonel yöntemlerin taşıyabildiği kadar yere kadar gider. (&#8230;) Çünkü bizi ilgilendiren ruhun veya ölümsüz ruhun sorunu ile ilişkili değildir. İlgilenmemiz gereken sorun, belirli amacın elde edilmesini hedefleyen insan eyleminin amaçlı ve anlamlı bir davranış olup olmadığı reddedildiğinde, insan eyleminin kavramanın mümkün olup olmadığıdır. (…) [Çünkü] çeşitli ruh teorilerine yöneltildikçe, bizim sorunumuza [iktisat konusuna] bir faydası yoktur.”</span>[7]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bunları dedikten sonra şöyle söylememin tam zamanıdır: Klasik bir liberalin gözünde Mises haklıdır, Hayek haksızdır. Bunu korkmadan tekrar edelim: Mises haklıdır, Hayek haksızdır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000">[1] Ludwig von Mises, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=438634&amp;sa=95686622" target="_blank"><span style="color: #0000ff">İnsan Eylemi</span></a></em></span>, s. 828.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[2] Philippe Beneton, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=586739&amp;sa=95686696" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Muhafazakârlık</span></a></em></span>, s. 20.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[3] A.g.e., s. 104.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[4] A.g.e., s. 108.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[5] David Gordon, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=79190&amp;sa=95686757" target="_blank"><span style="color: #0000ff">İktisadî Mantığa Giriş</span></a></em></span>, ss. 158-159.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[6] Stephen Davies, “Aydınlanma”, <em>Liberal Düşünce</em>, Sayı 37, Çev. Atilla Yayla, s. 9.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[7] Mises,<em> İnsan Eylemi</em>, ss. 23- 28.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarih Mises&#8217;i Haklı Çıkardı mı? – Atilla Yayla’yı Düzeltmek</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 12:52:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/?p=2844</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki yazısında “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2851" src="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg" alt="" width="386" height="226" /></a></span></p>
<p><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1200689&amp;title=yorum-atilla-yayla-akil-ve-sosyal-duzen&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yazısında</span></a></em></span> “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene bakmanın kurucu rasyonalist olmayan, daha çeşitlilikçi, insani, keşifçi bir yolu da varmış ve bu da Aydınlanma&#8217;nın İskoç koluyla bağlantılıymış. Yayla bu aydınlamayı rasyonalizme karşı çıkmak için kullanmış. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu hususta Yayla özellikle bireylerin toplumda kullandıkları bilgi meselesinden bahsetmiş ve bu meselenin sosyalist ve faşist düzenlerin neden tam olarak işleyemeyeceğini açıkladığını ileri sürmüş. Dediğine göre, mükemmel bir sistemin kurulabilmesi için toplumda kullanılan tüm bilginin tek bir elde toplanması gerekiyormuş. Oysa bu mümkün değilmiş, çünkü bu bilgi hem parçalı hem de dağınıkmış. O yüzden insanlar bu bilginin tamamına sahip olamazlarmış ve sınırlı bilgiyle yaşamak zorundalarmış. Atilla Yayla’nın anlattığı bu meseleler esas itibariyle Avusturya İktisat Okulu’nun kapsamına giriyor. Bu okulun sosyalizm eleştirisiyle bir ara ilgilendiğim için Yayla’nın yazdıklarına biraz bu açıdan baktım. Maalesef Yayla’nın bilgi meselesi ile İskoç Aydınlanmasını bir arada ele alması olmamış. Kurucu rasyonalizme karşı çıkarken Mises&#8217;ten bahsetmesi de olmamış. Hele Hayek&#8217;in ismini anmadan geçmesi hiç olmamış. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2844"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla “Marksist formatındaki sosyalizmin” her bakımdan mükemmel bir toplumsal düzen kurulabileceğini iddia ettiğini de yazmış. Maalesef bu doğru değil. Nitekim Yayla hangi sosyalistlerin böyle bir şey iddia ettiklerini yazmamış. Hatta bir ara rasyonalizm eleştirisini bir hayli abartarak </span><span style="color: #0000ff">“Hiçbir rasyonalist teori, beşeri düzenin en önemli parçalarının ve unsurlarının kendiliğinden doğduğu ve her zaman öyle kalacağı gerçeğini değiştiremez,” </span><span style="color: #000000">dahi demiş. Tabii böyle bir şey yok. Liberal düşünürlerin hepsi beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığını kabul etmezler. Örnek mi? Ludwig von Mises ve Adam Smith. Mises&#8217;e göre toplumsal düzen düşünce ve irade ile kurulur. Smith de piyasaların insanlardaki takas ve mübadele yapma eğilimden hareketle ortaya çıktığını ileri sürer. Dahası, Yayla’nın beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığı ve hep öyle kalacakları iddiası da havada kalmış – özellikle de liberallerin hepsi böyle düşünmüyor iken ve bu konuda ampirik kanıt yok iken. Yayla’nın yazısındaki kusurlu yerlere aşağıda bir bakalım: </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">I</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“İskoç Aydınlanması teorisine kurucu rasyonalist teoriyi apaçık bir olgu temelinde reddetmekle başlıyor. Buna insan bilgisinin parçalılığı, dağınıklığı ve tek elde toplanamazlığı olgusu diyebiliriz.” </span><span style="color: #000000">Ardından Yayla uzun uzun toplumda kullanılan bütün bilginin tek bir kişinin ya da otoritenin elinde toplanamayacağından bahsetmiş. Güya bu, “İskoç Aydınlanması düşünce geleneğinin yaklaşımı” imiş. Fakat böyle bir şey yok. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlaması filozoflarına göre toplumsal incelemenin odağında insan eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları yer alıyordu, fakat bu filozoflar hiçbir zaman Yayla’nın bahsettiği bilgi meselesiyle ilgilenmemişlerdir. Zira bu filozofların yaşadığı 1700’lü yılların Britanya’sında ekonomi insanların böyle meseleler üzerine kafa yormalarını gerektirecek gelişmişlik seviyesine ulaşmış değildi. Hâliyle ekonomide bilginin nasıl kullanıldığı gibi bir mesele o dönemki düşünürlerin aklına gelmezdi. Bu filozofların inceleme konuları toplumsal düzen üzerine yoğunlaşıyordu. İnsan bilgisinin parçalı oluşundan ve bu nedenle tek bir elde toplanamayacağından ilk bahseden kişi Friedrich von Hayek’tir. Kendisi bu konularla uğraşmaya 1930’lu yıllarda başlamış ve hayatının geri kalanında da bunlar üzerine yazıp çizmiştir. Nitekim Hayek bilginin toplumda parçalı bir şekilde kullanımı hakkında yazdıklarını kendisinin toplumsal bilimlere yaptığı bir katkı olarak görür. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İlâveten, Yayla’nın kullandığı “kurucu rasyonalizm” ve “kurucu rasyonalist teori” ifadeleri de özü itibariyle Hayek’e aittir. Ama benim bildiğim kadarıyla Hayek “kurucu rasyonalist teori” ifadesini hiçbir zaman yazılarında kullanmamıştır. Onun kullandığı ifade “yapı-kurucu rasyonalizm”dir (constructivist rationalism). Hayek bu ifadeyi Fransız Aydınlanması filozoflarının ve Kıta Avrupası düşünürlerinin görüşleri için kullanır ve insan aklının önemine yaptıkları vurgudan dolayı bu kişileri “yapı-kurucu rasyonalistler” olarak adlandırır. Hayek 1970’lerden itibaren de bu aydınlanma geleneği için kendisinin icat ettiği “yapı-kuruculuk” (constructivism) kelimesini benimser. Ansiklopedicilerin, Rousseau’nun ve Fizyokratların dahil olduğu bu geleneğin görüşüne göre, insanlar toplumsal kurumları ve medeniyetlerini kendileri yarattıklarına göre, bunları kendi arzu ve isteklerine göre değiştirip biçimlendirebilirler. Tabii Hayek bu görüşe çok kızar, çünkü ona göre bu işin sonu sosyalizme varır. Hayek&#8217;in insan aklına bu kadar vurgu yapmayan ve daha ılımlı olan İskoç Aydınlanması’na yanaşmasının nedeni budur. Gerçi Hayek İskoç filozofların görüşlerinden etkilenmiş ve kendisini bu gelenek içinde görmüştür, ama bu filozoflardan etkilenişi bilgi meselesinde değil, insanların eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları konusunda olmuştur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla Yayla’nın yazısında İskoç Aydınlaması’na bilgiyle ilgili olarak atfettiği görüşlerin hiçbiri bu aydınlanma geleneğine ait değil – bunların tamamı Hayek&#8217;e ait. Ama gayet ilginç bir şekilde, Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsederken aslında Hayek&#8217;in görüşlerini anlatmasına rağmen onun ismini hiçbir yerde anmıyor. Oysa Hayek&#8217;in bilgi meselesinden bahsettiği iki makalesinin çevirileri (<em>“Bilginin Toplumda Kullanımı”</em> ve benim çevirdiğim <em>“İktisat ve Bilgi”</em>) Liberal Düşünce Topluluğu’nun çıkardığı ve bir dönem Yayla’nın da editörlüğünü yaptığı “Liberal Düşünce” dergisinde yayınlanmıştı. Yayla bunları unutmuş herhalde. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">II                                                                                               </span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla bilgi meselesinden bahsettikten sonra bu meselenin iyi bir anlatımının Ludwig von Mises&#8217;in 1920’de yayınladığı bir makalesiyle başlattığı bir tartışmada karşımıza çıktığını söylemiş. Yayla’nın ismini vermediği bu makaleyi zamanında (İngilizcesinden) Türkçeye çevirmiştim. Bu çeviri de yine Yayla’nın editörlüğünü yaptığı ve artık “piyasadan kalkmış olan” Piyasa dergisinde <em>“Sosyalist Devlette İktisadî Hesaplama”</em> başlığıyla yayınlanmıştı. Görünen o ki Yayla yazısında bahsettiği bu makalenin çevirisini kendi çıkardıkları dergide yayınladıklarını da unutmuş. Yayla’nın bahsettiği tartışma literatürde “Sosyalist Hesaplama Tartışması” ya da “İktisadî Hesaplama Tartışması” olarak biliniyor. Gerçi bu tartışmada bilgi meselesine değiniliyor, ama buna değinen Mises değil. Zaten Mises&#8217;in bu makalesinde dediklerinin Yayla’nın bilgi meselesiyle yazdıklarıyla da ilgisi yok. Bunlara bir bakalım:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong> Mises iktisadî hesaplama meselesini ele aldığı makalesinin hiçbir yerinde bilginin ekonomideki kullanımından bahsetmez. Nitekim Mises bilgi meselesini hiçbir zaman sosyalistlere bir eleştiri olarak yöneltmemiştir. Yukarıda da dediğim gibi, bilginin parçalı ve dağınık olduğunu öne sürerek sosyalistlere karşı çıkan kişi aslında Mises&#8217;in öğrencisi Hayek’tir. Oysa Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsetmesine rağmen Hayek&#8217;in ismini hiçbir yerde anmıyor. İşin daha da vahim tarafı, Mises sosyalist planlamacıların gerekli olan tüm bilgiyi ellerinde toplayabileceklerini kabul eder. Yani Yayla’nın (ve tabii Hayek&#8217;in) dediklerinin tam tersini ileri sürer. <a href="http://mises.org/Books/humanaction.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Human Action</em></span></a> kitabında sosyalist ekonomiyi eleştirirken Mises şöyle der:</span></p>
<p><span style="color: #000000">[Sosyalist] </span><span style="color: #0000ff">Yöneticinin kendi yaşadığı döneme ait bütün teknolojik bilgiyi kullandığını varsayalım. Bundan başka, bu kişi mevcut tüm maddi üretim araçlarının tam bir envanterine ve istihdam edilebilir işgücünü gösteren bir listeye de sahip olsun. Bu açılardan, bürolarında topladığı bilirkişi ve uzmanlar yığını ona eksiksiz bilgi sağlayacak ve soracağı tüm sorulara doğru cevap verecektir. [</span><span style="color: #000000">s. 696-7] </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong> Yayla yazısında merkezi otoritenin ekonomideki bilgiyi kendi elinde toplamaya kalkıştığında bilginin bilgi olmaktan çıktığını ve geçmişe ait bir şeye dönüştüğünü yazmış. Bunlar kafa karıştırıcı ifadeler. Hayek meseleyi bu şekilde ortaya koymaz. Hem bilginin bilgi olmaktan çıkması ne demek? Hayek&#8217;in dediği şey, sadece, merkezi otorite ekonomide kullanılan tüm bilgiyi bir şekilde elinde toplasa bile, bu bilginin hiçbir zaman söz konusu anın ya da içinde bulunulan koşulların bilgisini yansıtmayacağıdır. İktisadî hayat çok hızlı aktığı ve insanların kararları sürekli değiştiği için, bu koşullara ait bilgi de sürekli olarak değişecektir. Bu kadar hızlı bir değişim esnasında merkezi otoritenin o anın bilgisini elinde bulundurması da hâliyle mümkün değildir. Dolayısıyla bilgi merkezde topladığı için “maziye ait bir şeye dönüşür” diye bir şey söz konusu değildir. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong><span style="color: #000000"> Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“Mises, üretim araçlarında özel mülkiyet olmaksızın, ister küçük bir otokrat grup isterse demokratik şekilde organize olmuş bir heyet olsunlar, sosyalist plancıların kaynakları ne derecede etkin kullandıklarını belirlemenin bir yolunu bulamayacaklarını ileri sürdü.”</span><span style="color: #000000"> Bu yazılanlar tamamıyla yanlış olmasa bile maalesef yanıltıcı. Zira </span><span style="color: #000000">Mises esasta planlamacıların kaynakları etkin dağıtmanın bir yolunu bulamayacaklarını değil, bu planlamacıların iktisadî hesaplama yapamayacaklarını ileri sürer. Zaten bu konuda yazdığı makalenin isminde de “iktisadî hesaplama” ifadesi geçiyor. Kaynakların etkin dağılımının gerçekleşmemesi ise bu hesaplamayı yapamamanın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisadî hesaplama derken kastedilen şey, üreticilerin kullanmak istedikleri kaynakların fiyatlarını karşılaştırarak üretim maliyetlerini hesaplamalarıdır. Fiyatlar olmadan üretimde kullanmak istediğiniz malların size kaça mal olacağını bilemezsiniz, bu nedenle de ucuza mı yoksa pahalıya mı üretim yaptığınızı hesaplayamazsınız. Fiyatların olması için de özel mülkiyetin olması gerekir. Zira insanlar ürettikleri malların mülkiyetine sahip olmadıktan sonra bunları piyasada satamazlar. Satış olmayınca hâliyle mübadele de olmaz. Mübadele olmayınca da fiyatlar ortaya çıkmaz. Zaten Hayek&#8217;in aksine Mises fiyat mekanizmasının amacının bilginin toplumda kullanılmasını sağlamak değil, insanların iktisadî faaliyetlerini yürütebilmek için gerekli olan hesaplamaları yapmalarını mümkün kılmak olduğunu kabul eder.  </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">III</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Peki, Atilla Yayla’nın iddia ettiği üzere tarih Mises&#8217;i haklı çıkardı mı? Elbette hayır. Mises sosyalistleri eleştirirken sosyalizmde para kullanımının ve fiyat mekanizmasının ortadan kalkacağını varsayıyordu. Nitekim Mises&#8217;in sosyalist ekonomiye yönelik tüm eleştirisi bu noktadan hareket eder. Oysa sosyalist Rusya’da bunların ikisi de olmamıştır. Ruslar ruble kullanmıyorlar mıydı? Gerçekte ise Mises&#8217;in toplum ve piyasa ekonomisi hakkındaki görüşleri Atilla Yayla’nın yazısında bahsettiği şeylere tamamıyla aykırıdır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek&#8217;in ve İskoç geleneğini takip eden diğer liberallerin aksine, Mises toplumu ve piyasa ekonomisini hiçbir zaman kendiliğinde doğmuş yapılar olarak görmez. Eserlerinde – en azından benim bildiğim kadarıyla – “kendiliğinden-düzen” ifadesini hiçbir zaman kullanmaz. Mises&#8217;e göre </span><span style="color: #0000ff">“Toplum birlikte planlanmış eylemlerden, işbirliğinden oluşur. Toplum bilinçli ve amaçlı davranışların bir sonucudur,”</span><span style="color: #000000"> (<em>Human Action</em>, s. 143). <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/socialism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Socialism</span></a></em></span> kitabında şöyle yazar: </span><span style="color: #0000ff">“Toplum düşüncenin ve iradenin bir ürünüdür. Düşüncenin ve iradenin dışında var olamaz. Toplumun varlığı dışsal dünyada değil, insanın içinde yatar. Toplum içeriden dışarıya doğru yansıtılır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 291). Yine aynı kitaptan: </span><span style="color: #0000ff">“Toplumsal evrim – işbölümünün evrimi anlamında – irade içeren bir fenomendir: tamamıyla insan iradesine bağlıdır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 306). Eğer toplum insan iradesinin bir ürünüyse, toplumsal kurumlar, gelenekler ve davranış kuralları da bu iradenin bir ürünü olacaktır. Böyle düşünen Mises&#8217;in piyasa ekonomisini bilinçli insan eylemlerinin bir ürünü olarak görmesi gayet doğaldır. Nitekim <em>Human Action</em> kitabında şöyle yazar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Piyasa ekonomisi insan yapımı olan ve işbölümünün olduğu koşullarda yer alan bir eylemde bulunma biçimidir. Fakat bu durum piyasa ekonomisinin tesadüfen meydana gelmiş ya da yapay bir şey olduğu ve başka bir eylem biçimiyle değiştirilebileceği anlamına gelmez. Piyasa ekonomisi uzun bir evrimsel sürecin ürünüdür. Kişinin, eylemlerini, içinde bulunduğu çevrenin kendi başına değiştiremeyeceği verili koşullarına mümkün olan en iyi yoldan uyarlamak amacıyla yürüttüğü çabalarının bir sonucudur. Piyasa ekonomisi bir stratejidir. Bu stratejinin uygulanmasıyla insanlar, bir bakıma, vahşilikten medeniyete muzafferane bir şekilde ilerlemişlerdir.</span> <span style="color: #000000">[s. 265]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıdaki alıntıda Mises&#8217;in piyasa ekonomisinin insan yapımı olduğunu ve bu ekonomiyi bir medeniyet stratejisi olarak kabul ettiği açıktır. Böyle bakıldığında, Mises&#8217;in bu görüşleriyle Yayla’nın kurucu rasyonalizm dediği geleneğin içinde yer aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçekten Hayek de hocası Mises&#8217;i rasyonalist olmakla suçlamıştır. Dolayısıyla eğer tarih Mises&#8217;i haklı çıkardıysa, aslında kurucu rasyonalizmi benimseyen kişileri haklı çıkarmış olacaktır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Toparlarsak, bilginin tek elde toplanamayacağını bir neden olarak öne sürerek toplumsal düzenlemeler yapmak isteyen kurucu rasyonalizmi eleştiren ve bu esnada hesaplama tartışmasından bahseden Atilla Yayla, Mises ve Hayek&#8217;in bu tartışmada hangi kabullerden hareketle sosyalizme ve merkezi planlamaya itiraz ettiklerine dikkat etmiyor. Bu nedenle de kurucu rasyonalizm eleştirisi için olmadık bir kişi olan Mises&#8217;in ismini yazısında kullanarak ve onun haklı çıktığını söyleyerek kendisiyle çelişmiş oluyor. Zira sosyalizme itiraz ederken Mises fiyat mekanizması olmadan iktisadî hesaplama yapılamayacağını, Hayek de toplumda bireylerin kullandığı bilginin tek elde toplanamayacağını öne sürer. Kabaca söylersek Hayek “bilgici”, Mises de “fiyatçı”dır. Üstelik sosyalist ekonomiye karşı çıkarken Mises ve Hayek birbirlerinin dediklerinin tam tersini kabul ederler. Mises bilginin merkezi otoritenin elinde toplanabileceğini, ama bu otoritenin fiyatları hesaplanamayacağını ileri sürer. Hayek ise fiyatların bir şekilde de olsa hesaplanabileceğini, ama bilginin toplanamayacağını ileri sürer. Eğer Mises&#8217;in dediklerini kabul edecekseniz bilginin tek elde toplanabileceğini de kabul etmek zorundasınız. Ama bu durumda da bilginin tek elde toplanamayacağını ileri sürerek sosyalizme ve faşizme karşı çıkamazsınız. </span></p>
<p style="text-align: center"><strong><span style="color: #000000">* * *</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Maalesef Atilla Yayla piyasa ekonomisini savunurken bazı talihsiz tutarsızlıklar yapıyor. Görünen o ki bu konular hakkındaki bilgiyi tek elde toplayamadığı için Yayla’nın bilgisi sınırlı kalmış. Yazısında uzun uzun bilgi meselesinden bahsedip bunu bir şekilde İskoç filozoflara bağlaması ve bu meseleyi toplumsal bilimlerde ilk defa ortaya koyan kişi olan Hayek&#8217;in adını anmaması böyle bir şey. Gerçi Yayla iktisatçı değil, siyaset bilimci. O yüzden Avusturya İktisat Okulu’nun alanına giren bu tür şeyleri bilmesini ondan bekleyemeyiz. Ama Mises&#8217;in takipçisi Avusturya iktisatçısı Murray Rothbard <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/egalitarianism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Egalitarianism As a Revolt Against Nature and Other Essays</span></a></em></span> adlı kitabında bu konuda şöyle uyarıda bulunuyor: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">İktisat bilmemek suç değildir. Ne de olsa iktisat, uzmanlaşmanın olduğu ve çoğu kişinin “kasvetli bilim” olarak gördüğü bir disiplindir. Fakat bu bilgisiz hâlde iken, iktisadî meseleler hakkında yüksek sesli ve gürültülü fikirlere sahip olmak tamamıyla sorumsuzluktur.</span><span style="color: #000000"> [s. 202]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla 13 yaşındaki kızlara tecavüz eden kişilerin mahkemelerce serbest bırakıldığı, üniversite hocalarının terör zanlısı olarak tutuklandığı, parasız eğitim isteyen öğrencilerin aylarca hapis yattığı, kadınlara yönelik şiddetin ayyuka çıktığı, halktan toplanan deprem vergilerini iktidarın başka yerlere harcadığı, gazetecilerin ve hatta milletvekillerinin hapse atıldığı bir ülkede, Atilla Yayla’nın Gülen cemaatinin Abant toplantılarına katılmaktan, AKP’nin siyaset akademisinde hocalık yapmaktan ve televizyonda cumhurbaşkanını ve piyasa ekonomisini övmekten biraz vakit ayırarak artık bireysel hak ve özgürlükleri de savunması gerekiyor. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mises, Faşizm ve Özgürlükler</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2011 06:36:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Hazır son yazıda Mont Pelerin Topluluğu’ndan bahsetmişken, topluluğun üyelerinden olan Mises’le ilgili kısa bir yazı da girelim. Mises hem Türkiye’deki hem de dışarıdaki küçük bir kesim tarafından büyük bir liberal olarak biliniyor. Ama bakın kendisi Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra, 1927’de yayınlanan Liberalism – In the Classical Tradition adlı kitabında faşizmi nasıl övüyor: Diktatörlükler kurmayı hedefleyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://2.bp.blogspot.com/_I8Je6FUeyaY/TJvryge9_1I/AAAAAAAAADU/SvoOtB7SOvY/s320/Mises+4.jpg" alt="" width="237" height="256" /></span></p>
<p><span style="color: #000000">Hazır son yazıda Mont Pelerin Topluluğu’ndan bahsetmişken, topluluğun üyelerinden olan Mises’le ilgili kısa bir yazı da girelim. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises hem Türkiye’deki hem de dışarıdaki küçük bir kesim tarafından büyük bir liberal olarak biliniyor. Ama bakın kendisi Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra, 1927’de yayınlanan <a href="http://mises.org/books/liberalism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Liberalism – In the Classical Tradition</em></span></a> adlı kitabında faşizmi nasıl övüyor: </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Diktatörlükler kurmayı hedefleyen faşizm ve benzeri hareketlerin en iyi niyetlerle dolu olduğu ve bu hareketlerin müdahalelerinin şu an için Avrupa medeniyetini koruduğu inkâr edilemez. Faşizmin bu sayede kendine kazandırdığı değer tarihte sonsuza dek yaşamaya devam edecek. Fakat şu an için Avrupa&#8217;ya selamet getirmiş olsa bile, faşizmin politikası sürekli başarı vadeden türden bir politika değildir. Faşizm acil durumlarda kullanılan geçici bir çözümdü. Onu bundan daha fazlası olarak görmek vahim bir hata olur.</span> (s. 51)</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2759"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Demek diktatörlükler kurmak isteyen hareketler en iyi niyetlerle dolu imiş. Mises&#8217;in öğrencisi Hayek de diktatörleri övmüyor muydu? </span></p>
<p><span style="color: #000000">Aslında Mises&#8217;in tüm kariyeri boyunca devlete kızdığına bakıp da onun devlete fazlasıyla düşman biri olduğunu düşünmek doğru sayılmaz. Zira Mises devlete sürekli olarak kızmışsa da zamanında devlette çalışmıştı. 1909’dan 1934’e kadar Viyana Ticaret Odası’nın sekreterliğini yapmış, bu sayede Engelbert Dollfuss’un ve Avusturya tahtının veliahtı Otto von Habsburg’un yakın ekonomik danışmanlarından biri olmuştu. 1932’de Avusturya şansölyesi olan Dollfuss 1933’te meclisi kapatarak o dönem İtalya’daki Mussolini yönetimini örnek alan bir tek parti diktatörlüğü kurmuştu. Dollfuss’la başlayan ve 1938’e kadar süren bu döneme <em>Avusturya Faşizmi</em> (Austrofaschismus) adı veriliyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Nitekim Mises aynı kitapta şöyle yazıyor:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Bir liberal için devlet mutlak bir zorunluluktur, zira en önemli görevler onun sorumluluğundadır: Sadece özel mülkiyetin değil, aynı zamanda barışın da korunması onun görevidir; çünkü barış olmadığında özel mülkiyetin tüm faydalarından yararlanmak mümkün değildir.</span> (s. 39)</span></p>
<p><span style="color: #000000">Buraya dikkat edin: Mises&#8217;e göre devlet özgürlükleri değil, sadece özel mülkiyeti koruyor. Şimdi bir liberal çıkıp özgürlüklerin özel mülkiyetten kaynaklandığını söyleyebilir, ama Mises gibi klasik liberaller doğal özgürlükler kavramını kabul ederler. Doğal özgürlükler de özel mülkiyetten kaynaklanmaz. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises liberalizmin özünü de açıklıyor:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">(…) liberalizmin programı tek bir kelimeyle özetlenecek olursa şöyle okunabilir: <em>mülkiyet</em>; yani üretim araçlarının özel mülkiyeti (…) Liberalizmin tüm diğer talepleri de bu temel talepten doğar.</span> (s. 19). </span></p>
<p><span style="color: #000000">Buna göre liberalizm özgürlükleri değil, özel mülkiyeti savunuyor. Dolayısıyla özgürlükler ancak özel mülkiyetle bağlantılı oldukları müddetçe değerlidirler. Özel mülkiyeti korumayan özgürlüklerin hiçbir anlamı yoktur. Gerçekten de Mises ve Hayek kadın hakları, çocuk hakları veya cinsel azınlık hakları gibi şeyleri – en azından benim bildiğim kadarıyla – hiç savunmamışlardır. Zira bunlar özel mülkiyetle ilişkili haklara değil, insan haklarına girerler. Oysa Mises&#8217;in tanımına göre liberalizm kendi başına insan haklarını savunmaz. (Daha önceden Mises&#8217;in kadınlar hakkında ne düşündüğünü <a href="http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>burada</em></span></a> yazmıştım.) </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises&#8217;in ve Hayek&#8217;in buradaki mantığı belli: Devlet özel mülkiyeti korur. Diğer özgürlükler de ancak özel mülkiyet bağlamında tanımlanırlar. Devlet bu koruma görevini yerine getiremediğinde faşizm ya da diktatörlükler gibi yönetimler kurarak özel mülkiyeti güvence altına almak gerekir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Liberal adı altında öne çıkarılan kişilerin aslında neyi savunduklarını iyi öğrenmek gerekiyor. Bu kişiler zaman zaman yazdıklarının arasına bir-iki cümleyle tam olarak ne demek istediklerini ve neyi savunduklarını açıklayan cümleler serpiştiriyorlar. Bunları bulduğunuzda fikirlerinin özünü de öğrenmiş oluyorsunuz. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayek ya da Marx Ne Fark Eder, Söyle!</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Aug 2011 21:24:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[“[Marx'ın bahsettiği] Bu teknoloji nereden gelir? Teknolojiler nasıl değişim geçirir ya da gelişir? Bu teknolojileri kim uygulamaya koyar? Marksist sistemi meydana getiren yanlışlar silsilesinin ana noktalarından birini, Marx&#8217;ın bu soruya asla bir yanıt bulmaya çalışmamış olması oluşturur. Aslında Marx buna yanıt bulamazdı. Zira teknolojik koşulları ya da teknolojik değişmeyi insanların, yani bireylerin eylemlerine bağlaması durumunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://4.bp.blogspot.com/-rcQyfR0hT8I/TVo7qe0-yvI/AAAAAAAAABQ/wpOzOAbr2JI/s1600/HayekMarx.JPG" alt="" width="350" height="253" /></p>
<p style="text-align: right"><em>“[Marx'ın bahsettiği] Bu teknoloji nereden gelir? Teknolojiler nasıl değişim geçirir ya da gelişir? Bu teknolojileri kim uygulamaya koyar? Marksist sistemi meydana getiren yanlışlar silsilesinin ana noktalarından birini, Marx&#8217;ın bu soruya asla bir yanıt bulmaya çalışmamış olması oluşturur. Aslında Marx buna yanıt bulamazdı. Zira teknolojik koşulları ya da teknolojik değişmeyi insanların, yani bireylerin eylemlerine bağlaması durumunda tüm sistemi darmadağın olacaktı. Çünkü söz konusu durumda maddi üretken güçlerin insan bilincini ve o aşamadaki bireysel bilinci belirlemesinden ziyade, bunun tam tersi geçerli olacaktı.”</em></p>
<p style="text-align: right">Murray Newton Rothbard</p>
<p style="text-align: right">(<a href="http://mises.org/books/histofthought2.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">An Austrian Perspective on the History of Economic Thought</span></a>, Cilt 2, s. 373)</p>
<p>Yeni Türkü’nün bir şarkısında dediği gibi: “Ölüm ya da ayrılık fark eder mi söyle sensiz…” Bir âşık için sevdiğinden ayrılması ve onu bir daha görememesi ölüm gibidir. Arada hiçbir fark yoktur. Kavramlar farklı bile olsa duygular kişide aynı yoksunluğu birebir karşılayabilir. Âşık için fark yoktur: Ölüm ya da ayrılık. Mesele, sevgilisinin yokluğudur. Başka ne olabilir ki!</p>
<p>Bir âşık ölüm ve ayrılığı sevgilisi için nasıl aynı tutuyorsa, ben de Hayek&#8217;in ve Marx’ın bireyin mantığı ve bilinci konusundaki yaklaşımlarını aynı tutuyorum. Benim açımdan aralarında hiçbir fark yok. Hayek ve Marx benim için iki ayrı insan, fakat aynı kümenin elemanları.</p>
<p><span id="more-2647"></span>Hayek ya da Marx (ne fark eder, söyle!) insan bilincini ve mantığını tarihî ve iktisadî olaylardan soyutlamakla birlikte, tarih ve iktisat içerisinde insanın varlığını inkâr etmemişlerdir. Fakat ikisinin de insanın bilincini ve biricik mantığını bütün bu süreçlerde unutması, bunları tarihî ve iktisadî olaylar gerçekleşirken orada bulunan ama sürekli emir alarak iş yapan robotlar gibi görmesi ne kadar kötüdür.</p>
<p>Marx bir defasında anarşist Proudhon’a çatarken ağzından kaçırdığı bakla gibi düşünüyordu: “Herkes gibi, hava güzelken birçok insanın yürüyüşe çıktığı görülür. Bay Proudhon kendi insanlarını, onlara havanın güzel olduğunu göstermek için yürüyüşe çıkarır,” (Marx ve Anarşistler, Paul Thomas, s.250). Proudhon’un aksine, Marx insanları üretim ilişkilerinin yönlendirdiğini düşünüyordu. Yani insanlar ancak hava güzel olduğunda dışarı çıkarlar. Ama ya hava kötüyse ve insanlar yine de dışarıdaysalar? Ya da hava güzel ama çok sıcaksa veya hava güzel ama sokakta kimse yoksa? Marx&#8217;ın buna verecek cevabı yoktur, onun yerine derin bir sessizlik vardır.</p>
<p>Hayek ise “kendiliğinden doğan düzen” ifadesiyle hareket eder. Yani insanlar havanın güzel olmasından ziyade, diğer insanların ne yaptıklarını takip ettikleri için dışarı çıkarlar. Hayek buna “kural izlemek“ der. Biri sokağa çıkar ve diğerleri de peşinden dökülür. İlk çıkan bir plan ve mantık çerçevesinde değil, sadece şans eseri sokağa çıkmıştır. Örneğin, Hayek dilin veya paranın gelişiminde bir insan planı, keşfi, mantığı ve bilincini görmez. Aynı şekilde Marx da görmez. Marksist <a href="http://www.belgeler.com/blg/1vn0/mick-brooks-tarihsel-materyalizm" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Mick Brooks</span></a> <a href="http://www.belgeler.com/blg/1vn0/mick-brooks-tarihsel-materyalizm" target="_blank"><span style="color: #0000ff"> </span></a>dilin Marksist gelişimini şöyle açıklar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Dil, ortaklaşa emeklerinin bir sonucu olarak, insanlar arasında böyle gelişmiştir. Daha yüksek insansı maymunlar arasında rasyonel düşünmenin tohumları ve bazı hayvanların sınırlı alet kullanımı başlangıç aşamasında kalırken, meyvelerini sadece insanoğlunda vermiştir.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Emeğin insanı diğer hayvanlardan ayırdığını ve insanın emek sayesinde doğayı ve böyle yaparak da kendini tedricen değiştirdiğini gördük. Demek ki, insanlık tarihinin tüm acıları ve güçlükleri içinden geçen gerçek bir ilerleme ölçütü söz konusudur; insanların doğaya hükmetme ve doğayı kendi ihtiyaçlarına boyun eğdirme kabiliyetindeki artış; başka bir deyişle artan <em>emek verimliliği.</em></span></p>
<p><em> </em></p>
<p>Hayek’in kendiliğinden doğan düzeni ile Marx’ın tarihsel materyalizmi arasında belki pek çok fark bulunabilir. Lakin bilinçli insan eylemlerini inceleyen bilim dalı olarak tanımlanan pareksoloji açısından bakıldığında aralarında hiçbir fark yoktur. Mises büyük kitabı <em>İnsan Eylemi</em>’nde şöyle yazar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Muhakeme, zekâ ve mantık tarihsel olaylardır. Teknoloji tarihi olduğu gibi mantık tarihi de vardır. İnsan, sadece, hayatını kaçınılmaz bir şekilde belirleyen uyarılara tam olarak teslim olmuş bir hayvan değildir; aynı zamanda eylemde de bulunan bir varlıktır. Eylem kategorisi ise, mantıksal olarak, herhangi bir somut eylemden önce gelmektedir. </span>[s. 36-37]</p>
<p>Eğer Mises’in dediği doğru ise insan eylemi hatasız değildir. İnsan doğruyu ve gerçeği aramaya çıkar. Amaçlarına ulaşmak için araç kullanan ve böylece bu amaçların ve araçların doğruluğu veya yanlışlığını sürekli sınayan insan, sürekli yeni amaçlar peşinde olacak ve yeni araçlar kullanacaktır. Peşinden koştuğu hedefler hiç bitmeyecektir. Aç olduğunda karnını doyuracak, sonra tekrar acıkacak, susayacak, bunları karşıladıktan birkaç saat sonra yine acıkacak ve susayacak…</p>
<p>Amaçların bitmesi hayatın da bitmesi anlamına gelir. Eylemde bulunmak aslında hoşnutsuzluğun, eksik bilginin, insanın her şeye gücünün yetmeyeceğinin ve insanın bedensel ve çevresel sınırlılığın bir manifestosudur. Lakin insan eylemde bulunmadan yapamaz. Bu eylemde mutlaka bir plan, amaç, umut, mutluluk, doygunluk ve bolluk bulunmak zorundadır. Yoksa insanlar erişebilecekleri mükemmel bir sonuç olabileceği kabul etselerdi, ona ulaşmak için nefes almadan koşar ve sonunda ne yapacaklarını şaşırırlardı.</p>
<p>Hüsran, ayrılık, açlık, hastalık, özlem ve ölüm insanın sadece daha doğruyu ve güzeli bulmak için kendi sınırını ve mutluluğunu anlama beyanıdır. Akla ve mantığa da uygundur bu. Akıl ve mantık insan eyleminin ulaşabileceği mükemmel durumu değil, tersine, ulaşabileceği engeli belirler. Akıl ve mantık dışında bir insan eylemi aramak, ya delice bir hareket, ya mistik bir sezgicilik ya da yaşayan insanın ölüm fermanıdır. İşte Hayek&#8217;in ve Marx’ın yaptığı tam da budur.</p>
<p>Marx sosyalizmin “doğanın değiştirilemez kanunu” sonucunda geleceğini söylüyor, bunu da tarihin ilâhi var oluşuna dayandırıyordu. Sıkıysa geleceği sorgula! Fakat biz geçmişi sorgulayabiliriz. Ama Marx buna da hayır der. Çünkü ona göre büyük tanrılar, yani tarih ve üretim ilişkileri, zamanı geldiğinde herkesi her şeyle uyumlu bir şekilde yerli yerine oturtacaktı; geçmişin iktisatçılarına ve burjuvaların tavsiyesine gerek yoktu.</p>
<p>Hayek’e göre ise varılacak hedeften evvel başlangıcın kendisi önemliydi. Hayek liberalizmin, ayrıntılarını önceden bilemeyeceğimiz bir düzenin kendiliğinden oluşumu için zaruri olan genel kuralları ifade ettiğini söylerken, sadece çevresel faktörlerle, bir diğer deyişle, bireyin başkalarına bakarak öğrendiği süreçle ve bunu yeni kuşaklarla devam ettirilmesi alışkanlığıyla ya da gelenekle ilgileniyordu.</p>
<p>Hayek ve Marx tarihî ve iktisadî olaylarda çevresel sınırlara ve eylemsel zorunluluğa o kadar inanıyorlardı ki, onlar için bireylerin yanlış yapma ihtimali yoktu. Çünkü bireyin tekil olarak yapacağı bir şey yoktu. Marx biricik bireylerden bahsetmek zorunda kaldığında toplumsal birey diyor, Hayek de geleneğin bireyi demek zorunda kalıyordu. İkisi de bireyin yegâne aklını ve muhakemesini kabul edemiyordu.</p>
<p>Hayek’in akıl hocası Edmund Burke Fransız Devrimi’nde radikal bir kopuşun olamayacağını söylüyordu. Nihayetinde nehir yolunu bulacak ve gelenek, yani türün önyargısı kazanacaktı. Oysa Fransız Devrimi’nde her şey radikal olarak kopmuştu. Bugün Fransa da kral, kilisenin sahip olduğu büyük topraklar ve aristokrasi yok; cumhuriyet ve sıradan insanlar var. Hiyerarşi yok; İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, akla ve mantığa dayalı bir eğitim sistemi ve seküler bir dünya var. O zaman nedir bu Edmund Burke’ün dediklerinin hepsi doğru çıktı yaygarası? Bu, resmen akla ve bireyin biricikliğine, onun mantığına ve muhakeme gücüne isyan etmektir. Lüzumsuz bir yargıdır. Saçma sapan bir ifadedir. Tarihi başka türlü göstermek için uçuruma atılan adımdır.</p>
<p>İnsan ne kendiliğinden doğan bir düzene ne de tarihin maddeci zorunluluğuna tâbidir. İnsanlar hata yapmaya meyillidirler, çünkü eylemlerinde deneme-yanılma yöntemini kullanırlar. Zira araştıran insan için doğru ve gerçek ancak bu şekilde anlaşılabilir. Bireyin şiddetin, savaşın ve köleliğin dünyasından, hoşgörünün, barışın ve özgürlüğün dünyasına yelken açmasını sağlayan budur. Bu nedenle muhakemesi, aklı ve şüphesiz vicdanı özgür olmak zorundadır.</p>
<p>İnsanlar uygarlıklarını bir günde kurmadılar. Bunu kurarken de bir sınıfın ya da seçilmişlerin refahını değil, tüm insanların yararını gözettiler. Bunun nedeni insanların birbirlerine ihtiyaç duymalarından kaynaklanıyordu. Bu yüzden, mücadeleci sistemlerden ayrılıp mübadeleye dayalı barışçıl sistemlere yelken açtılar ve bunu ne tam olarak geleneklere ne de tarihin zorunlu aşaması fikrine yaslanarak yaptılar.</p>
<p>Bir ayakkabıcı akşam evine ekmek götürmek için işini gücünü bırakıp tarlaya buğday ekmeye gitmedi. Bahsettiğimiz bu medeniyet içinde yer alan fırıncıdan ekmek aldı, fırıncı da aynı medeniyetin yarattığı ortak refahın bir parçası olan ayakkabıyı almak için ayakkabıcıya ihtiyaç duydu. Böylece ayakkabıcı ve fırıncı bir güç birliği yarattılar. İşte, birlikte yarattıkları bu şey işbölümüne dayalı özel mülkiyet sistemidir. Bu sistem ne tarihin zorunlu bir yasası olarak ne de kör bir saatçinin yaratısı gibi kendiliğinden doğan düzenle ortaya çıkmıştır. Bu, insanların istekleriyle ve arzularıyla bilerek ve hesaplayarak yarattıkları bir şeydir.</p>
<p>Hayek’in üç kuşağı (dede, baba ve oğul) sıkı bir Darwinci’ydi. Marx, dönemin yaratancı ilâhiyatçılarına karşıt olarak, maddeci içeriğe sahip evrim teorisini ortaya atan çağdaşı Darwin’i onayladı. Darwincilik, Hayek&#8217;in ve Marx’ın tuhaf teorilerine ortak oldu. Siyaset ve hukuku mücadele bilimine dayalı olarak sunan Hayek, bu konuları kendi teorisinde başköşeye oturttu. Marx da meseleyi sınıflar savaşı olarak gördü. Sosyal Darwincilik bu açıdan insansız ve hümanist olmayan teorilerinin baş kaynağı oldu. Liberalizmin aslında tam tersiydi bu. Mises <em>Sosyalizm</em>’de “Liberal olmayan bütün sosyal teorilerin mahvolmasına dayanak teşkil eden şey kesinlikle budur,” (s. 344) derken ne kadar da haklıdır.</p>
<p>İlâveten, Hayek dindar olmamasına karşı dinin yararlı olduğunu ve geleneklerle aktarıldığına göre toplumlar için yatıştırıcı bir özelliği olduğunu kabul ediyordu. Bilinenin aksine, Marx dinin halkın afyonu olduğunu söylerken aslında o zamanın tıp terimleriyle konuşuyordu. Yani afyon bedensel ağrılara ve zayıflıklara iyi gelen bir ilaçtı. Böylece din, halkı uyuşturan değil, toplumsal yaşama katılmak açısından bakıldığında halkın sıkıntılarına ve fakirliğine iyi gelen ve insanları sosyalleştiren bir şeydi. Özel yaşamlarında dinin hiçbir belirleyiciliği olmamasına karşın, Marx ve Hayek sosyolojik felsefelerinde dinin doğasını ve gücünü çok iyi kullandılar.</p>
<p>İlginç bir husus olarak, devlet konusunda ikisinin de iyi ve kötü devlet tanımı vardı. Marx için kötü devlet, devletin burjuva sınıfının elinde olduğu ve hükümetin yönetici sınıf yoluyla diğer sınıfları sömürdüğü devletti. İyi devlet ise proletarya diktatörlüğüydü. Marx için sömürü yöneten ve yönetilen arasında değildi. Enternasyonal toplantılarında Proudhoncular ve Bakuninciler ile kavgası da bunun üzerinedir. Hayek ise liberal diktatörlüğe iyi derken, sosyalist demokrasiye mutlak anlamda kötü diyordu. Fakat Hayek için krallıkla yönetilen ve katı bir liberal anayasayla sınırlandırılmış devlet, mutlak anlamda iyiydi. Kısacası, Marx ve Hayek devletin başlı başına sistematik bir sömürücü aygıt olduğunu asla anlayamamışlardı. İkisine de geçmiş olsun!</p>
<p>Mises insanların muhakemede bulunabilmek için kendi zaman tercihlerine göre yeteneklerini kullandıklarını, bunun için birbirilerine bağımlı olduklarını ve bunu da ancak bireylerin tercihlerini özgürce yapabildikleri ortamlarda ortaya çıkan özel mülkiyete dayalı işbölümü sisteminin sağladığını düşünüyordu.</p>
<p>Sonuçta, kişi zamanının ve içinde bulunduğu koşulların kısıtlı oluşundan dolayı bir tercih yapmak zorunda kaldığında, ya fırıncı, ya kasap, ya yazar ya da muhasebeci olmak durumunda kalacaktır. Hiçbir toplumsal ortam şans eseri veya tarihin zorunlu bir aşaması yoluyla birdenbire gökyüzünden belirmez. Böyle olduğunu iddia eden düşünceler aklı örtmek isteyenlerdir.</p>
<p>Oysaki insanoğlu medeniyet dediğimiz şeyi, çatışmadan ziyade, karşılıklı kazanca dayanan yardımlaşma mantığından hareket ederek, akıl ve mantık yoluyla, karşılıklı kazanç ve barış yoluyla ortaya çıkardı. Bu ortaya çıkan şey de iktisattaki adıyla serbest piyasa sistemidir. Yani mübadele, hediye ve gönüllü işbölümü organizasyonudur. Bu açıdan bakıldığında, Hayek insanı kendiliğinden doğan düzen gibi oradan oraya savrulan bir teori üzerine oturturken tamamen hatalıydı. Marx&#8217;ın da çatışmaya dayandırdığı sistemi baştan arıza veriyordu. Açıkçası burada Kropotkin ve Proudhon’un karşılıkçılık ilkesini tekrar hatırlamamız gerekiyor. Mises’in <em>Sosyalizm</em> kitabında dediği gibi “&#8230; sınıf savaşı, ırk çatışmaları, siyasi mücadele, yapıcı ilke olamaz. Yıkıcılık ve tahribatın temelinden asla – sağlam – bir bina ortaya çıkmayacaktır.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Friedman versus Rothbard</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/07/29/friedman-versus-rothbard/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/07/29/friedman-versus-rothbard/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jul 2011 17:53:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz salı günü Milton Friedman’ın yine babası gibi iktisatçı olan oğlu David Friedman bloğunda Murray Rotbard hakkında Austrian Fantasy başlıklı bir yazı yazdı. Aslında Friedman’ın yazısı Mises Enstitüsü’nün kurucularından Lew Rockwell’ın kendi sitesinde Milton Friedman hakkında yaptığı kısa bir yoruma karşılık olarak yazılmıştı. Rockwell yorumunda The Economist dergisinde enflasyon meselesiyle ilgili Missing Milton Friedman başlıklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://images.mises.org/DailyArticleBigImages/2215.jpg" alt="" width="296" height="232" />Geçtiğimiz salı günü Milton Friedman’ın yine babası gibi iktisatçı olan oğlu David Friedman bloğunda Murray Rotbard hakkında <a href="http://daviddfriedman.blogspot.com/2011/07/austrian-fantasy.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Austrian Fantasy</em></span></a> başlıklı bir yazı yazdı. Aslında Friedman’ın yazısı Mises Enstitüsü’nün kurucularından Lew Rockwell’ın kendi sitesinde Milton Friedman hakkında yaptığı kısa bir <a href="http://www.lewrockwell.com/blog/lewrw/archives/91965.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>yoruma</em></span></a> karşılık olarak yazılmıştı.</p>
<p>Rockwell yorumunda <em>The Economist</em> dergisinde enflasyon meselesiyle ilgili <a href="http://www.economist.com/blogs/democracyinamerica/2011/07/free-marketeers-and-inflation?fsrc=rss" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Missing Milton Friedman</em></span></a> başlıklı bir yazıdan bahsediyor, ardından Rohtbard’ın aynı meselede Friedman’ı yerle bir ettiğini söylüyor ve Rothbrad’ın <a href="http://mises.org/journals/jls/16_4/16_4_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Milton Friedman Unraveled</em></span></a> yazısına link veriyordu. (Rockwell makalenin kendi sitesindeki versiyonuna link vermiş, ben ise doğrudan <em>Journal of Liberterian Studies</em>’teki aslına link verdim.)</p>
<p><span id="more-2618"></span>Rockwell’e göre Rotbard’ı “tüm dünya” okuyormuş, ama Milton Friedman’ı ana akım akademisyen iktisatçılar dışında kimse okumuyormuş. David Friedman ise yazdığı yazıda Rothbard ve Friedman’ın Amazon sitesindeki kitap satış rakamlarını karşılaştırarak işin aslının öyle olmadığını gösteriyor ve Rockwell’ın kendi yarattığı hayal dünyasında yaşadığını söylüyordu. Friedman arada Rothbard’ın eleştirdiği bazı blog yazılarına da link veriyordu:</p>
<p><a href="http://daviddfriedman.blogspot.com/2011/06/murray-rothbard-on-me-and-vice-versa.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Murray Rothbard on Me and Vice Versa</span></a></p>
<p><a href="http://daviddfriedman.blogspot.com/2006/06/old-news-friedman-contra-rothbard.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Old News: Friedman Contra Rothbard</span></a></p>
<p>İlk yazıda Friedman&#8217;ın Mises Enstitüsü&#8217;nden David Gordon ile yaptığı tartışmanın linki de var.</p>
<p>Yazılanların tamamından bahsedecek değilim, kalanını linklerden okuyabilirsiniz. Ancak David Friedman’ın <em>Austrian Fantasy</em> yazısına yapılan yorumlara verdiği cevaplardan birini aşağıya yazmadan edemedim – ne de olsa 150 küsur yorumun arasından bulmak zor olabilir.</p>
<p><span style="color: #0000ff">Rothbard had a problem. He thought he was a great economist, but practically nobody within the profession agreed and most of them had never heard of him. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Rothbard had a solution. He was ignored because he held extreme pro-market views, which were ideologically unpopular in the academy.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Rothbard had a problem. Milton Friedman held extreme pro-market views&#8211;not as extreme as Rothbard&#8217;s, but far enough from academic orthodoxy so that the same effect should have existed. But Milton Friedman not only wasn&#8217;t ignored, he was viewed within the profession as a leading figure&#8211;despite his unpopular political views.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Rothbard had a solution&#8211;to persuade himself and his followers that Milton Friedman was really one of them instead of one of us, hence his acceptance by the profession didn&#8217;t contradict Rothbard&#8217;s view of the reason for Rothbard&#8217;s non-acceptance.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Maintaining that claim was difficult&#8211;at one point I remember being told by a Rothbard supporter, explaining why he was not going to publish a letter of mine in his journal that contained quotes from my father inconsistent with Rothbard&#8217;s account of my father&#8217;s views, that if Rothbard and Friedman disagreed about what Friedman&#8217;s views were, Rothbard was right.</span></p>
<p>İlâveten, yine aynı çevrelerde bilinen bir isim olan George Selgin de yazıya yorum bırakarak kendini Avusturyalı olarak tanımlamadığını söylemiş:</p>
<p><span style="color: #0000ff">David, for the record, I don&#8217;t &#8220;describe myself as an Austrian,&#8221; and haven&#8217;t done so since graduate school. Indeed, I consider myself no less a fan of your dad&#8217;s work than I am of work by Hayek and Mises. I think a good economists cannot concern himself or herself with belonging to any school, or being loyal to one. I&#8217;m pretty sure your dad would have said the same. It was others who labelled him a &#8220;Chicago&#8221; economist, while the only label he sought was &#8220;good&#8221; economist.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Rothbard, on the other hand, was only too determined to identify himself with the Austrian School and, more than that, to both take part in a personality cult, built around von Mises, and attract such a cult himself. One sign of the presence of such a cult is precisely the scorn its members heap on potential rivals to the cult figure. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> As a monetary economist (I don&#8217;t pretend to judge Rothbard&#8217;s other economic contributions) Rothbard was mediocre to bad. His version of the Austrian business cycle theory was naive&#8211;in essence it equated behavior of M consistent with keeping interest rates at their &#8220;natural&#8221; levels with the elimination of fractional-reserve banking&#8211;an equation that holds only with the help of about a dozen auxilliary assumptions, all of which are patently false. He then went on to conjure up an equally false history of banking and of bank contracts designed to square his theory of the cycle, with its implied condemnation of fractional reserve banking, with his libertarian ethics. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Thanks to all this nonsense people like myself and Larry White (who does still call himself an Austrian) have to waste oodles of time debunking his ideas&#8211;we most certainly haven&#8217;t simply &#8220;ignored&#8221; them&#8211;that we&#8217;d rather spend attacking central banker&#8217;s shenanigans.</span></p>
<p>Yazılanlardan görüleceği üzere Friedman ve Selgin Rotbard’ı fena sallamışlar. Örneğin Friedman yorum kısmında ve diğer bazı linklerde Rothbard için “dürüst değildi” (dishonest) diyor. Özellikle Friedman’ın aynı yazıya yazdığı diğer yorumları da okumak gerekiyor, arada ilginç şeyler var.</p>
<p>Aslında Rothbard bu kadar sallanınca Rothbard’ın Hayek’e ettiği küfürleri de yazmak gerekiyor. Bunları okuyunca Avusturya Okulu’na duyduğunuz ilgi ciddi anlamda sönüyor. Bir de Rothbard gibi adamları Türkiye&#8217;de ciddiye alanlar var. Allah bunlara akıl fikir versin şu &#8220;mübarek&#8221; Ramazan ayı başında. Amin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/07/29/friedman-versus-rothbard/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mises, Hayek ve Norveç Katliamı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/07/25/mises-hayek-ve-norvec-katliami/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/07/25/mises-hayek-ve-norvec-katliami/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jul 2011 12:35:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Norveç’te geçtiğimiz hafta silahla ve bombayla gerçekleştirdiği katliamda en az 93 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik’in saldırıdan saatler önce 5700 kişiye maille yolladığı 2083 – A European Declaration of Independence adlı 1500 küsur sayfalık manifesto sonunda internete düşmüş. Norveç’teki sağcı ve muhafazakâr-liberal bir parti olan Fremskrittspartiet’in bir dönem üyesi de olan Breivik, manifestosunda kendisini iktisadî [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.farklihaber8.com/Upload/Haber/d776e837-5f73-4023-9b30-cb66db372ac8.jpg" alt="" width="352" height="268" /></p>
<p>Norveç’te geçtiğimiz hafta silahla ve bombayla gerçekleştirdiği katliamda en az 93 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik’in saldırıdan saatler önce 5700 kişiye maille yolladığı <a href="http://www.kevinislaughter.com/wp-content/uploads/2083+-+A+European+Declaration+of+Independence.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>2083 – A European Declaration of Independence</em></span></a> adlı 1500 küsur sayfalık manifesto sonunda internete düşmüş.</p>
<p>Norveç’teki sağcı ve muhafazakâr-liberal bir parti olan <em>Fremskrittspartiet</em>’in bir dönem üyesi de olan Breivik, manifestosunda kendisini iktisadî açıdan liberal olarak nitelendiriyor, devrimci ve kültürel bir muhafazakâr olarak tanımlıyormuş.</p>
<p>Breivik’in manifestosunun bizim açımızdan ilgi çeken tarafı, içinde Ludwig von Mises ve Friedrich von Hayek adlı liberallerin isimlerinin de geçiyor olması. Mises&#8217;in ismi bir, Hayek&#8217;inki de yedi defa geçiyor. Ayrıca Mises Enstitüsü’nün internette yayınladığı yazılardan üçüne de link veriliyor.</p>
<p><span id="more-2597"></span>Metinde Mises’ten çok kısaca bahsedilmiş ve <em>Socialism</em> adlı kitabından bir alıntı yapılmış (ancak alıntının bu kitaptan yapıldığı yazılmamış). Aynı yerde Karl Popper’in ismi de geçiyor. Hayek&#8217;in isminin geçtiği yerlerde de Hayek&#8217;in <em>The Road to Serfdom</em> kitabından üç, <a href="http://aetds.hnuc.edu.cn/uploadfile/20080316211019875.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>The Intellectuals and Socialism</em></span></a> adlı makalesinden iki defa bahsedilmiş. İlâveten, Hayek&#8217;in ismi Milton Friedman’ın anıldığı iki yerde daha geçiyor.</p>
<p>Mises&#8217;in <em>Socialism</em> adlı kitabı <a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=Nw==" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Sosyalizm</em></span></a> adıyla Türkçeye çevrildi. Ancak kitabın çevirisinin kötü olduğunu burada sıkça yazdım. Hayek&#8217;in <em>The Road to Serfdom</em> adlı kitabının Türkçesi çevirisi de uzun bir süredir <a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=MjI=" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Kölelik Yolu</em> </span></a>adıyla piyasada bulunuyor. Fakat kitabın büyük bir bölümünün çevirisi yarım yüzyıldan fazla bir süre önce yapılmış, nitekim kitabın sonunda Osmanlıca-Türkçe bir sözlük var. <em>The Intellectuals and Socialism </em>makalesinin Türkçesi de şurada bulunuyor: <em>Entelektüeller ve Sosyalizm</em>, Çev. Mustafa Demirci, <strong>Liberal Düşünce</strong>, Kış 2004, Sayı: 33, s. 27-39.</p>
<p>Breivik’in kullandığı metinlerin Türkçeye çevrilmiş olması iyi bir tesadüf. Böylece merak edenler buralarda ne yazdığını kendileri okuyup öğrenebilirler. Herhangi bir yanlış anlamayı da hemen düzeltelim:</p>
<p>Bunları yazmakla Norveç’teki katliamın sorumlularının aslında Mises ve Hayek olduğunu ya da bu ikisinin fikirlerinin insanları böyle bir katliama teşvik ettiğini ileri sürmüyorum elbette. Ancak, katliamı yapan şahsın kendi fikirlerini meşrulaştırmak için kullandığı isimlerin arasında Mises ve Hayek’in de olması bizi biraz şüpheye sevk etmeli. Bu liberallerin fikirleri gerçekte nedir? Bu kişilerin fikirleri bu tarz eylemlerin meşrulaştırılmasına açık kapı bırakıyor mu? (Nitekim <a href="http://iktisadiyat.com/2010/03/25/hayekin-diktator-roportajlari/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>burada</em></span></a> daha önce Hayek&#8217;in diktatörleri desteklediğini yazmıştım.)</p>
<p>Türkiye&#8217;de Mises ve Hayek&#8217;in fikirlerinden hareketle liberallik yaptığını iddia eden insanlar var. “İddia eden” diyorum, zira bu kişilerin hepsinin Mises ve Hayek&#8217;i tam olarak bildiklerini ya da anladıklarını zannetmiyorum. Bu kişiler yazılarında ve konuşmalarında liberalizm (ve tabii sosyalizm) hakkında öylesine çok yanlış yapıyorlar, piyasa ekonomisini savunurken öylesine yalan yanlış şeyler söylüyorlar ki, bunların ne Mises’in ve Hayek&#8217;in <em>gerçek</em> fikirleriyle ilgisi bulunuyor, ne de aklı başında herhangi bir liberalin bunları ciddiye alması mümkün görünüyor.</p>
<p>Mises ve Hayek&#8217;in kimi Türkçe çevirilerinde sorunların ve yer yer yanlışların olduğu bilinen bir şey. Her ikisinin de makalelerinin çok azı Türkçeye çevrildi. Sanırım bu çeviriler bir elin parmaklarını ya geçer ya geçmez. Mises&#8217;in dört, Hayek&#8217;in de sadece bir kitabı şu anda piyasada bulunuyor. Bu kadar az ve sorunlu kaynakla bu ikisinin fikirlerini düzgün öğrenmek maalesef mümkün değil. Mises ve Hayek&#8217;in fikirleri tam olarak öğrenilmediği ve hâliyle anlaşılmadığı için, bunlara dayanarak yapılan liberallik de baştan aşağı sorunlu oluyor. İngilizce bilen meraklı kişilerin bunları İngilizcelerinden okuması bana işin en doğrusu olarak görünüyor.</p>
<p style="text-align: center">* * *</p>
<p>Manifestoda Mises&#8217;in ve Hayek&#8217;in isimlerin geçtiği yerlerde yazılanları aşağıya ekledim. Manifestoda sayfalar numaralandırılmamış. Bu nedenle sayfa numarası olarak akrobat dosyasının sol üst köşesindeki kutucukta yazan numaraları verdim.</p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Manifestoda link verilen Mises Enstitüsü yazıları şöyle (köşeli parantezlerdeki numaralar yazılara link verilen sayfa numaralarını gösteriyor):</p>
<p><a href="http://www.mises.org/story/2451" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Making Kids Worthless: Social Security’s Contribution to the Fertiliy Crisis</span></a> [s. 359]</p>
<p><a href="http://www.mises.org/story/2190" target="_blank"><span style="color: #0000ff">How the Welfare State Corrupted Sweden</span></a> [s. 363]</p>
<p><a href="http://mises.org/daily/1937" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Why Nazism was Socialism and Why Socialism is Totalitarian</span></a> [s. 642]</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Mises&#8217;in ismi şöyle geçiyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">What exactly is democracy? Karl Popper has said that “I personally call the type of government which can be removed without violence ‘democracy,’ and the other, ‘tyranny.’” Ludwig von Mises held similar views, stating that “The essence of democracy is not that everyone makes and administers laws but that lawgivers and rulers should be dependent on the people’s will in such a way that they may be peaceably changed if conflict occurs.”</span> [s. 556]</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Hayek’ten bahsedilen yerler de şöyle:</p>
<p><strong>1</strong></p>
<p>[s. 55-56]</p>
<p><span style="color: #0000ff">In his essay The Intellectuals and Socialism, F.A. Hayek noted already decades ago that “Socialism has never and nowhere been at first a working-class movement. It is a construction of theorists” and intellectuals, “the secondhand dealers in ideas.” “The typical intellectual need not possess special knowledge of anything in particular, nor need he even be particularly intelligent, to perform his role as intermediary in the spreading of ideas. The class does not consist of only journalists, teachers, ministers, lecturers, publicists, radio commentators, writers of fiction, cartoonists, and artists.” It also “includes many professional men and technicians, such as scientists and doctors.”</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“These intellectuals are the organs which modern society has developed for spreading knowledge and ideas, and it is their convictions and opinions which operate as the sieve through which all new conceptions must pass before they can reach the masses.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“The most brilliant and successful teachers are today more likely than not to be socialists.” According to Hayek, this is not because Socialists are more intelligent, but because “a much higher proportion of socialists among the best minds devote themselves to those intellectual pursuits which in modern society give them a decisive influence on public opinion.” “Socialist thought owes its appeal to the young largely to its visionary character.” “The intellectual, by his whole disposition, is uninterested in technical details or practical difficulties. What appeal to him are the broad visions.”</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">He warns that “It may be that as a free society as we have known it carries in itself the forces of its own destruction, that once freedom has been achieved it is taken for granted and ceases to be valued, and that the free growth of ideas which is the essence of a free society will bring about the destruction of the foundations on which it depends.” “Does this mean that freedom is valued only when it is lost, that the world must everywhere go through a dark phase of socialist totalitarianism before the forces of freedom can gather strength anew?” “If we are to avoid such a development, we must be able to offer a new liberal program which appeals to the imagination. We must make the building of a free society once more an intellectual adventure, a deed of courage.”</span></p>
<p><strong>2</strong></p>
<p>[s. 315]</p>
<p><span style="color: #0000ff">The European Union cannot be anything but anti-liberty because it concentrates far too much power in a centralised bureaucratic system that is almost impossible for outsiders to understand. As the Austrian economist Friedrich Hayek warned in <em>The Road to</em> <em>Serfdom</em>:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“To imagine that the economic life of a vast area comprising many different people can be directed or planned by democratic procedure betrays a complete lack of awareness of the problems such planning would raise. Planning on an international scale, even more than is true on a national scale, cannot be anything but a naked rule of force, an imposition by a small group on all the rest of that sort of standard and employment which the planners think suitable for the rest.”</span></p>
<p><strong>3</strong></p>
<p>[s. 378-379]</p>
<p><span style="color: #0000ff">But why is the situation like this? One could claim that this is the effect of the Western Cultural Revolution of the 1960s and 1970s, or alternatively a product of the Cold War. But if you believe the esteemed Friedrich Hayek, the trend was discernable already in the late 1940s, before the Cold War had left a major impact. How do we explain that? One plausible hypothesis could be to assume that those with conservative viewpoints will generally direct their energies towards business and commerce, while those with left leaning sympathies desire to get into positions where they can influence people&#8217;s minds. Over time, this could mean that in an open society, the media, the academia and the intelligentsia will tend to gravitate towards the political Left and become dominated by people sympathetic towards Utopian ideas. Because of the positions they have gained, their political bias will significantly influence what information is presented to the general masses, and how.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">In his essay The Intellectuals and Socialism, Hayek noted already around 1950 that &#8220;Socialism has never and nowhere been at first a working-class movement. It is a construction of theorists&#8221; and intellectuals, &#8220;the secondhand dealers in ideas. The typical intellectual need not possess special knowledge of anything in particular, nor need he even be particularly intelligent, to perform his role as intermediary in the spreading of ideas. The class does not consist of only journalists, teachers, ministers, lecturers, publicists, radio commentators, writers of fiction , cartoonists, and artists.&#8221; It also &#8220;includes many professional men and technicians, such as scientists and doctors.&#8221;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;The most brilliant and successful teachers are today more likely than not to be socialists.&#8221; According to Hayek, this is not because Socialists are more intelligent, but because &#8220;a much higher proportion of socialists among the best minds devote themselves to those intellectual pursuits which in modern society give them a decisive influence on public opinion. Socialist thought owes its appeal to the young largely to its visionary character. The intellectual, by his whole disposition, is uninterested in technical details or practical difficulties. What appeal to him are the broad visions.&#8221;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">He warns that &#8220;It may be that as a free society as we have known it carries in itself the forces of its own destruction, that once freedom has been achieved it is taken for granted and ceases to be valued, and that the free growth of ideas which is the essence of a free society will bring about the destruction of the foundations on which it depends. Does this mean that freedom is valued only when it is lost, that the world must everywhere go through a dark phase of socialist totalitarianism before the forces of freedom can gather strength anew? If we are to avoid such a development, we must be able to offer a new liberal program which appeals to the imagination. We must make the building of a free society once more an intellectual adventure, a deed of courage.&#8221;</span></p>
<p><strong>4 </strong></p>
<p>[s. 528]</p>
<p><span style="color: #0000ff">Why is the European Union not democratic? One element is its sheer size; another is the massive bureaucracy that has grown up around it. As F.A. Hayek writes in The Road to Serfdom[7]:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“Least of all shall we preserve democracy or foster its growth if all the power and most of the decisions rest with an organisation far too big for the common man to survey or comprehend. Nowhere has democracy ever worked well without a great measure of local self-government, providing a school of political training for the people at large as much as for their future leaders. It is only where responsibility can be learnt and practised in affairs with which most people are familiar, where it is awareness of one’s neighbour rather than some theoretical knowledge of the needs of other people which guides action, that the ordinary man can take a real part in public affairs because they concern the world he knows. Where the scope of the political measures becomes so large that the necessary knowledge is almost exclusively possessed by the bureaucracy, the creative impulses of the private person must flag.”</span></p>
<p><strong>5</strong></p>
<p>[s. 537-538]</p>
<p><span style="color: #0000ff">But as the esteemed writer F.A. Hayek wrote in his classic <em>The Road to Serfdom</em>:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“What our generation is in danger of forgetting is not only that morals are of necessity a phenomenon of individual conduct, but also that they can exist only in the sphere in which the individual is free to decide for himself and called upon voluntarily to sacrifice personal advantage to the observance of a moral rule. Outside the sphere of individual responsibility there is neither goodness nor badness, neither opportunity for moral merit nor the chance of proving one’s conviction by sacrificing one’s desires to what one thinks right. Only where we ourselves are responsible for our own interests and are free to sacrifice them, has our decision moral value. Neither good intentions nor efficiency of organisation can preserve decency in a system in which personal freedom and individual responsibility are destroyed.”</span></p>
<p><strong>6 </strong></p>
<p>[s. 674]</p>
<p><span style="color: #0000ff">Lastly, I will focus on Milton Friedman, who along with F. Hayek is one of the villains of Klein’s book. According to her, Friedman has stated that “only a crisis — actual or perceived — produces real change. When that crisis occurs, the actions that are taken depend on the ideas that are lying around. That, I believe, is our basic function: to develop alternatives to existing policies, to keep them alive and available until the politically impossible becomes politically inevitable.” Friedman believes that during a crisis, we only have a brief window of opportunity before society slips back into the “tyranny of the status quo,” and that we need to use this opportunity or lose it.</span></p>
<p><strong>7</strong></p>
<p>[s. 704]</p>
<p><span style="color: #0000ff">The economist Milton Friedman, along with F. Hayek, is one of the villains of Naomi Klein’s book. According to her, Friedman has stated that “only a crisis — actual or perceived — produces real change. When that crisis occurs, the actions that are taken depend on the ideas that are lying around. That, I believe, is our basic function: to develop alternatives to existing policies, to keep them alive and available until the politically impossible becomes politically inevitable.” Friedman believes that during a crisis, we only have a brief window of opportunity before society slips back into the “tyranny of the status quo,” and that we need to use this opportunity or lose it.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">This is actually sound advice and in my view the strategy Western survivalists should follow. When I first started writing as Fjordman I focused on how to “fix the system.” I’ve gradually come to the conclusion that the system cannot be fixed. Not only does it have too many enemies; it also contains too many internal contradictions. If we define the “system” as mass immigration from alien cultures, Globalism, multiculturalism and suppression of free speech in the name of “tolerance,” then this is going to collapse. It’s inevitable.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/07/25/mises-hayek-ve-norvec-katliami/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oktay Yenal Kitabı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/07/06/oktay-yenal-kitabi/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/07/06/oktay-yenal-kitabi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Jul 2011 20:22:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Burada birkaç defa bahsettiğimiz iktisatçı Oktay Yenal’ın Türkiye İş Bankası tarafından yayınlanan Tiz Perdeden Gümbür Gümbür adlı söyleşi kitabı çıkmış. Dünya Bankası’nda 25 yıl çalışan, ondan önce Devlet Planlama Teşkilatı, London School of Economics, Chicago ve Princeton üniversiteleri gibi yerlerde bulunan Yenal kitapta çoğunlukla üniversite öncesi döneminden ve Dünya Bankası’ndaki yıllarından bahsediyor. Yenal zamanında İstanbul [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.dr.com.tr/DNR_Folders/00000003407/0000000340759_5_1.jpg" alt="" width="200" height="308" /></p>
<p>Burada birkaç defa bahsettiğimiz iktisatçı Oktay Yenal’ın Türkiye İş Bankası tarafından yayınlanan <a href="http://alisveris.iskulturyayinlari.com.tr/tanim.asp?sid=LKR4O4ZV2P4PG2L4NF88" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Tiz Perdeden Gümbür Gümbür</em></span></a> adlı söyleşi kitabı çıkmış. Dünya Bankası’nda 25 yıl çalışan, ondan önce Devlet Planlama Teşkilatı, London School of Economics, Chicago ve Princeton üniversiteleri gibi yerlerde bulunan Yenal kitapta çoğunlukla üniversite öncesi döneminden ve Dünya Bankası’ndaki yıllarından bahsediyor.</p>
<p>Yenal zamanında İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmış olmasına rağmen kitapta anlatılanlar teknik bir iktisatçının anıları. Dolayısıyla akademisyen bir iktisatçının anılarına ilişkin çok fazla şey yok. Aşağıda sadece bana ilginç gelen bazı yerlerden alıntılar yaptım.</p>
<p><span id="more-2575"></span>Yenal kendisi Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışırken meydana gelen ve Necmettin Erbakan’ın adının da geçtiği Devrim otomobili fiyaskosu hakkında şunları diyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Devrim otomobilinden bir mit yaratıldı, hâlâ marifetmiş gibi anlatılıyor. Üzerinden 50 yıl geçmesine, Türkiye&#8217;de bilginin, tekniğin, piyasaların ve sanayileşmenin çok daha ilerlemiş olmasına rağmen, hâlâ bu olaydan kaçırılan büyük bir fırsat olarak söz edilmesi tuhaf değil mi? Hele Türk mühendislerinin el emeği göz nuru bu proje sürdürülseydi bugün Türkiye&#8217;nin bambaşka bir sanayileşme düzeyinde olacağını okuduğum, duyduğum zaman küçük dilimi yutacak gibi oluyorum. Bu ne bitmez teranedir, ne korkunç bir şeydir! Bu saçmaları yazanlar ve basanlar bilmez mi ki böyle el yapımı otomobiller, sanayileşmiş ülkelerde evlerin arka bahçelerinde bile, üstelik yapanların kendi paralarıyla, bir araya getirilir. Amerika’da bazıları evinin arkasında yapar yahu. Alır parçaları, vidalar; olur sana otomobil! Son olarak Devrim otomobilinin filmi bile yapıldı. </span>[s. 215-6]</p>
<p>Yenal’ın Erbakan hakkında anlattıkları da hiç şaşırtıcı değil:</p>
<p><span style="color: #0000ff">DPT’deyken çok yakından tanıma fırsatını buldum Erbakan’ı, hiç itimat duymadığım bir insandır. Sözünü ettiğim cilalı otomotiv montaj projeleri görüşülürken çıkageldi. Önce kurucusu olduğu Gümüş Motor fabrikasında üretilen su pompalarının kamuda kullanılmamasından yakınan bir sunuş yaptı. Şirketinin kısaltması bile kafa karıştırıcıydı. GM; General Motors değil Gümüş Motor…</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Erbakan kendisinin ürettiği iki kat güçteki motorların aynı işi yapabileceğini, düşük güçlü su motorlarını ithal eden DSİ ve Karayolları gibi devlet kurumlarını GM ürünleri almaya zorlamamızı istedi. Bu seçenekler arasındaki maliyet farklarını öğrenmek istediğimizde ise bu soruları her defasında kaçamak yanıtlarla geçiştiriyordu. Bir keresinde “Elbette 60 beygirlik motor 20 beygirlik motorun görevini yapar ama kaça mal olur?” diye sordum, namaz vaktinin geldiğini söyleyip kaçtı.</span> [s. 213]</p>
<p>Kitabın bence hayal kırıklığı yaratan tarafı, Yenal’ın Karl Popper, Milton Friedman, Friedrich Hayek ve Lionel Robbins gibi kişilerden ders almış olmasına rağmen kitapta bu kişilerden fazla bahsetmemesi. Derslerin nasıl işlendiğini, nelerin anlatıldığını ya da hangi tartışmaların yapıldığını maalesef öğrenemiyoruz. Bu nedenle kitapta bu kişilere ilişkin yerler bir hayli zayıf kalmış.</p>
<p>1952’de gittiği LSE’de Robbins’in seminerlerine katılan Yenal şöyle diyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">İktisat konusunda üç dal vardı: Analitik ve Deskriptif İktisat, Para-Banka ve Dış Ticaret. Ben Robbins’in kılavuzluğundaki analitik-deskriptif iktisat dalını seçtim ve on altı öğrencisi olan gruba katıldım. Böylece otuz yıldan fazla bir zamandır süren, içinden Arthur Lewis, Abba Lerner, William Baumol, Ralph Turvey gibi büyük iktisatçıların çıktığı ünlü Robbins Semineri’nin son zamanlarına yetişmiş oldum. Fakat Robbins bizim on altılık grupla mutlu değildi. Çünkü Robbins, en azından birkaç yılda bir grubunda yukarıda saydığım isimler gibi çok keskin zekâlı öğrenciler, yıldızlar görmeye alışmıştı. Bizim grupta bu isimlere denk kimse göremiyordu. </span>[s. 96]</p>
<p>Yenal 2008 yılında Şevket Pamuk’un daveti üzerine gittiği LSE’nin şimdiki hâli için “Şu anda politik durumu hiç kalmamış, doğrudan doğruya ticari bir okul. Arap sermayesiyle ünlü hocaları getiriyorlar” diyor (s. 96).</p>
<p>O dönem LSE’de bulunan Popper’i şöyle tarif ediyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Koridorda görürdük, kamburdu hafif ve talebeleriyle çok içli dışlı olan bir adam değildi. Bize üçüncü sınıfta iki ders verdi. Biri felsefe, diğeri mantık dersiydi. Mantık dersinde tümevarım ve tümdengelimi, Viyana pozitivistlerini anlatırdı. Alman aksanıyla derdi ki: “Tautologies and only tautologies are demonstrable.”</span> [s. 90]</p>
<p>Yenal’ın Popper’in dersinde tuttuğu notlara ait bir sayfanın resmi de kitapta olmasına rağmen Popper hakkında başka bir şey öğrenemiyoruz.</p>
<p>Hayranlık beslediği hocalar için şunları diyor kendisi:</p>
<p><span style="color: #0000ff">En başta Lionel Robbins. Robbins, döneminin pek çok iktisat hocasının hocasıydı. Siyasî felsefe hocası Michael Oakeshott, son sınıftaki tutorum Ralph Turvey, Frank Walter Paish, Henry Phelps Brown, Arnold Plant, Roy G. D. Allen, Helen Makower, William J. Baumol hepsi çok iyi hocalardı. Fakat hepsi de çok muhafazakârdı, Marksizm’e savaş açmışlardı. Popper, Robbins, neoklâsik dış ticaret kuramını modernleştiren James Meade’den aldığım dersler eğitim hayatımda tattığım en değerli düşünce ziyafetleri oldu. Hocaların en büyük özelliği derslere çok hazırlıklı gelmeleriydi. Mesela şimdi adını anımsayamadığım bir mahalli idareler hocamız vardı. Bir sabah geldi, derste 10-15 dakika konuştuktan sonra, bu dersi veremeyeceğini söyledi. Allah Allah ne oluyor, dedik. “Biliyor musunuz” dedi, “ben bu derse hazırlanmadım.” Yani hazırlanmadı dediğin adam orada konuşsa, hiç farkında bile olmayacağız. İşini o kadar ciddiye almıştı ki sınıftan çıktı gitti.</span> [s. 90-1]</p>
<p>Bu şahısların derslerde Marksizm’e nasıl yaklaştıkları, neler anlattıkları belli değil. İsimlere bakıyorum, mesela muhafazakâr siyaset bilimci Oakeshott’ın ismi geçiyor, ama sadece o kadar. Bu “düşünce ziyafetlerinden” geriye bir şey kalmamış.</p>
<p>1959’da Rockefeller Vakfı’nın bursuyla gittiği Chicago Üniversitesi’nde derslerine girdiği Friedman hakkında Yenal diğerlerine kıyasla biraz daha ayrıntılı konuşuyor, ama yine de düşünsel açıdan çok fazla bir şey yok:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Friedman serbest piyasaya çok inanır ve hükümetin karıştığı yerlerde durumu berbat ettiğini düşünürdü. Sık sık gider Amerikan Senatosu’nda da konuşurdu. En çok etkilemek istediği şey para arzının önemiydi. “Federal Reserv’ü kontrol ederseniz, enflasyonu da kontrol edersiniz,” derdi.</span> [s. 163]</p>
<p><span style="color: #0000ff">Bedava yemek yok; vergi vermeden temsil hakkı doğmaz! (No free-lunch; no representation without taxation.) Yani her şeyin bir karşılığı vardır. Bir hükümet birisine para veriyorsa onun karşılığında bir şey ister. Yahut siz gidip birine iyilik yapıyorsanız, ondan bir şey beklersiniz. Onun için bedava yemek pek yoktur ortada. Her şeyin karşılığı alınır diye üstelerdi ikide bir. Bir de tabii demokraside bedelini ödemezseniz temsil hakkı da dize verilmez. En önce verginizi ödeyeceksiniz, sonra da temsil hakkı isteyeceksiniz. Çok sağ görüşlü bir adamdı. </span>[s. 164]</p>
<p>Bu arada öğreniyoruz ki Milton Friedman zamanında karısıyla birlikte Türkiye&#8217;ye gelmiş. Yenal Friedman’ın hangi tarihte geldiğini söylemiyor, ama Friedman’ın <a href="http://www.amazon.com/Two-Lucky-People-Milton-Friedman/dp/0226264149/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;qid=1309949841&amp;sr=8-1" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Two Lucky People</em></span></a> adlı otobiyografisinde ziyaret tarihinin 1962 olduğu ve üç gün kaldıkları yazıyor. Yenal’ın anlattığına göre İstanbul ve Ankara&#8217;yı gezen Friedman İstanbul’daki dolmuşlara hayran kalmış ve “Ne kadar güzel bir buluş, herkes kendi süreceğine…” demiş. Friedman Ankara’da ODTÜ rektörü Kemal Kurdaş ile tanışmış, Devlet Planlama Teşkilatına bile gitmiş. Friedman’ın otobiyografisinde Kurdaş hakkında şunlar yazıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">At the university, we had a long visit with the president. He was enormously proud of his accomplishments, and especially of the new buildings he had managed to add to the university. He went on at length about his further plans for expansion. What impressed us was his attitude: it was not that of a civil servant, which is presumably what it was; rather it was that of a private owner of an enterprise: his university, his plans, his achievements. We have come across this attitude before and since, and not only in highly centralized governments, but seldom in so obvious a form.</span> [s 294-5]</p>
<p>Burada sıkça bahsettiğim Hayek hakkında ise kitapta sadece bir paragraf var:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Hayek bir liberal görüşü paylaşmakla beraber hiçbir zaman Chicago Okulu’nun üyesi olmadı. Üniversite içinde ve dışında en çok ilgiyi para-banka konuları çekmesine rağmen, sosyal bilimler programı da çok canlıydı. Committee on Social Thought (Sosyal Düşünce Komitesi) üst düzeyde disiplinler arası bir çalışma merkeziydi. Hayek, edebiyat, din, felsefe, sanat, tarih, siyaset ve sosyoloji konularının ele alındığı komitenin en derin ismi olarak ilginç ders ve seminerler verdi. Hayek’ten iki sömestr iktisadî düşünce tarihi dersi aldım, iki seminerine katıldım. Ama itiraf etmeliyim ki, Hayek’in Chicago’daki seminerleri bazı kitaplarda anlatılan nitelikte değildi. Yeni bitirdiği kitabı <em>Serbestliğin Anayasası</em> da siyasî ve felsefî yönden çok ilginçti, ama Friedman’ın seminerlerinde incelediğimiz para ile ilgili bölümleri yeni bir bakış açısı getirmiyordu. </span>[s. 164-5]</p>
<p>Yenal’ın bazı kitaplar derken kastettiği şey büyük ihtimalle Alan Ebestein’ın Hayek <a href="http://www.amazon.com/Friedrich-Hayek-Biography-Alan-Ebenstein/dp/0226181502/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;qid=1309949929&amp;sr=8-1" target="_blank"><em><span style="color: #0000ff">biyografisi</span></em></a>.</p>
<p>1950’li yıllarda hocalık yaptığı İstanbul Üniversitesi’nin iktisat fakültesindeki hocalar hakkında Yenal bazı ilginç yorumlar yapıyor:</p>
<p>Paul Samuelson’ın <em>Economics</em> adlı kitabını Türkçeye çeviren Demir Demirgil için: <span style="color: #0000ff">“Basit dersleri iyi verirdi, ama derin bir iktisatçı değildi,”</span> (s. 114).</p>
<p>Eşinin nikâh şahidi de olan Sabri Ülgener için:<span style="color: #0000ff"> “Max Weber’i iyi okumuştu. Asistanı bir kitap yazdı hakkında, o bir dehaydı diye. Biraz abartıldığını düşünüyorum,” </span>(s. 126-7).Yenal&#8217;ın bahsettiği kitap Ahmed Güner Sayar&#8217;ın yazdığı Sabri Ülgener <a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=129274&amp;sa=85640084" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>biyografisi</em></span></a> olacak.</p>
<p>Aynı kürsüde görev yaptıkları İdris Küçükömer için de: <span style="color: #0000ff">“… bütün meziyeti fakir bir aileden gelmesine rağmen kendi kendine çalışıp çabalayarak akademisyen olmasıydı. İdeolojik yönü hep ağır bastı, iyi bir iktisatçı olamadı. İngiltere’ye gönderdiler, iki sene kaldı ama doğru dürüst İngilizce öğrenemedi. Türkiye&#8217;nin tefekkür hayatında böyle şişirilmiş çok isim var,” </span>(s. 127).</p>
<p>1995 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde ders vermesi için Süleyman Özmucur davet ettiğinde yaşadıklarını şöyle anlatıyor Yenal:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Birlikte son sınıf lisans ve lisansüstü programlarındaki öğrencilerin alabileceği “İleri İktisat Kuramı ve Siyasası” adlı seçimlik bir ders düşündük. 1995 yılının yazını bu dersin hazırlığıyla geçirdim. Okutmak istediğim otuz makaleyi seçtim ve okulda çoğalttım. Biliyordum ki bu makaleleri kütüphanede bulup okumalarını istesem üşenir, okumazlardı. Bölüm yetkilileri, Büyükada’dan geleceğimi göz önünde bulundurarak bütün derslerimi bir güne toplama kolaylığı önerdi. Ama ben öğrencileri sıkmak istemediğimi ve haftada üç gün gelip ders verebileceğimi söyledim. Ders yılı başladığı gün, belirlenen saatte okula gittiğimde sınıfta sadece üç kız öğrenci vardı. Ertesi derste öğrenci sayısı ikiye indi.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Süleyman Özmucur’a “O kadar kötü bir hoca da değilim. Niye gelmiyorlar?” diye sordum. “Valla biz karışamıyoruz hocam,” dedi; mahcup olduysa da bu ilgisizliğin nedenini açıklayamadı. Ben de iki öğrenci için Büyükada’dan gelmeye değmeyeceğini söyleyip dersi iptal ettim.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff"><em>Büyük bir düş kırıklığı…</em></span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Asıl düş kırıklığı o değildi. Biraz param vardı ve önce öğrenciler arasında bir kompozisyon ödülü koymak istedim. 2000 dolar değerindeki ödül “Türkiye’de Rant Ekonomisi ve Bunun Boyutları” başlıklı yarışmayı kazanana verilecekti. Ödülün yönetimini ve jürisini tamamen iktisat bölümüne bıraktım. Tek koşulum, dilin Türkçe olmasıydı. Tek bir iştirak bile olmadı… </span>[s. 407-8]</p>
<p>Görünen o ki, LSE, Chicago ve Princeton üniversiteleri gibi yerlere alışan Yenal, Boğaziçi Üniversitesi için standartlarını biraz yüksek tutmuş.</p>
<p>Kitabı okurken arada katılmadığım yerler de oldu. Örneğin Oktay Yenal, Bülent Gülsün’le birlikte 1994 krizinden kısa bir süre önce hazırlayıp başbakan Tansu Çiller’e sunduğu “Türkiye Ekonomisinin Dengelenme Programı”dan bahsederken ekonomide makro dengelerin bozulduğunu söylüyor. Bunun temelinde 1988’den itibaren yaşanan reel ücret artışları yatıyormuş. Yani Yenal’a göre 1988-1992 arasındaki reel ücret artışları ekonomiye büyük yük bindirmiş ve ekonomi bunu daha fazla taşıyamazmış. Yenal “sendikalarla diyalog yoluyla işçi maaşlarının makul seviyeye çekilmesini, memur maaşlarının da kontrol altına alınmasını” önermiş. (Kitapta sayfa 381-89 arası bu meselelere ayrılmış.)</p>
<p>Aldığı pozitif iktisat eğitiminden ve Dünya Bankası teknokratı olarak çalıştığı yıllardan olsa gerek, Yenal sorunun önemli bir bölümünü reel ücret artışlarına bağlamış ve bunun için nispi artışları delil olarak göstermiş. Oysa nispi artışlar mutlak değişimlerin niteliği için bir kanıt sunmuyor. Nitekim kendisi ücret artışlarının o ücretleri elde eden kişilerin, yani işçi ve memurların satın alma güçlerinde ya da yaşam standartlarında ciddi anlamda bir iyileşmeye tekabül edip etmediğini belirtmemiş. Hâl böyle iken bu ücretlerin “makul seviyeye çekilmesi” ne anlama geliyor? Nesnel bir kriter olacak makul bir seviye var mı?</p>
<p>Son olarak da Yenal’ın bir yanlışına değinelim. Yenal bir yerde, teknolojik gelişme sonucu ortaya çıkan işsizlikten bahsederken yüzde 10 işsizliğin hem Avrupa’da hem de Türkiye’de artık normal hâle geldiğini söylüyor ve Marx’tan bahsediyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Teknoloji işçiden tasarruf ettikçe bilhassa vasıfsız işçinin istihdam imkânları çok azalıyor. Emek yoğun işler teknik işlere dönüşüyor. Kalifiye olmayan işçiye, tarım işçisine talep kalmadı. Bunu Schumpeter görmüştü, bu hatta Karl Marx’ta da vardır. Ne diyor? Emeğin, üretimin organik bileşimi…</span> [s. 430]</p>
<p>Schumpeter’in bunu nerede gördüğünü bilmiyorum, ama Marx’ta ne emeğin organik bileşimi ne de üretimin organik bileşimi diye bir şey var. Bunun aslı sermayenin organik bileşimi olacak. Yenal’ın iktisadî düşünce tarihi derslerini Hayek’ten aldığını düşünürsek bu yanlışı makul sayabiliriz sanırım.</p>
<p>Yukarıda da dediğim gibi, Yenal teknik bir iktisatçı. Bu nedenle teorik anlamda iktisatla ilgilenenler için kitapta ilgi çekici fazla şey yok. Ancak bu dediğim kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor, sadece benim beklediğim bazı şeylerin kitapta yer almadığını gösteriyor. Kitaba yönelik eleştirim de buradan kaynaklanıyor. Yine de kitabı okurken sıkılmadım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/07/06/oktay-yenal-kitabi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilim nedir? Efendim? Bilim nedir? (Oğuz Atay&#8217;dan&#8230;)</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/06/12/bilim-nedir-efendim-bilim-nedir-oguz-ataydan/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/06/12/bilim-nedir-efendim-bilim-nedir-oguz-ataydan/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2011 19:21:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[2. BÖLÜM / 14: Her Şeyle Uğraşan Adam “Zannediyorlar ki, kendilerine lazım olan şey karşılarına çıkan matematik denklemleri çözmek, eğrileri çizmek ve buldukları sonuçları hemen Almancaya, İngilizceye çevirerek yabancı dergilere göndermek ve başkalarının kitaplarında bu makalelerden bahsedilmesini temin etmek. Peki, bütün bunları neden yapıyorsunuz? Efendim, bilim uğruna yapıyoruz. Peki, şimdi bir an için, bütün şu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>2. BÖLÜM / 14: Her Şeyle Uğraşan Adam</strong></em></p>
<p><em> </em></p>
<blockquote><p><em> </em><em> “Zannediyorlar ki, kendilerine lazım olan şey karşılarına çıkan matematik denklemleri çözmek, eğrileri çizmek ve buldukları sonuçları hemen Almancaya, İngilizceye çevirerek yabancı dergilere göndermek ve başkalarının kitaplarında bu makalelerden bahsedilmesini temin etmek. Peki, bütün bunları neden yapıyorsunuz? Efendim, bilim uğruna yapıyoruz. Peki, şimdi bir an için, bütün şu yüksek denklemleri ve uzun sonuçları bırak da bana söyle. Bilim nedir? Efendim? Bilim nedir? Dedim. Bilim mi nedir? Evet. Efendim bilim, uğraştığımız şeydir. Bilim, her şeyden önce, üniversiteyi bitirdikten sonra, ‘bilim yoklaması’ ve ‘yabancı dil sınavı’ gibi engelleri aşarak, doktora öğrencisi olmaya hak kazanabilmek için gerekli bir şeydir. Sonra, bir süre kürsüye gelen yabancı kitapları ve dergileri izleyerek bakalım ne var ne yok diye durumu izlemektir; sonra durumu kollamak ve çok küçük bir mesele seçmek ve bu küçük şeyi büyüterek onu bir doktora haline getirmektir ve bu doktorayı yapmaktır. Sonra doktora sınavından başarı göstermektir ve bu başarıyı gösterdikten sonra gülümsemeyi unutmaktır. Bilimin, birinci ve en zor şartı budur. Sonra karşınıza doçentlik sınırı gelir. Bu sınırı aşmak ilk bakışta zor gibi görünürse de asıl zorluk doçent olmak değil, eylemli doçent olmaktır; yani bir kadro ayarlamaktır. Bunun için daha bilimin başında, yani kürsü seçerken boş kadrolu birine kapılanmak ve gereğinde profesörler kurulunda sizin hakkınızı arayabilecek dişli bir kürsü başkanı bulmaktır. Sonra profesörlük bilimi gelir. Bu bilime akıl erdirmek biraz zordur; onun için en iyisi sabırla beş yılı beklemesini bilmektir; bu arada bilime oy verecek profesörleri gücendirmemesini bilmektir. Çünkü, beş yıl sonra bilim seni içine almak için gerekli sayıda parmağı kaldırmaz. Milli Eğitim Bakanı’nın onayı da bilimde önemli bir yer tutar. Bakarsın kendin bile anlamadan biraz ilerici olmuşsundur: evrakın aylarca bakanlıkta beklemiştir. Bilim için ne acılar çekmişsindir. Profesör olan bir bilimin sonu gelmiş gibidir.  Onun için demişlerdir ki “Gençliğine doyamadan profesör oldu”. Çünkü bir insan olsa olsa ne olur? En çok profesör olur. Daha sonra ne olur? Hiç. İşte öyleyse profesörlükten sonrası bir hiçtir. Fakat çoğu zaman bilim burada kalmaz. Bir de bakarsın yıllar geçmiş, kürsü başkanı olmak için sıran gelmiştir: fakat bir kürsüde birden fazla bilim olabilir ve genel kurullarda parmak sayısı hesabı birden önem kazanır.  Fakat ne de olsa artık profesörsün; kürsü başkanı olamasan da artık senin için karada ölüm yoktur. “Profesörlük takdim tezi”’ni yazalı yıllar geçmiş, artık ne doktora, ne tez, ne de kitap yazma engeli var önünde; bundan sonra olsa olsa öğrencilere ders kitabı yazabilirsin, maddi durumunu düzeltirsin ve profesörler yapı kooperatifine girerek yılardır yorulan kafanı dinleyebilirsin; tabii dekanlık, rektörlük gibi yeni bilimsel araştırmalar seni beklemiyorsa. Görülüyor ki arkadaşlar bilim uzun ve çetin bir yoldur.”</em></p></blockquote>
<p>Oğuz Atay / Bir Bilim Adamının Romanı Mustafa İnan / s. 176-178</p>
<p><em><strong>Not:</strong> TOBB ETÜ İktisat Bölümü&#8217;nden Emre Ergin&#8217;e katkılarından dolayı teşekkür ederim.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/06/12/bilim-nedir-efendim-bilim-nedir-oguz-ataydan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mises&#8217;in Granitten Duvarı: Tam Sosyalizm İmkânsızdır</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/06/08/misesin-granitten-duvari-tam-sosyalizm-imkansizdir/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/06/08/misesin-granitten-duvari-tam-sosyalizm-imkansizdir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Jun 2011 20:04:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[“Tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak burjuvazi, en barbar ulusları da uygarlığa çekiyor. Ürettiği mallara koyduğu ucuz fiyatlar, tüm Çin Seddi&#8217;ni temelden yıkacak, barbarların en inatçı yabancı düşmanlıklarını teslime zorlayacak ağır toplardır.” Komünist Manifesto Sosyalizm, cazibeli ve zor bir sevgilidir. Ulaşılması kolay değildir, elde edildiğinde de kolay kolay bırakılmaz. Başka bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://mises.org/Community/cfs-filesystemfile.ashx/__key/CommunityServer.Components.PostAttachments/00.00.23.16.80/misesinlibrary-copy.jpg" alt="" width="311" height="245" /></p>
<p style="text-align: right"><em>“Tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak burjuvazi, en barbar ulusları da uygarlığa çekiyor. Ürettiği mallara koyduğu ucuz fiyatlar, tüm Çin Seddi&#8217;ni temelden yıkacak, barbarların en inatçı yabancı düşmanlıklarını teslime zorlayacak ağır toplardır.”</em></p>
<p style="text-align: right">Komünist Manifesto</p>
<p>Sosyalizm, cazibeli ve zor bir sevgilidir. Ulaşılması kolay değildir, elde edildiğinde de kolay kolay bırakılmaz. Başka bir sevgiliyle (ideolojiyle) de aldatılamaz. Sosyalizmin hedefi büyüktür. Bir sınıf savunusundan başlar, ama esası bütün insanlığı kapsar. Sömürüyü bitirir. Toplumu ve bireyi bolluğa kavuşturur ve özgürlüğün dingin sularına taşır. Onları üretimden tüketime, tüketimden de mutlak doygunluğa ulaştırır. Sonunda sosyalizmde adalet, eşitlik ve kardeşlik gelmiştir. Fakirlik, kölelik ve kıtlık sonsuza dek ölüme yollanmıştır. İş tamamlanmıştır. İlerleme durmuş ve son durağa gelinmiştir. Tarihin sonu hazırdır.</p>
<p><span id="more-2515"></span></p>
<p>Gerçi amaçlar bakımından kapitalizm (Marx’ın deyişiyle “burjuva ekonomisi”) de benzeri şeylere inanır. Marx bunu tartışmaz, kabul eder. Lakin üç eski kurumunu (özel mülkiyet, para ve gönüllü işbirliğine dayalı ilişkiler) feodal sistemden kendi devrimci organizasyonuna taşıdığı için, kapitalizm tarihsel açıdan geride kalmak zorundadır. Bu nedenle üretim araçlarının özel mülkiyeti, para ve gönüllü işbirliği sistemi ortadan kalkmak zorundadır. Bu hem tarihsel hem de bilimsel olarak gerçekleşecektir. Sosyalizm gerçekleşecektir. Kaçınılmaz olan budur.</p>
<p>İşte Mises burada devreye girer. Eğer bir sistem tüm dünyaya bolluk, eşitlik ve kardeşlik getireceğini söylüyorsa, bunu özel mülkiyete, paraya ve gönüllü işbirliğine dayanmayan bir sistemde yapması mümkün müdür? Mises entelektüel sorgulamasını bu soruyla başlatır. Sosyalizmi asla kelime anlamıyla yok saymaz, romantiklerin hayallerinden silmez, din gibi inananların imanını ölçmeye kalkmaz. Sadece bu üç kurum olmadan mutlu sona ulaşılamayacağını, bu mutlu son olmadan da sosyalizmin mümkün olmayacağını söyler – ısrarla ve onun anlayamayan kulaklara.</p>
<p>İlk olarak, eğer tam sosyalizmde eğer özel mülkiyet yoksa, kişilerin birbirleriyle takas edecekleri metalar da yok demektir. Özel mülkiyet yoksa metalar ve seçim özgürlüğü yoktur. Metalar yoksa mübadele yoktur. Mübadele yoksa tek tek insanlar arasında oluşabilecek sözleşmeler ve fiyatlar yoktur. Fiyatlar yoksa parasal fiyatlar da yoktur. Parasal fiyatlar yoksa muhasebe yoktur. Muhasebe yoksa büyük işletmeler (devlet dahil) hesap yapamaz. Hesap yoksa maliyetleri düşürmek yoktur. Maliyetler düşürülemezse buhranlar ve iş çevrimlerini öngörmek mümkün değildir. Öngörü oluşamazsa sosyalist planlama rasyonel değildir. Rasyonel bir ekonomi yoksa üretim kıtlığı vardır. Bu kıtlıkları çözmek için ekonomiyi temizleyen araçlar yoktur. Ekonomi yanlış sinyallerden temizlenmezse geriye dönüş yoktur. Bu sosyalizmde israf vardır, kıtlık vardır. Tüketim malları yoktur, kuyruklar vardır. Kuyruklarda geçen saatler vardır, emek ve zaman kaybı vardır.</p>
<p>Kapitalizmin bugüne kadar biriktirdiği sermayeyi bitirene kadar bu sistem devam eder. Kapitalizmde kötü günler için saklanan tasarruflar, yani ihtiyaç akçeleri sosyalizmde çarçur edildiği vakit sistemin işi bitmiştir. Tekrar geriye dönülür. Sosyalizm kapitalist ekonomiye, onun rasyonel iktisadına ve tekrar tekrar biriktireceği tasarruflara sarılır. Esas itibariyle sosyalizm kapitalizme giden en uzun yoldur. Örnek mi? SSCB, Küba, Doğu Avrupa ülkeleri ve Çin.</p>
<p>İkinci olarak, tam sosyalizmde çalışmak zorunludur. Bu da gönüllü işbirliğine dayalı kapitalist modeli ilga etmektir. Çalışmak istemeyenleri zorlamaktır. Bu da sömürü sistemini ortadan kaldıracağını iddia eden sosyalist düşünceye terstir. Bunun için sosyalizm imkânsızdır. Araçları kirli olan bir ideoloji, amaçlarına temiz yoldan ulaşamaz.</p>
<p>Üçüncü olarak, bütün sosyalistler reel sosyalizmde paranın ortadan kaldırılmasını teklif etmişlerdir. Max Stirner (ve onun ardılları Benjamin Tucker ve L. Spooner) buna karşı çıkmış, hatta Marx ile dalga geçmiştir. Marx&#8217;ın aksine, Stirner paranın bireyselleşmesi (egoistleşmesi) gerektiğini ileri sürmüştür. Bir ara Engels Stirner’ın dediklerine katılır gibi olduysa da, Marx tarafından sertçe uyarılmıştır. Lakin o günden sonra Marx parayla uğraşmayı bırakmıştır. Sonra ne olmuştur? Sosyalistler reel sosyalizmde parayı ortadan kaldırmayı düşünmüşler, ama bunu gerçekleştirememişlerdir. Gerçekleştirebilselerdi bile, reel sosyalizm büyük ihtimalle ya ilk beş yılda biterdi ya da Çarlık Rusya’sında da biriktirilmiş ihtiyaç akçelerinin sürüklediği yere kadar giderdi.</p>
<p>Dördüncüsü, tam sosyalizm insanları doyuracağını ve giyindireceğini, onlara eğitim ve seyahat özgürlüğü vereceğini iddia eder. Oysa sosyalizmde özel mülkiyet olmadığı için kimsenin kendisine ait seçimi yoktur. Örneğin Bakü’de oturan bir delikanlı, Lada marka arabasının deposunu merkezi planlamacıların öngördüğü miktarda benzinle dolduramadığı için Leningrad’da oturan sevgilisinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Kiev’de inekler ekmekle beslenmiştir, çünkü merkezi plancılar ekmeği sürekli olarak gereğinden fazla üretmişlerdir. Eğitim parasız olduğundan herkes üniversite mezunudur; fakat ustalık gerektiren bir iş olan çapa yapmayı bilen kimse olmadığından yeteri kadar kaliteli yonca yetiştirilememiş, bu nedenle de inekler yonca yerine ekmekle beslenmiş ve sütleri verimsizleşmiştir. Sosyalizmde bireyin özgür tercihleri ve özgür iradesi olmadığından, sosyalizm ne bireyin ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabilmiş ne de hayattaki küçük jestleri yerine getirebilmiştir. İşte bu yüzden sosyalizm bir hayaldir.</p>
<p>Beşincisi, tam sosyalizmde kapitalist ekonominin (üretim anarşisinin) yerine bürokratik ve parti organlarının idare ettiği merkezi planlamacılar geçtiğinden, ekonomiye iktisadî eşitlik yerine imtiyazlılar egemen olmuştur. Ülkeye birkaç bin ton muz girdiğinde bunları ilk önce partililer, sonra şehirliler, en sonda da köylüler (elbette çürümüşlerini) almışlardır. Bu da iktisadî eşitliği bozan bir durumdur. Tam sosyalizm tam da bunu sağlayamadığı için imkânsızdır.</p>
<p>Mises’in sözleriyle bitirirsek: Sosyalist yönetimin sözde avantajlarını tartışmak boşunadır. Tam sosyalizm asla hayata geçirilemez. Sosyalizm hiçbir şekilde bir üretim sistemi değildir, sadece kaos ve hayal kırıklığına yol açar. Sosyalizmin temel sorunu iktisadî hesaplama sorunudur. Evrensel bir üretim biçimi olarak sosyalizm, sosyalist bir sistemde iktisadî hesaplamalar yapmak imkânsız olduğundan, uygulanabilir değildir. İnsanoğlunun tercihi iki iktisadî sistem arasında değil, kapitalizm ile kaos arasındadır. Her şey yapılabilir, fakat iktisat feshedilemez.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/06/08/misesin-granitten-duvari-tam-sosyalizm-imkansizdir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

