iktisadiyat

  • Home
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

KİTAP TANITIMI: İKTİSAT PENCEREMDEN

Ceyhun_Elgin | February 1, 2010

İktisattaki duruşu ve bakış açısında katılmadığım birçok nokta olsa da özgeçmişini gören herkesin takdir edeceği gibi iktisatçılığına kimsenin bir söz söyleyemeyeceği biri, Oktay Yenal. London School of Economics ve Chicago Üniversiteleri’nde eğitim görmüş, sonrasında ise İstanbul, Eruzum Atatürk, Boğaziçi, Princeton, Sussex ve Koç Üniversiteleri ile uzun yıllar Dünya Bankası’nda çalışmış bir iktisatçı.

Bu kadar güçlü ve uzun bir kariyere sahip olduğu için de haliyle, uzun meslek yaşamı boyunca epey anı ve tecrübe biriktirmiş Yenal. Kendisinin anıları da Homer Kitabevi tarafından yayınlanmış. Kitabın birinci baskısı 2005′de yayınlanmasına rağmen, utanarak söylemek gerekirse, bir iktisatçı adayı olarak ben, kitabı 2009 yazının sonunda bir kitabevi rafının arka köşelerinden birinde fark edebildim. Idefixe’de kitap tükenmiş gözüktüğü için kitabı satın alabilmeniz için aşağıdaki adresi verebilirim:

http://www.kitapturk.com/books/Kitap/51646/Iktisat_Penceremden_-_Anilar_Dusunceler.htm

Yenal, hem kariyeri boyunca ve meslek yaşamının sonlandırıp emekli olduğunda Türkiye’ye geldiğinde sık sık hayal kırıklığına uğramış. Örneğin, İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi olduğunda, hiçbir işe yaramadan, ayda bir toplantıya katılıp maaş almayı içine sindiremediğinden istifa etmiş. Koç Üniversitesi mütevveli heyetinde çalışırken, kendi tabiriyle, “üniversitenin bir meslek okulu değil, bilimsel araştırma merkezi” olması için sergilediği gayretler boşa çıkınca bu görevinden ayrılmış. Yenal’ın hayal kırıklığı o kadar büyük ki, “İktisat Penceremden Anılar- Düşünceler” başlıklı bir iktisatçı ya da iktisatçı adayı için çok faydalı olabilecek kitabının, pek ilgi görmeyeceğini dahi düşünmüş. Kendi ifadesiyle kaçan fırsatlar diyarı olarak görmüş kendi Yazık Dünya’sını. Sözü Yenal’a bırakırsak:

“….iktisat bilim dalını sadece meslek olarak değil, fakat yaşam uğraşısı olarak seçmiş olmamdan mutluyum. Nitekim iktisatçı mesleğim bittikten sonra da iktisatçılığım sürüyor. Onun için anılarım, bilinçli ya da bilinçaltı eğilimlerle, çevremde toplumsal yaşamı iyileştirme yönünde kaçırılan fırsatları, bazen de gözlediğim toplumsal aptallıkları yansıtma çabası olarak algılanabilir. Daha iyi olabilecekken olamayan dünya idi benim Yazık Dünyam.”

Kitabın arka kapağına tanıtım yazısı yazan Zafer Toprak’ın deyişiyle “20. yüzyılın ikinci yarısını anlamak için elzem bir anı kitabı Oktay Yenal’ın penceresi”

Comments
2 Comments »
Categories
İktisat Tarihi, İktisatçılar
Tags
anı, İktisat Tarihi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Paul Samuelson’un Vefatı

Ceyhun_Elgin | December 13, 2009

Harvard Üniversitesi’nde 1941 yılında Wassily Leontief, Joseph Schumpeter, Gottfried Haberler ve Alvin Hansen’den oluşan tez komitesi önünde doktora tezinin savunmasını yaparken, ünlü iktisatçı Schumpeter’in Wassily Leontief’e dönüp “Wassily, sence sınavı geçtik mi?” (Well, Wassily, have we passed?) demesine neden olacak ölçüde zeki ve başarılı bir iktisatçı olan ve farklı görüşlerden yüzlerce iktisatçının eğitiminde büyük rolü olan Profesör Paul Samuelson bugün, 94 yaşında vefat etti.

Harvard Üniversite’nin biraz da kişisel nedenlerle, kendisine iş vermemesi nedeniyle, MIT’ye (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) geçip, orda kendisinden önce var olmayan iktisat bölümünü kuran Samuelson, bu bölümün önde gelen tüm iktisatçılarının eğitiminde büyük rol oynadı ve MIT iktisat bölümünü dünyanın en iyi iktisat bölümlerinden biri haline getirmeyi başardı.

Her ne kadar, neoklasik iktisada eleştirel gözle bakan heterodoks iktisatçılarca, Keynesyen iktisadın, günümüzdeki Keynesyen-Neoklasik konsensüse evriminde en büyük rolü oynadığı gerekçesiyle eleştirilse de Paul Samuelson, günümüzün egemen iktisadi paradigmasında sahip olduğu büyük ve önemli rol konusunda farklı görüşlere sahip tüm iktisatçıların görüş birliğine vardıkları bir isimdir. Makroekonomi, refah ekonomisi, ekonomik büyüme, uluslararası ticaret, tüketici ekonomisi ve kamu maliyesi gibi birbirinden oldukça farklı birçok alanda makaleleri yayınlanan Samuelson, iktisat teorisie katkılarından dolayı, 1970 yılında ikinci Nobel İktisat Ödülü’nü de almıştı.

Samuelson’un içinde bulunduğumuz ekonomik kriz hakkında ilginç görüşleri, kendisiyle yakın zamanda yapılan bir röportajda ortaya çıkmıştı. [1]

Konuyla ilgili kendisinin “Economics has never been a science – and it is even less now than a few years ago.” (İktisat hiçbir zaman bir bilim olmamıştır – ve hatta son birkaç yılda bu özelliğini iyice yitirmiştir.) sözü de iktisat dünyasında oldukça yankı uyandırmıştır.

[1] Röportajın kısa bir özeti için:

http://www.pragoti.org/node/2503

Comments
1 Comment »
Categories
İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İktisatta Yöntem ve Kötü Çeviri

Can Madenci | November 14, 2009

Mark Blaug

İktisat tarihi ile uğraşanların yakından tanıdığı bir isim olan Mark Blaug’un “The Methodology of Economics” adlı kitabı Türkçeye çevrilmiş. (Yayınevinin sitesi şurada.) Bu türden kitapların Türkçede bulunmaması büyük eksiklik – özellikle de bu konulara hevesli, ama İngilizce bilmeyen ya da dili yetersiz olan öğrenciler için.

Kitap İngilizce aslından daha büyük boyutta. Yazı karakteri hariç, sayfa tasarımında kitabın aslına sadık kalınmış. Sayfalar beyaz kağıda basılmış. Bence kitap bu hâliyle İngilizcesinden daha kaliteli basılmış. Ama maalesef çeviri konusunda olumlu şeyler söyleyemeyeceğim.

Son zamanlarda Avusturya Okulu’yla uğraştığım için kitabı elime alır almaz Avusturya İktisadı’yla ilgili kısımlara bakayım dedim. Baktığım yerler kitapta toplam 2.5 sayfa tutuyor. Ama bu kadar az yerde bile kötü çevirilere rastladım. Aslına sadık özenli bir baskıda böylesine çeviri hataları bir hayli hayal kırıcı olmuş. Bunların bazılarını aşağıda gösterdim; çeviri kitaptaki metinleri oldukları gibi bıraktım.  (Karşılaştırmada İngilizce şu baskıyı kullandım.)

(1) Önce Türkçe çeviriyi verelim:

Ekonomik doğruların herhangi bir özel vakada kesinlikle uygulanacağını yalnızca kontrol etmek için sağlama yapılması gerektiğine inanma şıkkı Robbins’in Essay’nde olduğu kadar başka hiçbir yerde bu kadar hevesle ve güzel sözlerle ifade edilmemişti. Bu doğrular, tutarlı tercih sıralamasına sahip maksimizasyon arayan bir tüketici; düzgün işleyen üretim fonksiyonuyla karşı karşıya olan maksimizasyon arayan bir girişimci ve ürün ve faktör piyasalarının her ikisinde birden var olan aktif rekabet gibi masum ve mantıklı varsayımlara dayanmaktaydı. (s. 89-90)

İlk cümlede ne yazdığını anlamak mümkün değil. İngilizcesi şöyle:

The case for believing that economic truths – based as they are on such innocent and plausible postulates as a maximizing consumer with a consistent preference ordering, a maximizing entrepreneur facing a well-behaved production function, and active competition in both product and factor markets – require verification only to check that they do apply in any particular case was never stated with more verve and eloquence than in Robbins’s Essay. (s. 80)

“Case” kelimesi Türkçeye “şık” diye çevrilmiş. İktisatçıların böyle bir şıkkı mı var? Robbins şıkları mı açıklıyor? Biraz inisiyatifle ben şöyle çevirdim:

Ekonomik gerçeklerin, sadece, belirli bir olayda geçerli olup olmadıklarının kontrol edilmesi amacıyla doğrulanmaları gerektiği inancı en hevesli ve güzel ifadesini Robbins’in Essay’inde bulmuştur. Bu gerçekler, tutarlı bir tercih sıralamasına sahip maksimizasyon yapan bir tüketici, uyumlu bir üretim fonksiyonuna sahip maksimizasyon yapan bir girişimci ve mal ve faktör piyasalarında etkin rekabetin olması gibi masum ve inandırıcı önermelere dayanıyordu.

(2) Önce Türkçe çeviri:

Mises’in radikal apaçıklık konusunda yazdığı önermeler o kadar uzlaşmaz bir tutum içindeydi ki inanmak için okunmaları zorunluydu: Ekonomiye saf bilgi ve bilginin pratik kullanımı konusunda tuhaf ve benzersiz bir konum yakıştıran onun tikel teoremlerinin deneyim temelinde sağlama ya da yanlışlamaya açık olmadığı gerçeğidir. … bir ekonomik teoremin doğru olup olmadığının tek kıstası sadece deneyim yardımı olmadan yapılan mantık yürütmedir.” (s. 90)

İngilizcesi de şöyle:

Mises’s statements of radical apriorism are so uncompromising that they have to be read to be believed: “What assigns economics its peculiar and unique position in the orbit of pure knowledge and of the practical utilization of knowledge is the fact that its particular theorems are not open to any verification or falsification on the ground of experience. … the ultimate yardstick of an economic theorem’s correctness or incorrectness is solely reason unaided by experience.” (s. 80)

“Apriorism” ifadesi “apaçıklık” diye çevrilmiş. Apriorizmin apaçık olmayla ne ilgisi olduğunu bilmiyorum. Normalde “a priori” ifadesi deneysel olmayan, çıkarımsal anlamına geliyor. Mises’te de apriorizm çıkarımsal ya da tümdengelimsel anlamına geliyor. Yani Mises’e göre, insan davranışlarına ilişkin olarak yapılacak birkaç varsayımdan hareketle ve bunlardan yapılacak mantıksal çıkarımlarla belirli bir teori inşa edilebilir. Bunun da apaçık olmayla hiçbir ilgisi yok. Kendi çevirim şöyle:

Mises’in radikal apriorizm ile ilgili ifadeleri o kadar taviz vermez niteliklidir ki, böyle olduklarına inanmak için okunmaları şarttır: “Saf bilginin ve bilginin pratik açıdan kullanımının söz konusu olduğu alanda iktisat bilimine özel ve kendine özgü konumunu veren şey, bu bilimin belirli teoremlerinin deneyime dayalı hiçbir doğrulamaya ya da yanlışlamaya açık olmamasıdır. … iktisadî bir teoremin doğru ya da yanlış olduğuna ilişkin nihai ölçüt, sadece, deneyim yardımı olmadan yapılan bir akıl yürütmeden ibarettir.

(3) Okuduğum sayfalarda gördüğüm en kötü çevrilmiş yere geldik. Önce İngilizce metni vereyim:

In the 1920’s, Mises made important contributions to monetary economics, business cycle theory and of course socialist economics, but his later writings on the foundations of economic science are so idiosyncratic and dogmatically stated that we can only wonder that they have been taken seriously by anyone. (s. 81)

Şimdi de Türkçe çevirisi:

1920’lerde, Mises para ekonomisi, iş döngüleri kuramı ve tabii sosyalist ekonomiye önemli katlılarda bulundu ancak ekonomi biliminin temelleri üzerine son yazdıkları o kadar kendine özgü durumlarla ilgili ve dogmatik önermelerle doludur ki kimsenin ciddiye alabileceğini sanmıyoruz. (s. 92)

İngilizcesinde başka şey, Türkçesinde başka şey yazıyor. “Monetary economics” ifadesi “para ekonomisi” diye çevrilmiş. Oysa “economics” kelimesi “ekonomi” değil, “iktisat bilimi” demek. Özgün metindeki “dogmatically stated” ifadesi “dogmatik önermelerle doludur” diye çevrilmiş. Daha vahimi, “we can only wonder that they have been taken seriously by anyone” ifadesi tamamıyla farklı, aslıyla hiç ilgisi olmayan bir şekilde çevrilmiş. Benim çevirim ise şöyle:

1920’lerde Mises parasal iktisada, iş çevrimleri teorisine ve tabii sosyalist ekonomi konusuna önemli katkılar yapmıştı; fakat iktisat biliminin temelleri hakkındaki sonraki yazıları o kadar kendine mahsus ve dogmatiktir ki, bunların herhangi biri tarafından ciddiye alınmış olmasına sadece hayret edebiliriz.

(4) Benzeri bir örnek daha. Önce Türkçesi:

Hutchison 1938 gibi erken bir zamanda Popper’in getirdiği ayrım ölçütünün önemini ortaya çıkmasıyla birlikte kavramış olmalıydı. (s. 93)

İngilizcesi:

That Hutchison should recognized the significance of Popper’s demarcation criterion as early as 1938 is itself remakable. (s. 83)

Benim çevirim de böyle:

Hutchison’ın 1938 gibi erken bir tarihte Popper’in ayrım ölçütünün öneminin farkına varmış olması başlı başına dikkate değer bir olaydır.

Yayınevinde çevirileri gözden geçiren birileri hiç mi yok? İlâveten, “the properties of final equilibrium states” ifadesi “en son denge durumlarının özellikleri” (s. 91) diye çevrilmiş. Oysa doğrusu “nihai denge durumunun özellikleri” olacak. Bunların dışında metinde bazı yerlerde hiç virgül kullanılmamış, bu da cümleleri karmaşık hâle getirmiş. Kötü çeviri için başka örnek vermeye gerek yok.

Kitaba şöyle bir göz attığınızda kötü çevirilere ek olarak iktisat kavramlarının da garip bir şekilde çevrildiğini görüyorsunuz. Örneğin, “Pareto optimalitesi” kavramı “Pareto uygunluğu” olmuş (s. 139). Walras’ın “yordamlama” (tatonnement) kavramı “el yordamıyla erişme” yapılmış (s. 181). “Economics” kelimesi sürekli olarak “ekonomi” diye çevrilmiş. Böylece “Neo-klasik iktisat” olmuş “Neo-klasik ekonomi”, “Marksist iktisat” olmuş “Marksçı ekonomi” (s. 120-121) – sanki bu türden piyasa çeşitleri var. “Ex-post büyüklükler” olmuş “sonradan gerçeklere dayanan büyüklükler” (s. 194). Görünen o ki, kitabın çevirmeni iktisat kavramlarının Türkçedeki yerleşmiş kullanımlarını bilmiyor.

Yazık. Oysa kitabın baskı kalitesi gerçekten iyi. Bu çeviriyi gördükten sonra konuyla ilgilenen kişilere kitabı almamalarını tavsiye etmekten başka bir seçenek kalmıyor. Yayınevinin yayın programında Mark Blaug’un “Economic Theory in Retrospect” adlı kitabı da bulunuyormuş. Acaba onun çevirisi nasıl olacak?

Comments
4 Comments »
Categories
İktisat Tarihi, İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Hayek Çevirileri

Can Madenci | September 22, 2009

Hayek’in bazı makalelerinin ve The Road to Serfdom adlı kitabının bir kısmının 40’ların başlarında Türkçeye çevrildiğini biliyordum. Son yazımdan sonra internete girip biraz karıştırınca bu çevirileri Ankara Üniversitesi’nin dergilerine ait veritabanında bulabildim. Çevirilerin hepsi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dergisi’nde yayınlanmış. Fakat metinler yarım yüzyıldan fazla bir süre önce çevrildikleri için dilleri gayet eski; bu nedenle anlaşılmaları kimi yerlerde zorlaşıyor.

Dergiler iki farklı siteye konulmuş. Bunların birinde derginin bazı sayıları bulunmuyor. O yüzden aşağıda yazdığım makale linklerinden biri diğerlerinden faklı. Dergilerin künyeleri sitede biraz karışık verildiği için aşağıda künyeleri parantez içinde yazdım. Sayfa numaraları dosyalar açıldığında gözüküyor.

Hayek’in editörlüğünü yaptığı Collectivist Economic Planning adlı kitabı için yazdığı iki makale Planlı Kolektivist İktisat adı altında dört bölüm hâlinde yayınlanmış. Bunların linklerini makalelerin orijinal isimlerini yazarak aşağıda verdim. İngilizcesine güvenenler için aynı makalelerin olduğu Hayek’in bir başka kitabının linkini de ekledim.

Hayek’in en bilinen kitabı The Road to Serfdom da Esaret Yolu adıyla üç bölüm hâlinde yayınlanmış. Ancak dergide yayınlanan son bölümde “devam edecek” denmesine rağmen çevirinin devamı gelmemiş. Dolayısıyla giriş ve sonuç bölümleriyle birlikte toplam 20 bölüm tutan kitabın sadece ilk dokuz bölümü yayınlanmış.

Collectivist Economic Planning

(a) The Nature and History of the Problem

1. bölüm (Cilt 1, Sayı 4, 1943)

2. bölüm (Cilt 2, Sayı 1, 1947)

(b) The Present State of the Debate

1. bölüm (Cilt 2, Sayı 3, 1947)

2. bölüm (Cilt 3, Sayı 1, 1948)

İngilizce kitap için link.

The Road to Serfdom

1. bölüm (Cilt 2, Sayı 3, 1947)

2. bölüm (Cilt 3, Sayı 1, 1948)

3. bölüm (Cilt 3, Sayı 3, 1948)

Comments
2 Comments »
Categories
İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Liberal ve Diktatör

Can Madenci | September 18, 2009

Yukarıdaki resimde sol tarafta duran kişiyi belki bazılarınız tanımayabilir. Arkaya eğilmiş hâlde gülen bu kişi 80’li yıllarda iki dönem Amerikan başkanlığı yapmış olan Cumhuriyetçi Ronald Reagan. Onun hemen yanında, elleri önde, yüzünde geniş bir gülümsemeyle duran gözlüklü kişi de 1974’de Nobel ödülü alan ve Milton Friedman’la birlikte Neo-liberalizmin kurucu babalığını yapan iktisatçı Friedrich von Hayek. Fotoğraf 1983 yılında Hayek Beyaz Saray’da Reagan’ı ziyaret ederken çekilmiş. [*]

Friedman’la kıyaslandığında Hayek’in çok az tanınan bir iktisatçı olmasının nedeni, Hayek’in de üyesi olduğu Avusturya İktisat Okulu’nun ana akım iktisat tarafından ciddiye alınan bir iktisat okulu olmamasında yatıyor. Hayek’in Nobel almasıyla birlikte 70’lerde kısa süreli bir canlanış yaşayıp ilgi gören Avusturya Okulu, bugün iktisat ders kitaplarında adı geçmeyen iktisat okullarından biri.

1899 doğumlu Hayek adını ilk olarak 1930’ların başlarında Keynes ile Treatise on Money adlı kitabı hakkında tartışmaya girince duyurmuş, ancak Keynes’in kişisel cazibesi ve retorik kabiliyeti karşısında yenilgiye uğramıştı. Kendisi açısından daha da vahimi, Keynes’in sonradan yayınlanan General Theory’sini eleştirmemesi olmuştu. Tüm bunlar 40’ların başından itibaren Hayek’in ününün sönmesine katkıda bulunmuştu. Böylece, Keynesyen devrim karşısında Hayek 1940’ların sonlarına gelindiğinde unutulmuş biriydi. Bu unutulmuşluktan ancak 70’lerin ortalarından itibaren kurtulacak ve 80’li yıllarda Amerika ve İngiltere’de uygulanan ekonomi politikalarının fikir babası olacaktı.

Aslında 1974’de Nobel alıncaya kadar geçen sürede Hayek iktisatçı olmaktan ziyade bir düşünür olmuştu.  1944’de yayınladığı The Road to Serfdom, 1960’da yayınladığı The Constitution of Liberty ve 1979’da tamamlanan üç ciltlik Law, Legislation and Liberty onun en önemli kitaplarıdır. Bu açıdan Hayek’i 20. yüzyılın en önemli liberal düşünürü olarak görebiliriz. Dahası, Hayek tüm hayatı boyunca uzlaşmaz bir piyasa ekonomisi savunucusu ve sosyalizm düşmanıydı. Ona göre,

Sosyalizm ahlâkî açıdan bakıldığında tüm ahlâkî kuralları, kişisel özgürlüğü ve sorumluluğu oluşturan temelleri yok etmeden duramaz. Siyasî açıdan bakıldığında er ya da geç totaliter bir devlete yol açar. Maddî açıdan bakıldığında da, fiilen fakirliği yol açmasa bile, refahın üretilmesini çok büyük ölçüde engeller. [1]

Hayek’in düşüncesinde sosyalizm ile özgürlükler arasında temel itibariyle bir uyumun olmamasının ana nedeni, klasik sosyalizmde devlete atfedilen gücün derecesinden kaynaklanıyordu. Bireylerin planlamacıların tablolarının bir parçası olduğu toplumda bireysel özgürlükler söz konusu olamazdı. Bu açıdan Hayek’in sosyalizme yönelik itirazı ekonomik verimlilik değil, bireysel özgürlükler üzerine temellenmişti. Kapitalizm ekonomik açıdan sosyalizme kıyasla daha verimli olduğu için meşru değildi; meşru olmasının ana nedeni sosyalizmin özgürlüklerle çatışmasından kaynaklanıyordu.

Hayek sınırlandırılmaması durumunda sonunda sosyalizme yol açacağı gerekçesiyle demokrasiye de karşı çıkıyordu. Dolayısıyla Hayek’in en büyük korkusu demokrasinin sınırsız bir demokrasiye dönüşmesiydi. Aslında Hayek’e göre demokrasi kelimesi gerçek anlamını da hemen hemen yitirmişti ve başka bir kelimeyle ikâme edilmesi gerekiyordu:

Eğer demokrasi bugün için tam olarak çoğunluğun sınırsız gücü anlamına geliyorsa, çoğunluğunkinden daha üstün bir gücün bulunmadığı devlet sistemini tanımlamak için (…) yeni bir kelime bulmak gerekecektir. Böyle bir devlet sisteminin demarşi kelimesiyle adlandırılmasını öneriyorum – bu devlet sisteminde halk (demos) kaba kuvvete (kratos) sahip olmayacak ve yönetim (archein) “irticalen çıkarılan kanunnamelerle değil, yürürlükte bulunan ve halk tarafından bilinen daimî olarak yerleşmiş kanunlar” (John Locke) ile sınırlandırılacaktır. [2]

Hayek entelektüel hayatını devlet planlamasının ve müdahalesinin olmadığı serbest piyasa sistemini savunmaya ve meşrulaştırmaya adamıştı. The Road to Serfdom adlı kitabında, devlet kurumlarının bireysel özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik doğal bir eğilimleri olduğunu ve bunun da sosyalizm ya da faşizm şeklindeki “köleliğe giden yol”u açtığını belirtiyordu. Buna göre, devlet müdahalesi ve kurumsal müdahale ekonomik alanda etkinsizliğe ve politik alanda otoriterliğe yol açıyordu. Oysa piyasa düzeni bireysel olarak amaçlanmamış da olsa toplumsal açıdan faydalı sonuçlar yaratıyordu. Bu nedenle, devlet tarafından yönlendirilen kurumsal bir tasarım düzeninde, bireysel özgürlüğü ekonomik etkinlikle birleştirmek mümkün değildi. Serbest piyasa düzeninin zayıflamasının ana nedeni, refah devleti uygulamaları ve buna bağlı olarak devlet bütçesinin genişlemesiydi. Hayek’e göre bunlar demokratik bir düzenin zararlı yan etkilerini oluşturuyorlardı. Buna yol açan da sınırsız demokrasiydi.

Peki, demokrasinin sonunda sosyalizme varmaması için ne yapmak gerekiyordu? Bunun yanıtı Hayek gibi liberal ve özgürlük savunucusu biri için gayet garip görünüyor, ama Hayek’e göre yapılması gereken şey bir “diktatörlük” kurmaktı. Hayek bunu şöyle meşrulaştırıyordu:

Bir yönetimin bozulma hâli içerisinde bulunduğu ve hiçbir kurala itibar edilmediği bir durumda, nelerin yapılabileceğini ve nelerin yapılamayacağını söylemek için kuralların oluşturulması gerekir. Bu türden koşullarda, bir kişinin hemen hemen mutlak nitelikteki güçlere sahip olması pratik açıdan kaçınılmazdır. [3]

Bu açıdan bakıldığında diktatörlük, hem kanunî otoriteyi yeniden kurmak için oluşturulan bir devlet örgütüdür, hem de demokratik kitle hareketleri karşısında liberal devletin ve toplumsal düzenin güvenliğini sağlamak için gerekli olan bir araçtır. O hâlde, kendisine sınırlar koyan, halkın demokratik arzularını liberal değerlerle sınırlandırarak piyasa özgürlüğünü sağlayan, piyasalardaki karışıklığı ve sendikalar gibi ekonominin işleyişine olumsuz etkide bulunan birtakım özel güçleri ortadan kaldırmak amacıyla toplumsal ilişkileri yeniden düzenleyen bir diktatörlük, liberal değerler açısından hiçbir tehlike yaratmaz.

Nitekim Hayek, Şili’de seçimle işbaşına gelmiş sosyalist Salvador Allende’ye karşı 1973 yılında darbe yapan diktatör Pinochet’yi desteklemişti. Aynı zamanda İngiliz Times gazetesine bir mektup yazarak Pinochet’nin kurduğu cuntayı savunmuştu. Yazdığı mektupta Hayek’e göre, fazlasıyla “iftiraya uğramış” olan Pinochet rejiminde kişisel özgürlük Allende dönemine kıyasla çok daha fazlaydı ve kendisi bunu kabul etmeyen tek bir kişi bile görmemişti. Bir başka yerde de şunları diyordu:

Otoriterliği totaliterlik ile karıştırmayın. Latin Amerika’da olan hiçbir totaliter hükümet bilmiyorum. Sadece bir tane vardı, o da Allende yönetimindeki Şili’ydi. Şili şu anda büyük bir başarıdır. Dünya Şili’nin zamanımızın büyük ekonomik mucizelerinden biri olduğunu anlayacaktır. [4]

Darbelere “alışık” olan bir ülkede yaşayan bizler için Hayek’in sözleri gayet garip görünüyor, ama 20. yüzyılın en önemli liberal düşünürünün özgürlüklere bakışı böyle. Neo-liberalizmin gerisinde yatan bu mantığı ortaya sermesi açısından aşağıya Hayek’den bazı alıntılar koydum. 12 Eylül Darbesi’nden sonra Türkiye’de Neo-liberal ekonomi politikaların uygulandığını hatırlarsak, Hayek’in sözleri daha bir manidar görünüyor.

Kimi zaman bir ülke için, şu veya bu biçimdeki bir diktacı gücün bir süreliğine mevcut olması zorunludur. Sizin de anlayacağınız üzere, bir diktatörün liberal yoldan yönetimde bulunması mümkündür. Aynı şekilde, bir demokrasinin de liberalizmden tamamıyla yoksun olarak yönetimde bulunması mümkündür. Şahsen ben, liberal bir diktatörü, liberalizmin olmadığı demokratik bir yönetime tercih ederim. [5]

(…) bir diktatörlük kendisine sınırlar koyabilir ve bilinçli olarak kendisine sınırlar koyan bir diktatörlük, politikalarında, sınırlı olmayan demokratik bir meclisten daha fazla liberal olabilir. [6]

(…) geçmişte iyi diktatörler de olmuştur; bunların yeniden ortaya çıkması uzak bir ihtimaldir. Fakat bir diktatörün özgürlük düzenini, yani bireysel özgürlük düzenini yeniden kurduğu bir ya da iki deney yapılabilir. [7]

Ne kadar hoşlanmasak da, gerçek anlamıyla mutlak olan değerlerin hiçbir biçimde var olmadığını tekrar tekrar kabul etmek zorunda kalıyoruz. İnsan yaşamının kendisi dahi mutlak bir değer değildir. Bazı yüksek değerler uğruna insan yaşamını feda etmeye her defasında hazır olmalıyız ve etmeliyiz. [8]

En fazla sayıda yaşamın korunması gereği, bütün bireylerin yaşamlarının aynı derecede önemli sayılacağı anlamına gelmez. Bir doktorun hayatını kurtarmak, hastalarından herhangi birinin hayatını kurtarmaktan daha önemli olabilir; aksi takdirde kimsenin hayatını kurtarmak mümkün olmayabilir. Başkalarına yaşam veren ya da onların hayatlarını koruyan kişilerin hayatları açıkçası daha önemlidir. Bir topluluktaki iyi bir avcı ya da koruyucu, doğurgan bir anne ya da belki yaşlı bir bilge bile, çoğu bebekten ve yaşlı insandan daha önemli olabilir. [9]

Özgürlük belirli bir derecede demokrasiyi gerekli kılar; fakat bu sınırsız demokrasi ile, yani her şeyi kapsayan yetkilere sahip olan kanun koyucu ve temsilci bir meclisin varlığı ile uyumlu değildir. (…) özgürlüğün olmaması, sadece bir süreliğine dahi olmaması yerine demokrasiyi geçici olarak, tekrar ediyorum geçici olarak, feda etmeyi tercih ederim. [10]

Reagan’ın askerî harcamaları azaltmamakla doğru bir iş yaptığına inanıyorum. Dünya barışı Amerika’nın güçlü olmasına bağlı. Mesele, Sovyetlerin bizi tamamıyla boyun eğecek derecede sindirdiği bir duruma kendimizi sokup sokmadığımızdır. Batı en az Sovyetler Birliği kadar güçlü olmak zorundadır. Hiçbir Rus’un nükleer bir savaş başlatacak denli kaçık olduğunu zannetmiyorum. Fakat Ruslar bizi askerî üstünlükleriyle sindirecek konumda olurlarsa, istedikleri her şeyi yapmaktan çekinmeyeceklerdir. [11]

Özgür bir toplum, nihaî analizde, yaşamların muhafaza edilmesine indirgenebilecek olan bazı ahlâkî kuralların varlığını gerektirir. Ancak bütün yaşamların değil, zira daha geniş sayıdaki diğer yaşamların korunması için bireysel hayatların feda edilmesi zorunlu olabilir. Bu yoldan ancak “yaşamların tartılmasına”, yani mülkiyete ve sözleşmelere yönelik kurallar ahlâkî sayılabilirler. [12]

____________________________

[*] Fotoğrafı Hayek’in kurduğu Mont Pelerin Society adlı derneğin resmî sitesinden aldım. Linki şurada.

[1] Friedrich von Hayek, “Socialism and Science”, The Essence of Hayek, Ed. Chiaki Nishiyama ve Kurt R. Luebe, Stanford, California: Hoover Institution Press, 1984, s. 123.

[2] Friedrich von Hayek, “The Constitution of a Liberal State”, New Studies in Philosophy, Politics, Economics, and the History of Ideas, Chicago: Chicago University Press, 1978, s. 104.

[3] Friedrich von Hayek, “Friedrich von Hayek: Leader and Master of Liberalism”, Röportaj: Renèe Sallas, El Mercurio (s. D8-D9), 12 Nisan 1981, Santiago de Chile.

[4] Daily Journal (Venezuella), 15 Mayıs 1981, s. 4. Aktaran: Alan Ebenstein, Friedrich Hayek: A Biography, Chicago: Chicago University Press, 2. Basım, 2003, s. 300.

[5] Hayek, Friedrich von Hayek: Leader and Master of Liberalism.

[6] Friedrich von Hayek, “Friedrich von Hayek: From Servitude to Liberty”, Röportaj: Lucia Santa Cruz, El Mercurio (s. D1-D2), 19 Nisan 1981, Santiago de Chile.

[7] Friedrich von Hayek, Nobel Prize-Winning Economist Friedrich A. von Hayek, Oral History Program, Los Angeles: University of California Press, 1983, s. 165.

[8] Hayek, Socialism and Science, s. 117.

[9] Friedrich von Hayek, The Fatal Conceit, Chicago and London: The University of Chicago Press, 1991, s. 132.

[10] Hayek, Friedrich von Hayek: Leader and Master of Liberalism.

[11] Encounter, Mayıs 1983, s. 54. Aktaran: Ebenstein, s. 301.

[12] Hayek, Friedrich von Hayek: From Servitude to Liberty.

Comments
4 Comments »
Categories
İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İki Eleştiri

Can Madenci | September 7, 2009

Tez için okuma yaparken bana ilginç gelen iki pasajla karşılaştım. Bunlardan biri sosyalizm, diğeri de liberal iktisat eleştirisi sayılabilir.

(1) Sosyalizm eleştirisi Alfred Marshall’dan geliyor:

Sosyalizme eğilimim vardı; bu eğilim daha sonraları Mill’in Fortnightly Review’de yayınlanan denemeleriyle daha da güçlendi. Böylece, on yıldan fazla bir süre boyunca, “sosyalizm” kelimesiyle ilişkili olarak öne sürülen önerilerin, tüm dünya için olmasa bile, en azından benim için en önemli araştırma konularını oluşturdukları inancını taşıdım. Fakat sosyalistlerin yazıları beni cezbettiği kadar itti de; çünkü bunlar gerçeklerle ilişkili olmaktan çok uzaktılar ve, kısmen bu nedenle, üzerinde daha fazla düşününceye değin bu meseleler hakkında fazla bir şey söylememeye karar verdim.

Şimdi, ilerlemiş yaşım düşünmek ve konuşmak için zamanımın neredeyse sona erdiğini gösterirken, işçi-sınıfı kesiminin tüm yönlerde olağanüstü gelişmeler kaydettiğini ve, kısmen bunun sonucu olarak, sosyalizm projeleri için Mill’in yazdığı döneme kıyasla daha geniş ve sağlam temellerin mevcut olduğunu görüyorum. Ancak şu âna değin ileri sürülen hiçbir sosyalist proje, ne yüksek yatırım düzeyinin sürdürülmesi ne de kişilerin karakterlerinin güçlendirilmesi konusunda yeterli koşulları sağlamış görünüyor. Bu projeler, ülkenin toplam geliri eşit şekilde paylaşılsa bile, ticarî kuruluşların ve diğer maddî üretim donanımlarının sayısında, el işçisi sınıfların reel gelirlerinin (tıpkı yakın geçmişte olduğu gibi) hızla artmaya devam etmesini sağlamaya yetecek derecede hızlı bir artış gerçekleştirmeyi vaat ediyor da görünmüyorlar. Batı dünyasında insan doğasının ortalama seviyesi son elli yıl boyunca hızla yükselmiştir. Fakat bana öyle geliyor ki, ideal açıdan mükemmel olan toplumsal örgütlenmeyi amaçlayan uzak hedefe yönelik olarak en hakikî gelişmeyi gösteren kişiler, enerjilerini yolları üzerindeki bazı özel güçlüklere yoğunlaştırmışlar ve bunları hızla geçip gitmeyi denemek için güçlerini kullanmamışlardır.[1] (Kalın yerler bana ait.)

Türkiye İş Bankası bu yılın sonuna doğru Kapital’in Almancadan yapılmış bir çevirisini yayınlamaya başlayacak. Piyasada sadece tek bir çevirinin tekeli olduğu düşünüldüğünde aslından yapılmış yeni bir çevirinin yayınlanması iyi bir şey. Ama Marksizm’in diğer klasik eserleri hâlâ çevrilmedi. Rosa Luxemburg’un The Accumulation of Capital adlı kitabının Türkçe çevirisinin iyi olmadığını duydum. Rudolf Hilferding’in Finans-Kapital kitabının tam bir çevirisi hâlâ yayınlanmadı. Bizim memlekette durum bu. Öte yandan benim esas merak ettiğim, finans kesimiden kaynaklanan ekonomik krizleri açıklayan yeni Marksist bir teorinin olup olmadığı. Post-Keynesçilerin Hyman Minsky’sinin “Finansal İstikrarsızlık Hipotezi” (Financial Instability Hypothesis) var. Marksistlerin neyi var?

(2) Liberal iktisat eleştirisi de Knut Wicksell’den geliyor:

Ekonomik fenomenleri ciddî şekilde bir bütün olarak görmeye ve tüm insanların refahı için gerekli olan koşulları araştırmaya başladığımız andan itibaren, proletaryanın çıkarları hakkında düşünceler de ortaya çıkmaya başlar. Ve bu vakitten sonra herkesin eşit haklara sahip olduğu ileri sürmek yetersiz kalır.

Bu nedenle, politik iktisat anlayışı ya da bu adı taşıyan bir bilimin varlığı, açık söylemek gerekirse, tamamıyla devrimci olan bir program içerir. Söz konusu anlayışın muğlak olması şaşırtıcı değildir, zira devrimci programlar çoğu defasında böyle olurlar. Gerçekten de, ekonomik ya da toplumsal gelişmenin hedefi açıkça anlaşılıncaya değin, pek çok pratik ve teorik sorun çözülmemiş hâlde durur. Bu arada, eski bakış açısı lehine bazı şeyler söylenebilir; fakat, her halükârda, açıkça ve kaçamak yapmadan söylenmelidir bu. Örneğin, çalışan sınıfları aşağı türden varlıklar olarak görürsek ya da, bu kadar ileri gitmeden, bu sınıfların toplumun üretiminden tam bir pay almaya henüz hazır olmadıklarını düşünürsek, bunun böyle olduğunu açıkça söylemeli ve daha sonraki muhakemelerimizi bu görüşe dayandırmalıyız. Bilim açısından değersiz olan tek bir şey varsa, o da gerçeği saklamak ya da çarpıtmaktır. Yani ele aldığımız durumda, bu sınıfların durumlarını, makul bir şekilde diledikleri veya bekledikleri tüm şeyleri hâlihazırda almışlar gibi göstermektir ya da ekonomik ilerlemelerin herkes için mümkün olan en yüksek doyuma yönelik olduğu gibi temelsiz ve iyimser inançlara dayanmaktır. Bu sonuncu hata özellikle son yüzyılın ortalarında, “uyum” iktisatçıları olarak adlandırılan Amerikalı Carey ve diğer açılardan takdire değer Fransız Bastiat gibi iktisatçılar tarafından yapılmıştır. Her ikisinin de hem kendi ülkelerinde hem de bizim ülkemizde önceden ve şimdilerde hâlâ pek çok müridi vardır.[2] (Kalın yerler bana ait.)

Son ekonomik krizden sonra özellikle makro iktisadın gerçek hayattan kopuk olan ve gereksiz yere matematik kullanan modelleri hakkında yazılanlar Wicksell’in eleştirisinin özünü değiştirmemiş görünüyor. Tüm bu modeller ve bunlara dayanarak oluşturulan teorileri öğrencilere derste anlatan kişiler, gerçek hayattaki ekonomik işleyişi açıklayacaklarına, denklemlerle karman çorman hâle getirilmiş hayalî bir dünyayı öğrencilerin kafasına boş yere doldurup duruyorlar. Bu dünyanın önkabulü de piyasaların düzgün işlediği şeklindeki dogmatik inanca dayalı. İşin kötüsü, zavallı öğrenciler iktisat öğrendik zannedip yerine matematik öğreniyorlar. Tabii, onu da ne kadar düzgün öğrendikleri kuşkulu.

Bunları derste anlatan bir hocaya üretim fonksiyonunda sermayeyi nasıl ölçtüğünü bir sorun, bakalım ne cevap verecek.

————————————–

[1] Alfred Marshall, Industry and Trade, s. 9.

[2] Knut Wicksell, Lectures on Political Economy, Cilt I, Çev. E. Classen, New Jersey: Augustus M. Kelley, 1977, s. 4-5.

Comments
5 Comments »
Categories
İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Marx’ta Toplumsal Sermayenin Birikimi: Yeniden-Üretim Modelleri (I)

Can Madenci | May 8, 2009

Bir süre önce bir vesileyle Marx’ın yeniden-üretim modellerinden bahsetmek nasip oldu. Yüksek lisans tezimden bu yana Kapital’in ikinci cildinin en önemli bölümü olan yeniden-üretim modellerine bakmamıştım. Eski word dosyalarını karıştırınca o dönem yazdıklarımı yeniden buldum ve buraya koyayım dedim. Yazının dili biraz kuru ve sıkıcı olabilir, ne de olsa matematik içerikli bir yazı. Ancak kullanılan matematik, amiyane tabiriyle söylersem, basit dört işlemden başkası değil. Dolayısıyla dikkatli bir şekilde okuyup not tutulursa anlaşılmayan bir şey olmayacağını düşünüyorum. İktisada giriş derslerinde anlatılan Walras’ın üretim döngüsüne bir de Marx’ın gözüyle bakın.

Kapitalist üretim sisteminde toplumsal üretim uyumlu bir bütün oluşturmaz. Bu üretim, kapitalistlerin özel mülkiyetinde bulunan bireysel işletmeler tarafından gerçekleştirilir. Bu sistemde kapitalistler tek tek ya da firma olarak istediklerini belirli sınırlar dahilinde yapmakta serbesttirler. İstedikleri metaları üretebildikleri gibi, sermayelerini istedikleri yere istedikleri şekilde yatırabilirler. Bu özelliğiyle kapitalizm plansız bir üretim sistemidir. Üretim anarşisi denildiğinde anlatılmak istenen budur. Ancak bu kavram, kapitalist üretim sisteminin keyfince ve düzensiz işlediği anlamına gelmekten ziyade, onun merkezî bir yönlendirme olmadan işlediğini ifade eder. Dolayısıyla bu sistemde işletmeler özerk üretim birimleri olarak görev yaparlar. Böylece her işletmenin üretimi diğer işletmelerin üretimine bağlı hâle gelir.

Bu karşılıklı ilişki ve bağımlılık sistemi içerisinde bireysel sermayelerin toplamı “toplumsal sermaye”yi meydana getirir. Bu açıdan toplumsal sermaye, hareket süreçleri birbirlerine sıkıca bağlı olan iç içe geçmiş bireysel sermayeler bütününden oluşur.

Buna ilâveten, üretim süreci daimi bir niteliğe sahip olduğundan dolayı, bu süreç boyunca kullanılan üretim araçlarının yerlerine yenilerinin konulması zorunludur. Üretim araçlarının bu yenilenme sürecine “yeniden-üretim” adı verilir. Dolayısıyla, üretim sürecinde kullanılan üretim araçlarının zamanında ve tam olarak yenilenmeleri sorunu yeniden-üretim teorisinin temelini oluşturur.

Kapitalist sistemde yeniden-üretim, toplumsal sermayeyi bir bütün hâline getiren, birbirlerinden bağımsız olarak hareket eden tekil sermayelerin hareketlerinin iç içe geçmesiyle gerçekleştirilir. Hiçbir kapitalist yeniden-üretimi tek başına gerçekleştiremez. Toplumsal sermayenin yeniden-üretimi, ancak kapitalistlerin (a) ürettikleri metaları pazarda satabilmeleri, (b) ihtiyaç duydukları emek-gücünü ve üretim araçlarını pazarda bulabildikleri ve (c) bütün işçilerin ve kapitalistlerin gerekli olan tüketim mallarını pazardan temin edebildikleri bir düzende sağlanabilir.

Bu üretim süreci sonunda yaratılan toplam ürün, üretim araçları ve tüketim araçları olarak ikiye ayrılabilir. Üretim araçları üretim alanında kalırken, tüketim araçları üretim alanının dışına çıkıp bireysel tüketimin alanına girer. Bu duruma uygun olarak toplumsal üretim süreci de iki sektöre ayrılabilir. Bu sektörlerden birincisi üretim araçlarının üretimini içerirken, ikincisi tüketim araçlarının üretimini içerir. Birinci sektörde hem üretim araçlarını hem de tüketim araçlarını üreten işletmeler için üretim araçlarının üretimi yapılırken, ikinci sektörde günlük ihtiyaç malları ve lüks malları üreten işletmeler söz konusudur.

Son olarak, toplumsal sermaye birikimi şu varsayımları içerir:

(a)    Tüm ekonomi kapitalist üretim sistemi içerisindedir.

(b)    Toplum, kapitalistler ve işçiler olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır.

(c)    Metaların fiyatları değerlerinden sapmamakta, yani bütün metalar değerlerini yansıtan fiyatlardan satılmaktadır.

(d)    Dış ticaret yoktur.

Basit Yeniden-Üretim Modeli

Üretim araçlarının miktarlarının tam bir biçimde yenilendiği ve emek miktarının sabit kaldığı üretim süreci “basit yeniden-üretim” olarak adlandırılır. Bu model ile amaçlanan, kapitalist ekonominin her yıl aynı yoldan kendini nasıl ürettiğini göstermektir. Modelde söz konusu olan şey, ilk olarak 1. sektör ve 2. sektör tarafından üretilen toplam ürünün satışı, ikinci olarak her iki sektörde kullanılan değişmeyen sermayenin yerine konulması için gerekli üretim araçlarının sağlanması, son olarak da her iki sektördeki kapitalistlerin ve işçilerin elde ettikleri artı-değeri ve ücreti harcayarak kendileri için gerekli olan tüketim mallarını satın almalarını sağlayacak oranları gerçekleştirmeleridir. Bundan dolayı modelde net yatırımlar sıfıra eşittir. Ekonomi, her yıl yıpranan teçhizatını yenileyerek kapitalistler ve işçiler için tüketim malları üreterek kendisini dönemler boyunca yeniler.

Bu modelin olduğu ekonomide kapitalistler artı-değer elde etmekle birlikte, bu artı-değeri yeni yatırımlar için harcamayıp kendi kişisel tüketimleri için kullanırlar. Net yatırım söz konusu olmadığından (yani sadece amortisman harcamaları yapıldığından), basit yeniden-üretim sıfır büyüme oranlı, statik ekonominin olduğu bir modeldir. Modelde bütün değişmeyen sermaye çıktıları yıpranmaya ve tükenmeye karşılık olmak üzere girdi olarak kullanılır ve tüketim kesiminin çıktısı kapitalistler ve işçiler tarafından tüketilir. Nitekim Marx basit yeniden-üretim modelinin gerçek bir ekonomiyi yansıtmadığını belirtir. Bu model, kapitalizme özgü genişleyen yeniden-üretim modelini anlamak için bir basitleştirme, bir ön aşamadır.

Modelin önemli bir özelliği tüketim yönlü oluşudur. Ekonomide kapitalistler her ne kadar artı-değeri elde etseler de, amaçları sermaye birikimi olmayıp kendi bireysel ihtiyaçlarını karşılamaktır. Dolayısıyla, ekonomideki kapitalistler tüketici davranışı gösterdiklerinden ekonomiye yön veren “ihtiyaçlar”dır.

Basit yeniden-üretim modeli iki varsayımdan hareket eder:

(1) Bir dönem içinde yaratılan toplam ürünün değeri (Y) üç bölüme ayrılır: yıpranan değişmeyen sermayenin değeri (C), kullanılan değişen sermayenin değeri (V) ve bu değişen sermayenin yarattığı artı-değer (S). Eşitlik biçiminde yazarsak:

C + V + S = Y

(2) Ekonomi iki sektöre ayrılır. Birinci sektörde üretim malları, ikinci sektörde tüketim malları üretilir:

C_1 + V_1 + S_1 = Y_1                 1. sektör

C_2 + V_2 + S_2 = Y_2                 2. sektör

Ekonomideki toplam sermaye harcaması (K_T) iki sektörün toplam sermaye harcamasına eşit olduğundan:

K_T = K_1 + K_2 = (C_1 + V_1) + (C_2 + V_2)

Yine, ekonomideki toplam üretim (Y_T) iki sektörün ürettiği metalara eşit olduğundan:

Y_T = Y_1 + Y_2 = (C_1 + V_1 + S_1) + (C_2 + V_2 + S_2)

(C+V) üretim maliyeti olarak kabul edilirse, toplam artı-değer (S_T):

S_T = Y_T - K_T = S_1 + S_2

Modelde 1. sektör 2. sektörden tüketim malı (V_1) talep etmekte ve 2. sektöre üretim malı (C_2) satmaktadır. 1. sektördeki kapitalistler elde ettikleri artı-değerin (S_1) tamamını tüketime harcadıklarından dolayı S_1’in tamamını, işçiler de ellerine geçen gelirin (V_1) tamamı ancak geçimlik ihtiyaçlarını karşılamaya yettiğinden dolayı V_1’in tamamını tüketim malı satın almak için harcarlar.

2. sektör de 1. sektörden üretim malı (C_2) talep etmekte ve 1. sektöre tüketim malı (V_1)satmaktadır. Aynen 1. sektörde olduğu gibi, bu sektörün kapitalistleri artı-değerin ve işçileri de gelirlerinin tamamını tüketime harcarlar. Bu durumda basit yeniden-üretim modeli şöyle yazılabilir:

C_1 + V_1 + S_1 = C_1 + C_2                                                   (a)

C_2 + V_2 + S_2 = (V_1 + S_1) + (V_2 + S_2)                (b)

Eşitliklerin sol tarafları sektörlerin toplam talebini (dolayısıyla ekonomideki toplam talebi), sağ tarafları da sektörlerin toplam arzını (dolayısıyla ekonomideki toplam arzı) göstermektedir. 1. sektör hem kendi içindeki kapitalistlerin hem de 2. sektördeki kapitalistlerin üretim malı talebini (C_1 + C_2) karşılamakta ve böylece elde ettiği gelirle 2. sektörden tüketim malı (V_1 + S_1) talep etmektedir. 2. sektör de hem kendi içindeki hem de 1. sektördeki kapitalistlerin ve işçilerin tüketim malı talebini (V_1 + S_1) + (V_2 + S_2) karşılamakta ve böylece elde ettiği gelirle 1. sektörden üretim malı (C_2) talep etmektedir.

(a) ve (b) eşitlikleri toplanırsa:

C_2 = V_1 + S_1

Bu yeni eşitliğe göre, 2. sektörün üretim malı talebi 1. sektörün tüketim malı talebine eşittir. Yani 2. sektör, 1. sektörden elde ettiği gelirin (V_1 + S_1) tamamını yine 1. sektörden üretim malı (C_2) satın almak için kullanmaktadır. Aynı şekilde 1. sektör, 2. sektörden elde ettiği gelirin (C_2) tamamını yine 2. sektörden tüketim malı (V_1 + S_1) satın almak için kullanmaktadır. Diğer bir deyişle, tüketim malı sektöründe kullanılan değişmeyen sermayenin değeri, üretim mallarının üretimiyle uğraşan kapitalistlerin ve işçilerin tükettikleri metaların değerlerine eşit olmalıdır.

Böylece C_2 = V_1 + S_1 eşitliği, basit yeniden-üretimde iki sektör arasındaki değişim dengesinin ve yeniden-üretim sürecinin aynı ölçekte sürmesinin gerekli şartını verir. Bu şart sağlandığı sürece üretimin ölçeği bir yıldan diğerine değişmeden kalacaktır.

Basit yeniden-üretim modelini bir örnekle ifade edelim:

Marx’ın Kapital’in ikinci cildinde kullandığı üretim şemasından hareketle bir yıllık toplumsal üretim sektörel olarak yazılırsa:

4000C_1 + 1000V_1 + 1000S_1 = 6000Y_1                1. sektör
2000C_2 + 500V_2 + 500S_2 = 3000Y_1                    2. sektör

Sayısal ifadeler Marx’ın ifade ettiği üzere milyon, milyar vb. ve dolar, mark, sterlin vb. olabilir.

Yukarıdaki şemaya göre toplam sermaye stoku 1. sektörde 5000 birim, ikinci sektörde 2500 birimdir. Artı-değer 1. sektörde 1000 birim, ikinci sektörde 500 birimdir. Ekonomideki toplam sermaye stoku 7500 birim, yaratılan toplam artı-değer 1500 birim ve iki sektör tarafından üretilen yıllık toplumsal ürün 9000 birimdir. Marx analizin bu aşamasında değişmeyen sermaye ve döner sermaye arasında bir fark gözetmeyerek ekonomideki toplam değişmeyen sermayenin bir yılda tamamıyla tüketildiğini ve değerinin tamamını toplumsal ürüne aktardığını varsayar.

1. sektörün ürünü üretim araçlarında maddeleşmiştir. Üretim devresinin yenilenebilmesi için 1. sektörün üretim araçları olarak maddeleşmiş net ürününün (V_1 + S_1) piyasada gerçekleştirilmesi, diğer bir ifadeyle satılması gerekmektir. Öte yandan yeni üretim devresinin olabilmesi için, 1. sektörün işçilerinin geçimlik araçlarının (tüketim mallarının) ve kapitalistlerinin tüketim ve lüks mallarının 2. sektörden sağlanması gerekir. 1. sektörün, üretim malı ihtiyacını kendisinden sağladığından dolayı, başka bir yerden üretim malı satın almasına gerek yoktur.

2. sektörde de dışarıdan tüketim malı satın alma zorunluluğu yoktur. Nitekim 2. sektör bu ihtiyacını kendisinden sağlar. Ancak 2. sektörün üretim sürecini yenileyebilmek için 1. sektörden üretim malı satın alması gerekir. Bundan dolayı üretim süreci iki sektör arasında bir mübadeleyi şart koşar.

Değişim esnasında, 1. sektörde değişen sermaye ve artı-değeri maddeleştiği bölüm (V_1 + S_1), 2. sektörde de değişmeyen sermayenin maddeleştiği bölüm (C_2) mübadele sürecine sokulur. Eğer 1. sektörün ve 2. sektörün ürünlerinin bu bölümleri değer olarak birbirlerine eşit iseler ve karşılıklı olarak sektörlerin ihtiyaç duydukları kullanım-değerlerini temsil ediyorlarsa, gerçekleşme (realizasyon) ve dolayısıyla basit yeniden-üretim mümkün olur.

1. sektörde toplam 6000 birimlik üretimin 4000 birimlik değişmeyen sermayeye eşit olan bölümü, tüketilen değişmeyen sermayeyi karşılamak amacıyla 1. sektörün işletmelerine satılır. Bunun geri kalan bölümü de (1000V_1 + 1000S_1) üretim araçları şeklinde (C_2) 2. sektöre satılır. 2000 birim değerindeki bu bölüm, 2. sektörün değişmeyen sermaye ihtiyacını karşılar.

2. sektörde tüketim araçları şeklindeki 2000 birimlik değer (1000V_1 + 1000S_1) 1. sektör ile üretim malları karşılığı değişilirken, geriye kalan değer (500V_2 + 500S_2) 2. sektörün tüketim ve lüks malları ihtiyacını karşılamak için aynı sektörün işletmelerine satılır.

Böylece bütün toplumsal ürün satılmış ve basit yeniden-üretimin devamı sağlanmış olur.

Comments
3 Comments »
Categories
İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

David Romer

admin | November 5, 2008

Son yıllarda “Advanced Macroeconomics” kitabı ile Türkiye’de özellikle ingilizce eğitim veren fakültelerin derslerinde okunmaya başlandı. Bu sırada Sala-i Martin ve Barro’nun büyüme (Economic Growth) kitabına da eşlik eder olmuştu.


Peki kimdir David Romer?
Lisans eğitimini 1980 yılında Princeton Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra 5 yıl içerisinde MIT’den de doktora derecesini almış ve tekrar lisans derecesini aldığı Princeton’a dönmüş, orada da 3 yıl süreyle çalışmıştır.Princeton’dan sonra 1988 yılı itibariyle de Berkeley’de (University of California) çalışmaya başlamıştır.David Romer halen aynı üniversitede profesör olarak çalışmaya devam etmektedir.

Mezuniyetinden sonra birçok ödül almış, araştırma kurumlarında çalışmıştır.Bunların bazıları; NBER (misafir araştırmacı bursu, 1987-1988), MIT (misafir öğretim üyesi, 1988), Stanford Üniversitesi (misafir öğretim üyesi, 1993 bahar dönemi ve 1995 sonbahar dönemi), Alfred P.Sloan Araştırmacı Bursu (1993-1995) ve tez bursu (1984-1985)…

Şimdi de David Romer’in Mezuniyet ve tezin bitirilebilmesi için önerdiği kurallarına bakalım;

-Hayatını diğer heyecanlarla doldurma, SADECE YAZ!
-Kapsamlı ve bütüncül bir kaynak taraması için beklemeye çalışma, SADECE YAZ!
-Yazdığın her sayfanın senin büyük(!) yeteneklerinin tamamını göstermesine çalışma, SADECE YAZ!
-En iyi düzene sahip, en kapsamlı ve en içerikli tezi yazmaya çalışma, SADECE YAZ!
-Entellektüel(!) disiplinini sarsacak derin düşüncelere dalma, SADECE YAZ!
-Eğer hala üçüncü bahar yarıyılında da bir sayfa yazmamışsan, ALARMA GEÇ!
-Eğer dört yılını özetleyecek bir yazın yoksa, DERDİN VAR DEMEKTİR!
-Her haftaya başlarken 3 YENİ FİKRİN olsun!
-Konusunda uzmanı oynamaya kalkma, NEYLE İLGİLENİYORSAN ONU YAZ!
-Ve bil ki, iyi bir iktisat makalesinin 3 önemli özelliği vardır;
*Genel bir bakış açısı,
*Konuyu toparlayan bir gelişme bölümü,
*Ve sonucu.

Bu kadar bilgiden sonra hocamıza sormak istedikleriniz olursa ne yapacaksınız? Onun da çaresini düşündük;
Size bir telefon kadar yakın :) :)

Department of Economics
549 Evans Hall
University of California
Berkeley, CA 94720-3880
Tel: 510/642-1785

Fax: 510/642-6615
dromer@econ.berkeley.edu

Ü.Barış Urhan

Comments
No Comments »
Categories
İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Daron Acemoğlu, Nobel’e Koşan İlk Türk İktisatçı

admin | November 5, 2008

3 Eylül 1967’de İstanbul’da doğan Acemoğlu,   1989 yılında York Üniversitesi’nde iktisat bölümünü bitirdi.1990’da yüksek lisans ve 1992’de (doğru duydunuz, 2 yılda!) doktora derecesini “Essays in Microfoundations of Macroeconomics: Contracts and Economic Performance“ teziyle alarak LSE’ye veda etti (92-93 döneminde 1 yıl ders verdikten sonra) ve MIT kariyerine başladı.
Daron Acemoğlu, genç yaşına rağmen birçok önemli ödül kazandı.Bunlardan bazıları; Economic Journal “en iyi makale” (1996), Chicago Üniversitesi T.W.Schultz ödülü (1996), Sherwin Rose ödülü (2004) ve büyük yankı uyandıran “John Bates Clark Medal” (2005)
Bu yıl -2006-  ise TÜBA tarafından, ‘Avrupa sömürge yönetimlerinden kalma kurumların, iktisadi gelişme ve büyümeye uzun dönemli etkileri üzerine’ yaptığı kuramsal ve ampirik çalışmalarla Bilim, Hizmet ve Teşvik ödülleri ve ‘Genç Bilim İnsanlarını Ödüllendirme Programı’ ödülünü Prof.Dr.Semih Tezcan ile paylaştı.

Ü.Barış Urhan

Comments
2 Comments »
Categories
İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

John Kenneth Galbraith, Bir Kurumsalcı…

admin | November 5, 2008

John Kenneth Galbraith;

1908 Kanada doğumlu Galbraith, Amerikan Kurumsalcılarının öncüleri arasındaydı.Kendisi Kanada’nın en büyük onur ödülü olan “Order of Canada” nın sahibi olmasının yanında, Phd ünvanına ek olarak LL.D (Doctor of Laws) ünvanına da sahiptir. 1934-1975 yılları arasında bulunduğu Harvard üniversitesinde, 1000’e yakın makale ve 4 büyük kitaba imza atmıştır.Galbraith, 29 Nisan 2006’da yaşamını yitirmiştir.

Akademik hayatının yanında, Amerikan ekonomisinde ve siyasi hayatında da önemli görevler üstlenmiş, bu bağlamda; Franklin Roosevelt, Harry Truman, John F. Kennedy ve Lyndon Baines Johnson’ın danışmanlıklarını yapmıştır. Ayrıca kendisi üyesi olduğu American Economic Association’a 1972 yılında başkan olarak seçilmiştir.

Günümüzde düşünceleri; J.Buchanan’ın önderliğindeki “Kamu Tercihi” ve “Anayasal İktisat” savunucuları ile “Yeni Kurumsalcılar” tarafından desteklenmekte ve geliştirilmektedir.
Önemli kitapları; American Capitalism (Amerikan Kapitalizmi), Affluent Society ( Refah Toplumu), Great Carsh (Büyük Çöküş) dir.

Kitaplarından Türkçeye çevrilenler ise; Ekonomi Üzerine Hemen Herşey Pazar Ekonomisi Masalı Ve Gerçekler (Nicole Salinger ile birlikte), Kuşku Çağı (Altın Yayınlarından 2005’te tekrar basılmıştır), Para, Ekonomi Kimden Yana, İktisat Tarihi (Dost Kitabevi tarafından yeni basılmıştır) ve Amerikan Kapitalizmi’dir.
(http://cepa.newschool.edu sayfasından derlenmiştir.)


Ü.Barış Urhan

Comments
No Comments »
Categories
İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

« Previous Entries

Günün Sözü

…we must constantly adjust our lives, our thoughts and our emotions, in
order to live simultaneously within different kinds of orders according to different
rules.
— F. A. von Hayek

Üye Olun

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (13)
  • Duyurular (6)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (9)
  • İktisat Tarihi (8)
  • İktisat Teorisi (11)
  • İktisatçılar (13)
  • Köşe Yazarları (3)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (5)
  • Nöroekonomi (6)
  • Nöropazarlama (1)
  • Okuma Önerileri (4)
  • Oyun Teorisi (8)
  • Serbest Atış (28)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (8)

 

March 2010
M T W T F S S
« Feb    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Baglantilar

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox