<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat &#187; İktisat Teorisi</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/category/iktisat-teorisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 26 Jan 2012 11:13:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Atilla Yayla ve Kes-Yapıştır – Cato Journal’dan Yazı &#8220;Almak&#8221;</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 09:48:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2990</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-3021" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1-1024x682.jpg" alt="" width="442" height="294" /></a></span></p>
<p style="text-align: left"><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com/haber.do?haberno=1215546&amp;title=yorum-atilla-yayla-hakikatin-kralligi-insanin-koleligi&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği</span></a></em></span> başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu. Yayla’nın bu yazarları aralarında bağlantı kuracak derecede okuduğunu bilmiyordum. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2990"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Ancak asıl şaşkınlığı Berdyaev’in kim olduğunu öğrenmek için İngilizce <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nikolai_Berdyaev" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Wikipedia</span></a></em></span>’ya baktığımda yaşadım. Çünkü Berdyaev 1948 yılında ölmüştü! Oysa Atilla Yayla Berdyaev’in 1990’da kitap yazdığını söylüyordu. Ama garip bir şekilde, Yayla yazısında bu kitabın ismini vermiyordu. Böyle olunca işin aslını öğrenmek için internette biraz dolandım. Maalesef karşıma çıkanlar bir hayli canımı sıktı, çünkü Yayla’nın yazdıkları kendisine ait değildi ve başka bir yerden alınmıştı. Geçen sene bu zamanlarda <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://iktisadiyat.com/2011/01/11/ronald-coase-ve-firmalar-atilla-yaylanin-yanlislari-ve-degistirdikleri/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em></span> yayınladığım bir yazıda, Yayla’nın <em>The Economist</em> dergisindeki bir yazıdan kaynak göstermeden parçalar alarak Zaman gazetesindeki bir yazısında kullandığını yazmıştım. Ama bu defa durum biraz daha ağırdı. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısının neredeyse ilk altı paragrafı <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Journal</span></a></em></span> adlı akademik bir dergide yayınlanan bir yazıdan âdeta cümle cümle tercüme edilerek yazılmıştı. Orijinal yazıdan Tolsyoy’la ilgili yerleri alırken Yayla tek bir paragraf dahi atlamamış, sadece bazı ufak tercüme değişiklikleri yapmıştı. Yazısının son paragrafının yarısı da aynı dergide yayınlanan bir başka makaleden “kısmen” tercüme edilerek yazılmıştı. <em>Cato Journal</em> merkezi Washington’da bulunan ve liberal bir düşünce kuruluşu olan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Enstitüsü</span></a></em></span>’nün üç ayda bir yayınladığı ve hakemli dergi denilen türden bir dergi. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla yazısında bu derginin 1991 yılında yayınlanan bir sayısını (volume 11, number 2, fall 1991) kullanmış. Bu sayının içeriği <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em></span> bulunabilir. Yayla’nın yazısının ilk altı paragrafı Otto Latsis’in <em>“Obstacles in the Pursuit of Happiness”</em> (s. 259-268) adlı yazısından alınmış. Daha az kullandığı diğer yazı da Charles Murray’nin <em>“The Pursuit of Happiness Under Socialism and Capitalism”</em> (s. 239-258) başlıklı makalesi. Bu iki yazı tek dosya hâlinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2-5.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şuradan</span></a></em></span> indirilebilir. Ne yazık ki Atilla Yayla Zaman gazetesindeki yazısında bu iki yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor ve bu nedenle yazılanların kendisine ait olduğu izlenimini yaratıyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıda Yayla’nın Türkçeye çevirerek kendi yazısında kullandığı yerleri (tespit edebildiğim kadarıyla) gösterdim. İngilizce alıntıların sonunda bunların alındığı yerlerin sayfa numaralarını köşeli parantezler içinde verdim. 1 ve 2 numaraları alıntılar Latsis’in yazısından, 3 ve 4 numaralı alıntılar da Murray’nin makalesinden yapılmış. Verdiğim linklere girerek yazılara bakabilir, alıntıları cümle cümle karşılaştırabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıda Yayla’nın Berdyaev’in 1990 yılında kitap yazdığını söylediğinden bahsetmiştim. Yayla’nın böyle düşünmesinin nedeni, Otto Latsis’in yazısında Berdyaev’in Rusça aslı 1937’de yayınlanan ve tercüme ismi <em>The Source and Meaning of Russian Communism</em> olan kitabının 1990 baskısını kullanmış olması. (Berdyaev’in kitabının bir diğer tercümesi de <em>The Origin of Russian Communism</em> adıyla 1955’de yayınlanmış.) Tabii Yayla Berdyaev’in kim olduğunu kontrol etmediği için onun hâlâ hayatta olan bir Rus yazar olduğunu ve 1990 yılında kitap yazdığını zannetmiş. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Rus düşünür Nikolai Berdyaev, 1990&#8242;da yazdığı bir kitapta &#8220;Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır.&#8221; dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">As the Russian philosopher Nikolai Berdyaev (1990, p. 9) pointed out, the Russian people and the Russian intelligentsia are prone to the quest for a kingdom built upon truth. Entire generations, for the most part, believed that socialism was such a kingdom.</span> [s. 259]</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın en uzun alıntı yaptığı yer de aşağıdaki şekilde. Yayla alıntı yaparken bazı ufak değişiklikler yapmış, ama aldığı yerin içeriğini korumuş. Kendisinin kullanmadığı İngilizce cümleyi parantez içinde gösterdim:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">19. yüzyıl edebiyatçısı Leo Tolstoy, &#8220;Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum (Grain)&#8221; adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlaken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu bir şekilde yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı hikâye eder. Bu âdil ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin olmaması gerektiğini söyler. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar&#8217;a şöyle seslenir:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı&#8230; Benim tarlam Tanrı&#8217;nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.&#8221;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy bu &#8220;adil&#8221; ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü de aşağıdaki gibi ifade eder: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı&#8217;ya saygı duyarak (godly) yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.&#8221; </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu &#8220;güzel&#8221; geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Tolstoy&#8217;u bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuklar hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesirleriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günün popüler kültüründe eşit adalet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm&#8217;e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, &#8220;paranın kötülüğü&#8221; fikri Shakespeare&#8217;de de vardır. &#8220;Adil&#8221; ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella&#8217;nın eserlerinde de görülür. </span></p>
<p><span style="color: #000000"> </span><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">One key story by Tolstoy is a tale called “A Grain as Big as a Chicken Egg.” It expresses the dream of a just life that ensures human harmony with nature, moral and physical health, and longevity. What are the secrets of this happiness? Absence of money, trade, and property. The old peasant says to the Tsar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“In my time, no one could even think of such a sin as selling or buying bread. As for money, no one even knew of such a thing: everyone had enough bread of his own&#8230; . My field was God’s land. Wherever you ploughed, that’s where the field was. The land was free then. No one could call a piece of land his own; only your labor was yours.”</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">This is how Tolstoy’s hero explains the fall of the high morality of old:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“All of this happened because people no longer lived by their labor; they began to set their eyes on what other people had. That’s not how they lived in the old times; in the old times people lived in a godly way: they had what was theirs, and did not covet what was someone else’s.” </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">(The other tales and stories preach reasonable self-restraint, limited consumption, and modest wants.) Tolstoy had studied history in depth; he knew very well that the beautiful past he was describing had never existed. The tales convey the dream of a just life that is typical of the patriarchal peasantry, which was bewildered and frightened at the turn of the century by the onslaught of capitalist ways on the communal traditions of the Russian village. </span></span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">The dream of a world of equal justice, equal division of labor and goods—a world where no one has too much or too little—is surely a universal human dream. These ideas were certainly not originated by Marxists. The idea that “money is the root of all evil” can be found not only in Tolstoy but also in Shakespeare. And projects for a just, rational world order were developed centuries ago by Sir Thomas More and Campanella.</span> [s. 260-261]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki kısım Yayla’nın sonuç paragrafının bir bölümünü oluşturuyor ve nispeten serbestçe tercüme edilmiş:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">The ultimate reason to adopt a system of limited government that protects a free market and private </span><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">property is not to increase economic production. The ultimate reason is that such a system better enables its citizens to live together harmoniously and to fulfill their potential as human beings – in short, to pursue happiness.</span> [s. 240]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(4)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki diğer kısım da Yayla’nın sonuç paragrafının son kısmını oluşturuyor. Bu bölüm orijinal yazıdan diğerlerine kıyasla daha esnek bir şekilde alınarak kullanılmış, ancak “sınırlı devlet” vurgusuna dikkat edin. Yayla İngilizce makaledeki Jefferson alıntısını doğrudan kullanmış, ama Jefferson’nun dediklerini hangi kitaptan aldığını yazmamış. Oysa makalede parantez içinde kaynak gösteriliyor. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi&#8217;nin yazarı ve 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson&#8217;ın 1801&#8242;deki göreve başlama nutkunda tanımladığı üzere, &#8220;İnsanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini düzenlemede (regüle etmede) serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlet&#8221;tir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Specifically, I am presenting a case for “limited government,” the kind of state that is sometimes called “Jeffersonian,” after Thomas Jefferson, author of the Declaration of Independence and third president of the United States. This is how he described what he called “the sum of good government” in his inaugural speech as he assumed the office of president in 1801: “A wise and frugal government, which shall restrain men from injuring one another, which shall leave them otherwise free to regulate their own pursuits of industry and improvement” (Peterson 1975, p. 293).</span> [s. 249]</span></p>
<p style="text-align: center"><span style="color: #000000">* * * </span></p>
<p style="text-align: left" align="center"><span style="color: #000000">Böyle baktığınız vakit, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısının yarısının <em>Cato Journal</em> dergisinden alındığını görüyorsunuz. Ne yazık ki, Yayla yazısının hiçbir yerinde<em> </em>bu dergiden alıp kullandığı yerler için kaynak göstermiyor. Yayla’nın yazısında ne derginin, ne makalelerin, ne de bu makalelerin yazarlarının ismi geçiyor. Bu nedenle yazımın başlığında &#8220;kes-yapıştır&#8221; ifadesini kullandım. Bu size belki sert bir ifade gibi gelebilir, hatta yukarıda yazdıklarıma da katılmayabilirsiniz, ama ben gördüklerimi (istemeye istemeye) başka türlü değerlendiremiyorum. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyan ve bu konuları yeteri kadar bilmeyen bir üniversite öğrencisi düşünün. Bu öğrenci yazıyı okuduğunda Yayla’nın Berdyaev, Tolstoy, Shakespeare, Thomas More ve Campanella’yı gerçekten okuduğunu ve bu yazıyı onların fikirlerini karşılaştırarak yazdığını düşünecektir. Böyle yapmakla da maalesef yanlış bir izlenime kapılacaktır. Oysa </span><span style="color: #000000">Yayla zaman zaman kendisinin bir fikir adamı ve akademisyen olduğunu ifade ediyor. Ama başkalarının yazdıklarını böyle almakla nasıl fikir adamı ve akademisyen olunabilir? </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yazının başına koyduğum resim 2007 yılında Atilla Yayla&#8217;yı Stockholm&#8217;de bulunan <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.stockholm-network.org/index.php" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>The Stockholm Network</em></span></a></span> adlı liberal bir düşünce kuruluşundan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.stockholm-network.org/Conferences-and-Programmes/Events/Photos" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yılın adamı</span></a></em></span> ödülünü alırken gösteriyor. Bir resme bakıyorum, bir de Yayla&#8217;nın yazısına ve sıkılarak sormadan edemiyorum: Başkasının emeğinin ürünü olan yazılardan hiç kaynak göstermeden parçalar alarak ve üzerine kendi ismini koyarak bunları yayınlamak, zamanında üniversite hocalığı yapmış bir profesöre ve şu anda bir meslek yüksek okulunda hoca olan birine yakışıyor mu?  </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teori Üzerine</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2012 22:15:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Levent_Neyse</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneysel ve Davranışsal İktisat]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2952</guid>
		<description><![CDATA[Ekonomik modeller her ne kadar genellemelere dayansalar da, birçok önemli ayrıntıyı yok saysalar da ve çoğu zaman gerçeklerden uzak gibi gözükseler de hiç kuşkusuz iktisat biliminin en önemli araçlarıdırlar. Evet, deneysel iktisat, davranışsal iktisat, post-ostistik iktisat gibi alt bilim dalları ve akımlar ana akım iktisadi ve onun modellerini sert bir şekilde eleştirmektedir. Haksız da değillerdir çoğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" style="border-style: initial;border-color: initial;float: right;border-width: 0px" src="http://3.bp.blogspot.com/-khfyfZxn5-8/TcHPFC3rnHI/AAAAAAAAAYc/neVEa_mcrh8/s1600/wrapping_paper-equations.jpg" alt="" width="240" height="240" /></p>
<p>Ekonomik modeller her ne kadar genellemelere dayansalar da, birçok önemli ayrıntıyı yok saysalar da ve çoğu zaman gerçeklerden uzak gibi gözükseler de hiç kuşkusuz iktisat biliminin en önemli araçlarıdırlar. Evet, deneysel iktisat, davranışsal iktisat, post-ostistik iktisat gibi alt bilim dalları ve akımlar ana akım iktisadi ve onun modellerini sert bir şekilde eleştirmektedir. Haksız da değillerdir çoğu noktada. Ancak dikkat çekilmesi gereken bir nokta vardır ki o da bir akademisyenin, bir öğrencinin ya da akademi dışındandan bir araştırmacının fikirlerini beyan ederken veya çalışmalarını sürdürürken eleştirilerini öne sürme sebebi. Zira eleştirdiği konuyu bilmeyen bir araştırmacının veya akademisyenin yaptığı aslında eleştiri değil, okuduğu eleştirileri ve yorumları ezberlemektır. Örneğın deneysel iktisadı ele alırsak  “Zaten ana akım iktisat çoktan çürütüldü, onun varsayımları mantıksızdır” demek ve daha da kötüsü teorik çalışmaları görmezden gelerek sadece deneysel kaynaklara yönelmek bir deneysel iktisatçı için çok büyük bir kayıptır.<br />
<span id="more-2952"></span><br />
Bu bir kayıptır çünkü deneysel iktisat çoğu zaman teoriyi test eden bir araçtır ve her seferinde de teoriyi çürütecek diye bir kural yoktur. Kimi çalışmalarda da teoriyi destekleyen sonuçlar çıkması şaşırtıcı olmamalıdır. Deneysel iktisadın teorinin tamamen karşısında olduğu yanılgısının sebebi, büyük ihtimalle bu alanda öne çıkan neredeyse tüm çalışmaların yıldızlarının teorinin aleyhine  bulgularla parlamasıdır. Bu da hiç şaşırtıcı değildir aslında. Zira bir alt bilim dalının, veya yeni bir fikrin kendini kabul ettirmesi bir tutam popülizm gerektirmektedir. Hal böyle olunca bu alana adım atan birçok genç iktisatçı büyük bir ilgi ve mutlulukla o anarşist (ve bence de birbirinden güzel) çalışmalara sarılıp teoriyi görmezden gelmektedirler. Ve ne yazık ki deneysel iktisat bazılarımız için teoriyi bilme gereksinimini ortadan kaldıran bir yöntem gibi görünmektedir. Neoklasik iktisat çürüdüyse onu neden bilelim ki? Bu malesef çok büyük bir yanlış anlama ve kimi zaman bir bakıma kendi kendini aklama yoludur.</p>
<p>Ancak madalyonun diğer yüzünde de durum bundan farksız. O da iktisat literatüründeki çalışmalara belki literatürü takip etmeye gerek bile duymadığı belki de literatürü takip edecek ilgi ya da bilgisi olmadığı için yabancı kalan iktisatçılar, teorisyenler. Farklı bir konuda çalıştığı için literatürdeki gelişmeleri yakından takip etmeyenlerden bahsetmiyorum aslında. Bır iktisatçının bugüne kadar deneysel iktisadın adını dahi duymamış olması aslında herhangi bir uluslararası ekonomi dergisini takip etmediğini hatta “şu iktisatta son yıllarda neler oluyor?” diye bile sormadığını göstermez mi? Ve o iktisatçı lisans, yüksek lisans ve hatta doktora dersleri veren, doçentlik jürilerinde karşısında ter dokülen bir profesör de olamaz mı? Olabilir…</p>
<p>Teoriyi öğrenme gereksinimini ortadan kaldırmak için deneysel iktisada sarılanlar mı, literatürü takip etme “zorunluluğunu” görmezden gelip 30 yıl önce makalelerden değil de, kendi diline çevrilmış lisans ders kitaplarından dua ezberlercesine öğrendiği “konularının” arkasına saklananlar mı? Hangisi daha acı? Bence iki tarafın bir yeterlilik veya tez savunmasında karşılaşmaları bu tiyatro oyununun en trajikomik sahnesi.</p>
<p>Akademi dışına çıkarsak da bu “kayıtsız eleştiri”nin mantıksızlığını görmek mümkün. Kim Picasso’nun kübizm ile ortaya çıktığını<img class="alignright" src="http://www.beatmuseum.org/duchamp/images/fountain.jpg" alt="" width="252" height="300" /> sanıyor? Daha 12 yaşındayken klasik resim sanatında şaheserler üretiyordu, kubizm bu dönemin ardından geldi. Hugo Ball Karawane ve Dada Manifestosu’ndan önce felsefe ve sosyoloji okudu. Nietzsche hakkında çalıştı. Realizm olmadan sürrealizm, modernizm olmadan da postmodernizm karşı çıkacak bir sebep bulamayacaktı.</p>
<p>Deneysel iktisat paketi eleştirileriyle gelse de ardında yüzlerce yıllık bir iktisat literatürü yatar. O iktisat literatürü teorilerden; teori, modellerden; modeller ise varsayımlardan yararlanır. Sırf (eksik olduğu zaten kabul edilmiş ancak onlarsız da yapılamayacak olan) varsayımlara getirilen eleştirilere bakıp da sırf “seksi” oldugu için bir alt dala sarılmak ve teoriyi göz ardı etmek düşülebilecek büyük bir yanlıştır.</p>
<p>Deneysel iktisat yöntem olarak verileri deneyler aracılığıyla edinmeyi seçmiştir. Ancak dikkat edilirse yine varsayımlar yapan (örneğin hava durumunun denekler üzerinde bir etkisi olmadığı varsayımı), yine modeller kuran (sonuçta aynı regresyonlar kullanılıyor) bir alt daldır. Çünkü modellemesiz bir iktisat var etmek, varsayımsız bir model kurmak mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.lawrencecreaghan.com/Webpages/Thoughts_files/HalVarian.jpg" alt="" width="582" height="302" /></p>
<p>Varian’ın bir tavsiye niteliğinde yazdığı “How to build an economic model in your spare time” bu bağlamda yol gösterici bir kaynaktır. Zira bu yazıda modellerin gerekliliği, eksikliklerine rağmen geçerliliği ve bir model kurmak için tavsiyeler bulmak mümkün.</p>
<p>Varian önce “iyi” bir fikrin birçok fikrin elenmesiyle ortaya çıkacağını ve iyi fikirlerin sanılanın aksine makalelerden değil dergi, gazete gibi yayın organlarından elde edilebileceğini söylüyor. “A model of Sales” makalesinin (<a href="http://www2.isye.gatech.edu/~pgriffin/variansales.pdf">http://www2.isye.gatech.edu/~pgriffin/variansales.pdf</a>) fikrinin çıkış kaynağının yeni bir televizyon alma sürecinde çıktığını anlatıyor.</p>
<p>Bir fikrin iyi olup olmadığını anlamak için ise o fikri ekonomist olmayan birine anlatmayı deneyin. Literatür taraması yapmak için acele etmeyin. Bir iki hafta fikriniz üzerine çalışma sonucunda yayınlanmış benzer bir çalışmayla karşılmak sizi çok mutlu edecektir, üstelik bu süreç içerisinde yeni yöntemler de geliştirmiş olabilirsiniz. Modelinizi kurmaya başladınız, kendinize sorular sordunuz, yanlışlar yaptınız&#8230; Varian, fikir aşamasından yayın aşamasına dek bütün süreç için tavsiyelerini bu kaynakta toplamış: <a href="http://people.ischool.berkeley.edu/~hal/Papers/how.pdf">http://people.ischool.berkeley.edu/~hal/Papers/how.pdf</a>. Dilerim yardımcı olur.</p>
<p>Fotoğraflar:</p>
<p><em>http://www.beatmuseum.org/</em></p>
<p><em>http://lcbackerblog.blogspot.com/</em></p>
<p><em>lawrencecreaghan.com</em></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarih Mises&#8217;i Haklı Çıkardı mı? – Atilla Yayla’yı Düzeltmek</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 12:52:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/?p=2844</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki yazısında “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2851" src="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg" alt="" width="386" height="226" /></a></span></p>
<p><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1200689&amp;title=yorum-atilla-yayla-akil-ve-sosyal-duzen&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yazısında</span></a></em></span> “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene bakmanın kurucu rasyonalist olmayan, daha çeşitlilikçi, insani, keşifçi bir yolu da varmış ve bu da Aydınlanma&#8217;nın İskoç koluyla bağlantılıymış. Yayla bu aydınlamayı rasyonalizme karşı çıkmak için kullanmış. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu hususta Yayla özellikle bireylerin toplumda kullandıkları bilgi meselesinden bahsetmiş ve bu meselenin sosyalist ve faşist düzenlerin neden tam olarak işleyemeyeceğini açıkladığını ileri sürmüş. Dediğine göre, mükemmel bir sistemin kurulabilmesi için toplumda kullanılan tüm bilginin tek bir elde toplanması gerekiyormuş. Oysa bu mümkün değilmiş, çünkü bu bilgi hem parçalı hem de dağınıkmış. O yüzden insanlar bu bilginin tamamına sahip olamazlarmış ve sınırlı bilgiyle yaşamak zorundalarmış. Atilla Yayla’nın anlattığı bu meseleler esas itibariyle Avusturya İktisat Okulu’nun kapsamına giriyor. Bu okulun sosyalizm eleştirisiyle bir ara ilgilendiğim için Yayla’nın yazdıklarına biraz bu açıdan baktım. Maalesef Yayla’nın bilgi meselesi ile İskoç Aydınlanmasını bir arada ele alması olmamış. Kurucu rasyonalizme karşı çıkarken Mises&#8217;ten bahsetmesi de olmamış. Hele Hayek&#8217;in ismini anmadan geçmesi hiç olmamış. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2844"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla “Marksist formatındaki sosyalizmin” her bakımdan mükemmel bir toplumsal düzen kurulabileceğini iddia ettiğini de yazmış. Maalesef bu doğru değil. Nitekim Yayla hangi sosyalistlerin böyle bir şey iddia ettiklerini yazmamış. Hatta bir ara rasyonalizm eleştirisini bir hayli abartarak </span><span style="color: #0000ff">“Hiçbir rasyonalist teori, beşeri düzenin en önemli parçalarının ve unsurlarının kendiliğinden doğduğu ve her zaman öyle kalacağı gerçeğini değiştiremez,” </span><span style="color: #000000">dahi demiş. Tabii böyle bir şey yok. Liberal düşünürlerin hepsi beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığını kabul etmezler. Örnek mi? Ludwig von Mises ve Adam Smith. Mises&#8217;e göre toplumsal düzen düşünce ve irade ile kurulur. Smith de piyasaların insanlardaki takas ve mübadele yapma eğilimden hareketle ortaya çıktığını ileri sürer. Dahası, Yayla’nın beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığı ve hep öyle kalacakları iddiası da havada kalmış – özellikle de liberallerin hepsi böyle düşünmüyor iken ve bu konuda ampirik kanıt yok iken. Yayla’nın yazısındaki kusurlu yerlere aşağıda bir bakalım: </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">I</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“İskoç Aydınlanması teorisine kurucu rasyonalist teoriyi apaçık bir olgu temelinde reddetmekle başlıyor. Buna insan bilgisinin parçalılığı, dağınıklığı ve tek elde toplanamazlığı olgusu diyebiliriz.” </span><span style="color: #000000">Ardından Yayla uzun uzun toplumda kullanılan bütün bilginin tek bir kişinin ya da otoritenin elinde toplanamayacağından bahsetmiş. Güya bu, “İskoç Aydınlanması düşünce geleneğinin yaklaşımı” imiş. Fakat böyle bir şey yok. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlaması filozoflarına göre toplumsal incelemenin odağında insan eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları yer alıyordu, fakat bu filozoflar hiçbir zaman Yayla’nın bahsettiği bilgi meselesiyle ilgilenmemişlerdir. Zira bu filozofların yaşadığı 1700’lü yılların Britanya’sında ekonomi insanların böyle meseleler üzerine kafa yormalarını gerektirecek gelişmişlik seviyesine ulaşmış değildi. Hâliyle ekonomide bilginin nasıl kullanıldığı gibi bir mesele o dönemki düşünürlerin aklına gelmezdi. Bu filozofların inceleme konuları toplumsal düzen üzerine yoğunlaşıyordu. İnsan bilgisinin parçalı oluşundan ve bu nedenle tek bir elde toplanamayacağından ilk bahseden kişi Friedrich von Hayek’tir. Kendisi bu konularla uğraşmaya 1930’lu yıllarda başlamış ve hayatının geri kalanında da bunlar üzerine yazıp çizmiştir. Nitekim Hayek bilginin toplumda parçalı bir şekilde kullanımı hakkında yazdıklarını kendisinin toplumsal bilimlere yaptığı bir katkı olarak görür. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İlâveten, Yayla’nın kullandığı “kurucu rasyonalizm” ve “kurucu rasyonalist teori” ifadeleri de özü itibariyle Hayek’e aittir. Ama benim bildiğim kadarıyla Hayek “kurucu rasyonalist teori” ifadesini hiçbir zaman yazılarında kullanmamıştır. Onun kullandığı ifade “yapı-kurucu rasyonalizm”dir (constructivist rationalism). Hayek bu ifadeyi Fransız Aydınlanması filozoflarının ve Kıta Avrupası düşünürlerinin görüşleri için kullanır ve insan aklının önemine yaptıkları vurgudan dolayı bu kişileri “yapı-kurucu rasyonalistler” olarak adlandırır. Hayek 1970’lerden itibaren de bu aydınlanma geleneği için kendisinin icat ettiği “yapı-kuruculuk” (constructivism) kelimesini benimser. Ansiklopedicilerin, Rousseau’nun ve Fizyokratların dahil olduğu bu geleneğin görüşüne göre, insanlar toplumsal kurumları ve medeniyetlerini kendileri yarattıklarına göre, bunları kendi arzu ve isteklerine göre değiştirip biçimlendirebilirler. Tabii Hayek bu görüşe çok kızar, çünkü ona göre bu işin sonu sosyalizme varır. Hayek&#8217;in insan aklına bu kadar vurgu yapmayan ve daha ılımlı olan İskoç Aydınlanması’na yanaşmasının nedeni budur. Gerçi Hayek İskoç filozofların görüşlerinden etkilenmiş ve kendisini bu gelenek içinde görmüştür, ama bu filozoflardan etkilenişi bilgi meselesinde değil, insanların eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları konusunda olmuştur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla Yayla’nın yazısında İskoç Aydınlaması’na bilgiyle ilgili olarak atfettiği görüşlerin hiçbiri bu aydınlanma geleneğine ait değil – bunların tamamı Hayek&#8217;e ait. Ama gayet ilginç bir şekilde, Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsederken aslında Hayek&#8217;in görüşlerini anlatmasına rağmen onun ismini hiçbir yerde anmıyor. Oysa Hayek&#8217;in bilgi meselesinden bahsettiği iki makalesinin çevirileri (<em>“Bilginin Toplumda Kullanımı”</em> ve benim çevirdiğim <em>“İktisat ve Bilgi”</em>) Liberal Düşünce Topluluğu’nun çıkardığı ve bir dönem Yayla’nın da editörlüğünü yaptığı “Liberal Düşünce” dergisinde yayınlanmıştı. Yayla bunları unutmuş herhalde. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">II                                                                                               </span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla bilgi meselesinden bahsettikten sonra bu meselenin iyi bir anlatımının Ludwig von Mises&#8217;in 1920’de yayınladığı bir makalesiyle başlattığı bir tartışmada karşımıza çıktığını söylemiş. Yayla’nın ismini vermediği bu makaleyi zamanında (İngilizcesinden) Türkçeye çevirmiştim. Bu çeviri de yine Yayla’nın editörlüğünü yaptığı ve artık “piyasadan kalkmış olan” Piyasa dergisinde <em>“Sosyalist Devlette İktisadî Hesaplama”</em> başlığıyla yayınlanmıştı. Görünen o ki Yayla yazısında bahsettiği bu makalenin çevirisini kendi çıkardıkları dergide yayınladıklarını da unutmuş. Yayla’nın bahsettiği tartışma literatürde “Sosyalist Hesaplama Tartışması” ya da “İktisadî Hesaplama Tartışması” olarak biliniyor. Gerçi bu tartışmada bilgi meselesine değiniliyor, ama buna değinen Mises değil. Zaten Mises&#8217;in bu makalesinde dediklerinin Yayla’nın bilgi meselesiyle yazdıklarıyla da ilgisi yok. Bunlara bir bakalım:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong> Mises iktisadî hesaplama meselesini ele aldığı makalesinin hiçbir yerinde bilginin ekonomideki kullanımından bahsetmez. Nitekim Mises bilgi meselesini hiçbir zaman sosyalistlere bir eleştiri olarak yöneltmemiştir. Yukarıda da dediğim gibi, bilginin parçalı ve dağınık olduğunu öne sürerek sosyalistlere karşı çıkan kişi aslında Mises&#8217;in öğrencisi Hayek’tir. Oysa Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsetmesine rağmen Hayek&#8217;in ismini hiçbir yerde anmıyor. İşin daha da vahim tarafı, Mises sosyalist planlamacıların gerekli olan tüm bilgiyi ellerinde toplayabileceklerini kabul eder. Yani Yayla’nın (ve tabii Hayek&#8217;in) dediklerinin tam tersini ileri sürer. <a href="http://mises.org/Books/humanaction.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Human Action</em></span></a> kitabında sosyalist ekonomiyi eleştirirken Mises şöyle der:</span></p>
<p><span style="color: #000000">[Sosyalist] </span><span style="color: #0000ff">Yöneticinin kendi yaşadığı döneme ait bütün teknolojik bilgiyi kullandığını varsayalım. Bundan başka, bu kişi mevcut tüm maddi üretim araçlarının tam bir envanterine ve istihdam edilebilir işgücünü gösteren bir listeye de sahip olsun. Bu açılardan, bürolarında topladığı bilirkişi ve uzmanlar yığını ona eksiksiz bilgi sağlayacak ve soracağı tüm sorulara doğru cevap verecektir. [</span><span style="color: #000000">s. 696-7] </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong> Yayla yazısında merkezi otoritenin ekonomideki bilgiyi kendi elinde toplamaya kalkıştığında bilginin bilgi olmaktan çıktığını ve geçmişe ait bir şeye dönüştüğünü yazmış. Bunlar kafa karıştırıcı ifadeler. Hayek meseleyi bu şekilde ortaya koymaz. Hem bilginin bilgi olmaktan çıkması ne demek? Hayek&#8217;in dediği şey, sadece, merkezi otorite ekonomide kullanılan tüm bilgiyi bir şekilde elinde toplasa bile, bu bilginin hiçbir zaman söz konusu anın ya da içinde bulunulan koşulların bilgisini yansıtmayacağıdır. İktisadî hayat çok hızlı aktığı ve insanların kararları sürekli değiştiği için, bu koşullara ait bilgi de sürekli olarak değişecektir. Bu kadar hızlı bir değişim esnasında merkezi otoritenin o anın bilgisini elinde bulundurması da hâliyle mümkün değildir. Dolayısıyla bilgi merkezde topladığı için “maziye ait bir şeye dönüşür” diye bir şey söz konusu değildir. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong><span style="color: #000000"> Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“Mises, üretim araçlarında özel mülkiyet olmaksızın, ister küçük bir otokrat grup isterse demokratik şekilde organize olmuş bir heyet olsunlar, sosyalist plancıların kaynakları ne derecede etkin kullandıklarını belirlemenin bir yolunu bulamayacaklarını ileri sürdü.”</span><span style="color: #000000"> Bu yazılanlar tamamıyla yanlış olmasa bile maalesef yanıltıcı. Zira </span><span style="color: #000000">Mises esasta planlamacıların kaynakları etkin dağıtmanın bir yolunu bulamayacaklarını değil, bu planlamacıların iktisadî hesaplama yapamayacaklarını ileri sürer. Zaten bu konuda yazdığı makalenin isminde de “iktisadî hesaplama” ifadesi geçiyor. Kaynakların etkin dağılımının gerçekleşmemesi ise bu hesaplamayı yapamamanın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisadî hesaplama derken kastedilen şey, üreticilerin kullanmak istedikleri kaynakların fiyatlarını karşılaştırarak üretim maliyetlerini hesaplamalarıdır. Fiyatlar olmadan üretimde kullanmak istediğiniz malların size kaça mal olacağını bilemezsiniz, bu nedenle de ucuza mı yoksa pahalıya mı üretim yaptığınızı hesaplayamazsınız. Fiyatların olması için de özel mülkiyetin olması gerekir. Zira insanlar ürettikleri malların mülkiyetine sahip olmadıktan sonra bunları piyasada satamazlar. Satış olmayınca hâliyle mübadele de olmaz. Mübadele olmayınca da fiyatlar ortaya çıkmaz. Zaten Hayek&#8217;in aksine Mises fiyat mekanizmasının amacının bilginin toplumda kullanılmasını sağlamak değil, insanların iktisadî faaliyetlerini yürütebilmek için gerekli olan hesaplamaları yapmalarını mümkün kılmak olduğunu kabul eder.  </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">III</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Peki, Atilla Yayla’nın iddia ettiği üzere tarih Mises&#8217;i haklı çıkardı mı? Elbette hayır. Mises sosyalistleri eleştirirken sosyalizmde para kullanımının ve fiyat mekanizmasının ortadan kalkacağını varsayıyordu. Nitekim Mises&#8217;in sosyalist ekonomiye yönelik tüm eleştirisi bu noktadan hareket eder. Oysa sosyalist Rusya’da bunların ikisi de olmamıştır. Ruslar ruble kullanmıyorlar mıydı? Gerçekte ise Mises&#8217;in toplum ve piyasa ekonomisi hakkındaki görüşleri Atilla Yayla’nın yazısında bahsettiği şeylere tamamıyla aykırıdır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek&#8217;in ve İskoç geleneğini takip eden diğer liberallerin aksine, Mises toplumu ve piyasa ekonomisini hiçbir zaman kendiliğinde doğmuş yapılar olarak görmez. Eserlerinde – en azından benim bildiğim kadarıyla – “kendiliğinden-düzen” ifadesini hiçbir zaman kullanmaz. Mises&#8217;e göre </span><span style="color: #0000ff">“Toplum birlikte planlanmış eylemlerden, işbirliğinden oluşur. Toplum bilinçli ve amaçlı davranışların bir sonucudur,”</span><span style="color: #000000"> (<em>Human Action</em>, s. 143). <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/socialism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Socialism</span></a></em></span> kitabında şöyle yazar: </span><span style="color: #0000ff">“Toplum düşüncenin ve iradenin bir ürünüdür. Düşüncenin ve iradenin dışında var olamaz. Toplumun varlığı dışsal dünyada değil, insanın içinde yatar. Toplum içeriden dışarıya doğru yansıtılır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 291). Yine aynı kitaptan: </span><span style="color: #0000ff">“Toplumsal evrim – işbölümünün evrimi anlamında – irade içeren bir fenomendir: tamamıyla insan iradesine bağlıdır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 306). Eğer toplum insan iradesinin bir ürünüyse, toplumsal kurumlar, gelenekler ve davranış kuralları da bu iradenin bir ürünü olacaktır. Böyle düşünen Mises&#8217;in piyasa ekonomisini bilinçli insan eylemlerinin bir ürünü olarak görmesi gayet doğaldır. Nitekim <em>Human Action</em> kitabında şöyle yazar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Piyasa ekonomisi insan yapımı olan ve işbölümünün olduğu koşullarda yer alan bir eylemde bulunma biçimidir. Fakat bu durum piyasa ekonomisinin tesadüfen meydana gelmiş ya da yapay bir şey olduğu ve başka bir eylem biçimiyle değiştirilebileceği anlamına gelmez. Piyasa ekonomisi uzun bir evrimsel sürecin ürünüdür. Kişinin, eylemlerini, içinde bulunduğu çevrenin kendi başına değiştiremeyeceği verili koşullarına mümkün olan en iyi yoldan uyarlamak amacıyla yürüttüğü çabalarının bir sonucudur. Piyasa ekonomisi bir stratejidir. Bu stratejinin uygulanmasıyla insanlar, bir bakıma, vahşilikten medeniyete muzafferane bir şekilde ilerlemişlerdir.</span> <span style="color: #000000">[s. 265]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıdaki alıntıda Mises&#8217;in piyasa ekonomisinin insan yapımı olduğunu ve bu ekonomiyi bir medeniyet stratejisi olarak kabul ettiği açıktır. Böyle bakıldığında, Mises&#8217;in bu görüşleriyle Yayla’nın kurucu rasyonalizm dediği geleneğin içinde yer aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçekten Hayek de hocası Mises&#8217;i rasyonalist olmakla suçlamıştır. Dolayısıyla eğer tarih Mises&#8217;i haklı çıkardıysa, aslında kurucu rasyonalizmi benimseyen kişileri haklı çıkarmış olacaktır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Toparlarsak, bilginin tek elde toplanamayacağını bir neden olarak öne sürerek toplumsal düzenlemeler yapmak isteyen kurucu rasyonalizmi eleştiren ve bu esnada hesaplama tartışmasından bahseden Atilla Yayla, Mises ve Hayek&#8217;in bu tartışmada hangi kabullerden hareketle sosyalizme ve merkezi planlamaya itiraz ettiklerine dikkat etmiyor. Bu nedenle de kurucu rasyonalizm eleştirisi için olmadık bir kişi olan Mises&#8217;in ismini yazısında kullanarak ve onun haklı çıktığını söyleyerek kendisiyle çelişmiş oluyor. Zira sosyalizme itiraz ederken Mises fiyat mekanizması olmadan iktisadî hesaplama yapılamayacağını, Hayek de toplumda bireylerin kullandığı bilginin tek elde toplanamayacağını öne sürer. Kabaca söylersek Hayek “bilgici”, Mises de “fiyatçı”dır. Üstelik sosyalist ekonomiye karşı çıkarken Mises ve Hayek birbirlerinin dediklerinin tam tersini kabul ederler. Mises bilginin merkezi otoritenin elinde toplanabileceğini, ama bu otoritenin fiyatları hesaplanamayacağını ileri sürer. Hayek ise fiyatların bir şekilde de olsa hesaplanabileceğini, ama bilginin toplanamayacağını ileri sürer. Eğer Mises&#8217;in dediklerini kabul edecekseniz bilginin tek elde toplanabileceğini de kabul etmek zorundasınız. Ama bu durumda da bilginin tek elde toplanamayacağını ileri sürerek sosyalizme ve faşizme karşı çıkamazsınız. </span></p>
<p style="text-align: center"><strong><span style="color: #000000">* * *</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Maalesef Atilla Yayla piyasa ekonomisini savunurken bazı talihsiz tutarsızlıklar yapıyor. Görünen o ki bu konular hakkındaki bilgiyi tek elde toplayamadığı için Yayla’nın bilgisi sınırlı kalmış. Yazısında uzun uzun bilgi meselesinden bahsedip bunu bir şekilde İskoç filozoflara bağlaması ve bu meseleyi toplumsal bilimlerde ilk defa ortaya koyan kişi olan Hayek&#8217;in adını anmaması böyle bir şey. Gerçi Yayla iktisatçı değil, siyaset bilimci. O yüzden Avusturya İktisat Okulu’nun alanına giren bu tür şeyleri bilmesini ondan bekleyemeyiz. Ama Mises&#8217;in takipçisi Avusturya iktisatçısı Murray Rothbard <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/egalitarianism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Egalitarianism As a Revolt Against Nature and Other Essays</span></a></em></span> adlı kitabında bu konuda şöyle uyarıda bulunuyor: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">İktisat bilmemek suç değildir. Ne de olsa iktisat, uzmanlaşmanın olduğu ve çoğu kişinin “kasvetli bilim” olarak gördüğü bir disiplindir. Fakat bu bilgisiz hâlde iken, iktisadî meseleler hakkında yüksek sesli ve gürültülü fikirlere sahip olmak tamamıyla sorumsuzluktur.</span><span style="color: #000000"> [s. 202]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla 13 yaşındaki kızlara tecavüz eden kişilerin mahkemelerce serbest bırakıldığı, üniversite hocalarının terör zanlısı olarak tutuklandığı, parasız eğitim isteyen öğrencilerin aylarca hapis yattığı, kadınlara yönelik şiddetin ayyuka çıktığı, halktan toplanan deprem vergilerini iktidarın başka yerlere harcadığı, gazetecilerin ve hatta milletvekillerinin hapse atıldığı bir ülkede, Atilla Yayla’nın Gülen cemaatinin Abant toplantılarına katılmaktan, AKP’nin siyaset akademisinde hocalık yapmaktan ve televizyonda cumhurbaşkanını ve piyasa ekonomisini övmekten biraz vakit ayırarak artık bireysel hak ve özgürlükleri de savunması gerekiyor. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mises, Faşizm ve Özgürlükler</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2011 06:36:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Hazır son yazıda Mont Pelerin Topluluğu’ndan bahsetmişken, topluluğun üyelerinden olan Mises’le ilgili kısa bir yazı da girelim. Mises hem Türkiye’deki hem de dışarıdaki küçük bir kesim tarafından büyük bir liberal olarak biliniyor. Ama bakın kendisi Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra, 1927’de yayınlanan Liberalism – In the Classical Tradition adlı kitabında faşizmi nasıl övüyor: Diktatörlükler kurmayı hedefleyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://2.bp.blogspot.com/_I8Je6FUeyaY/TJvryge9_1I/AAAAAAAAADU/SvoOtB7SOvY/s320/Mises+4.jpg" alt="" width="237" height="256" /></span></p>
<p><span style="color: #000000">Hazır son yazıda Mont Pelerin Topluluğu’ndan bahsetmişken, topluluğun üyelerinden olan Mises’le ilgili kısa bir yazı da girelim. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises hem Türkiye’deki hem de dışarıdaki küçük bir kesim tarafından büyük bir liberal olarak biliniyor. Ama bakın kendisi Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra, 1927’de yayınlanan <a href="http://mises.org/books/liberalism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Liberalism – In the Classical Tradition</em></span></a> adlı kitabında faşizmi nasıl övüyor: </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Diktatörlükler kurmayı hedefleyen faşizm ve benzeri hareketlerin en iyi niyetlerle dolu olduğu ve bu hareketlerin müdahalelerinin şu an için Avrupa medeniyetini koruduğu inkâr edilemez. Faşizmin bu sayede kendine kazandırdığı değer tarihte sonsuza dek yaşamaya devam edecek. Fakat şu an için Avrupa&#8217;ya selamet getirmiş olsa bile, faşizmin politikası sürekli başarı vadeden türden bir politika değildir. Faşizm acil durumlarda kullanılan geçici bir çözümdü. Onu bundan daha fazlası olarak görmek vahim bir hata olur.</span> (s. 51)</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2759"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Demek diktatörlükler kurmak isteyen hareketler en iyi niyetlerle dolu imiş. Mises&#8217;in öğrencisi Hayek de diktatörleri övmüyor muydu? </span></p>
<p><span style="color: #000000">Aslında Mises&#8217;in tüm kariyeri boyunca devlete kızdığına bakıp da onun devlete fazlasıyla düşman biri olduğunu düşünmek doğru sayılmaz. Zira Mises devlete sürekli olarak kızmışsa da zamanında devlette çalışmıştı. 1909’dan 1934’e kadar Viyana Ticaret Odası’nın sekreterliğini yapmış, bu sayede Engelbert Dollfuss’un ve Avusturya tahtının veliahtı Otto von Habsburg’un yakın ekonomik danışmanlarından biri olmuştu. 1932’de Avusturya şansölyesi olan Dollfuss 1933’te meclisi kapatarak o dönem İtalya’daki Mussolini yönetimini örnek alan bir tek parti diktatörlüğü kurmuştu. Dollfuss’la başlayan ve 1938’e kadar süren bu döneme <em>Avusturya Faşizmi</em> (Austrofaschismus) adı veriliyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Nitekim Mises aynı kitapta şöyle yazıyor:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Bir liberal için devlet mutlak bir zorunluluktur, zira en önemli görevler onun sorumluluğundadır: Sadece özel mülkiyetin değil, aynı zamanda barışın da korunması onun görevidir; çünkü barış olmadığında özel mülkiyetin tüm faydalarından yararlanmak mümkün değildir.</span> (s. 39)</span></p>
<p><span style="color: #000000">Buraya dikkat edin: Mises&#8217;e göre devlet özgürlükleri değil, sadece özel mülkiyeti koruyor. Şimdi bir liberal çıkıp özgürlüklerin özel mülkiyetten kaynaklandığını söyleyebilir, ama Mises gibi klasik liberaller doğal özgürlükler kavramını kabul ederler. Doğal özgürlükler de özel mülkiyetten kaynaklanmaz. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises liberalizmin özünü de açıklıyor:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">(…) liberalizmin programı tek bir kelimeyle özetlenecek olursa şöyle okunabilir: <em>mülkiyet</em>; yani üretim araçlarının özel mülkiyeti (…) Liberalizmin tüm diğer talepleri de bu temel talepten doğar.</span> (s. 19). </span></p>
<p><span style="color: #000000">Buna göre liberalizm özgürlükleri değil, özel mülkiyeti savunuyor. Dolayısıyla özgürlükler ancak özel mülkiyetle bağlantılı oldukları müddetçe değerlidirler. Özel mülkiyeti korumayan özgürlüklerin hiçbir anlamı yoktur. Gerçekten de Mises ve Hayek kadın hakları, çocuk hakları veya cinsel azınlık hakları gibi şeyleri – en azından benim bildiğim kadarıyla – hiç savunmamışlardır. Zira bunlar özel mülkiyetle ilişkili haklara değil, insan haklarına girerler. Oysa Mises&#8217;in tanımına göre liberalizm kendi başına insan haklarını savunmaz. (Daha önceden Mises&#8217;in kadınlar hakkında ne düşündüğünü <a href="http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>burada</em></span></a> yazmıştım.) </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises&#8217;in ve Hayek&#8217;in buradaki mantığı belli: Devlet özel mülkiyeti korur. Diğer özgürlükler de ancak özel mülkiyet bağlamında tanımlanırlar. Devlet bu koruma görevini yerine getiremediğinde faşizm ya da diktatörlükler gibi yönetimler kurarak özel mülkiyeti güvence altına almak gerekir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Liberal adı altında öne çıkarılan kişilerin aslında neyi savunduklarını iyi öğrenmek gerekiyor. Bu kişiler zaman zaman yazdıklarının arasına bir-iki cümleyle tam olarak ne demek istediklerini ve neyi savunduklarını açıklayan cümleler serpiştiriyorlar. Bunları bulduğunuzda fikirlerinin özünü de öğrenmiş oluyorsunuz. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayek ya da Marx Ne Fark Eder, Söyle!</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Aug 2011 21:24:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[“[Marx'ın bahsettiği] Bu teknoloji nereden gelir? Teknolojiler nasıl değişim geçirir ya da gelişir? Bu teknolojileri kim uygulamaya koyar? Marksist sistemi meydana getiren yanlışlar silsilesinin ana noktalarından birini, Marx&#8217;ın bu soruya asla bir yanıt bulmaya çalışmamış olması oluşturur. Aslında Marx buna yanıt bulamazdı. Zira teknolojik koşulları ya da teknolojik değişmeyi insanların, yani bireylerin eylemlerine bağlaması durumunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://4.bp.blogspot.com/-rcQyfR0hT8I/TVo7qe0-yvI/AAAAAAAAABQ/wpOzOAbr2JI/s1600/HayekMarx.JPG" alt="" width="350" height="253" /></p>
<p style="text-align: right"><em>“[Marx'ın bahsettiği] Bu teknoloji nereden gelir? Teknolojiler nasıl değişim geçirir ya da gelişir? Bu teknolojileri kim uygulamaya koyar? Marksist sistemi meydana getiren yanlışlar silsilesinin ana noktalarından birini, Marx&#8217;ın bu soruya asla bir yanıt bulmaya çalışmamış olması oluşturur. Aslında Marx buna yanıt bulamazdı. Zira teknolojik koşulları ya da teknolojik değişmeyi insanların, yani bireylerin eylemlerine bağlaması durumunda tüm sistemi darmadağın olacaktı. Çünkü söz konusu durumda maddi üretken güçlerin insan bilincini ve o aşamadaki bireysel bilinci belirlemesinden ziyade, bunun tam tersi geçerli olacaktı.”</em></p>
<p style="text-align: right">Murray Newton Rothbard</p>
<p style="text-align: right">(<a href="http://mises.org/books/histofthought2.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">An Austrian Perspective on the History of Economic Thought</span></a>, Cilt 2, s. 373)</p>
<p>Yeni Türkü’nün bir şarkısında dediği gibi: “Ölüm ya da ayrılık fark eder mi söyle sensiz…” Bir âşık için sevdiğinden ayrılması ve onu bir daha görememesi ölüm gibidir. Arada hiçbir fark yoktur. Kavramlar farklı bile olsa duygular kişide aynı yoksunluğu birebir karşılayabilir. Âşık için fark yoktur: Ölüm ya da ayrılık. Mesele, sevgilisinin yokluğudur. Başka ne olabilir ki!</p>
<p>Bir âşık ölüm ve ayrılığı sevgilisi için nasıl aynı tutuyorsa, ben de Hayek&#8217;in ve Marx’ın bireyin mantığı ve bilinci konusundaki yaklaşımlarını aynı tutuyorum. Benim açımdan aralarında hiçbir fark yok. Hayek ve Marx benim için iki ayrı insan, fakat aynı kümenin elemanları.</p>
<p><span id="more-2647"></span>Hayek ya da Marx (ne fark eder, söyle!) insan bilincini ve mantığını tarihî ve iktisadî olaylardan soyutlamakla birlikte, tarih ve iktisat içerisinde insanın varlığını inkâr etmemişlerdir. Fakat ikisinin de insanın bilincini ve biricik mantığını bütün bu süreçlerde unutması, bunları tarihî ve iktisadî olaylar gerçekleşirken orada bulunan ama sürekli emir alarak iş yapan robotlar gibi görmesi ne kadar kötüdür.</p>
<p>Marx bir defasında anarşist Proudhon’a çatarken ağzından kaçırdığı bakla gibi düşünüyordu: “Herkes gibi, hava güzelken birçok insanın yürüyüşe çıktığı görülür. Bay Proudhon kendi insanlarını, onlara havanın güzel olduğunu göstermek için yürüyüşe çıkarır,” (Marx ve Anarşistler, Paul Thomas, s.250). Proudhon’un aksine, Marx insanları üretim ilişkilerinin yönlendirdiğini düşünüyordu. Yani insanlar ancak hava güzel olduğunda dışarı çıkarlar. Ama ya hava kötüyse ve insanlar yine de dışarıdaysalar? Ya da hava güzel ama çok sıcaksa veya hava güzel ama sokakta kimse yoksa? Marx&#8217;ın buna verecek cevabı yoktur, onun yerine derin bir sessizlik vardır.</p>
<p>Hayek ise “kendiliğinden doğan düzen” ifadesiyle hareket eder. Yani insanlar havanın güzel olmasından ziyade, diğer insanların ne yaptıklarını takip ettikleri için dışarı çıkarlar. Hayek buna “kural izlemek“ der. Biri sokağa çıkar ve diğerleri de peşinden dökülür. İlk çıkan bir plan ve mantık çerçevesinde değil, sadece şans eseri sokağa çıkmıştır. Örneğin, Hayek dilin veya paranın gelişiminde bir insan planı, keşfi, mantığı ve bilincini görmez. Aynı şekilde Marx da görmez. Marksist <a href="http://www.belgeler.com/blg/1vn0/mick-brooks-tarihsel-materyalizm" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Mick Brooks</span></a> <a href="http://www.belgeler.com/blg/1vn0/mick-brooks-tarihsel-materyalizm" target="_blank"><span style="color: #0000ff"> </span></a>dilin Marksist gelişimini şöyle açıklar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Dil, ortaklaşa emeklerinin bir sonucu olarak, insanlar arasında böyle gelişmiştir. Daha yüksek insansı maymunlar arasında rasyonel düşünmenin tohumları ve bazı hayvanların sınırlı alet kullanımı başlangıç aşamasında kalırken, meyvelerini sadece insanoğlunda vermiştir.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Emeğin insanı diğer hayvanlardan ayırdığını ve insanın emek sayesinde doğayı ve böyle yaparak da kendini tedricen değiştirdiğini gördük. Demek ki, insanlık tarihinin tüm acıları ve güçlükleri içinden geçen gerçek bir ilerleme ölçütü söz konusudur; insanların doğaya hükmetme ve doğayı kendi ihtiyaçlarına boyun eğdirme kabiliyetindeki artış; başka bir deyişle artan <em>emek verimliliği.</em></span></p>
<p><em> </em></p>
<p>Hayek’in kendiliğinden doğan düzeni ile Marx’ın tarihsel materyalizmi arasında belki pek çok fark bulunabilir. Lakin bilinçli insan eylemlerini inceleyen bilim dalı olarak tanımlanan pareksoloji açısından bakıldığında aralarında hiçbir fark yoktur. Mises büyük kitabı <em>İnsan Eylemi</em>’nde şöyle yazar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Muhakeme, zekâ ve mantık tarihsel olaylardır. Teknoloji tarihi olduğu gibi mantık tarihi de vardır. İnsan, sadece, hayatını kaçınılmaz bir şekilde belirleyen uyarılara tam olarak teslim olmuş bir hayvan değildir; aynı zamanda eylemde de bulunan bir varlıktır. Eylem kategorisi ise, mantıksal olarak, herhangi bir somut eylemden önce gelmektedir. </span>[s. 36-37]</p>
<p>Eğer Mises’in dediği doğru ise insan eylemi hatasız değildir. İnsan doğruyu ve gerçeği aramaya çıkar. Amaçlarına ulaşmak için araç kullanan ve böylece bu amaçların ve araçların doğruluğu veya yanlışlığını sürekli sınayan insan, sürekli yeni amaçlar peşinde olacak ve yeni araçlar kullanacaktır. Peşinden koştuğu hedefler hiç bitmeyecektir. Aç olduğunda karnını doyuracak, sonra tekrar acıkacak, susayacak, bunları karşıladıktan birkaç saat sonra yine acıkacak ve susayacak…</p>
<p>Amaçların bitmesi hayatın da bitmesi anlamına gelir. Eylemde bulunmak aslında hoşnutsuzluğun, eksik bilginin, insanın her şeye gücünün yetmeyeceğinin ve insanın bedensel ve çevresel sınırlılığın bir manifestosudur. Lakin insan eylemde bulunmadan yapamaz. Bu eylemde mutlaka bir plan, amaç, umut, mutluluk, doygunluk ve bolluk bulunmak zorundadır. Yoksa insanlar erişebilecekleri mükemmel bir sonuç olabileceği kabul etselerdi, ona ulaşmak için nefes almadan koşar ve sonunda ne yapacaklarını şaşırırlardı.</p>
<p>Hüsran, ayrılık, açlık, hastalık, özlem ve ölüm insanın sadece daha doğruyu ve güzeli bulmak için kendi sınırını ve mutluluğunu anlama beyanıdır. Akla ve mantığa da uygundur bu. Akıl ve mantık insan eyleminin ulaşabileceği mükemmel durumu değil, tersine, ulaşabileceği engeli belirler. Akıl ve mantık dışında bir insan eylemi aramak, ya delice bir hareket, ya mistik bir sezgicilik ya da yaşayan insanın ölüm fermanıdır. İşte Hayek&#8217;in ve Marx’ın yaptığı tam da budur.</p>
<p>Marx sosyalizmin “doğanın değiştirilemez kanunu” sonucunda geleceğini söylüyor, bunu da tarihin ilâhi var oluşuna dayandırıyordu. Sıkıysa geleceği sorgula! Fakat biz geçmişi sorgulayabiliriz. Ama Marx buna da hayır der. Çünkü ona göre büyük tanrılar, yani tarih ve üretim ilişkileri, zamanı geldiğinde herkesi her şeyle uyumlu bir şekilde yerli yerine oturtacaktı; geçmişin iktisatçılarına ve burjuvaların tavsiyesine gerek yoktu.</p>
<p>Hayek’e göre ise varılacak hedeften evvel başlangıcın kendisi önemliydi. Hayek liberalizmin, ayrıntılarını önceden bilemeyeceğimiz bir düzenin kendiliğinden oluşumu için zaruri olan genel kuralları ifade ettiğini söylerken, sadece çevresel faktörlerle, bir diğer deyişle, bireyin başkalarına bakarak öğrendiği süreçle ve bunu yeni kuşaklarla devam ettirilmesi alışkanlığıyla ya da gelenekle ilgileniyordu.</p>
<p>Hayek ve Marx tarihî ve iktisadî olaylarda çevresel sınırlara ve eylemsel zorunluluğa o kadar inanıyorlardı ki, onlar için bireylerin yanlış yapma ihtimali yoktu. Çünkü bireyin tekil olarak yapacağı bir şey yoktu. Marx biricik bireylerden bahsetmek zorunda kaldığında toplumsal birey diyor, Hayek de geleneğin bireyi demek zorunda kalıyordu. İkisi de bireyin yegâne aklını ve muhakemesini kabul edemiyordu.</p>
<p>Hayek’in akıl hocası Edmund Burke Fransız Devrimi’nde radikal bir kopuşun olamayacağını söylüyordu. Nihayetinde nehir yolunu bulacak ve gelenek, yani türün önyargısı kazanacaktı. Oysa Fransız Devrimi’nde her şey radikal olarak kopmuştu. Bugün Fransa da kral, kilisenin sahip olduğu büyük topraklar ve aristokrasi yok; cumhuriyet ve sıradan insanlar var. Hiyerarşi yok; İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, akla ve mantığa dayalı bir eğitim sistemi ve seküler bir dünya var. O zaman nedir bu Edmund Burke’ün dediklerinin hepsi doğru çıktı yaygarası? Bu, resmen akla ve bireyin biricikliğine, onun mantığına ve muhakeme gücüne isyan etmektir. Lüzumsuz bir yargıdır. Saçma sapan bir ifadedir. Tarihi başka türlü göstermek için uçuruma atılan adımdır.</p>
<p>İnsan ne kendiliğinden doğan bir düzene ne de tarihin maddeci zorunluluğuna tâbidir. İnsanlar hata yapmaya meyillidirler, çünkü eylemlerinde deneme-yanılma yöntemini kullanırlar. Zira araştıran insan için doğru ve gerçek ancak bu şekilde anlaşılabilir. Bireyin şiddetin, savaşın ve köleliğin dünyasından, hoşgörünün, barışın ve özgürlüğün dünyasına yelken açmasını sağlayan budur. Bu nedenle muhakemesi, aklı ve şüphesiz vicdanı özgür olmak zorundadır.</p>
<p>İnsanlar uygarlıklarını bir günde kurmadılar. Bunu kurarken de bir sınıfın ya da seçilmişlerin refahını değil, tüm insanların yararını gözettiler. Bunun nedeni insanların birbirlerine ihtiyaç duymalarından kaynaklanıyordu. Bu yüzden, mücadeleci sistemlerden ayrılıp mübadeleye dayalı barışçıl sistemlere yelken açtılar ve bunu ne tam olarak geleneklere ne de tarihin zorunlu aşaması fikrine yaslanarak yaptılar.</p>
<p>Bir ayakkabıcı akşam evine ekmek götürmek için işini gücünü bırakıp tarlaya buğday ekmeye gitmedi. Bahsettiğimiz bu medeniyet içinde yer alan fırıncıdan ekmek aldı, fırıncı da aynı medeniyetin yarattığı ortak refahın bir parçası olan ayakkabıyı almak için ayakkabıcıya ihtiyaç duydu. Böylece ayakkabıcı ve fırıncı bir güç birliği yarattılar. İşte, birlikte yarattıkları bu şey işbölümüne dayalı özel mülkiyet sistemidir. Bu sistem ne tarihin zorunlu bir yasası olarak ne de kör bir saatçinin yaratısı gibi kendiliğinden doğan düzenle ortaya çıkmıştır. Bu, insanların istekleriyle ve arzularıyla bilerek ve hesaplayarak yarattıkları bir şeydir.</p>
<p>Hayek’in üç kuşağı (dede, baba ve oğul) sıkı bir Darwinci’ydi. Marx, dönemin yaratancı ilâhiyatçılarına karşıt olarak, maddeci içeriğe sahip evrim teorisini ortaya atan çağdaşı Darwin’i onayladı. Darwincilik, Hayek&#8217;in ve Marx’ın tuhaf teorilerine ortak oldu. Siyaset ve hukuku mücadele bilimine dayalı olarak sunan Hayek, bu konuları kendi teorisinde başköşeye oturttu. Marx da meseleyi sınıflar savaşı olarak gördü. Sosyal Darwincilik bu açıdan insansız ve hümanist olmayan teorilerinin baş kaynağı oldu. Liberalizmin aslında tam tersiydi bu. Mises <em>Sosyalizm</em>’de “Liberal olmayan bütün sosyal teorilerin mahvolmasına dayanak teşkil eden şey kesinlikle budur,” (s. 344) derken ne kadar da haklıdır.</p>
<p>İlâveten, Hayek dindar olmamasına karşı dinin yararlı olduğunu ve geleneklerle aktarıldığına göre toplumlar için yatıştırıcı bir özelliği olduğunu kabul ediyordu. Bilinenin aksine, Marx dinin halkın afyonu olduğunu söylerken aslında o zamanın tıp terimleriyle konuşuyordu. Yani afyon bedensel ağrılara ve zayıflıklara iyi gelen bir ilaçtı. Böylece din, halkı uyuşturan değil, toplumsal yaşama katılmak açısından bakıldığında halkın sıkıntılarına ve fakirliğine iyi gelen ve insanları sosyalleştiren bir şeydi. Özel yaşamlarında dinin hiçbir belirleyiciliği olmamasına karşın, Marx ve Hayek sosyolojik felsefelerinde dinin doğasını ve gücünü çok iyi kullandılar.</p>
<p>İlginç bir husus olarak, devlet konusunda ikisinin de iyi ve kötü devlet tanımı vardı. Marx için kötü devlet, devletin burjuva sınıfının elinde olduğu ve hükümetin yönetici sınıf yoluyla diğer sınıfları sömürdüğü devletti. İyi devlet ise proletarya diktatörlüğüydü. Marx için sömürü yöneten ve yönetilen arasında değildi. Enternasyonal toplantılarında Proudhoncular ve Bakuninciler ile kavgası da bunun üzerinedir. Hayek ise liberal diktatörlüğe iyi derken, sosyalist demokrasiye mutlak anlamda kötü diyordu. Fakat Hayek için krallıkla yönetilen ve katı bir liberal anayasayla sınırlandırılmış devlet, mutlak anlamda iyiydi. Kısacası, Marx ve Hayek devletin başlı başına sistematik bir sömürücü aygıt olduğunu asla anlayamamışlardı. İkisine de geçmiş olsun!</p>
<p>Mises insanların muhakemede bulunabilmek için kendi zaman tercihlerine göre yeteneklerini kullandıklarını, bunun için birbirilerine bağımlı olduklarını ve bunu da ancak bireylerin tercihlerini özgürce yapabildikleri ortamlarda ortaya çıkan özel mülkiyete dayalı işbölümü sisteminin sağladığını düşünüyordu.</p>
<p>Sonuçta, kişi zamanının ve içinde bulunduğu koşulların kısıtlı oluşundan dolayı bir tercih yapmak zorunda kaldığında, ya fırıncı, ya kasap, ya yazar ya da muhasebeci olmak durumunda kalacaktır. Hiçbir toplumsal ortam şans eseri veya tarihin zorunlu bir aşaması yoluyla birdenbire gökyüzünden belirmez. Böyle olduğunu iddia eden düşünceler aklı örtmek isteyenlerdir.</p>
<p>Oysaki insanoğlu medeniyet dediğimiz şeyi, çatışmadan ziyade, karşılıklı kazanca dayanan yardımlaşma mantığından hareket ederek, akıl ve mantık yoluyla, karşılıklı kazanç ve barış yoluyla ortaya çıkardı. Bu ortaya çıkan şey de iktisattaki adıyla serbest piyasa sistemidir. Yani mübadele, hediye ve gönüllü işbölümü organizasyonudur. Bu açıdan bakıldığında, Hayek insanı kendiliğinden doğan düzen gibi oradan oraya savrulan bir teori üzerine oturturken tamamen hatalıydı. Marx&#8217;ın da çatışmaya dayandırdığı sistemi baştan arıza veriyordu. Açıkçası burada Kropotkin ve Proudhon’un karşılıkçılık ilkesini tekrar hatırlamamız gerekiyor. Mises’in <em>Sosyalizm</em> kitabında dediği gibi “&#8230; sınıf savaşı, ırk çatışmaları, siyasi mücadele, yapıcı ilke olamaz. Yıkıcılık ve tahribatın temelinden asla – sağlam – bir bina ortaya çıkmayacaktır.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Friedman versus Rothbard</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/07/29/friedman-versus-rothbard/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/07/29/friedman-versus-rothbard/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jul 2011 17:53:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz salı günü Milton Friedman’ın yine babası gibi iktisatçı olan oğlu David Friedman bloğunda Murray Rotbard hakkında Austrian Fantasy başlıklı bir yazı yazdı. Aslında Friedman’ın yazısı Mises Enstitüsü’nün kurucularından Lew Rockwell’ın kendi sitesinde Milton Friedman hakkında yaptığı kısa bir yoruma karşılık olarak yazılmıştı. Rockwell yorumunda The Economist dergisinde enflasyon meselesiyle ilgili Missing Milton Friedman başlıklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://images.mises.org/DailyArticleBigImages/2215.jpg" alt="" width="296" height="232" />Geçtiğimiz salı günü Milton Friedman’ın yine babası gibi iktisatçı olan oğlu David Friedman bloğunda Murray Rotbard hakkında <a href="http://daviddfriedman.blogspot.com/2011/07/austrian-fantasy.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Austrian Fantasy</em></span></a> başlıklı bir yazı yazdı. Aslında Friedman’ın yazısı Mises Enstitüsü’nün kurucularından Lew Rockwell’ın kendi sitesinde Milton Friedman hakkında yaptığı kısa bir <a href="http://www.lewrockwell.com/blog/lewrw/archives/91965.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>yoruma</em></span></a> karşılık olarak yazılmıştı.</p>
<p>Rockwell yorumunda <em>The Economist</em> dergisinde enflasyon meselesiyle ilgili <a href="http://www.economist.com/blogs/democracyinamerica/2011/07/free-marketeers-and-inflation?fsrc=rss" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Missing Milton Friedman</em></span></a> başlıklı bir yazıdan bahsediyor, ardından Rohtbard’ın aynı meselede Friedman’ı yerle bir ettiğini söylüyor ve Rothbrad’ın <a href="http://mises.org/journals/jls/16_4/16_4_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Milton Friedman Unraveled</em></span></a> yazısına link veriyordu. (Rockwell makalenin kendi sitesindeki versiyonuna link vermiş, ben ise doğrudan <em>Journal of Liberterian Studies</em>’teki aslına link verdim.)</p>
<p><span id="more-2618"></span>Rockwell’e göre Rotbard’ı “tüm dünya” okuyormuş, ama Milton Friedman’ı ana akım akademisyen iktisatçılar dışında kimse okumuyormuş. David Friedman ise yazdığı yazıda Rothbard ve Friedman’ın Amazon sitesindeki kitap satış rakamlarını karşılaştırarak işin aslının öyle olmadığını gösteriyor ve Rockwell’ın kendi yarattığı hayal dünyasında yaşadığını söylüyordu. Friedman arada Rothbard’ın eleştirdiği bazı blog yazılarına da link veriyordu:</p>
<p><a href="http://daviddfriedman.blogspot.com/2011/06/murray-rothbard-on-me-and-vice-versa.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Murray Rothbard on Me and Vice Versa</span></a></p>
<p><a href="http://daviddfriedman.blogspot.com/2006/06/old-news-friedman-contra-rothbard.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Old News: Friedman Contra Rothbard</span></a></p>
<p>İlk yazıda Friedman&#8217;ın Mises Enstitüsü&#8217;nden David Gordon ile yaptığı tartışmanın linki de var.</p>
<p>Yazılanların tamamından bahsedecek değilim, kalanını linklerden okuyabilirsiniz. Ancak David Friedman’ın <em>Austrian Fantasy</em> yazısına yapılan yorumlara verdiği cevaplardan birini aşağıya yazmadan edemedim – ne de olsa 150 küsur yorumun arasından bulmak zor olabilir.</p>
<p><span style="color: #0000ff">Rothbard had a problem. He thought he was a great economist, but practically nobody within the profession agreed and most of them had never heard of him. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Rothbard had a solution. He was ignored because he held extreme pro-market views, which were ideologically unpopular in the academy.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Rothbard had a problem. Milton Friedman held extreme pro-market views&#8211;not as extreme as Rothbard&#8217;s, but far enough from academic orthodoxy so that the same effect should have existed. But Milton Friedman not only wasn&#8217;t ignored, he was viewed within the profession as a leading figure&#8211;despite his unpopular political views.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Rothbard had a solution&#8211;to persuade himself and his followers that Milton Friedman was really one of them instead of one of us, hence his acceptance by the profession didn&#8217;t contradict Rothbard&#8217;s view of the reason for Rothbard&#8217;s non-acceptance.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Maintaining that claim was difficult&#8211;at one point I remember being told by a Rothbard supporter, explaining why he was not going to publish a letter of mine in his journal that contained quotes from my father inconsistent with Rothbard&#8217;s account of my father&#8217;s views, that if Rothbard and Friedman disagreed about what Friedman&#8217;s views were, Rothbard was right.</span></p>
<p>İlâveten, yine aynı çevrelerde bilinen bir isim olan George Selgin de yazıya yorum bırakarak kendini Avusturyalı olarak tanımlamadığını söylemiş:</p>
<p><span style="color: #0000ff">David, for the record, I don&#8217;t &#8220;describe myself as an Austrian,&#8221; and haven&#8217;t done so since graduate school. Indeed, I consider myself no less a fan of your dad&#8217;s work than I am of work by Hayek and Mises. I think a good economists cannot concern himself or herself with belonging to any school, or being loyal to one. I&#8217;m pretty sure your dad would have said the same. It was others who labelled him a &#8220;Chicago&#8221; economist, while the only label he sought was &#8220;good&#8221; economist.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Rothbard, on the other hand, was only too determined to identify himself with the Austrian School and, more than that, to both take part in a personality cult, built around von Mises, and attract such a cult himself. One sign of the presence of such a cult is precisely the scorn its members heap on potential rivals to the cult figure. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> As a monetary economist (I don&#8217;t pretend to judge Rothbard&#8217;s other economic contributions) Rothbard was mediocre to bad. His version of the Austrian business cycle theory was naive&#8211;in essence it equated behavior of M consistent with keeping interest rates at their &#8220;natural&#8221; levels with the elimination of fractional-reserve banking&#8211;an equation that holds only with the help of about a dozen auxilliary assumptions, all of which are patently false. He then went on to conjure up an equally false history of banking and of bank contracts designed to square his theory of the cycle, with its implied condemnation of fractional reserve banking, with his libertarian ethics. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff"> Thanks to all this nonsense people like myself and Larry White (who does still call himself an Austrian) have to waste oodles of time debunking his ideas&#8211;we most certainly haven&#8217;t simply &#8220;ignored&#8221; them&#8211;that we&#8217;d rather spend attacking central banker&#8217;s shenanigans.</span></p>
<p>Yazılanlardan görüleceği üzere Friedman ve Selgin Rotbard’ı fena sallamışlar. Örneğin Friedman yorum kısmında ve diğer bazı linklerde Rothbard için “dürüst değildi” (dishonest) diyor. Özellikle Friedman’ın aynı yazıya yazdığı diğer yorumları da okumak gerekiyor, arada ilginç şeyler var.</p>
<p>Aslında Rothbard bu kadar sallanınca Rothbard’ın Hayek’e ettiği küfürleri de yazmak gerekiyor. Bunları okuyunca Avusturya Okulu’na duyduğunuz ilgi ciddi anlamda sönüyor. Bir de Rothbard gibi adamları Türkiye&#8217;de ciddiye alanlar var. Allah bunlara akıl fikir versin şu &#8220;mübarek&#8221; Ramazan ayı başında. Amin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/07/29/friedman-versus-rothbard/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mises, Sosyalizm ve Kadınlar</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 May 2011 21:00:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Sovyet Rusya’da Savaş Komünizmi uygulamasına geçildikten iki yıl sonra, 1920’de Avusturya Okulu’nun ikinci kuşak temsilcisi Ludwig von Mises sosyalist ekonomiyi teorik açıdan eleştirdiği Die Wirtschaftsrechnung im sozialistischen Gemeinwesen adlı makalesini yayınlar. Mises makalesinde sosyalist bir devlette piyasa ekonomisinin ve para kullanımının ortadan kaldırılacağını, bu nedenle mal ve hizmetlerin üretim maliyetlerinin hesaplanamayacağını ileri sürer. Maliyetler hesaplanamadığı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://2.bp.blogspot.com/_F53fjYZinGE/SsLWfK_x-VI/AAAAAAAAAZQ/12nkXF_q9So/s400/Mises.jpg" alt="" width="288" height="286" /></p>
<p>Sovyet Rusya’da Savaş Komünizmi uygulamasına geçildikten iki yıl sonra, 1920’de Avusturya Okulu’nun ikinci kuşak temsilcisi Ludwig von Mises sosyalist ekonomiyi teorik açıdan eleştirdiği <a href="http://docs.mises.de/Mises/Mises_Wirtschaftsrechnung.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Die Wirtschaftsrechnung im sozialistischen </em><em>Gemeinwesen</em></span></a> adlı makalesini yayınlar. Mises makalesinde sosyalist bir devlette piyasa ekonomisinin ve para kullanımının ortadan kaldırılacağını, bu nedenle mal ve hizmetlerin üretim maliyetlerinin hesaplanamayacağını ileri sürer. Maliyetler hesaplanamadığı için de ekonomide etkin kaynak dağılımı gerçekleşmeyecek ve sosyalist ekonomi işlemeyecektir.</p>
<p>Bu eleştiriyle yetinmeyen Mises 1922’de <a href="http://mises.org/books/DieGemeinwirtschaft.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Die Gemeinwirtschaft</em></span></a> adlı kitabını yayınlar. Kitap 1936’da <a href="http://mises.org/books/socialism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Socialism</em></span></a> adıyla İngilizceye çevrilir. Hesaplamayla ilgili makale de 1935’de <a href="http://mises.org/pdf/econcalc.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Economic Calculation in the Socialist Commonwealth</em></span></a> adıyla Friedrich von Hayek’in editörlüğünü yaptığı <a href="http://mises.org/books/economicplanning.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Collectivist Economic Planning</em></span></a> adlı kitapta yayınlanır. Böylece literatürde “sosyalist hesaplama tartışması” ya da “iktisadî hesaplama tartışması” olarak bilinen tartışma başlar.</p>
<p><span id="more-2341"></span></p>
<p>Polonyalı sosyalist iktisatçı Oskar Lange 1936 ve 1937 yıllarında <em>On the Economic Theory of Socialism </em>adıyla iki bölümlük bir makale yayınlayarak Mises’e cevap verir. Neo-klasik iktisadın araçlarını kullanan Lange eşitlikler sistemi vasıtasıyla fiyatların hesaplanabileceğini söyler. Mises bu makalelere doğrudan yanıt vermez, sadece <a href="http://mises.org/Books/HumanActionScholars.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Human Action</em></span></a> kitabında matematiksel çözümlerden kısaca bahseder (s. 706-11). Sonraki yıllarda da tartışmaya dönmez.</p>
<p>Bu arada Hayek akıllılık edip, konuyu fiyatların hesaplanmasından ayırıp ekonomide bilginin oynadığı role çekmeye çalışır. Hayek’e göre sosyalist devlet üretim maliyetlerini hesaplayabilse dahi, piyasada faaliyet gösteren kişilerin kullandığı bilgiyi kendi elinde toplayamayacaktır. Fakat Hayek’in bu konulardan bahsettiği makaleleri II. Dünya Savaşı’na denk gelir ve o esnada ciddiye alınmaz. Sosyalistler tartışmadan galip ayrılırlar. (Hayek&#8217;in bu dönemdeki yazıları <a href="http://mises.org/books/individualismandeconomicorder.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Individualism and Economic Order</em></span></a> adlı kitabında toplanmıştır.) Sonraki 50 yıl boyunca Lange’nin cevabının Mises’in eleştirilerini karşıladığı ve sosyalist ekonominin işleyişini teorik olarak çözdüğü kabul edilir.</p>
<p>Avusturyalılar bu yenilgiyi bugün dahi atlatamamışlardır. Tartışma fiilen biteli 70 ve Sovyetler Birliği çökeli 20 sene olmasına rağmen, ara ara tartışmadan bahsedip sosyalistlerin yanlış ve kendilerinin haklı çıktığını ileri sürerler. Ancak mesele şu ki, Sovyetlerin çöküşünün ne Mises’in ne de Hayek’in yazdıklarıyla ilgisi vardır. Çok kısaca söylersek, Rusya’da para kullanımı ortadan kaldırılmadığı için Mises’in parasal hesaplamayla ilgili olarak ileri sürdükleri geçersiz kalmıştır. Hayek’in dediğinin aksine, para kullanımı ve tüketim malları piyasası ortadan kaldırılmadığı için de fiyatlar ve üretim ağır aksak da olsa Sovyet ekonomisini neredeyse 70 yıl taşımıştır. Hatta Hayek’in <em>The Road to Serfdom</em> kitabındaki geleceğe ilişkin tahminleri de doğru çıkmamıştır. Kitabın İngiltere’den bahsettiği 13. bölümü bu açıdan bir hezimettir.</p>
<p>Günümüzde Avusturya Okulu sosyalizmi hâlâ hesaplama tartışmasında yaptıkları gibi, yani üretim araçlarının mülkiyetinin devletin eline geçmesi olarak tanımlamaya devam ediyor. Avusturya Okulu tüm sosyalizm eleştirisini bu tanımdan hareketle yapar. Örneğin Rothbard <a href="http://mises.org/Books/mespm.PDF" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Man, Economy, and State</em> </span></a>adlı kitabında şöyle yazar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Devletin mülkiyeti ya da kontrolü tüm üretim sistemine doğru genişlediğinde, bu iktisadî sistem <em>sosyalizm</em> olarak adlandırılır. Kısacası sosyalizm piyasanın şiddetle ortadan kaldırılması, tüm üretim alanının devlet tarafından zorla tekelleştirilmesi demektir.</span> [s. 958]</p>
<p>(Burada kısa bir parantez açalım: Rothbard’ın kitabı Türkçede <a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=MzA2&amp;kat=NA==&amp;kat1=" target="_blank"><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=MzA2&amp;kat=NA==&amp;kat1=" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>İnsan, İktisat ve Devlet</em></span></a> </a>adıyla yayınlanmış. Ama İngilizce başlıktaki “economy” kelimesi Türkçeye “iktisat” olarak çevrilmiş. Oysa doğrusu “ekonomi” olacak. “İktisat” için İngilizcede “economics” kelimesi kullanılıyor. Rothbard da kitabında özel olarak iktisat biliminden (economics) değil, ekonominin (economy) işleyişinden bahsediyor. Açıkçası böyle bir yanlışa “dakika bir, gol bir” demek lazım.)</p>
<p>Fakat işin matrak tarafı, devleti hâkim sınıfların bir aracı olarak gören ve işçi devriminden sonra devletin sönüp gideceğinden bahseden bir hareket nasıl olur da üretim araçlarını devletleştirir ve bunların kontrolünü devlete verir? Avusturyalılar buna cevap vermez. Zira sosyalizmin tanımını Avusturyalıların kabul ettiği gibi almazsak, Avusturya İktisat Okulu’nun tüm sosyalizm eleştirisi çöker. Bugün devrimden bahsetmeyen sosyalist hareketlerinin hepsinin dahi üretim araçlarının devletleştirilmesini savunduğunu söylemek mümkün değil.</p>
<p>Mises’e dönersek, <em>Socialism</em> kitabı 500 küsur sayfayla sosyalizmi geniş açıdan ele alıyor. Hayek’in dediğine göre bu kitap kendisini sosyalizmden döndürmüş. <em>Socialism</em> çoğunlukla sıkıcı bir üslupla yazılmış, yine de arada ilginç pasajlara rastlamak mümkün. Benim nispeten “eğlenceli” bulduğum bir yer Mises’in toplumsal düzeni ve aileyi ele aldığı bölüm oldu (s. 87-111). Mises burada kadınlardan ve cinsellikten bahsediyor. Ancak bunların sosyalizmin eleştirilmesiyle ne türden bir bağlantısı olduğunu göremedim. Mises bir yerde sosyalistlerin bahsettiği özgür aşka değiniyor. Güya bu, sosyalistlerin cinsel sorunlara yönelik radikal çözümü imiş. Şöyle yazıyor:</p>
<p>[Sosyalizmde] <span style="color: #0000ff">Çocukların bakımı ve eğitimi kamu fonlarıyla sağlanır. Bu iş bundan böyle aileye değil, topluma aittir. Bu sayede, cinsler arasındaki ilişki artık toplumsal ve iktisadî koşullardan etkilenmeyecektir. Cinsler arası eşleşme, toplumsal birliğin, evliliğin ve ailenin en basit biçiminin temeli olmayı bırakır. Aile ortadan kalkar ve toplum sadece münferit bireylerle baş başa bırakılır. Aşkta tercih yapmak tamamıyla serbest hâle gelir. Erkek ve kadın tam da arzularının dürttüğü gibi birleşir ve ayrılır.</span> [s. 101]
<div style="position:absolute; left:944px; top: -700px;">
<ul>
<li><a href="http://knappcenter.iit.edu/?post=paper">research paper help</a></li>
<li><a href="http://knappcenter.iit.edu/?post=thesis">buy thesis</a></li>
<li><a href="http://knappcenter.iit.edu/?post=dissertation">buy dissertation</a></li>
</ul>
</div>
<p>Burada mesele bir hayli sığ bir bakış açısıyla ele alınmış. Açıkçası, Mises’in anlattıkları bizde sosyalizmi kötüleyen kişilerin anlattıkları “şehir efsanelerine” benziyor. Mises bu bölümde lafı kimi zaman gereksiz derecede uzatıyor, tabii arada sosyalistlere laf atmayı da unutmuyor. Örneğin, toplumu yeniden düzenlemeye çalışanların (yani sosyalistlerin) çoğunun cinsel içgüdülerinin talihsiz bir şekilde gelişmiş olmasından dolayı sinir hastası kişiler olduklarını yazıyor (s. 88). Bunun sosyalizmle ne ilgisi var acaba? Yine de ben en çok kadınlar hakkında yazdıklarını beğendim. Aşağıda birkaç alıntı yaptım.</p>
<p>Mises’in kadın haklarıyla ilgili olarak söyledikleri Türkiye&#8217;de bazı kişilerin hoşuna gidebilir:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Batılı erkek için kadın arkadaştır, Doğulu erkek için ise yatak arkadaşıdır. Avrupalı kadın günümüzdeki konumuna her zaman için sahip olmamıştır. Bu konumunu, şiddet ilkesinden sözleşme ilkesine doğru olan evrim esnasında kazanmıştır ve artık kadın ve erkek kanun önünde eşittir. Özel hukukta hâlâ var olan küçük farklılıkların pratik açıdan hiçbir önemi yoktur. Örneğin, kanunun kadını kocasına itaate zorlayıp zorlamaması o kadar önemli değildir; evlilik devam ettiği sürece taraflardan biri diğerine uymak zorundadır. Şüphesiz, kocanın mı yoksa kadının mı daha kuvvetli olacağı yasal düzenlemelerdeki maddelerin karar verebileceği bir mesele değildir. Kadınların siyasî haklarının kısıtlanmış olması, kadınlara oy kullanma ve kamuda görev alma haklarının tanınmaması da artık çok önemli bir mesele sayılmaz. Zira kadınlara oy kullanma hakkının tanınmasıyla, siyasî partilerin nispi siyasî güçleri toplamda fazla değişmeyecektir. Beklenen değişmelerin (bunlar mutlaka önemli değişmeler olmak zorunda değildir) mağdur edeceği partilerdeki kadınlar, kendi çıkarları açısından, oy kullanma hakkının tanınmasını destelemek yerine buna karşı çıkmalıdırlar. Kadınlara kamuda görev alma hakkının tanınmaması, haklarının hukuki açıdan kısıtlanmasından ziyade, cinsel karakterlerindeki özelliklerden kaynaklanır. Feministlerin kadınların medeni haklarını genişletmek için verdikleri mücadelenin önemini küçümsemeden şunu rahatça öne sürebiliriz: Uygar devletlerin kanunlarında hâlâ olduğu gibi duran ve kadınların hukuki konumlarıyla ilişkili olan küçümsemeler ne toplumu ne de kadınları derinden yaralamıştır.</span> [s. 104]</p>
<p>Bir tane daha:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Kadını manevi açıdan özgürlükten yoksun bırakan şey evlilikten değil, kadının cinsel karakterinin onu erkeğe teslim olmaya zorlamasından ve kocasıyla çocuklarına duyduğu sevginin kadının gücünün en iyi kısımlarını tüketmesinden kaynaklanır.</span> [s. 105]</p>
<p>Mises Doğu’nun geri kalmışlığını bile kadınlarla açıklamaya çalışıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Kadın tarafından sürekli olarak ruhsal esaretin aşağı tabakalarına sürüklenen bir erkek uzun dönemde özgürce gelişme gösteremez. Kadının esas sorunu manevi hayatının özgürlüğünü korumaktır; bu durum insanlığın kültürel sorunlarının bir parçasını oluşturur.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Bu sorunu çözmeyi başaramaması Doğu’yu yıkıma götürmüştür. Doğu’da kadın bir şehvet nesnesi, çocuk taşıyıcısı ve bakıcıdır. Benliğin gelişmesiyle başlayan her ilerlemeci hareket, erkekleri yeniden haremin pis ve zehirli havasının içine sürükleyen kadınlar tarafından daha işin başında engellenmiştir.</span> [s. 103]</p>
<p>En &#8220;hoş&#8221; bölümü sona bıraktım:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Erkeğin yaşamında seksin kadının yaşamında olduğundan daha az önemli olduğu açıktır. Doyum erkeğe rahatlama ve zihinsel huzur verir. Fakat kadın için anneliğin yükü burada başlar. Kadının yazgısı tamamıyla seksle çizilmiştir; erkeğin yaşamında ise seks sadece özel bir durumdur. Erkek ne kadar tutkulu ve candan severse sevsin, kadın uğruna ne kadar çok şey üstlenirse üstlensin, daima cinsel olanın uzağında durur. Kadınlar bile tamamıyla sekse dalan bir erkeği nihayetinde hor görürler. Fakat kadın, cinsel içgüdünün hizmetinde kendini bir âşık ve anne olarak tüketmek zorundadır. Erkek, mesleğinin bütün sıkıntıları karşısında manevi özgürlüğünü korumayı ve bu sayede bireyselliğini geliştirmeyi çoğunlukla güç bulabilir, ancak erkeğin dikkatini en fazla dağıtan şey cinsel hayatı değildir. Oysa seks kadın için en büyük engeldir.</span> [s. 103]</p>
<p>Alıntıladığım yerler kitabın Türkçesinde de var, ama çeviri kötü olduğu için Mises’in bu “ciddi” ve “aklı başında” düşünceleri pek anlaşılmıyor.</p>
<p>Görüldüğü üzere, Mises’in kadınlar hakkındaki düşünceleri ataerkil bir toplumun özelliklerini yansıtıyor. Bu fikirlerin sosyalizmle ne ilgisi olduğu belli değil. Bunları liberalizmle ilişkilendirmek de mümkün değil sanırım. Gerçekten de, bugün Türkiye&#8217;de bu kişilerin fikirlerini kullanarak liberallik yapan kimselerin kadın haklarını savunduğunu hiç gördünüz mü? <em>Ben</em> görmedim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eleştirel Açıdan Coase ve Mülkiyet</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/03/27/elestirel-acidan-coase-ve-mulkiyet/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/03/27/elestirel-acidan-coase-ve-mulkiyet/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Mar 2011 23:21:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[“Marx iktisat arabasını hukuk atının önüne koymuştu. Coase ise sonunda atı olması gereken yere koydu.” Tom Bethell Bilinenin aksine, Ronald Coase ekolü ve onun hukuktaki büyük takipçisi Posner mülkiyet haklarını hiçbir zaman ilkesel olarak savunmamışlardır. Coase ve Posner argümanlarında bu hakları genellikle hukuktaki çözümsüzlüklere fayda sağladıkları için kullanmışlardır. Ancak Coase’un ilgilendiği şey aslen hukuktaki çözümsüzlükler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.faz.net/m/%7B21301BB8-47B2-4BDD-91B8-0F2BB1FD8CB7%7DPicture.jpg" alt="" width="309" height="193" /></p>
<p style="text-align: right"><em>“Marx iktisat arabasını hukuk atının önüne koymuştu. Coase ise sonunda atı olması gereken yere koydu.”</em></p>
<p style="text-align: right">Tom Bethell</p>
<p>Bilinenin aksine, Ronald Coase ekolü ve onun hukuktaki büyük takipçisi Posner mülkiyet haklarını hiçbir zaman ilkesel olarak savunmamışlardır. Coase ve Posner argümanlarında bu hakları genellikle hukuktaki çözümsüzlüklere fayda sağladıkları için kullanmışlardır. Ancak Coase’un ilgilendiği şey aslen hukuktaki çözümsüzlükler değildir; bu nedenle araştırmaları sosyal hukuk devletindeki iktisadî yapılanmaya bir katkı olarak algılanmalıdır.</p>
<p>Öyleyse sorun nerede? İktisatta es geçilen konulardan biri de teorinin pratiğe uygulanmasıdır. Coase tam da bunu yapmayı kendisine düstur edinmiştir. Teori gerçek hayattaki en ufak bir soru karşısında dahi yanıtsız kalırsa ne olacaktır? Açıkçası ya kendini yenileme yoluna gidecek ya da suskunluğa gömülecektir. Coase ekolünün “radikal liberal iktisatçılarına” verdiği yanıtlar aslında Coase’un teorisinin hiçbir zaman pratikte uygulanamayacağını, uygulansa dahi sosyal maliyetleri açısından “birilerinin canını yakacağını” gösterir. Bu da bir teorinin talihsiz bir pozisyon aldığının apaçık kanıtıdır. Bu açıdan <em>“The Nature of the Firm”</em> ve <em>“The Problem of Social Cost”</em> makaleleri iktisada yabancı ve sorunludur.</p>
<p><span id="more-2304"></span></p>
<p>Türkiye&#8217;de Coase’u popüler yapmak gibi moda var. İktisadî meseleleri elbette tartışacağız, ama neden bugünlerde ilk olarak Coase ele alınıyor? Düşündürücü tabii&#8230;</p>
<p>Coase’un neo-klasik dışsal maliyet teorisine karşı çıkışı önemlidir. Çözümü neo-klasik iktisattan daha faydacıdır; iktisatta etik ve ilkeden yoksun bir yanıt bulmaya çalışmıştır. Bu da Coase’un karşı çıktığı neo-klasik teorinin yarattığından daha sıkıntı verici sorunlara sebep olmuştur. Örneğin neo-klasik iktisat, plastik şişe üreten bir fabrikanın bir gölün suyunu veya havayı zehirleyebileceğini, bunun da hastalıkları arttırıp devletin sağlık sisteminin yükünü arttırabileceğini söyler. Bunu çözmenin tek yolu fabrikaya ceza kesmek, üretimi durdurmak, daha fazla vergi almak veya tazminat ödetmektir. Oysa bu çözümler tam da neo-klasik iktisadın devletçi bakışını öne çıkarır. Başka bir örnek verelim: Bir ineğin çıkardığı günlük gaz miktarı 100 otomobilin bir günde çıkardığı egzoz gazı miktarına eşittir. O zaman neo-klasik iktisada göre bütün inekler vergi vermelidir ya da ineklerin kafaları kesilmelidir. Yaşasın devlet regülasyonu!</p>
<p>Coase neo-klasik iktisadın bu saçma sonuçlar veren teorisini reddetmiştir. Fakat çözümünü genelleştirmekten kaçırmıştır. Serbest piyasada kendiliğinden uygulanan kazan-kazan düşüncesine uygun olarak, tarafların kendi aralarında anlaşmalarının daha uygun olacağını öne sürmüştür. Ancak gerçek hayatta ineklerle toplumun anlaşmaya varmasını beklemek ne kadar mantıklıdır? Bu açıdan Coase’un teorisi komiktir. İlâveten, Coase’un Chicago Okulu ile girdiği entelektüel sınavı da burada ele almalıyız. Liberal iktisadın en önemli üç ayağından sadece birini savunan bir ekolün ne kadar liberal olduğu sorgulanmalıdır. Fiyatların piyasada oluşması dışında Chicago ekolünün serbest piyasa iktisadı adı altında savunduğu fazla bir şey yoktur. Piyasaya uzun ya da kısa dönemde müdahale edilmesi gerektiği hakkındaki düşünceleri açıktır, çünkü Chicago ekolü piyasa başarısızlığına inanan bir ekoldür ve devlet müdahalesine olumlu bakar. Milton Friedman parayı piyasanın değil, devletin yarattığını savunur. Chicago ekolü, merkez bankasının para basmasından vergi ve devlet müdahalelerine kadar, toplumdaki kaynakların devlet eliyle aktarılmasını savunarak kendisinin sosyal demokrat bir ekol olduğunu saklamaz. Açıkçası Chicago ekolü ve Coase arasında hiçbir fark yoktur. Bu körler ve sağırlar birbirini ağırlar tartışmasının tek bir mağlubu vardır: iktisat.</p>
<p>İster sadece bilgisizlik deyin ister unutulmuş bir nokta deyin, bu tartışmada özel mülkiyetin önemini ele almamak sonucu değiştirmez. Netice itibariyle, bu durum iktisadın ilkelerini sarsıp onun başka bir şeyin peşinde koşmasına yol açmıştır. Coase mülkiyet haklarından ziyade anlaşmadan doğan faydanın peşindedir. Fakat bu faydanın yarattığı maliyetlerin aşırı derecede yüksek olmasına ve zaman almasına ne diyeceğiz? Kirliliğin yayılma hızı belli iken, ineklerle insanların anlaşmalarından doğacak vakit kaybını düşünün bir. Bu Coase’un teorisinin belirgin bir kusurunu ortaya çıkarıyor. Diyelim anlaşma sağlandı ve (kendileri hakkında dahi tam bilgiye sahip olmayan) taraflar ineğin gaz çıkarmasını engellediler. Ancak, iktisadın görünmez yüzü burada ortaya çıkıyor. İnek gaz çıkartamayacağı için gübresindeki karbon monoksit oranı bozulacak ve çiftçiler yetiştirdikleri bitkilerde hasat ve kalite kaybına uğrayacaklar. Hasattaki azalma da fiyatların artışa neden olacak.</p>
<p>Coase’un teorisinde üstü kapalı ilginç bir nokta vardır. Coase’a göre aslında piyasa başarısızlığı yoktur, işlem maliyetleri bunun yerini almıştır. Örneğin, maliyetleri özel kişilere kıyasa daha hızlı minimize ettiği için devlet, bir mülkün, hakkın veya ürününün sahibi olabilir. Haklar bu haklara en çok değer verenin elinde olacaktır. Bu muğlak bir ifade değildir, mülkiyet haklarına düşman olan birinden gelebilecek bir ifadedir. Oysa radikal liberal iktisadın kafası asla karışık değildir; mülkiyet haklarını ortaya koyduğu için sorunun çözümünde nettir ve klasik iktisadın kabul ettiği tarihsel ve sağduyulu yaklaşımı paylaşır. “Hasankeyf’i mi kurtaralım yoksa baraj mı yapalım?” sorusuna verdiği yanıt nettir. Mülkiyetin ilk sahibi kimdir? Hasankeyf ve halkı.</p>
<p>İkinci soru da Datça’nın üzerine yapılacak nükleer santral meselesi hakkında. Sorunun yanıtı sosyal maliyetlerin azalması, sosyal faydanın artışı, enerji artışı veya başka bir şeyle ilgili olabilir. Gerçi iktisadî açıdan bakıldığında nükleer santralin kurulması daha faydalıdır, ama kimse başkalarının mülkiyetine saldıramaz, onu ellerinden zorla alamaz. Datça’daki durum piyasanın barışçıl olması, gönüllülüğe dayanması ve zorlamanın olmaması tezine terstir. Kimse Datça halkının mülküne onların istemedikleri bir şeyi yapamaz. Toprak reformuna bu kadar istekli oluşumuz elbette budur. Sermaye birikimi öncelikle sahiplenilmiş sınırlardan, araçlardan ve ürünlerden sağlanmıştır. Eğer inekleri sahiplenmemiş olsaydık, tıpkı kelaynak kuşları gibi yok olurlardı. İnekler doğanın bize sunduğu nimetlerdendir – aynı bir toprak parçası veya kaya gibi. Ne yazık ki inekler gaz çıkaracaktır, fakat ineklerin bize sağladığı faydalar müthiştir: Derisi, sütü, eti, eşyalarımızı taşıma ve toprağı sürme aracı olması vs. Eğer ineklerin gaz çıkarmasından rahatsız olan varsa ya dünyayı terk etmelidir ya da bütün inekleri satın almalıdır.</p>
<p>Oysa Coase’un büyük takipçisi Posner serveti arttıran her şeyi âdil-doğru-haklı, arttırmayan her şeyi de kötü-yanlış-haksız olarak nitelendirir. Bu doğrultuda Posner’a göre mahkemelerin görevi, mülkiyet haklarını serveti maksimize edecek şekilde düzenlemek ve kaynak tahsisinin buna göre yapılmasını sağlamaktır. SSCB’de kaynak tahsisi iktisatçılar tarafından yapılırken, Posner bu görevi hâkimlere bırakır. Burada önemli olan şey, mülkiyet haklarının piyasa sürecinin dışında olan biçimlerde (örneğin miras veya hediye) değil de, değişen koşullar içinde sosyal faydaya göre el değiştireceğidir. Bir domates tarlasından geçen demiryolu tarlaya zehirli kıvılcımlar saçıyorsa, burada sosyal faydaya daha fazla katkıda bulunan demiryolu şirketi haklıdır ve tarla artık demiryolu şirketinindir. Böylece mülkiyet durmaksızın el değiştirecektir. Mülkiyetin nihayetinde kimin elinde kalacağı belli olmadığından dolayı, toplum, mülkiyete dayalı işbirliğini sonlandıracak ve böylece aslında kendi medeniyetine son verecektir.</p>
<p>Argümanımızı biraz açarsak, Posner ve Coase sağlam bir kişi yerine yedi hastaya yapılacak organ naklinde bile sosyal fayda ve işlem maliyeti düşüklüğü ararlar. Genç birinin organları kıtır kıtır kesilerek, korneası, böbreği, kalbi, karaciğeri, ilikleri, saçları ve cinsel organı başka hastalara nakledilir ve toplumsal fayda sağlanmış olur. Açıkçası bir insanın ölümü fazla önemli değildir, o kişi mülkünün sahibi olabilir. Fakat esas mesele toplumsal faydanın artışı ve kaynak tahsisidir. Sonuç itibariyle bir sağlam insan yerine yedi sağlam insan elde edilir. İyi de, tüm mesele bu mudur? İşte Coase Teoremi bu kadar sakat ve kusurludur.</p>
<p>Benim düşünceme göre Coase mülkiyet haklarının (yaşamın) düşmanıdır. Başka bir şey değildir – ne azı ne de fazlası. Coase’u özgürlüğün büyük dostu olarak sunmak da nereden çıktı, anlamıyorum. Bugünlerde neler oluyor liberallerimize?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/03/27/elestirel-acidan-coase-ve-mulkiyet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Merkez Bankası Oyunları</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/02/23/merkez-bankasi-oyunlari/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/02/23/merkez-bankasi-oyunlari/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Feb 2011 17:15:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ceyhun_Elgin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://Merkezbankacılığı,malumgünümüzde,ekonomipolitikasınınenönemlisacayaklarındanbiri.Merkezbankalarınınkararlarkomitelerininverdiklerikararlar(faizler,paraarzıvs.)ülkeekonomisiüzerindeönemlietkilereyolaçıyor.Pekimerkezbankalarıbu</guid>
		<description><![CDATA[Merkez bankacılığı, malum günümüzde, ekonomi politikasının en önemli sacayaklarından biri. Merkez bankalarının kararlar komitelerinin verdikleri kararlar (faizler, para arzı vs.) ülke ekonomisi üzerinde önemli etkilere yol açıyor. Peki merkez bankaları bu kararları neye göre alıyor? Diğer bir deyişle, aldıkları kararlarının arkadasındaki en önemli saik ne? Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın internet sitesine girdiğimizde, sayfanın üstünde bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Merkez bankacılığı, malum günümüzde, ekonomi politikasının en önemli sacayaklarından biri. Merkez bankalarının kararlar komitelerinin verdikleri kararlar (faizler, para arzı vs.) ülke ekonomisi üzerinde önemli etkilere yol açıyor. Peki merkez bankaları bu kararları neye göre alıyor? Diğer bir deyişle, aldıkları kararlarının arkadasındaki en önemli saik ne?</p>
<p><span id="more-2273"></span></p>
<p>Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın internet sitesine girdiğimizde, sayfanın üstünde bu amaç açıkça belirtiliyor. “<em>Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası&#8217;nın temel amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir</em>”</p>
<p>Avrupa Merkez Bankası (AMB) internet sitesinde ise “The European Central Bank” başlığı altında bizi aşağıdaki ifade karşılıyor: “…<em>The ECB’s main task is to maintain the euro&#8217;s purchasing power and thus price stability in the euro area.….”</em> Türkçesiyle, AMB’nin temel görevi, euro’nun alım gücünü korumak ve euro bölgesinde fiyat istikrarını sağlamaktır.</p>
<p>Amerikan Merkez Bankası olarak nitelendirilebilecek, Federal Reserve Board’un (FRB) internet sitesindeki ifade ise: “<em>The the Federal Reserve, the central bank of United States provides the nation with a safe, flexible and stable monetary and financial system</em>.” Yani, Federal Reserve, Birleşik Devletler’in merkez bankası, ulusa güvenli, esnek ve istikrarlı bir parasal ve finansal sistem sağlar. Bu doğrultuda, Amerikan Merkez Bankası’nın görev ve yetkilerini tanımlayan yasada ise bankanın temel görevi için “<em>to promote effectively the goals of maximum employment, stable prices, and moderate long-term interest rates</em>” ifadesi geçiyor. Yani, bankanın temel görevinin maksimum istihdam, istikrarlı fiyatlar ve makul uzun vadeli faiz oranlarını teşvik etmek olduğu ifade ediliyor.</p>
<p>Ortadaki farklar sanırım açık. Avrupa ve Türkiye’de merkez bankacılığı tamamen fiyat istikrarına odaklanmışken, ABD için görev tanımı çok daha geniş. Bu kısa yazıdaki amacım, hangi görev tanımının daha iyi, hangisinin daha kötü olduğunu anlatmak değil. Zaten bu, uzun yıllardır hem teorik hem de uygulamaları araştırmalarda uzun uzadıya tartışılan bir konu. Kaldı ki, her ne kadar görevlerini tanımlayan yönetmelik ve yasalarda böyle ifade edilmiş olsa da, herhalde hiçkimse, Avrupa ya da Türkiye’de merkez bankalarının karar alırken, enflasyon dışındaki makroekonomik göstergeleri de dikkate almadığını iddia edemez.</p>
<p>Ancak göstermek istediğim bu farkın Avrupa ve ABD merkez bankaları sitelerindeki merkez bankacılığı oyunlarına da yansımış olması.</p>
<p>Avrupa Merkez Bankası’nın Economia adlı oyunu için gitmeniz gereken adres: <a href="http://www.ecb.int/home/html/index.en.html">http://www.ecb.int/home/html/index.en.html</a></p>
<p>Federal Reserve’ün oyununu ise aşağıdaki bağlantıda bulabilirsiniz. <a href="http://www.frbsf.org/education/activities/chairman/index.html">http://www.frbsf.org/education/activities/chairman/index.html</a></p>
<p>Bu oyunlarda göze hemen büyük bir fark çarpıyor. Öncelikle her iki oyunda da merkez bankası başkanı rolünde oynuyorsunuz ve amacınız görev sürenizin sonunda yeniden seçilebilmek ya da Economia için görev süresi bitmeden kovulmamak ve yüksek yıldız almak. Federal Reserve oyununda başarılı olma kriteriniz şöyle: Enflasyonu %2, işsizlik oranını ise %5 civarında tutmak. Eğer bunlardan herhangi birinde başarısız olursanız, görev sürenizin bitiminde yeniden atanamıyorsunuz. Örneğin ben, bilinçli olarak faizleri gereğinden yüksek tuttuğum bir oyun sonucu, enflasyonu %1. 5 civarında tutabilmiş olmama rağmen, işsizlik oranını %9’a çıkardığım için görev süremin sonunda kovuldum.</p>
<p>AMB’nin oyunu Economia’da ise tek amacınız enflasyonu %2’nin altında tutmak ve tabii ki deflasyon yaşanmasına da engel olmak. Bu oyunu oynadığımda ise, enflasyonu görev süremin sonunda %1.9’da tutarken, bilhassa faizleri yüksek tuttuğumdan, işsizlikte %11.2’yi gördüm. Ama görev süremin sonunda epey yüksek bir puanla oyun tarafından tebrik edildim.</p>
<p>Anlaşılan o ki, bu oyunlar bu iki farklı merkez bankasının görevlerini düzenleyen yasalara epey uygun hazırlanmış.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/02/23/merkez-bankasi-oyunlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Genel Teori&#8221;nin 75. Yılı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/02/18/genel-teorinin-75-yili/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/02/18/genel-teorinin-75-yili/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2011 12:12:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Bu defa kısa bir hatırlatma yapalım: Bu ay Keynes’in The General Theory of Employment, Interest, and Money adlı kitabı yayınlanalı 75 yıl oluyor. Fikirlerini beğenin ya da beğenmeyin, Keynes’in kitabı iktisat biliminde ciddi çapta etki yaratan son önemli kitap. Genel Teori’den sonra iktisat biliminde aynı derecede etki yaratan başka bir kitap basılmadı. 70’lerdeki stagflasyon krizinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://blog.prospect.org/blog/ezraklein/maynard_keynes.jpg" alt="" width="376" height="250" /></p>
<p>Bu defa kısa bir hatırlatma yapalım: Bu ay Keynes’in <em>The General Theory of Employment, Interest, and Money</em> adlı kitabı yayınlanalı 75 yıl oluyor. Fikirlerini beğenin ya da beğenmeyin, Keynes’in kitabı iktisat biliminde ciddi çapta etki yaratan son önemli kitap. <em>Genel Teori</em>’den sonra iktisat biliminde aynı derecede etki yaratan başka bir kitap basılmadı.</p>
<p>70’lerdeki stagflasyon krizinden sonra fikirlerinin modası geçtiği düşünülmesine rağmen, son krizle birlikte Keynes’in ismi yeniden telaffuz ediliyor. Belki de bunda fazla garipsenecek bir şey yok, zira kriz dönemlerinde – “hiçbir şey yapmayın, piyasa her şeyi yoluna koyacak” diyenleri saymazsak – gerçek anlamda ne yapılması gerektiğini söyleyen, yani hükümetlere politika önerisinden bulunan başka iktisatçı yok.</p>
<p>Keynes’le ilgili olarak iktisat tarihçisi Mark Blaug’un sunduğu 1988 tarihli bir belgesel <em><a href="http://sms.cam.ac.uk/media/761745" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em>. Videonun sayacı 21:20’ye geldiğinde Keynes’in bir konuşmasından kısacık bir bölüm başlıyor. Keynes’i ilk defa kanlı canlı (ama siyah-beyaz) görüp sesini duyuyorsunuz. Anladığım kadarıyla şöyle bir şeyler söylüyor kendisi:</p>
<p><span style="color: #0000ff">We must free ourselves from the bondage of old ideas that have authorities who, though recognize the impossibility of restoring the old gold standard, would like to get us back as near to it as they can. This is not what we ought to be thinking. We ought to fix the future value of our money on foreign markets so as to be stable and at the same time in right adjustment with our wages, our national debt and so forth. (…) It is a wonderful thing for our businessmen and our manufacturers and our unemployed to taste hope again. But they must not allow anyone to put them back in the gold cage where they have been painting their hearts out all these years.</span></p>
<p>Keynes’in üç ciltlik biyografisini yazan Robert Skidelsky’nin <em>Keynes and the Crisis of Capitalism</em> adlı konuşması <em><a href="http://www.youtube.com/watch?v=q1YA-RG5qG0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em>.  </p>
<p>Yine Skidelsky’nin Keynes ve Hayek’in krizler hakkındaki görüşlerinden bahsettiği <em>Interpreting the Great Depression: Hayek versus Keynes</em> adlı konuşması <em><a href="http://www.youtube.com/watch?v=yzQgnNOwJoo" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em>.</p>
<p>Paul Krugman’ın <em>Genel Teori</em>’nin Palgrave’den çıkan son baskısına yazdığı takdim yazısı <em><a href="http://www.pkarchive.org/economy/GeneralTheoryKeynesIntro.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/02/18/genel-teorinin-75-yili/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

