<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat &#187; İktisat Teorisi</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/category/iktisat-teorisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 May 2012 06:01:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Eğitimli İşsizlik</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/05/10/egitimli-issizlik/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/05/10/egitimli-issizlik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 May 2012 12:34:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Idil Bilgic Alpaslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İşgücü Piyasaları]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3496</guid>
		<description><![CDATA[Bir ülkedeki ortalama eğitim seviyesiyle genel ekonomik durum arasında, literatürde sıkça incelenen önemli bir ilişki vardır. Ekonomistlerin eğitim düzeyi ve eğitimin niteliği ile ilgilenmesinin temel iki nedeni vardır. Bunlardan ilki eğitim düzeyi ile ekonomik büyüme arasındaki pozitif korelasyondur. İkincisi ise eğitimin işsizlik riskini düşürerek, ekonominin geneline yaptığı olumlu katkıdır. Ekonomik büyüme ile eğitim seviyesi arasındaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ülkedeki ortalama eğitim seviyesiyle genel ekonomik durum arasında, literatürde sıkça incelenen önemli bir ilişki vardır. Ekonomistlerin eğitim düzeyi ve eğitimin niteliği ile ilgilenmesinin temel iki nedeni vardır. Bunlardan ilki eğitim düzeyi ile ekonomik büyüme arasındaki pozitif korelasyondur. İkincisi ise eğitimin işsizlik riskini düşürerek, ekonominin geneline yaptığı olumlu katkıdır.</p>
<p>Ekonomik büyüme ile eğitim seviyesi arasındaki ilişki hem mikro hem de makro perspektiften incelenebilir. Eğitimin kişilerin kazançları üzerindeki etkisi, mikro yaklaşıma iyi bir örnektir. Krueger ve Lindahl 2001 yılında yayınladıklar makalede [<a title="Krueger and Lindahl" href="http://www.unibg.it/dati/corsi/91015/49249-JEL%202000_kruegerlindahl.pdf" target="_blank">1</a>] 42 ülke için ülkedeki ortalama eğitim süresi ile kişilerin kazançları arasındaki ilişkiyi incelemişler ve iki değişken arasındaki pozitif ilişkiyi göstermişlerdir.</p>
<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3497" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil1.jpg" alt="" width="819" height="460" /></a></p>
<p><span id="more-3496"></span></p>
<p>Makro perpektiften baktığımızda ise eğitim düzeyi ile çıktıdaki artış arasındaki ilişki önemli ve kayda değerdir. Barro tarafından yazılan makale [<a title="Barro" href="http://www.oecd.org/dataoecd/5/49/1825455.pdf" target="_blank">2</a>], konunun incelendiği önemli bir referanstır. 100 ülkenin 1960 ve 1995 yılları arasında incelendiği makalede, 25 ve daha üzerindeki yaştaki erkeklerin ortaokul ve üzeri düzeylerde aldıkları eğitim arttıkça, ekonomik büyümenin bu durumdan olumlu etkilendiği gösterilmiştir.</p>
<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3500" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil2.jpg" alt="" width="390" height="338" /></a></p>
<p>Bu durum, hem kamu hem de özel sektör tarafından eğitim alanına yapılan yatırımların ekonomik fayda sağladığını ve hem doğrudan, hem de yaratılan dışsallıklar etkisiyle pozitif sonuçlara yol açtığını göstermektedir. En başta da belirtildiği üzere, eğitimin ekonomik alana etki ettiği bir diğer önemli kanal da işsizlik riskinin azaltılmasına olan katkısıdır. Mincer&#8217;in seminer makalesinin [<a title="Mincer" href="http://www.nber.org/papers/w3838" target="_blank">3</a>] açılış cümlesi şudur: &#8220;A major benefit of education is the lower risk of unemployment at higher educational levels.&#8221; Alınan eğitim seviyesi arttıkça işsiz kalmanın süresinden çok, işsizlik riskinin azaldığı çeşitli çalışmalarda da gösterilmiştir. Ancak, son zamanlarda dünya çapında yaşanan çeşitli gelişmeler bu çok tanıdık bilginin sorgulanmasını gerekli kılmaktadır.</p>
<p>Bazı Avrupa ülkeleri ve Türkiye için veriler incelendiğinde, 1960&#8242;dan bu yana ortalama okulda kalma süresinin her yerde arttığını görüyoruz. İşsizlik verileri incelendiğinde ise ilkokul mezunları arasındaki işsizlik oranı azalırken, lise ve dengi okul mezunlarında işsizlik oranının devamlı arttığı görülmekte. Bu durumun çok basit bir açıklaması var: Tüm ülkelerde insanlar daha eğitimli hale geliyorlar ve düşük eğitimliler işgücünden çıktıklarından, az eğitimlilerin işsizlik oranları azalıyor. Buna karşılık, daha yüksek eğitim sahibi olanlarda işsizlik oranları artıyor. Bu durum Mincer&#8217;in ve diğer bir çok yazarın bahsettiği, eğitimin işsizlik riskini azalttığı hipotezine ters bir durum. Eğittiğimiz kadar insana iş sağlayamadığımız ve beceri uyumsuzluklarını gideremediğimiz için, gittikçe daha çok eğitimli insan işsiz kalıyor.</p>
<p>Geçenlerde AP&#8217;ye düşen bir haber oldukça ilgi çekiciydi. Bu haberde ABD&#8217;deki üniversite mezunlarının nasıl işsiz kaldıkları ve bunun sonucu olarak da çok düşük ücretlerle hizmetler sektöründe barmenlik, garsonluk, komilik, vb. işler yaparak hayatta kalmaya çalıştıkları anlatılıyordu. [<a title="AP_jobless" href="http://finance.yahoo.com/news/1-2-graduates-jobless-underemployed-140300522.html" target="_blank">4</a>] Kariyer danışmanları ile durumu çözmek üzere konuşan gençlerin yaygın olarak aldıkları bir tavsiye, lisansüstü seviyesinde eğitimlerine devam etmeleri yönünde oluyor. Bu ise durumu daha da kötüleştiriyor çünkü başlangıç seviyesi için fazla kalifiye hale gelen ancak iş tecrübesi olmayan gençler, hayattaki beklentilerinden çok daha azı ile yetinmek zorunda kalıyorlar.</p>
<p>2008 krizinden bu yana herkes genç işsizliğinden bahsetse de, son zamanlarda bu konu iyiden iyiye gündemi meşgul eder hale geldi. 2010 Aralık ayında Tunus&#8217;ta fitili ateşlenen Arap Baharı&#8217;nın önemli nedenlerinden birinin eğitimli gençlerin işsizliği olduğu, Dünya Bankası tarafından da kabul ediliyor. Kriz ile ortaya çıkan diğer bir yapısal sorun da, bölge genelindeki beceri uyumsuzluğu problemi. Dünya Bankası ve yerel otoriteler konunun çözümünü çeşitli toplantılarda tartışmaktalar. Ancak beceri uyumsuzluğu sorunu sadece Kuzey Afrika ve Orta Doğu&#8217;da değil, Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş ülkelerde de ciddi bir problem teşkil ediyor. Özellikle küresel krizin ardından ABD&#8217;de işlerin gerektirdiği eğitim seviyesi ile kişilerin sahip oldukları eğitim seviyesi arasındaki fark ciddi bir şekilde açılmakta. Beceri uyumsuzluğunun daha yüksek olduğu metropoller, işsizliğin de daha yüksek olduğu yerler olarak göze çarpıyor.</p>
<p><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil3.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3507" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/05/sekil3.jpg" alt="" width="710" height="487" /></a></p>
<p>Görüldüğü üzere yıllardır eğitim alarak işsizlik ihtimalini düşürmeyi uman gençlerin, beklentilerine ulaşamamalarının çok ciddi sonuçları oluyor. Elbette işsizliğin her türlüsü çok vahim bir sorun teşkil ediyor ancak mantar gibi açılan üniversitelerin pek de işe yaramayan nice bölümünde eğitilen ve beklentileri şişirilen gençler, beklentilerinin balon olduğunu görünce sorun masabaşında çözülebilecek bir sorun olmaktan çıkıyor. Bu sorunun çözümü için ekonomilerin gidişatları iyi takip edilmeli ve yeni açılacak bölümler yükselen sektörlere yönelik olmalı. Eğitimde karar alma mekanizmaları, ekonomideki hızla değişen şartlara uyacak şekilde yeniden tasarlanmalı. Eğitimle ilgili yanlış kararlar ciddi sonuçlara yol açabildiği gibi, eğitime yapılan doğru yatırımlar da büyümeyi destekleyerek daha fazla iş potansiyeli yaratabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Krueger and Lindahl, &#8220;Education for Growth: Why and For Whom?&#8221;, Journal of Economic Literature, 2001.</p>
<p>[2] Barro, &#8220;Education and Economic Growth&#8221;, 2002.</p>
<p>[3] Mincer, &#8220;Education and Unemployment&#8221;, NBER Working Papers, 1991.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/05/10/egitimli-issizlik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üreticiler Soruyor: Âdil Fiyat Nedir ve Tüketiciler Neden Mağdur Rolü Oynar?</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/05/08/ureticiler-soruyor-adil-fiyat-nedir-ve-tuketiciler-neden-magdur-rolu-oynar/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/05/08/ureticiler-soruyor-adil-fiyat-nedir-ve-tuketiciler-neden-magdur-rolu-oynar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 May 2012 00:23:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3485</guid>
		<description><![CDATA[Üreticileri Koruma Derneği’nin Bildirisi: “Serkan Kiremit geçenlerde bir fotoğrafçıya tabetmesi için fotoğraflarını vermiştir. Daha sonra fotoğraflarını almak için gittiğinde, kendisinin hesap ettiği miktardan yaklaşık 10-20 kat aşağıda fiyat vermiş olan fotoğrafçıyı, aklından geçenleri söylemeyerek ve tabettiği fotoğraflara âdil fiyattan daha aşağıda ödeme yaparak kandırmıştır. Serkan Kiremit’in aklından geçen fiyat 15 ile 5 bin lira arasındayken, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://interspire-developers.com/wp-content/uploads/2010/11/shopping_cart_racing.png" alt="" width="216" height="195" /></p>
<p><span style="color: #000000"><em>Üreticileri Koruma Derneği’nin Bildirisi: “Serkan Kiremit geçenlerde bir fotoğrafçıya tabetmesi için fotoğraflarını vermiştir. Daha sonra fotoğraflarını almak için gittiğinde, kendisinin hesap ettiği miktardan yaklaşık 10-20 kat aşağıda fiyat vermiş olan fotoğrafçıyı, aklından geçenleri söylemeyerek ve tabettiği fotoğraflara âdil fiyattan daha aşağıda ödeme yaparak kandırmıştır. Serkan Kiremit’in aklından geçen fiyat 15 ile 5 bin lira arasındayken, fotoğrafçıya onun talep ettiği 500 lirayı ödemiştir. Bu hem haksızlıktır hem de hilekârlıktır. Çünkü aklından geçen fiyatı fotoğrafçıya söylemeyerek, onun tam bilgi ve tam rekabet piyasasından uzaklaşmasına neden olmuştur. Serkan Kiremit böyle davranmakla rasyonellikten uzaklaşmış ve ekonominin dengesini altüst etmiştir. Tüm piyasa aktörlerinin bilgisine.”</em></span></p>
<p><span id="more-3485"></span></p>
<p><span style="color: #000000">Bütün üreticiler adına haykırıyoruz. Serkan Kiremit ve onun gibi düşünen bütün tüketiciler bizi aldatıyor. Bizi koruyacak kimse yok. Biz üreticiler, kâr peşinde koşturan, kimsenin iyiliği için özel bir çaba göstermeyen, açgözlülüğümüzün sebep olduğu, sadece kendi faydamızı düşünen bencil kimseleriz. Ama sizin hiç mi suçunuz yok? Bütün günahların ve yozlaşmanın sebebi sadece bizler miyiz? Siz hiç açgözlülüğünüzü, hırsınızı ve çıkarınızı bize – üreticilere – karşı kullanmadınız mı? Elbette kullandınız. Bütün satıcıları aldatmak için kendi vahşi doğanızı donatarak dükkânımıza girmediniz mi, satın alacağınız mala odaklanarak, o malın gerçek fiyatının ne olduğunu bildiğiniz halde – âdil fiyatın ne olduğunu biliyorsunuz ya – malın gerçek değeri altında aldığınızda neden bizi uyarıp paranızın üstünü vermediniz, soruyoruz…</span></p>
<p><span style="color: #000000">Serkan Kiremit sıcacık yatağında yatarken, kız arkadaşıyla gezerken, yemek yerken, çay içerken, yazı yazarken, kitap okurken ve hafta sonunu ailesiyle geçirirken biz ne yapıyorduk biliyor musunuz? Serkan Kiremit’in çayını Seylan adalarından getiriyorduk. O sıcacık yatağında uyurken biz sabah ezanında onun kahvaltısı için ekmek hazırlıyorduk. Kışın ortasında canı çeker diye, seralarda domates üretiyorduk. Arabası için Sibiryalarda ham petrolü benzine dönüştürüyorduk. Sokaklarda yürürken ayağı acımasın diye ayakkabı üretiyorduk. Üşümesin diye elbisesini dikiyorduk ve kız arkadaşına vereceği gülü yetiştirmeye çalışıyorduk. Biz bunu sadece Serkan Kiremit için de yapmıyorduk. Sizin için ve bütün tüketiciler için yapıyorduk. Karşılığında bize verdiğiniz değer bu kadar mı? Doğru, biz malımıza paha biçerken asla size merhamet etmiyorduk. Peki, bizler malları üretirken ve sunarken siz oturduğunuz yerden ne kadar merhamet ettiniz bize? Size hizmet etmek için uğraşıp dururken hanginiz bizlere değerli vaktimizi geri getirebilir? Hanginiz bizim bu üstlendiğimiz riskleri azaltmanın yollarını düşünür? Hiçbirinizin değerli vakti üreticilerin sorunları üzerine yoğunlaşmaz. Çünkü siz, bizden daha çıkarcı ve egoistsiniz. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bütün üreticiler adına haykırıyoruz. Tüketiciler, üreticileri aldatmaya devam ediyor. Bütün emeğimizi ve zamanımızı harcayarak ürettiğimiz mallara talep etmeyerek bizi zor duruma soktunuz. Mallarımızın fiyatını ne kadar düşürürsek düşürelim satın almaya tenezzül bile etmediniz. Bizi iflas ettirerek bütün çalışanlarımızın rızkı ile oynadınız. Bizi çalışkanlığımızdan dolayı desteklemediniz. Mallarımızı alırken hiç güler bir yüzle teşekkür etmediniz. Oysa biz, sizin bütün ihtiyaçlarınıza cevap vermek için gece gündüz çalışmıştık. Karşılığında ne gördük? Kendi çıkarını düşünen, açgözlü ve bencil insanlar. Sizin bizden farkınız ne o zaman? Peki, neden bütün üreticiler kötü, tüketiciler iyi? Neden tüketicileri koruma hakları, kanunları ve dernekleri var? Neden üreticileri koruma derneği yok?</span></p>
<p><span style="color: #000000">Mal sahiplerine karşı kiracıları, işverenlerin yerine işçileri destekleyen, üretenlerin yanında olmak varken grev yapanların haklarını koruyan bir düzen bizim arzuladığımız türden bir düzen olamaz. Biz artık düzenimizi istiyoruz. Yenidünya düzeni, bilinenin aksine bizim için çalışmıyor. Çünkü o üreticilerin ya da büyük sermayenin değil, tüketicilerin ve herkesin düzeni. Ey adaletin sahibi, doğruluğun bekçisi, gücün yegâne temsilcisi, haksızlığın karşısında duran ulu savaşçı, fakirlerin ve sömürülenlerin babası devlet! Nerdesin? Bütün üreticiler adına şikâyetçiyiz. Ürettiğimiz maldan umduğumuzdan daha fazla zevk alan, fayda sağlayan ve tatmin olan bütün müşterilerimizden daha fazla para talep etmekteyiz. Çünkü hiçbiriniz ödediğiniz paradan daha fazla mutlu olduğunuzu bize söylemediniz. Ama hep sizden daha fazla para alarak, kâr yaptığımızı dile getirdiniz. Bu bizim hakkımız ve hakkımızı istiyoruz. Âdil ve gerçek fiyatın ne olduğu bilenlere sesleniyoruz: Çabuk paralarımızı getirin!</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yağma yok! Hiç biriniz bizden araba istememiştiniz, onun yerine at arabalarını desteklemiştiniz. Sizi gidi ilkelciler! Daktiloya karşı bilgisayar klavyesini kullanmamak için İngiltere’de greve gitmiştiniz. Sizi gidi teknoloji düşmanları! Tarımda işinizi kolaylaştıracak biçer-döver makinelerini işimizi kaybedeceğiz diye kırıp dökmüştünüz. Sizi gidi makine kırıcıları! Pamuğu dikenli bitkisinden ayıracak makineyi keşfettiğimizde köleliği de ortadan kaldırmaya çoktan yaklaşmıştık, ama siz onun yerine savaşla köleliği kaldırmayı denediniz. Sizi gidi Yankeeler! Biz aspirini piyasaya sunup hastalıkları azaltmaya çalıştığımızda, siz insanların aczinden yararlandığımızı düşünüp bizi kınadınız. Biz insanları eğlendirmek için spor karşılaşmalarını renklendirmeye uğraşırken, siz bize entelektüellerden daha fazla para kazanan sporcuların hesabını sordunuz. Sizi gidi sosyal adaletçiler!</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yağma yok! Biz yarattık ve siz dağıtacaksınız. Bu yaptıklarınıza hakkınız yok. Çünkü tarihte, bütün yeniliklere karşı direnmiştiniz, bizi küçümsemiş ve gayri ahlâki kişiler olarak görmüştünüz. Bu neyin üzerine bir hak talebi, soruyorum size. Biz yaratırız, siz beğenmezsiniz. Biz geliştiririz ve sonunda siz alırsınız. Bu gönüllülüktür. Arz ve talep tarafından belirlenen bir uzlaşmada kimse kimseyi sömüremez. Çünkü tüketiciler, daha önce akıllarına bile gelmemiş olan şeyi, üreticilerin ve girişimcilerin sayesinde sahip olurlar. O mal keşfedilirken, üretilirken, geliştirilirken ve piyasaya sunulurken ne külfetler çekilmiştir, ne büyük maliyetlere ve risklere katlanılmıştır, bilir misiniz? Tüketicilerin bu konuda (tasarruf yapmak hariç) zahmet çektiği hiç görülmez. O zaman tüketicilerin mağduru oynamalarındaki amaç ne olabilir? Yüksek fiyattan dolayı asabı bozulan alıcı, acaba hiç düşündü mü bu mal keşfedilirken, üretilirken ve satışa sunulurken alınan riskleri ve maliyetleri? Yüksek fiyattan satılıyor denilen bu malın bilgisine daha önce sahip miydiniz? Soruyoruz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Eğer âdil fiyatın ne olduğunu biliyorsanız, ürettiğimiz mal ve hizmetin hangi bilgiyle, hangi zahmetle ve hangi riskler altında gerçekleştiğini de biliyorsunuzdur ve satın aldığınız mal ve hizmetten ne kadar zevk aldığınızı, ne kadar yararlandığınızı ve ne kadar tatmin olduğunuzu da biliyorsunuzdur. Haydi, bakalım, hodri meydan! Kim daha çok sömürmüş görelim. Hesaplar ortada. Yok, biz bu hissiyatları ve karmaşık ilişkileri kâğıda dökemeyiz ve rakamlara dönüştüremeyiz diyorsanız, ben de size Amazon ormanlarında kahve yetiştirmenizi ve sonra bunu Türkiye’ye nakletmenizi ve güzel bir fincanda müşteriye sunmanızı söylerim. Bakalım bir fincan kahveye ödediğiniz fiyatla harcadığınız enerji eşit mi? Brezilya ordaysa, bir fincan kahve de burada.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/05/08/ureticiler-soruyor-adil-fiyat-nedir-ve-tuketiciler-neden-magdur-rolu-oynar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>20</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktisat ve İktisatçı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Apr 2012 11:01:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3450</guid>
		<description><![CDATA[ Aslında gücü elinde bulunduranların kibirlerine karşı bir meydan okuma olan iktisat gerçeğine dikkat edilmezse, iktisadi düşünceler tarihini anlamak mümkün değildir. Bir iktisatçı asla demagogların ve otokratların favorisi olamaz. Onlara göre iktisatçı daima sorun çıkarandır. Ve içten içe iktisatçıların itirazlarının tutarlı olduğuna ne kadar çok inanırlarsa, ondan o kadar çok nefret ederler.  Mises, İnsan Eylemi, s.67 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ivarhagendoorn.com/files/blog/crss-crtn.jpg" alt="" width="460" height="381" /></p>
<p style="text-align: right;"><em><span style="color: #000000;"> Aslında gücü elinde bulunduranların kibirlerine karşı bir meydan okuma olan iktisat gerçeğine dikkat edilmezse, iktisadi düşünceler tarihini anlamak mümkün değildir. Bir iktisatçı asla demagogların ve otokratların favorisi olamaz. Onlara göre iktisatçı daima sorun çıkarandır. Ve içten içe iktisatçıların itirazlarının tutarlı olduğuna ne kadar çok inanırlarsa, ondan o kadar çok nefret ederler.</span></em></p>
<p style="text-align: right;"><span style="color: #000000;"> Mises, <span style="color: #0000ff;"><em><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=NQ==" target="_blank"><span style="color: #0000ff;">İnsan Eylemi</span></a></em></span>, s.67</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat bilgisi aydınlanma döneminin bir disiplinidir. İktisat, insan aklı ile insan eylemlerinin birbirini sürekli desteklediği, içerisinde birçok evrensel kuralın olduğu bir bilimdir. Bu bilim fen bilimlerindeki gibi deneye ve matematiğe ihtiyaç duymadan, sadece her insanda mevcut olan “insan davranışları ile mantığın” iç içe geçtiği bir sosyal bilimdir. Fen bilimleri cansız varlıkların veya aklın dışlandığı ama içgüdülerin yönettiği hayvan ve bitkiler dünyasını inceler. Oysa sosyal bilimler insan davranışlarının mantık çerçevesinde incelendiği, içinde “insan varoluşu” olan bir bilim türüdür.</span></p>
<p align="left"><span id="more-3450"></span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat esasen insanların mübadele ilişkilerini inceleyen özel bir sosyal bilim alanıdır. İnsan sosyal bir varlıktır. Her kişi kendisine ait bir mantığa ve eyleme sahiptir. Hareketsiz biri bile “hareket etmeyen bir davranış” kategorisine sahiptir. Fakat insanlar üç boyutlu evrende tercihte bulunurken, insan bedeni aynı anda farklı yerlerde bulunamaz. Öyleyse zaman kıt bir kaynaktır. Tercih yapmak da bir şeylerden feragat etmek demektir. İnsanlar mübadelede bulunurken bu iki evrensel kuralın etkisi altında davranırlar. Böyle olduğunda, örneğin, kişi sevgilisiyle Galata köprüsünde mi olacaktır, yoksa çok sevdiği iktisat tarihi dersinde mi olacaktır? Tercih her insan için rasyoneldir. Kaçırdıkları şeyler ise feragat ettikleridir. Ama elde ettikleri onlar için yararlı ve güzel şeylerdir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İnsanlar kaçırdıkları ve feragat ettikleri şeyleri en aza indirmenin ve böylece zamanlarını en iyi şekilde kullanmanın yolunu diğer insanlarla yaptıkları mübadeleler sayesinde bulmuşlardır. Bizler buna özel mülkiyet koşullarında yer alan işbölümü sistemi diyoruz. Bir ayakkabıcı akşam evine ekmek götürmek için işini gücünü bırakıp tarlaya buğday ekmeye gitmez. Piyasa medeniyeti içinde yer alan fırıncıdan ekmek alır, fırıncı da aynı medeniyetin yarattığı ortak refahın bir parçası olan ayakkabıyı almak için ayakkabıcıya ihtiyaç duyar. Böylece ayakkabıcı ve fırıncı mübadele dünyası içinde bir güç birliği yaratırlar. İşte, birlikte yarattıkları bu şey özel mülkiyetin olduğu işbölümü sistemidir. Bu sistem ne tarihin zorunlu bir aşaması olarak, ne de kör bir saatçinin yaratısı gibi kendiliğinden doğan düzenle ortaya çıkmıştır. Bu, insanların istekleriyle bilerek ve hesaplayarak yarattıkları bir şeydir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Mübadelenin konusu insanların diğer kişilerin aleyhine olan yollardan kazanç elde etmesi değildir. Burada hem alıcı hem de satıcı kazançlıdır. İkisinin çıkarı da birbirine uyumludur. Alıcı beğendiği saati satıcıdan istemekte, satıcı da alıcının parasını istemektedir. Mübadele böylece iki kişinin gönüllülüğüne dayanan bir kazan-kazan işlemidir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat klasik iktisatçıların – Smith, Marx, Ricardo ve hatta Mill’in – bir türlü çözemedikleri bir soruna takılarak iş hayatını etkilemeye çalışmıştır. Bu iktisatçılar fiyatların oluşumunu sadece “homo oeconomicus” çerçevesinde anlamakta ısrar etmişler, yani meseleyi en az maliyetle en pahalıya satmak veya giderleri en aza indirerek (emeği sömürerek) bir malı en yüksek kârla satmak şeklinde anlamışlardır. Teorileri meseleye işadamlarının gözünden bakıyordu, yani bir kapitalistin teorisiydi bu. Lakin değerin sırrına vakıf olamamış klasik iktisatçıların ellerinde başka bir teoride de yoktu. İnsan hayatı için birincil önemde olmamasına rağmen bakır nasıl oluyordu da insanlar için hayati önemi olan ekmekten daha değerli olabiliyordu? Bu paradoks bütün klasik iktisatçılar için sinir bozucuydu.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İş hayatı, iktisadın bu tamamlanmamış genel teorisiyle farkında olmadan uğraşmıştı. Çünkü iş hayatı, iktisadın sübjektif değer teorisini keşfinden önce, el yordamıyla fiyatın oluşumunu etkileyen tek şeyin tüketicilerin davranışı olduğunu keşfetmişti. “Müşteri daima haklıdır” mottosu, reklam sektörünün gelişimi ve tüketicilere yönelik kampanyalar iş hayatının iktisatçılardan önce somut olarak teoriye ulaştıklarını gösteriyordu. Fakat bilim adamının görevi bu iktisadi davranışın genel teorisini kanıtlamak ve basitleştirmekti. İş hayatı bu bilimsel kanıtlar olmadan asla araştırma ve geliştirmede gerçek bir ilerleme kaydedemezdi. Bir grup iktisatçı hemen hemen aynı zamanlarda marjinal değer teorisini genel iktisadi ilke olduğunu kanıtladılar ve değerin sırrına ulaştılar. Ekmeğin bakırdan daha faydalı olmasına rağmen bakırın ekmekten daha yüksek fiyattan satılmasının bir tek nedeni vardı: Tek tek insanların bakıra ekmekten daha yüksek fiyat biçmesi. Bunun iktisattaki basit ifadesi şudur: Pazarda tüketici hâkimiyeti vardır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İşte bu gerçekle klasik iktisat masalının sonu gelmişti. Onlar piyasada belirleyici olanın sadece ve sadece işadamının ya da kapitalistin davranışları olduğunu düşünürken, şemsiye birden bire tersine dönmüştü. Üretim olgusu ve alışveriş ilişkisi tüketicilerin eylemleriyle belirleniyordu. Klasik iktisat kendi gerçeğini üretici teorisi üzerine kurmuşken, şimdi “marjinal iktisat” kendi gerçeğini tüketici hâkimiyeti teorisi üzerine kuruyordu. Tüketiciler sonuçta herkesti – bir kapitalist veya işçi bile tüketiciydi. Klasik iktisat Marx’ın deyişiyle burjuva teorisiydi, ama “marjinal teori” herkesin ve her şeyin teorisiydi; bir sınıfa bağlı değildi.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat bu teori sayesinde bir anda iş dünyasına kendisini dinletebilen bir bilim olmuştu. İşadamının artık iktisatçıya değil, tüketicilerin davranışlarını etkileyebilecek kişilere ihtiyacı vardı. Reklamcıya, kalite kontrolcüsüne, halka ilişkiler uzmanına, satıcıya, pazarlamacıya, muhasebeciye ve finansçıya ihtiyacı vardı – ama asla bir genel teorisyen olan iktisatçıya değil.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçılar hayatın basit kurallarını genel yasalar üzerinden anlamaya başlayınca aşırı pozitivizm yanlıları iktisadın rengini değiştirmeye kalkıştılar. Marjinal değer teorisini siyasi, felsefi, psikoloji ya da tarihi olarak açıklamaya çalışmak, matematiksel mantıkla açıklamaya çalıştıklarında iktisadı grafikler, istatistik bilgiler ve deneyler ele geçirdi. Böylece Jevons, Marshall, Fisher, Pareto, Edgeworth, Samuelson ve Friedman gibi belli başlı iktisatçılar iktisadın metodolojisini değiştirmiş oldular.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçılar iktisada pozitif bilim süsü vererek ve tıpkı fizik, kimya ve biyoloji bilimlerinde oluğu gibi kendilerine ödüller vererek (Nobel ve John Bates Clark gibi) kendi mesleki onurlarını yükseğe çıkardılar. İş dünyasının yeniden gözüne girmeye başladılar. Bunlara 19.yüzyılın başından itibaren iş dünyasının en büyük girişimcisi olan devlet de dahildi. Keynezyen iktisat bu süreci hızlandırdı ve ekonomi biliminin esas uğraş konusu olan “mikro ekonomi = catallaxy = piyasa teorisi veya mübadele bilimi”nin yerine devletin hoşuna giden “makro ekonomiyi = müdahaleci ekonomi bilimi”ni yürürlüğe koydu. İktisatçılar artık kamu kurumlarında aşırı istihdama kavuşmuşlardı. İş hayatında aşırı devletleşmenin olduğu bir dönemde iktisatçılar özel şirketler yerine devlet dairelerinde iş imkânı yakaladılar. Merkez bankasında, hazinede ya da maliye bakanlığında iş bulan iktisatçılar grafiklere ve matematiksel mantığa ihtiyaç duymaya başladılar.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Keynezyen dönemin en büyük getirisi iktisatçılar için saygın bir istihdam sağlamış olmasıydı. Lakin hiçbir ağaç sonsuza kadar büyüyemez. Dolayısıyla iktisatçıların iş bulma imkânının da bir sonu vardı. Ekonomi yeniden marjinal değer teorisini çalıştırmaya başladı, kararı yine tüketiciler veriyordu. İktisat metasının tüketicileri “bizim müdahaleci iktisatçılara, yani makro ekonomiye değil, iktisadın basit evrensel kurallarını bilen iktisatçılara ihtiyacımız var” diyorlardı. Keynezyen ekonomi bir anda gözden düşmüştü. Tüketiciler 1980’lerden sonra merkezi ekonominin aslında refah dağıtamadığına, refahı yaratanın gerçekte genişleyen özgürlük ortamı, yani serbest piyasa ekonomisi olduğunu anlamaya başladılar. Artık iktisatçıların devlet kapısında ekmek aramaları zorlaşmıştı.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Bizler, yani bu ara dönemin iktisat öğrencileri ise eğitimi müdahaleci ekonomi bilimi üzerine okurken, yaşam serbest piyasa üzerine akmaya başlamıştı. Borsalar, bankalar, kredi kartları, tüketici davranışları, finansal konular, satış teknikleri, reklam ve pazarlama gibi konular makro ekonominin değil, aslında insan eylemleri bilimi olan iktisadın konusuydu. İşler arapsaçına dönmüştü. İş dünyası insan eylemleri bilimi olan iktisadı bilenlere ihtiyaç duyarken, karşılarında sadece devlet için, yani maliye politikaları için iktisat öğrenenler vardı. Bugün olan durum da budur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Fakat iş dünyası iktisatçılardan yanlış bir şeyi istemekte hâlâ ısrar ediyor: Geleceğin bilgisini. İktisatçılardan fiyatların gelecekte nasıl bir seyir izleyeceğini, kârlı pazarların nerelerde bulunduğunu tahmin etmelerini istiyor. Kapitalistlerin ve işverenlerin çözemedikleri sıkıntılı konu budur. Gerçi iktisat kanunları kimi durumlarda teorik açıdan pratik yaşamdan daha önde olabilirler. Nitekim iktisat bu sayede önce teorisini kurmuş ve pratiğini aşan bir bilim olmuştur; bu anlamda çok ilgi çekicidir. Ancak işadamları genel ve basit iktisat kanunlara hâkim olmadıklarından iktisatçıdan girişimci ve kâhin olmasını isterler. Oysa iktisatçı asla bir girişimci ve kâhin değildir. O olsa olsa iktisadın basit ve genel kanunlarını iyi bilen ve bunu sıradan insana anlatabilecek yetenekteki kişidir. Bir iktisatçı asla bir malın fiyatını tamı tamına bilemez. Girişimcilik yetisine sahip olmadığı için herhangi bir malın piyasada satıp satmayacağını da bilemez. İktisatçı için gelecek bilinebilir bir şey değildir. Bilinir olan şey sadece geleceğin bilinemez olmasıdır. Girişimcinin buradaki tek farkı çoğunluktan bir adım önde olmasıdır. Girişimci öngörülerinin doğru çıkması sayesinde diğerlerinin aklına gelmemiş bir fikri piyasada tüketicilere kabul ettirme kabiliyetine sahiptir. Aynı zamanda atak ve cesurdur. Kapitalistin girişimciye, girişimcinin de sermaye sahibine ihtiyacı vardır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçının burada söyleyeceği şey açıktır: Gelecek belirsizdir, fiyatlar bilinemez ve girişimcilik piyasadan satın alınacak bir meta değildir. Girişimcilik sadece sermaye ile beraber icra edilecek bir şeydir. Girişimci asla iktisadın uzmanlarından tavsiye alacak kadar öngörüsüz değildir. Girişimciye kâr getiren şey, geleceğin tüketici ihtiyaçlarını herkesten önce görmesi ve bunları mal olarak piyasaya ilk süren kişi olmasıdır. Zira girişimci tek bir şeyden korkar: Tüketicinin bu mallara ilgisizliğinden. Eğer tüketici bunları talep etmezse girişimcinin vay hâline. O artık bir müflisten (iflas etmiş kişiden) başkası değildir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat tarihi aslında başarılı değil, başarısız işler üzerine kuruludur. Bu tarih içerisinde girişimcilerin başarısızlıkları normal karşılanır, işadamlarının kaybettikleri sermayeler piyasada başka kişilerin ellerine geçer ve buhranlar devlet adamlarının iktisat yasalarını görmezden gelerek uyguladığı politikalar yüzünden çıkar. İşte iktisatçıya en çok burada güvenebiliriz. İktisatçı karşılıksız para basımı yüzünden kullanılan aşırı kredinin krize yol açacağını bilir. Bunu bilmesinin tek bir nedeni vardır. O da iktisadın basit evrensel ilkelerinin çiğnemeyeceğini bilmesidir. İktisatta buna iş çevrimi teorisi denir. Fakat bu buhranın ne zaman patlak vereceğini iktisatçı asla bilemez. O krizin olacağını bilir, ama bunun zamanını ve süresini bilemez. Zamanı ancak diğer şartlar, yani tüketicilerin davranışları ve politik beklentiler belirler. Yoksa iktisatçı borsadan alacağı bir tüyo ile zengin olacak değildir. Borsanın içine sızmış biri bile olsa kâğıtları kaybetmeye yakındır. Bu iş bugün olmasa bile yarın muhakkak olacaktır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Asıl olan iktisatçının haddini bilmesidir. İktisatçı teori ile pratiğin iç içe geçtiği kişidir. O hem işadamlarına hem de devlet politikalarını belirleyen kişilere iktisadın genel yasalarına göre davranmaları gerektiğini söyleyen kişidir. O, iktisat hakkındaki bilgisini hem bugünkü nesiller hem de gelecek nesiller için diğer iktisat cahillerine aktarmak zorundadır. Zira sermaye asla havadan yağmur gibi yağmaz; doğal bir kaynak da değildir. Sermaye doğru iktisat yasalarınca ortaya çıkar, gelişir ve bollaşır. Kötü günler için gerekli olan ihtiyaç akçeleri şeklinde tasarruf edilmeye mahkûmdur. Sermaye asla refah devletlerinin çarçur ettiği şekilde sürekli dağıtılacak bir mal değildir. O daima girişimcilere ihtiyaç duyar. Girişimci de serbest piyasada iş gören, özgür düşünceli ve risk alan kişidir. Serbestlik, özel mülkiyet ve toplumsal güvenlik ister. Böylece girişimci öngörüleri sayesinde sermayeyi sürekli olarak daha verimli ve etkin kullanılan noktalara taşır. Böylece bu çark döner durur. Sermaye, artan nüfus artışına karşılık vererek toplumdaki kötü şeyleri – kıtlığı, açlığı ve işsizliği – geride bırakır. Mises’in uyarıcı ama etkili sözü ile konuyu aydınlatırsak:</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Şartların bugünkü hâliyle, her zeki insan için iktisattan daha önemli bir şey yoktur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Kendi kaderi ve torunlarınınki risk altındadır. İktisat düşüncesinin yapısına çok az kişi önemli fikirler kazandırabilir. Ancak, tüm aklı başında insanlar kendilerini iktisadın öğretilerine aşina kılmak üzere davet edilir. Çağımızda bu başlıca yurttaşlık görevidir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Hoşlansak da hoşlanmasak da, iktisat küçük bir uzmanlar ve bilginler grubunun erişebileceği bir bilgi dalı olarak kalamaz. İktisat toplumun temel meseleleriyle ilgilenir; herkesle alakalıdır ve herkese aittir. Her vatandaşın temel ve uygun çalışma konusudur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;"><span style="color: #0000ff;">(… ) İktisat bilgisi yapısı insan uygarlığı yapısındaki esas unsurdur; son üç asrın modern sanayileşmesinin ve tüm ahlaki, entelektüel, teknolojik ve tedavi edici başarılarının üzerine inşa edildiği zemindir. Bu bilginin kendisine sunduğu zengin hazineyi uygun kullanıp kullanılmayacağı veya kullanılmadan öylece bırakıp bırakmayacağı insanlara kalmıştır. Ancak, eğer ondan en iyi şekilde yararlanılmaz ve iktisadın öğretilerini ve ikazlarını göz ardı ederlerse, iktisadı feshedemezler; toplumu ve insan ırkını yok edeceklerdir.</span> (Mises, s. 825-831)</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Türkiye bugün eğitim reformunu gerçekleştirirken seçmeli ders olarak bile iktisat bilgisine tenezzül etmemiştir. İktisat aşağılanmıştır. Oysa iktisat, insan varoluşunun en hayati yapı taşıdır. Bu bilgi türü olmadan, toplumun ortak yanlışları devam edecektir. Amerika&#8217;nın kurucu babalarından olan ve onu dünyanın en müferreh ülkesi yapmak isteyen Benjamin Franklin Amerikan ulusal meclisinde şöyle demişti: “Deniz fenerleri kiliselerden daha faydalıdır.” O zaman, insanın varoluşuyla ilgili sorunlarla uğraşan iktisada en azından din dersi gibi metafizik konulardan daha fazla değer verilmeliydi. Bugün ve hemen şimdi ülkemizde iktisat en acil şekilde öğretilmesi gereken konu olmalıdır. İktisat, üniversitelerde birkaç uzman kişiye anlatılacak seçkin bir bilim değildir. O insanlığın yaşam bilgisi dersidir, küçük yaştan itibaren öğrenilmesi gereken hayati bir konudur. Yoksa kimse iktisadı feshedemez; bunu yapmaya çalışanlar toplumu ve insan ırkını yok ederler.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendiliğinden Doğan Düzenin İktisatta Neden Yeri Yoktur?</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/03/16/kendiliginden-dogan-duzenin-iktisatta-neden-yeri-yoktur/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/03/16/kendiliginden-dogan-duzenin-iktisatta-neden-yeri-yoktur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Mar 2012 14:33:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3272</guid>
		<description><![CDATA[ “Hayek başlangıçta sosyal bilimlerin ve doğa bilimlerinin yöntemlerinin tamamıyla farklı olduğunu ve birinin yöntemlerini diğerine uygulamaya yönelik her girişimin yanlış olduğunu düşünüyordu (s. 100). Hayek daha sonra doğa bilimlerinin yöntemlerinin sosyal bilimler için de uygun olabileceğini düşünmeye başladı (s. 106).” Eamonn Butler, Hayek Hayek’in iktisat metodolojisine kattığı en belirgin kavram “kendiliğinden doğan düzen” kavramıdır. Aslında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><em><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://4.bp.blogspot.com/_dUm-6cblCSc/TDum9ehx-6I/AAAAAAAAA9U/3Z_x8i9qJas/s1600/hayek.jpg" alt="" width="291" height="286" /></span></em></p>
<p style="text-align: right"><em><span style="color: #000000"> “Hayek başlangıçta sosyal bilimlerin ve doğa bilimlerinin yöntemlerinin tamamıyla farklı olduğunu ve birinin yöntemlerini diğerine uygulamaya yönelik her girişimin yanlış olduğunu düşünüyordu (s. 100). Hayek daha sonra doğa bilimlerinin yöntemlerinin sosyal bilimler için de uygun olabileceğini düşünmeye başladı (s. 106).” </span></em></p>
<p style="text-align: right"><span style="color: #000000">Eamonn Butler, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.adamsmith.org/sites/default/files/images/uploads/publications/hayek-his-contribution-ed-4.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Hayek</span></a></em></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek’in iktisat metodolojisine kattığı en belirgin kavram “kendiliğinden doğan düzen” kavramıdır. Aslında kendiliğinden doğan düzen Hayek’in de içinde olduğu Avusturya İktisat Ekolüne çok ters gelen bir düşünceydi. Bu ekolün mensupları Aguste Comte’un doğa bilimleri ile sosyal bilimlerini tek ve zorunlu bir yöntem birliği altında tutmasına mutlak anlamda karşıdırlar, zira Avusturya İktisat Ekolü yöntembilimsel olarak düalisttir. Yani bilimsel yöntemleri mutlak olarak iki farklı gruba ayırır. Bunların birincisi, nesne ve maddeye bağlı olarak açıklanan ve fen bilimleri olarak adlandırılan fizik, kimya ve biyoloji gibi disiplinler; ikincisi de içinde insan eylemlerinin var olduğu sosyal bilimlerdir, yani iktisat, hukuk, felsefe, siyaset, tarih ve buna benzer disiplinlerdir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-3272"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Kendiliğinden doğan düzen, Hayek&#8217;in ifadesiyle, insan tasarılarının değil, insanın kendisinin farkında olmadığı güçlerin yarattığı bir süreçtir. Hayek bu düzenin iktisadın istikametini belirlediğini ileri sürüyor ve iktisadı – bizzat kendisinden öğrendiği hocası Mises’in tersine – “çatışan çıkarların ve ortaklaşa faydalara dair kural ve ilkelerin” uzlaştırıldığı “sağlam inşa edilmiş kurumların” evrimi olarak görüyordu<strong> </strong>(Hayek, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.jstor.org/discover/10.2307/2379464?uid=3739192&amp;uid=2129&amp;uid=2&amp;uid=70&amp;uid=4&amp;sid=47698766545307" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Freedom, Reason and Tradition</span></a></em></span>, s. 236). Hayek “bırakınız yapsınlar” fikrini Fransız ekolü olan Radikal Liberalizm’in bir unsuru olarak görüyordu, oysa kendiliğinden doğan düzen birçok İngiliz liberal iktisatçının farkında olmadan üzerinde anlaştıkları bir kavramdı. Hayek, İskoç aydınlanmasının bir kavramı olarak gördüğü kendiliğinden doğan düzen fikrini, bilinçsiz ama ben sevgisiyle hareket eden insanların çok eski çağlardan ve atalarından öğrendiği âdetleri, gelenekleri, ahlâk ve alışkanlıklarına dayanan davranışları harmanlayarak bugünlere taşıdığını söylüyor ve bu insanların asla “ekonomik insan” olarak adlandırılamayacağını ifade ediyordu. Ama Hayek&#8217;e göre “homo oeconomicus”, mutlak olarak insanın “doğal özgürlüğe” inanan “iyicil, akılcı ve doğuştan günahkâr olmayan” ilkelere bağlı olan bir ekol tarafından yaratıldığını düşünüyordu. Bu ekol öyle ileri gitmişti ki, “bırakınız yapsınlar” doktrininin mantıki sonucu olarak bu insanın devlet-karşıtı ya da anarşist olduğunu ileri sürüyordu. Oysa Hume ve Burke’ün argümanı “(…) hem devletin esas faaliyetlerine hem de devlet faaliyetlerinin sınırlarına açıklama getiren bir argümandı,” (Hayek, s. 234). Hayek daha da ileri giderek sosyal bilimlerde tüm yararlı kurumların kendiliğinden oluştuğuna inanıyordu: “Burada rasyonalist yaklaşımın özgürlüğün bariz ürünü olan ve özgürlüğe sahip olduğu değeri veren neredeyse bütün şeylere karşı çıktığını söylemek pek de abartma sayılmaz. Faydalı kurumların önceden tasarlanmış düzenekler olduğunu düşünen ve insanların amaçlarına hizmet eden ama bilinçli olarak tasarlanmamış tek bir şey dahi tasavvur edemeyen kişiler âdeta zorunluluk gereği özgürlük düşmanıdırlar. Bu kişiler için özgürlük kaos anlamına gelir,” (Hayek, s. 234)</span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek’in iktisat bilimdeki metodolojisi 1940’lı yıllardan sonra bozulmaya başlamıştır. Bunun birçok nedeni olmasına rağmen temel neden olarak Hayek&#8217;in öğretmeni ve koruyucusu Mises’ten uzaklaşmış olduğunu öne sürebiliriz. Zaten Hayek de Mises’le tanışmadan önce garip bir şekilde iktisadı bilmediğini söyler, hatta kendisinin Fabiancı sosyalist olduğundan dem vurur. Hayek İngiliz vatandaşlığına kabul edildikten sonra derhal Mises’in temel metodolojisinden uzaklaşır ve yeni dostu Popper’in mantıksal olguculuğunu, bilgi felsefesinde Hume-Burke ikilisinin muhafazakâr epistemolojisiyle evlendirerek İngiliz sağduyusu olarak sunar. Artık Avusturya İktisat Ekolü’nün eleştirel rasyonalizmini paylaşmayan, siyasi düşüncesinde özel mülkiyeti göz ardı eden ve fen bilimleri yöntemlerinin sosyal bilimlerde de uygulanabileceğini savunan bir kişidir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek, Charles Darwin’in biyoloji alanında bulduğu temel ilkeler bütünü olan “evrim teorisini” iktisat metodolojisine de uygulamaya kalkmıştır. Şöyle ki, Hayek için özgür iktisadın sabit ilkeleri yoktur (<span style="color: #0000ff"><em><a href="http://books.google.com.tr/books?id=qg61T_I1mwsC&amp;printsec=frontcover&amp;hl=tr#v=onepage&amp;q&amp;f=false" target="_blank"><span style="color: #0000ff">The Road to Serfdom</span></a></em></span>, s. 71). O vakit özgür iktisadi düşüncenin bir merkezi ve başı olamazdı. Kendi kendine var olan uzay gibi iktisadın da başlangıcı büyük bir patlamanın aynısı olmalıydı. Çünkü burada bir planlayan, bir merkez ve yaratıcı yoktu. O öyle eski bir zamandı ki hiçbir insan onun nasıl oluştuğunu bilmiyordu. Aynı Darwin’in biyoloji yasalarında dediği gibi evrim maratonu kendiliğinden başlamıştı. Bu düşünce Hayek’in düşüncesini bütünüyle karşılıyordu. Lakin Hayek büyük bir yanlış içindeydi. Avusturya İktisat Ekolü’nün kurucularının tersine, Hayek doğa bilimleriyle sosyal bilimleri bir ve aynı tutuyordu. Bu Hayek’in 1940’tan önce söylediği “bilimsiciliğin” (scientism), yani “bilimizmin” ta kendisiydi. Hayek gene çelişkili garipliklerin peşindeydi.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek, orijinal olmak adına, gerilimli kavramlar üretmeye başlamıştı. Oysa iktisat, genel anlamda mübadele bilimi olarak, içinde insan eylemlerini barındırdığı için bariz biçimde sosyal bir bilimdir. Bu bilimin sabit ilkeleri, zamanın kıtlığına dayanan bireylerin hür seçimlerine bağlıdır. Bu da iktisadın ne yaparsak yapalım asla bir bütün olarak fen bilimi olamayacağını, içinde insan davranışlarını barındırdığından dolayı aslında gerçek bir sosyal bilim olduğunu bizlere gösterir. Nitekim maddenin oluşumuyla mananın oluşumunu asla aynı sayamayız. Ama Hayek 1940’tan sonra bunu anlamak istemez bir tutum takındı. Dilin oluşumunun hiçbir bireyin bilinciyle kurgulanamayacağını, bunun aynen fiyatların oluşumu gibi olduğunu varsaydı. Hayek kendi teorisini dilin kurgulanamayacağı şeklindeki bir imkânsızlık üzerine bina etmişti. Hayek düşüncesini herhangi bir bireyin bütün bir topluma kendi kurguladığı dili asla dikte edemeyeceği gerçeğine dayandırıyordu. Bu durumu fiyatların piyasadaki oluşum süreciyle aynı olduğunu fark etmişti.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Fakat Hayek bu konuda fazlasıyla yanılıyordu. Hayek’in tersine Avusturya İktisat Okulu dilin ve fiyatların insan davranışlarının amaçlı ve bilinçli süreçleri vasıtasıyla meydana geldiğini savunuyordu. Avusturya İktisat Ekolü fen bilimlerinin metotlarıyla değil, bizzat en yeni bilim olan iktisadın metotlarıyla hareket ediyordu. Kısaca metotları sosyal bilimin en yeni, basit ve anlaşılır iki ilkesine bağlıydı: Girişimcilik faaliyeti ve marjinal değer teorisi.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Girişimcilik faaliyeti, daha önce piyasada var olmamış koşullara veya genellikle çözülememiş problemlere cevap veren birey veya insan topluluklarının çözüm ürettiği, bulduğu, çıkardığı, yarattığı, verimliliği arttırdığı ve sahip olduklarını elinde tutmak için çırpındığı bir eylem şeklidir. Unutmamalıdır ki girişimcilik faaliyetinde bulunanlar insanlardır ve bu insanlar problem çözerken bilinçli bir davranışta bulunan birer rasyonalisttirler. Tek başına bir adada yaşayan Cuma zeytin toplamak için sopa kullandığında zamanını ve bedenini daha az kullanmış, önceki günden daha fazla zeytin toplamış ve böylece boş zamanını arttırarak hem kendi verimliliğini arttırmış hem de yorgunluktan yıpranacak bedenini sağlıklı tutmuştur. Bu anlattığımız soyut durum aslında bugün yaşadığımız somut durumu anlatmaktadır. Cuma öncelikle rasyonel davranıp araçlarını verimleştirerek amacına ulaşmıştır. Bu akılcı davranışın sonucunda sermaye verimliliğini artırarak boş zamanını artırmıştır. Bu da ona balık tutmak, kitap okumak veya inek beslemek için vakit sağlamıştır. Bu durum Cuma’nın girişimci olduğunun ispatıdır. Bu şekilde, girişimcilik faaliyeti aslında daha önce kimsenin aklına gelmemiş bir şeyi gerçekleştirme sürecidir ve bu süreç yaratıcı bir faaliyettir. Çünkü Cuma o adada ilk defa sopa kullanan kişidir, mucit ve kâşiftir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Fakat her yaratıcı süreç kullanışlı olamayabilir. İşte bu durumda iktisadın ikinci büyük ilkesi ortaya çıkar: Marjinal değer teorisi. Örneğin bir girişimci uçaktan önce zeplini icat etmiştir. O zaman zeplin neden uçak karşısında piyasadan temizlenmiştir? Nitekim uçak zepline göre daha güvenilir değildi, daha uzun yol almıyordu, daha fazla yolcu taşımıyordu. Uçak 1950’lere kadar ses duvarı yüzünden onlarca kez yere çakılmıştı. Güvenilir değildi, küçüktü, gürültülüydü, az yolcu taşıdığından koltuk araları çok dardı ve konforlu değildi. Ancak zeplin faciasının tüketicilerin gözünde kötü bir reklam olması ve tüketicilerin marjinal davranışı, uçağın zepline tercih edilmesine olanak sağlamıştır. Zeplin bir anda piyasada alıcı bulamayan bir mal olurken, uçak tam tersine gelişmeye açık bir hava aracı olarak aşırı talebe maruz kalmıştır. Bu da girişimcilik faaliyetinin asıl başarı sağlayacağı yeri bize gösterir: Tüketicilerin egemen olduğu serbest piyasa ekonomisi.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek ise zeplinin uçak karşısındaki yenilgisinin gerekçesi olarak zeplinin gelişmelere uçağa kıyasla daha iyi uyum sağlayamaması olduğunu söylerdi. Biyolojik evrim yasalarını iktisat teorisine uyguladığı için böyle bir sonuca ulaşırdı. Oysa Avusturya İktisat Ekolü böyle bir sonuçtan daima uzak durmuş, sosyal darwinizme karşı özel mülkiyete dayalı karşılıklı yardımlaşma ilkesini savunmuştur. Zira burada en iyinin ayakta kalması gibi bir durum yoktur. Belirleyici olan şey, tüketicilerin marjinal davranışlarıdır. Bu çok açıktır. Uyum konusu ise saçmadır, çünkü zeplin ve uçak canlı varlıklar değil, sadece insanların kullandığı birer araçtır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Konumuza dönersek, dil bir madde olmadığına göre gramer kendiliğinden oluşamaz. Oysa altın bir madde olduğundan Darwin’in kuramına göre kendiliğinden oluşabilir. Altının insanların mübadele işlemleri sonucunda para olması ise başka bir şeydir. İnsanlar arasındaki bir araç olarak para, anlam içeren bir varlık olarak kendiliğinden oluşmuş değildir; tam tersine, kredi kartı ve çekte olduğu gibi, insanların keşif süreçlerinin bir sonucu olarak meydana gelmiştir. Çünkü para bir değerdir ve değeri belirleyen şey sadece ve sadece insan davranışların marjinal yapısıdır. Para veya dil bir girişimcinin veya girişimcililer grubunun akılcı eylemleri vasıtasıyla bilinçli olarak yaratılmıştır. Nitekim tüketiciler dilin veya paranın marjinal değerini daima yüksek tutmasalardı, ne dil ne de para piyasada hüküm sürebilirdi. Bugün eğer bir girişimci telepati yönteminin insanlar arasında bir iletişim aracı olduğunu keşfederse, belki milyonlarca yıldır yavaş yavaş geliştirdiğimiz dilin bir anda ortadan kalktığını görebiliriz. Dil dikte edilerek insanlara öğretilemiyorsa – ki bu doğrudur – ama bir keşif veya buluş vasıtasıyla piyasadan temizlenebiliyorsa, o zaman böyle bir şeyin kendiliğinden doğan düzenle değil, insan ve insan gruplarının organize çalışmasıyla üretilmiş bir şey olduğu kesindir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises bu meseleyi fen bilimlerindeki yöntem olan deneysel metotla değil, sosyal bilimdeki yöntem ile, yani <em>a priori </em>bilgi ile çözdü. Hayek ise “bunu deneysel olarak ispat edemiyorsak bu kesin bilgi değildir” ve hatta “para ve dil bir bilincin yardımıyla keşfedilseydi o zaman bunların yaratıcılarını ismen bilirdik” diyordu. Hayek ve Popper’a kalsa “bütün bekârlar evli değildir” kesin önermesi için dünyadaki bütün bekârları bulup onların evli olup olmadığını araştırmamız gerekirdi. Bu saçmadır, çünkü bütün bekârlar aslında evli değildir. Mises’in <em>praxeology</em> (insan eylemleri bilimi) yöntemi ise “işe en doğru önermeyle başlandığında bunun arkasından gelen mantıksal önerme mutlak doğrudur” ilkesine bağlıdır. Yani mesele deneye, matematik işleme ve istatistiğe dayanmadan, sadece ve sadece a priori bilgiyle çözüme kavuşturulur. Örneğin Mises’e göre para bir kişinin veya kişilerin buluşudur ve o kişi tarihsel olarak şöyle anlaşılabilir: “Mises insanların paranın bugünkü değerini tahmin edebilmek için onun dünkü değerini esas almaları gerektiğini söyler,” (David Gordon, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://library.mises.org/books/David%20Gordon/An%20Introduction%20to%20Economic%20Reasoning.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">An Introduction to Economic Reasoning</span></a></em></span>, s. 157). Böylece paranın değerini anlamak için sürekli geriye gitmemiz gerekir. Bugünkü paranın değerini dünün değerine göre anlayabiliyorsak, bu sonsuz döngü bir gün kırılmak zorundadır. O da paranın ilk keşfedicisine ulaştığımız andır. İşte o anda, paranın diğer malların takasında hiçbir değerinin olmadığı güne ulaşmış oluruz. Örneğin, ilk gün altının sadece “parasal olmayan amaçlarda” kullanıldığını keşfederiz. Bu günün üzerinden öyle bir zaman geçmiştir ki, insan parayı bu ilk günde keşfetmiştir. İlk günden önceki günlerde altın sadece bir maldı ve sadece o ilk günden sonra hem altın hem para hem de mal olarak kullanıldı.      </span></p>
<p><span style="color: #000000">Böyle bakıldığında, Hayek’in kendiliğinden doğan düzen kavramının iktisat metodolojisinde onun kullandığı şekilde kullanılması gerçekten mümkün görünmemektedir. Hayek daha çok fen bilimleri için geçerli olan bir kavramı alıp, iktisat gibi sosyal bilim olan ve asla fen bilimlerindeki yön ve yöntemi uygulayamayacağımız bir alana tatbik etmek istemiştir. Bu öncelikle metodolojik açıdan mümkün değildir, sonra da sonuçları bakımından imkânsızdır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Sonuç olarak, Hayek 1940’tan önce kavradığı şey olan sosyal bilimler ile fen bilimleri arasındaki derin uçuruma bir tahta atarak karşı tarafa geçmek istemiş, bu da onu “bilimcilik” yapmaya itmiştir. Böylece fen bilimlerinin başlangıç noktası olan ve “onun da madde içeren bir evren gibi daha karmaşık bir şeye kendiliğinden vazgeçişi yapacağını makul bir kesinlikle söyleyebiliriz. Hiçbir şeyden bir şeye geçiş, bir faili gerektirmeyen doğal bir geçiştir,” (Victor J. Stenger, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.idefix.com/kitap/basarisiz-hipotez-tanri-victor-j-stenger/tanim.asp?sid=B7QGQ5EKIH2H14KZF4ZL" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Başarısız Hipotez Tanrı</span></a></em></span>, s. 119). Oysa sosyal bilimlerde “hiçlik” yoktur, sayısız kişi vardır ve onların eylemleri kaos durumunu sonlandırmak için rasyonel olmak zorundadır. Yani bir mananın olması lazımdır. Bu dünya nihilist değil, tam tersine varoluş mücadelesinin yaşandığı bir yerdir. Mises’in dediği gibi: “İnsanlar var olan rahatsızlıkları gidererek belirli bir huzura varmayı, değişime/faaliyete gerek kalmayacak durgun bir duruma geçmeyi arzularlar,” (Turan Yay, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=MzI2&amp;kat=MzI=&amp;kat1=MTQ=" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Avusturya Okulu Mikroiktisadı</span></a></em></span>, s. 35). </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/03/16/kendiliginden-dogan-duzenin-iktisatta-neden-yeri-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayek&#8217;in Samimiyetsizliği (Yoksa İki Yüzlülüğü mü?)</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/03/09/hayekin-samimiyetsizligi-yoksa-iki-yuzlulugu-mu/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/03/09/hayekin-samimiyetsizligi-yoksa-iki-yuzlulugu-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2012 23:27:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3235</guid>
		<description><![CDATA[Sol görüşlü The Nation dergisi Amerikalı milyarder Charles Koch ile Friedrich Hayek arasında 1973’de geçen bir mektuplaşmayı ortaya çıkarmış. Mektuplar Stanford Üniversitesi’ndeki “liberal” Hoover Enstitüsü’nün Hayek arşivlerinde bulunmuş. Dergide yazılanlar şurada. Koch’un mektubunun The Nation‘daki linki de şurada. Ancak The Nation‘daki metin tam değil. Haberi hazırlayan Yasha Levine ve Mark Ames siteleri The Exile‘da mektubun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/h3.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-3241" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/h3.jpg" alt="" width="359" height="260" /></a></p>
<p>Sol görüşlü <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.thenation.com/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">The Nation</span></a></em></span> dergisi Amerikalı milyarder Charles Koch ile Friedrich Hayek arasında 1973’de geçen bir mektuplaşmayı ortaya çıkarmış. Mektuplar Stanford Üniversitesi’ndeki “liberal” Hoover Enstitüsü’nün Hayek arşivlerinde bulunmuş. Dergide yazılanlar <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.thenation.com/article/163672/charles-koch-friedrich-hayek-use-social-security" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>şurada</em></span></a></span>. Koch’un mektubunun <em>The Nation</em>‘daki linki de <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.thenation.com/article/163693/letter-charles-koch-friedrich-hayek" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>şurada</em></span></a></span>.</p>
<p>Ancak <em>The Nation</em>‘daki metin tam değil. Haberi hazırlayan Yasha Levine ve Mark Ames siteleri <span style="color: #0000ff"><a href="http://exiledonline.com/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>The Exile</em></span></a></span>‘da mektubun tam metinini orijinalinin resmiyle birlikte <span style="color: #0000ff"><a href="http://exiledonline.com/exiled-exclusive-read-the-orignal-letter-charles-koch-sent-to-friedrich-von-hayek-telling-him-to-sign-up-for-social-security/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>vermişler</em></span></a></span>. Ayrıca Levine ve Ames Msnbc’deki bir programa katılarak konu hakkında <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.msnbc.msn.com/id/37560195/#44722540" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>konuşmuşlar</em></span></a></span>. (Programın videosuna <span style="color: #0000ff"><a href="http://exiledonline.com/dylan-ratigan-talks-to-yasha-levine-and-mark-ames-about-kochs-hayek-and-ideas-for-sale/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>şuradan</em></span></a></span> da bakılabilir.)</p>
<p><span id="more-3235"></span></p>
<p>Maalesef <em>The Nation</em>’daki haberin içeriği Hayek’in fikirlerinde ne kadar samimiyetsiz bir insan olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Kimileri bunu iki yüzlülük olarak bile görebilir. Meselenin özü şöyleymiş:</p>
<p>Charles Koch 1967’de kardeşleriyle birlikte babasının petrol şirketini miras alıyor ve Amerika’nın en zengin adamlarından biri hâline geliyor. Kendisi aynı zamanda liberal bir düşünce kuruluşu olan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.theihs.org/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Institute for Humane Studies</span></a></em></span>’e (IHS) de parasal destek veriyor. Koch 1973’te enstitünün başkanı oluyor ve Avusturya İktisat Okulu hakkında 1974’te yapılacak bir kongrenin hazırlıklarına yardım etmesi için Hayek’i “ayrıcalıklı kıdemli bursiyer” (distinguished senior scholar) sıfatıyla enstitüye davet ediyor.</p>
<p>Ancak Hayek bu daveti (önce) reddediyor. 16 Haziran 1973’te enstitü sekreterine gönderdiği mektupta Hayek aynı yılın başlarında safra kesesi ameliyatı olduğunu ve ameliyatın “evinden uzaklarda hastalanmanın yaratacağı sorunlara ve maliyetlere ilişkin endişelerini arttırdığını” yazıyor. İşin en güzel kısmı da burada: Zira Avusturya devleti II. Dünya Savaşı’ndan sonra uygulamaya koyduğu reformlar sayesinde bir sosyal güvenlik hizmeti olarak tüm vatandaşlarına sağlık hizmeti (evrensel sağlık hizmeti) sunuyor. Hayek de bu hizmetten yararlanmak için uygun koşullara sahip. Oysa o dönemde Amerika’da böyle bir hizmet yok, bu nedenle Hayek Amerika’ya gitmeye çekiniyor.</p>
<p>Nitekim IHS’nin başkan yardımcısı (ve sonradan Koch’un şirketinde üst düzey yönetici olan) George Pearson üç hafta sonra Hayek’e bir mektup gönderiyor ve Hayek’e Amerika’da kendi bütçesine uygun özel bir sağlık sigortası ayarlamalarının hiçbir şekilde mümkün olmadığını itiraf ediyor. Ancak ne mutlu ki, Chicago Üniversitesi’nde hoca olan “liberal” iktisatçı Yale Brozen’ın öğrendiğine göre, Hayek 1951 yılında aynı üniversitede hoca iken Chicago Üniversitesi sosyal sigorta programını kabul etmiş. Eğer Hayek bu programa ödeme yaptıysa sigortadan hâlâ faydalanabilirmiş.</p>
<p>Gerçekten de enstitünün birkaç hafta sonra Hayek’e haber verdiğine göre, Hayek Chicago Üniversitesi’nde iken bu programa katılmış ve 10 sene boyunca ödeme yapmış. Dolayısıyla emeklilik ödentisi almaya hak kazanmış. Charles Koch da 10 Ağustos 1973’te Hayek’e bir mektup göndererek Amerika’da daha kısa bir süre için kalmasında ve sosyal güvelik programının emeklilik ödentisinden faydalanmasında ısrar ediyor. Hatta Koch daha da ileri giderek Hayek’i Amerikan devletinin sağladığı Medicare adındaki sağlık sigortasından faydalanması için teşvik de ediyor.</p>
<p>Sonuçta Hayek 1975’te Amerika’ya gidiyor ve aynı yılın yaz ayını IHS’de yerleşik bursiyer (resident scholar) olarak geçiriyor. <em>The</em> <em>Nation</em> Amerika’daki bilgi edinme hakkını kullanarak devlete Hayek’in IHS’de kaldığı süre boyunca ya da Amerika’da kaldığı başka bir dönemde sosyal sigorta ödemesi alıp almadığını ve Medicare’den yararlanıp yararlanmadığını sormuş, ama haberin yayınladığı an itibariyle herhangi bir yanıt alamamış.</p>
<p>Görünen o ki Amerika’da özel sağlık sigortası olduğu için Hayek Amerika’ya gitmek istemiyor, çünkü Hayek’in bu sigortayı karşılamaya parası yetmiyor. O yüzden devletin sağlık hizmeti sağladığı Avusturya’da kalmayı tercih ediyor. İyi de, Hayek tüm hayatı boyunca devletin bu türden sosyal güvenlik hizmetleri sunmasına karşı çıkmamış mıydı? Ama işine gelmeyince daha iyi hizmet verdiğini düşündüğü devletin sağlık sigortasını tercih etmekten hiç çekinmiyor.</p>
<p>Haberde yazdığına göre, Koch ve IHS’deki liberaller sürekli olarak Hayek’i Amerika’daki devlet sigortasının kendisinin sağlık ihtiyaçlarını karşılamaya kâfi geleceğine ikna etmeye çalışıyorlar. Tüm bu olup bitenlerde Amerika’daki liberaller ve Hayek yaptıklarından hiçbir rahatsızlık duymuyorlar. Yazının geri kalanında da 1974′te tanınmış liberal düşünce kuruluşu Cato Enstitüsü’nü kuran Koch ve takipçilerinin liberalizm adına neler karıştırdıkları anlatılıyor.</p>
<p>Dahası <em>The Nation</em> soruyor: Niye milyarder Charles Koch Hayek’in özel sağlık sigortası parasının bir kısmını karşılamamış? Çünkü daha iyisi var: Devlet! Devletin sunduğu hizmet hem daha iyi hem de daha ucuz. <em>The Nation</em>’a göre belki de Koch’un cimriliği liberal değerlerin ardındaki toplumsal ahlâk anlayışını ortaya çıkarıyor: Her koyun kendi bacağından asılır; bencillik erdemdir.</p>
<p>Türkiye’de de böyle olmuyor mu? Bugün liberal olduğunu iddia edenlerin geçmişlerine baktığınızda bunların arasında neredeyse 30 sene devlette çalışmış kişiler olduğunu görürsünüz. Bugün özel üniversitelerde hocalık yapan liberal hocaların hemen hemen hepsi devlet üniversitesinden gelme kişilerdir. Liberal olduğunu söyleyip hâlâ devlet üniversitesinde hocalık ve asistanlık yapan kişiler bile bulabilirsiniz. Tabii bir de devlet televizyonunda program yapan liberaller var. Bir defasında kendini liberal olarak adlandıran ve devleti kötüleyen bir kişiye neden liberal hocaların devletin televizyonunda program yaptıklarını sormuştum. Bana şöyle yanıt vermişti: “Ama onlar yapmazsa başkaları yapacak.” Ama gerçek hayatta buna liberalizm değil, fırsatçılık (oportünizm) deniliyor.</p>
<p><em>Daha önce sitede yayınladığım bu yazı yeni server&#8217;a geçtiğimiz vakit silinmiş, o yüzden burada yeniden yayınlıyorum.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/03/09/hayekin-samimiyetsizligi-yoksa-iki-yuzlulugu-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atilla Yayla ve Kes-Yapıştır – Cato Journal’dan Yazı &#8220;Almak&#8221;</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 09:48:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2990</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-3021" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1-1024x682.jpg" alt="" width="442" height="294" /></a></span></p>
<p style="text-align: left"><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com/haber.do?haberno=1215546&amp;title=yorum-atilla-yayla-hakikatin-kralligi-insanin-koleligi&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği</span></a></em></span> başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu. Yayla’nın bu yazarları aralarında bağlantı kuracak derecede okuduğunu bilmiyordum. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2990"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Ancak asıl şaşkınlığı Berdyaev’in kim olduğunu öğrenmek için İngilizce <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nikolai_Berdyaev" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Wikipedia</span></a></em></span>’ya baktığımda yaşadım. Çünkü Berdyaev 1948 yılında ölmüştü! Oysa Atilla Yayla Berdyaev’in 1990’da kitap yazdığını söylüyordu. Ama garip bir şekilde, Yayla yazısında bu kitabın ismini vermiyordu. Böyle olunca işin aslını öğrenmek için internette biraz dolandım. Maalesef karşıma çıkanlar bir hayli canımı sıktı, çünkü Yayla’nın yazdıkları kendisine ait değildi ve başka bir yerden alınmıştı. Geçen sene bu zamanlarda <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://iktisadiyat.com/2011/01/11/ronald-coase-ve-firmalar-atilla-yaylanin-yanlislari-ve-degistirdikleri/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em></span> yayınladığım bir yazıda, Yayla’nın <em>The Economist</em> dergisindeki bir yazıdan kaynak göstermeden parçalar alarak Zaman gazetesindeki bir yazısında kullandığını yazmıştım. Ama bu defa durum biraz daha ağırdı. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısının neredeyse ilk altı paragrafı <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Journal</span></a></em></span> adlı akademik bir dergide yayınlanan bir yazıdan âdeta cümle cümle tercüme edilerek yazılmıştı. Orijinal yazıdan Tolstoy’la ilgili yerleri alırken Yayla tek bir paragraf dahi atlamamış, sadece bazı ufak tercüme değişiklikleri yapmıştı. Yazısının son paragrafının yarısı da aynı dergide yayınlanan bir başka makaleden “kısmen” tercüme edilerek yazılmıştı. <em>Cato Journal</em> merkezi Washington’da bulunan ve liberal bir düşünce kuruluşu olan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Enstitüsü</span></a></em></span>’nün üç ayda bir yayınladığı ve hakemli dergi denilen türden bir dergi. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla yazısında bu derginin 1991 yılında yayınlanan bir sayısını (volume 11, number 2, fall 1991) kullanmış. Bu sayının içeriği <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em></span> bulunabilir. Yayla’nın yazısının ilk altı paragrafı Otto Latsis’in <em>“Obstacles in the Pursuit of Happiness”</em> (ss. 259-268) adlı yazısından alınmış. Daha az kullandığı diğer yazı da Charles Murray’nin <em>“The Pursuit of Happiness Under Socialism and Capitalism”</em> (ss. 239-258) başlıklı makalesi. Bu iki yazı tek dosya hâlinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2-5.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şuradan</span></a></em></span> indirilebilir. Ne yazık ki Atilla Yayla Zaman gazetesindeki yazısında bu iki yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor ve bu nedenle yazılanların kendisine ait olduğu izlenimini yaratıyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıda Yayla’nın Türkçeye çevirerek kendi yazısında kullandığı yerleri (tespit edebildiğim kadarıyla) gösterdim. İngilizce alıntıların sonunda bunların alındığı yerlerin sayfa numaralarını köşeli parantezler içinde verdim. 1 ve 2 numaraları alıntılar Latsis’in yazısından, 3 ve 4 numaralı alıntılar da Murray’nin makalesinden yapılmış. Verdiğim linklere girerek yazılara bakabilir, alıntıları cümle cümle karşılaştırabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıda Yayla’nın Berdyaev’in 1990 yılında kitap yazdığını söylediğinden bahsetmiştim. Yayla’nın böyle düşünmesinin nedeni, Otto Latsis’in yazısında Berdyaev’in Rusça aslı 1937’de yayınlanan ve tercüme ismi <em>The Source and Meaning of Russian Communism</em> olan kitabının 1990 baskısını kullanmış olması. (Berdyaev’in kitabının bir diğer tercümesi de <em>The Origin of Russian Communism</em> adıyla 1955’te yayınlanmış.) Tabii Yayla Berdyaev’in kim olduğunu kontrol etmediği için onun hâlâ hayatta olan bir Rus yazar olduğunu ve 1990 yılında kitap yazdığını zannetmiş. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Rus düşünür Nikolai Berdyaev, 1990&#8242;da yazdığı bir kitapta &#8220;Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır.&#8221; dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">As the Russian philosopher Nikolai Berdyaev (1990, p. 9) pointed out, the Russian people and the Russian intelligentsia are prone to the quest for a kingdom built upon truth. Entire generations, for the most part, believed that socialism was such a kingdom.</span> [s. 259]</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın en uzun alıntı yaptığı yer de aşağıdaki şekilde. Yayla alıntı yaparken bazı ufak değişiklikler yapmış, ama aldığı yerin içeriğini korumuş. Kendisinin kullanmadığı İngilizce cümleyi parantez içinde gösterdim:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">19. yüzyıl edebiyatçısı Leo Tolstoy, &#8220;Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum (Grain)&#8221; adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlaken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu bir şekilde yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı hikâye eder. Bu âdil ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin olmaması gerektiğini söyler. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar&#8217;a şöyle seslenir:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı&#8230; Benim tarlam Tanrı&#8217;nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.&#8221;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy bu &#8220;adil&#8221; ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü de aşağıdaki gibi ifade eder: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı&#8217;ya saygı duyarak (godly) yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.&#8221; </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu &#8220;güzel&#8221; geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Tolstoy&#8217;u bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuklar hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesirleriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günün popüler kültüründe eşit adalet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm&#8217;e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, &#8220;paranın kötülüğü&#8221; fikri Shakespeare&#8217;de de vardır. &#8220;Adil&#8221; ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella&#8217;nın eserlerinde de görülür. </span></p>
<p><span style="color: #000000"> </span><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">One key story by Tolstoy is a tale called “A Grain as Big as a Chicken Egg.” It expresses the dream of a just life that ensures human harmony with nature, moral and physical health, and longevity. What are the secrets of this happiness? Absence of money, trade, and property. The old peasant says to the Tsar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“In my time, no one could even think of such a sin as selling or buying bread. As for money, no one even knew of such a thing: everyone had enough bread of his own&#8230; . My field was God’s land. Wherever you ploughed, that’s where the field was. The land was free then. No one could call a piece of land his own; only your labor was yours.”</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">This is how Tolstoy’s hero explains the fall of the high morality of old:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“All of this happened because people no longer lived by their labor; they began to set their eyes on what other people had. That’s not how they lived in the old times; in the old times people lived in a godly way: they had what was theirs, and did not covet what was someone else’s.” </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">(The other tales and stories preach reasonable self-restraint, limited consumption, and modest wants.) Tolstoy had studied history in depth; he knew very well that the beautiful past he was describing had never existed. The tales convey the dream of a just life that is typical of the patriarchal peasantry, which was bewildered and frightened at the turn of the century by the onslaught of capitalist ways on the communal traditions of the Russian village. </span></span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">The dream of a world of equal justice, equal division of labor and goods—a world where no one has too much or too little—is surely a universal human dream. These ideas were certainly not originated by Marxists. The idea that “money is the root of all evil” can be found not only in Tolstoy but also in Shakespeare. And projects for a just, rational world order were developed centuries ago by Sir Thomas More and Campanella.</span> [ss. 260-261]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki kısım Yayla’nın sonuç paragrafının bir bölümünü oluşturuyor ve nispeten serbestçe tercüme edilmiş:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">The ultimate reason to adopt a system of limited government that protects a free market and private </span><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">property is not to increase economic production. The ultimate reason is that such a system better enables its citizens to live together harmoniously and to fulfill their potential as human beings – in short, to pursue happiness.</span> [s. 240]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(4)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki diğer kısım da Yayla’nın sonuç paragrafının son kısmını oluşturuyor. Bu bölüm orijinal yazıdan diğerlerine kıyasla daha esnek bir şekilde alınarak kullanılmış, ancak “sınırlı devlet” vurgusuna dikkat edin. Yayla İngilizce makaledeki Jefferson alıntısını doğrudan kullanmış, ama Jefferson’ın dediklerini hangi kitaptan aldığını yazmamış. Oysa makalede parantez içinde kaynak gösteriliyor. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi&#8217;nin yazarı ve 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson&#8217;ın 1801&#8242;deki göreve başlama nutkunda tanımladığı üzere, &#8220;İnsanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini düzenlemede (regüle etmede) serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlet&#8221;tir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Specifically, I am presenting a case for “limited government,” the kind of state that is sometimes called “Jeffersonian,” after Thomas Jefferson, author of the Declaration of Independence and third president of the United States. This is how he described what he called “the sum of good government” in his inaugural speech as he assumed the office of president in 1801: “A wise and frugal government, which shall restrain men from injuring one another, which shall leave them otherwise free to regulate their own pursuits of industry and improvement” (Peterson 1975, p. 293).</span> [s. 249]</span></p>
<p style="text-align: center"><span style="color: #000000">* * * </span></p>
<p style="text-align: left" align="center"><span style="color: #000000">Böyle baktığınız vakit, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısının yarısının <em>Cato Journal</em> dergisinden alındığını görüyorsunuz. Ne yazık ki, Yayla yazısının hiçbir yerinde<em> </em>bu dergiden alıp kullandığı yerler için kaynak göstermiyor. Yayla’nın yazısında ne derginin, ne makalelerin, ne de bu makalelerin yazarlarının ismi geçiyor. Bu nedenle yazımın başlığında &#8220;kes-yapıştır&#8221; ifadesini kullandım. Bu size belki sert bir ifade gibi gelebilir, hatta yukarıda yazdıklarıma da katılmayabilirsiniz, ama ben gördüklerimi (istemeye istemeye) başka türlü değerlendiremiyorum. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyan ve bu konuları yeteri kadar bilmeyen bir üniversite öğrencisi düşünün. Bu öğrenci yazıyı okuduğunda Yayla’nın Berdyaev, Tolstoy, Shakespeare, Thomas More ve Campanella’yı gerçekten okuduğunu ve bu yazıyı onların fikirlerini karşılaştırarak yazdığını düşünecektir. Böyle yapmakla da maalesef yanlış bir izlenime kapılacaktır. Oysa </span><span style="color: #000000">Yayla zaman zaman kendisinin bir fikir adamı ve akademisyen olduğunu ifade ediyor. Ama başkalarının yazdıklarını böyle almakla nasıl fikir adamı ve akademisyen olunabilir? </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yazının başına koyduğum resim 2007 yılında Atilla Yayla&#8217;yı Stockholm&#8217;de bulunan <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.stockholm-network.org/index.php" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>The Stockholm Network</em></span></a></span> adlı liberal bir düşünce kuruluşundan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.stockholm-network.org/Conferences-and-Programmes/Events/Photos" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yılın adamı</span></a></em></span> ödülünü alırken gösteriyor. Bir resme bakıyorum, bir de Yayla&#8217;nın yazısına ve sıkılarak sormadan edemiyorum: Başkasının emeğinin ürünü olan yazılardan hiç kaynak göstermeden parçalar alarak ve üzerine kendi ismini koyarak bunları yayınlamak, zamanında üniversite hocalığı yapmış bir profesöre ve şu anda bir meslek yüksek okulunda hoca olan birine yakışıyor mu?  </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>16</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teori Üzerine</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2012 22:15:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Levent_Neyse</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneysel ve Davranışsal İktisat]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2952</guid>
		<description><![CDATA[Ekonomik modeller her ne kadar genellemelere dayansalar da, birçok önemli ayrıntıyı yok saysalar da ve çoğu zaman gerçeklerden uzak gibi gözükseler de hiç kuşkusuz iktisat biliminin en önemli araçlarıdırlar. Evet, deneysel iktisat, davranışsal iktisat, post-ostistik iktisat gibi alt bilim dalları ve akımlar ana akım iktisadi ve onun modellerini sert bir şekilde eleştirmektedir. Haksız da değillerdir çoğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" style="border-style: initial;border-color: initial;float: right;border-width: 0px" src="http://3.bp.blogspot.com/-khfyfZxn5-8/TcHPFC3rnHI/AAAAAAAAAYc/neVEa_mcrh8/s1600/wrapping_paper-equations.jpg" alt="" width="240" height="240" /></p>
<p>Ekonomik modeller her ne kadar genellemelere dayansalar da, birçok önemli ayrıntıyı yok saysalar da ve çoğu zaman gerçeklerden uzak gibi gözükseler de hiç kuşkusuz iktisat biliminin en önemli araçlarıdırlar. Evet, deneysel iktisat, davranışsal iktisat, post-ostistik iktisat gibi alt bilim dalları ve akımlar ana akım iktisadi ve onun modellerini sert bir şekilde eleştirmektedir. Haksız da değillerdir çoğu noktada. Ancak dikkat çekilmesi gereken bir nokta vardır ki o da bir akademisyenin, bir öğrencinin ya da akademi dışındandan bir araştırmacının fikirlerini beyan ederken veya çalışmalarını sürdürürken eleştirilerini öne sürme sebebi. Zira eleştirdiği konuyu bilmeyen bir araştırmacının veya akademisyenin yaptığı aslında eleştiri değil, okuduğu eleştirileri ve yorumları ezberlemektır. Örneğın deneysel iktisadı ele alırsak  “Zaten ana akım iktisat çoktan çürütüldü, onun varsayımları mantıksızdır” demek ve daha da kötüsü teorik çalışmaları görmezden gelerek sadece deneysel kaynaklara yönelmek bir deneysel iktisatçı için çok büyük bir kayıptır.<br />
<span id="more-2952"></span><br />
Bu bir kayıptır çünkü deneysel iktisat çoğu zaman teoriyi test eden bir araçtır ve her seferinde de teoriyi çürütecek diye bir kural yoktur. Kimi çalışmalarda da teoriyi destekleyen sonuçlar çıkması şaşırtıcı olmamalıdır. Deneysel iktisadın teorinin tamamen karşısında olduğu yanılgısının sebebi, büyük ihtimalle bu alanda öne çıkan neredeyse tüm çalışmaların yıldızlarının teorinin aleyhine  bulgularla parlamasıdır. Bu da hiç şaşırtıcı değildir aslında. Zira bir alt bilim dalının, veya yeni bir fikrin kendini kabul ettirmesi bir tutam popülizm gerektirmektedir. Hal böyle olunca bu alana adım atan birçok genç iktisatçı büyük bir ilgi ve mutlulukla o anarşist (ve bence de birbirinden güzel) çalışmalara sarılıp teoriyi görmezden gelmektedirler. Ve ne yazık ki deneysel iktisat bazılarımız için teoriyi bilme gereksinimini ortadan kaldıran bir yöntem gibi görünmektedir. Neoklasik iktisat çürüdüyse onu neden bilelim ki? Bu malesef çok büyük bir yanlış anlama ve kimi zaman bir bakıma kendi kendini aklama yoludur.</p>
<p>Ancak madalyonun diğer yüzünde de durum bundan farksız. O da iktisat literatüründeki çalışmalara belki literatürü takip etmeye gerek bile duymadığı belki de literatürü takip edecek ilgi ya da bilgisi olmadığı için yabancı kalan iktisatçılar, teorisyenler. Farklı bir konuda çalıştığı için literatürdeki gelişmeleri yakından takip etmeyenlerden bahsetmiyorum aslında. Bır iktisatçının bugüne kadar deneysel iktisadın adını dahi duymamış olması aslında herhangi bir uluslararası ekonomi dergisini takip etmediğini hatta “şu iktisatta son yıllarda neler oluyor?” diye bile sormadığını göstermez mi? Ve o iktisatçı lisans, yüksek lisans ve hatta doktora dersleri veren, doçentlik jürilerinde karşısında ter dokülen bir profesör de olamaz mı? Olabilir…</p>
<p>Teoriyi öğrenme gereksinimini ortadan kaldırmak için deneysel iktisada sarılanlar mı, literatürü takip etme “zorunluluğunu” görmezden gelip 30 yıl önce makalelerden değil de, kendi diline çevrilmış lisans ders kitaplarından dua ezberlercesine öğrendiği “konularının” arkasına saklananlar mı? Hangisi daha acı? Bence iki tarafın bir yeterlilik veya tez savunmasında karşılaşmaları bu tiyatro oyununun en trajikomik sahnesi.</p>
<p>Akademi dışına çıkarsak da bu “kayıtsız eleştiri”nin mantıksızlığını görmek mümkün. Kim Picasso’nun kübizm ile ortaya çıktığını<img class="alignright" src="http://www.beatmuseum.org/duchamp/images/fountain.jpg" alt="" width="252" height="300" /> sanıyor? Daha 12 yaşındayken klasik resim sanatında şaheserler üretiyordu, kubizm bu dönemin ardından geldi. Hugo Ball Karawane ve Dada Manifestosu’ndan önce felsefe ve sosyoloji okudu. Nietzsche hakkında çalıştı. Realizm olmadan sürrealizm, modernizm olmadan da postmodernizm karşı çıkacak bir sebep bulamayacaktı.</p>
<p>Deneysel iktisat paketi eleştirileriyle gelse de ardında yüzlerce yıllık bir iktisat literatürü yatar. O iktisat literatürü teorilerden; teori, modellerden; modeller ise varsayımlardan yararlanır. Sırf (eksik olduğu zaten kabul edilmiş ancak onlarsız da yapılamayacak olan) varsayımlara getirilen eleştirilere bakıp da sırf “seksi” oldugu için bir alt dala sarılmak ve teoriyi göz ardı etmek düşülebilecek büyük bir yanlıştır.</p>
<p>Deneysel iktisat yöntem olarak verileri deneyler aracılığıyla edinmeyi seçmiştir. Ancak dikkat edilirse yine varsayımlar yapan (örneğin hava durumunun denekler üzerinde bir etkisi olmadığı varsayımı), yine modeller kuran (sonuçta aynı regresyonlar kullanılıyor) bir alt daldır. Çünkü modellemesiz bir iktisat var etmek, varsayımsız bir model kurmak mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.lawrencecreaghan.com/Webpages/Thoughts_files/HalVarian.jpg" alt="" width="582" height="302" /></p>
<p>Varian’ın bir tavsiye niteliğinde yazdığı “How to build an economic model in your spare time” bu bağlamda yol gösterici bir kaynaktır. Zira bu yazıda modellerin gerekliliği, eksikliklerine rağmen geçerliliği ve bir model kurmak için tavsiyeler bulmak mümkün.</p>
<p>Varian önce “iyi” bir fikrin birçok fikrin elenmesiyle ortaya çıkacağını ve iyi fikirlerin sanılanın aksine makalelerden değil dergi, gazete gibi yayın organlarından elde edilebileceğini söylüyor. “A model of Sales” makalesinin (<a href="http://www2.isye.gatech.edu/~pgriffin/variansales.pdf">http://www2.isye.gatech.edu/~pgriffin/variansales.pdf</a>) fikrinin çıkış kaynağının yeni bir televizyon alma sürecinde çıktığını anlatıyor.</p>
<p>Bir fikrin iyi olup olmadığını anlamak için ise o fikri ekonomist olmayan birine anlatmayı deneyin. Literatür taraması yapmak için acele etmeyin. Bir iki hafta fikriniz üzerine çalışma sonucunda yayınlanmış benzer bir çalışmayla karşılmak sizi çok mutlu edecektir, üstelik bu süreç içerisinde yeni yöntemler de geliştirmiş olabilirsiniz. Modelinizi kurmaya başladınız, kendinize sorular sordunuz, yanlışlar yaptınız&#8230; Varian, fikir aşamasından yayın aşamasına dek bütün süreç için tavsiyelerini bu kaynakta toplamış: <a href="http://people.ischool.berkeley.edu/~hal/Papers/how.pdf">http://people.ischool.berkeley.edu/~hal/Papers/how.pdf</a>. Dilerim yardımcı olur.</p>
<p>Fotoğraflar:</p>
<p><em>http://www.beatmuseum.org/</em></p>
<p><em>http://lcbackerblog.blogspot.com/</em></p>
<p><em>lawrencecreaghan.com</em></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarih Mises&#8217;i Haklı Çıkardı mı? – Atilla Yayla’yı Düzeltmek</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 12:52:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/?p=2844</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki yazısında “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2851" src="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg" alt="" width="386" height="226" /></a></span></p>
<p><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1200689&amp;title=yorum-atilla-yayla-akil-ve-sosyal-duzen&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yazısında</span></a></em></span> “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene bakmanın kurucu rasyonalist olmayan, daha çeşitlilikçi, insani, keşifçi bir yolu da varmış ve bu da Aydınlanma&#8217;nın İskoç koluyla bağlantılıymış. Yayla bu aydınlamayı rasyonalizme karşı çıkmak için kullanmış. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu hususta Yayla özellikle bireylerin toplumda kullandıkları bilgi meselesinden bahsetmiş ve bu meselenin sosyalist ve faşist düzenlerin neden tam olarak işleyemeyeceğini açıkladığını ileri sürmüş. Dediğine göre, mükemmel bir sistemin kurulabilmesi için toplumda kullanılan tüm bilginin tek bir elde toplanması gerekiyormuş. Oysa bu mümkün değilmiş, çünkü bu bilgi hem parçalı hem de dağınıkmış. O yüzden insanlar bu bilginin tamamına sahip olamazlarmış ve sınırlı bilgiyle yaşamak zorundalarmış. Atilla Yayla’nın anlattığı bu meseleler esas itibariyle Avusturya İktisat Okulu’nun kapsamına giriyor. Bu okulun sosyalizm eleştirisiyle bir ara ilgilendiğim için Yayla’nın yazdıklarına biraz bu açıdan baktım. Maalesef Yayla’nın bilgi meselesi ile İskoç Aydınlanmasını bir arada ele alması olmamış. Kurucu rasyonalizme karşı çıkarken Mises&#8217;ten bahsetmesi de olmamış. Hele Hayek&#8217;in ismini anmadan geçmesi hiç olmamış. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2844"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla “Marksist formatındaki sosyalizmin” her bakımdan mükemmel bir toplumsal düzen kurulabileceğini iddia ettiğini de yazmış. Maalesef bu doğru değil. Nitekim Yayla hangi sosyalistlerin böyle bir şey iddia ettiklerini yazmamış. Hatta bir ara rasyonalizm eleştirisini bir hayli abartarak </span><span style="color: #0000ff">“Hiçbir rasyonalist teori, beşeri düzenin en önemli parçalarının ve unsurlarının kendiliğinden doğduğu ve her zaman öyle kalacağı gerçeğini değiştiremez,” </span><span style="color: #000000">dahi demiş. Tabii böyle bir şey yok. Liberal düşünürlerin hepsi beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığını kabul etmezler. Örnek mi? Ludwig von Mises ve Adam Smith. Mises&#8217;e göre toplumsal düzen düşünce ve irade ile kurulur. Smith de piyasaların insanlardaki takas ve mübadele yapma eğilimden hareketle ortaya çıktığını ileri sürer. Dahası, Yayla’nın beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığı ve hep öyle kalacakları iddiası da havada kalmış – özellikle de liberallerin hepsi böyle düşünmüyor iken ve bu konuda ampirik kanıt yok iken. Yayla’nın yazısındaki kusurlu yerlere aşağıda bir bakalım: </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">I</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“İskoç Aydınlanması teorisine kurucu rasyonalist teoriyi apaçık bir olgu temelinde reddetmekle başlıyor. Buna insan bilgisinin parçalılığı, dağınıklığı ve tek elde toplanamazlığı olgusu diyebiliriz.” </span><span style="color: #000000">Ardından Yayla uzun uzun toplumda kullanılan bütün bilginin tek bir kişinin ya da otoritenin elinde toplanamayacağından bahsetmiş. Güya bu, “İskoç Aydınlanması düşünce geleneğinin yaklaşımı” imiş. Fakat böyle bir şey yok. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlaması filozoflarına göre toplumsal incelemenin odağında insan eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları yer alıyordu, fakat bu filozoflar hiçbir zaman Yayla’nın bahsettiği bilgi meselesiyle ilgilenmemişlerdir. Zira bu filozofların yaşadığı 1700’lü yılların Britanya’sında ekonomi insanların böyle meseleler üzerine kafa yormalarını gerektirecek gelişmişlik seviyesine ulaşmış değildi. Hâliyle ekonomide bilginin nasıl kullanıldığı gibi bir mesele o dönemki düşünürlerin aklına gelmezdi. Bu filozofların inceleme konuları toplumsal düzen üzerine yoğunlaşıyordu. İnsan bilgisinin parçalı oluşundan ve bu nedenle tek bir elde toplanamayacağından ilk bahseden kişi Friedrich von Hayek’tir. Kendisi bu konularla uğraşmaya 1930’lu yıllarda başlamış ve hayatının geri kalanında da bunlar üzerine yazıp çizmiştir. Nitekim Hayek bilginin toplumda parçalı bir şekilde kullanımı hakkında yazdıklarını kendisinin toplumsal bilimlere yaptığı bir katkı olarak görür. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İlâveten, Yayla’nın kullandığı “kurucu rasyonalizm” ve “kurucu rasyonalist teori” ifadeleri de özü itibariyle Hayek’e aittir. Ama benim bildiğim kadarıyla Hayek “kurucu rasyonalist teori” ifadesini hiçbir zaman yazılarında kullanmamıştır. Onun kullandığı ifade “yapı-kurucu rasyonalizm”dir (constructivist rationalism). Hayek bu ifadeyi Fransız Aydınlanması filozoflarının ve Kıta Avrupası düşünürlerinin görüşleri için kullanır ve insan aklının önemine yaptıkları vurgudan dolayı bu kişileri “yapı-kurucu rasyonalistler” olarak adlandırır. Hayek 1970’lerden itibaren de bu aydınlanma geleneği için kendisinin icat ettiği “yapı-kuruculuk” (constructivism) kelimesini benimser. Ansiklopedicilerin, Rousseau’nun ve Fizyokratların dahil olduğu bu geleneğin görüşüne göre, insanlar toplumsal kurumları ve medeniyetlerini kendileri yarattıklarına göre, bunları kendi arzu ve isteklerine göre değiştirip biçimlendirebilirler. Tabii Hayek bu görüşe çok kızar, çünkü ona göre bu işin sonu sosyalizme varır. Hayek&#8217;in insan aklına bu kadar vurgu yapmayan ve daha ılımlı olan İskoç Aydınlanması’na yanaşmasının nedeni budur. Gerçi Hayek İskoç filozofların görüşlerinden etkilenmiş ve kendisini bu gelenek içinde görmüştür, ama bu filozoflardan etkilenişi bilgi meselesinde değil, insanların eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları konusunda olmuştur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla Yayla’nın yazısında İskoç Aydınlaması’na bilgiyle ilgili olarak atfettiği görüşlerin hiçbiri bu aydınlanma geleneğine ait değil – bunların tamamı Hayek&#8217;e ait. Ama gayet ilginç bir şekilde, Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsederken aslında Hayek&#8217;in görüşlerini anlatmasına rağmen onun ismini hiçbir yerde anmıyor. Oysa Hayek&#8217;in bilgi meselesinden bahsettiği iki makalesinin çevirileri (<em>“Bilginin Toplumda Kullanımı”</em> ve benim çevirdiğim <em>“İktisat ve Bilgi”</em>) Liberal Düşünce Topluluğu’nun çıkardığı ve bir dönem Yayla’nın da editörlüğünü yaptığı “Liberal Düşünce” dergisinde yayınlanmıştı. Yayla bunları unutmuş herhalde. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">II                                                                                               </span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla bilgi meselesinden bahsettikten sonra bu meselenin iyi bir anlatımının Ludwig von Mises&#8217;in 1920’de yayınladığı bir makalesiyle başlattığı bir tartışmada karşımıza çıktığını söylemiş. Yayla’nın ismini vermediği bu makaleyi zamanında (İngilizcesinden) Türkçeye çevirmiştim. Bu çeviri de yine Yayla’nın editörlüğünü yaptığı ve artık “piyasadan kalkmış olan” Piyasa dergisinde <em>“Sosyalist Devlette İktisadî Hesaplama”</em> başlığıyla yayınlanmıştı. Görünen o ki Yayla yazısında bahsettiği bu makalenin çevirisini kendi çıkardıkları dergide yayınladıklarını da unutmuş. Yayla’nın bahsettiği tartışma literatürde “Sosyalist Hesaplama Tartışması” ya da “İktisadî Hesaplama Tartışması” olarak biliniyor. Gerçi bu tartışmada bilgi meselesine değiniliyor, ama buna değinen Mises değil. Zaten Mises&#8217;in bu makalesinde dediklerinin Yayla’nın bilgi meselesiyle yazdıklarıyla da ilgisi yok. Bunlara bir bakalım:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong> Mises iktisadî hesaplama meselesini ele aldığı makalesinin hiçbir yerinde bilginin ekonomideki kullanımından bahsetmez. Nitekim Mises bilgi meselesini hiçbir zaman sosyalistlere bir eleştiri olarak yöneltmemiştir. Yukarıda da dediğim gibi, bilginin parçalı ve dağınık olduğunu öne sürerek sosyalistlere karşı çıkan kişi aslında Mises&#8217;in öğrencisi Hayek’tir. Oysa Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsetmesine rağmen Hayek&#8217;in ismini hiçbir yerde anmıyor. İşin daha da vahim tarafı, Mises sosyalist planlamacıların gerekli olan tüm bilgiyi ellerinde toplayabileceklerini kabul eder. Yani Yayla’nın (ve tabii Hayek&#8217;in) dediklerinin tam tersini ileri sürer. <a href="http://mises.org/Books/humanaction.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Human Action</em></span></a> kitabında sosyalist ekonomiyi eleştirirken Mises şöyle der:</span></p>
<p><span style="color: #000000">[Sosyalist] </span><span style="color: #0000ff">Yöneticinin kendi yaşadığı döneme ait bütün teknolojik bilgiyi kullandığını varsayalım. Bundan başka, bu kişi mevcut tüm maddi üretim araçlarının tam bir envanterine ve istihdam edilebilir işgücünü gösteren bir listeye de sahip olsun. Bu açılardan, bürolarında topladığı bilirkişi ve uzmanlar yığını ona eksiksiz bilgi sağlayacak ve soracağı tüm sorulara doğru cevap verecektir. [</span><span style="color: #000000">s. 696-7] </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong> Yayla yazısında merkezi otoritenin ekonomideki bilgiyi kendi elinde toplamaya kalkıştığında bilginin bilgi olmaktan çıktığını ve geçmişe ait bir şeye dönüştüğünü yazmış. Bunlar kafa karıştırıcı ifadeler. Hayek meseleyi bu şekilde ortaya koymaz. Hem bilginin bilgi olmaktan çıkması ne demek? Hayek&#8217;in dediği şey, sadece, merkezi otorite ekonomide kullanılan tüm bilgiyi bir şekilde elinde toplasa bile, bu bilginin hiçbir zaman söz konusu anın ya da içinde bulunulan koşulların bilgisini yansıtmayacağıdır. İktisadî hayat çok hızlı aktığı ve insanların kararları sürekli değiştiği için, bu koşullara ait bilgi de sürekli olarak değişecektir. Bu kadar hızlı bir değişim esnasında merkezi otoritenin o anın bilgisini elinde bulundurması da hâliyle mümkün değildir. Dolayısıyla bilgi merkezde topladığı için “maziye ait bir şeye dönüşür” diye bir şey söz konusu değildir. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong><span style="color: #000000"> Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“Mises, üretim araçlarında özel mülkiyet olmaksızın, ister küçük bir otokrat grup isterse demokratik şekilde organize olmuş bir heyet olsunlar, sosyalist plancıların kaynakları ne derecede etkin kullandıklarını belirlemenin bir yolunu bulamayacaklarını ileri sürdü.”</span><span style="color: #000000"> Bu yazılanlar tamamıyla yanlış olmasa bile maalesef yanıltıcı. Zira </span><span style="color: #000000">Mises esasta planlamacıların kaynakları etkin dağıtmanın bir yolunu bulamayacaklarını değil, bu planlamacıların iktisadî hesaplama yapamayacaklarını ileri sürer. Zaten bu konuda yazdığı makalenin isminde de “iktisadî hesaplama” ifadesi geçiyor. Kaynakların etkin dağılımının gerçekleşmemesi ise bu hesaplamayı yapamamanın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisadî hesaplama derken kastedilen şey, üreticilerin kullanmak istedikleri kaynakların fiyatlarını karşılaştırarak üretim maliyetlerini hesaplamalarıdır. Fiyatlar olmadan üretimde kullanmak istediğiniz malların size kaça mal olacağını bilemezsiniz, bu nedenle de ucuza mı yoksa pahalıya mı üretim yaptığınızı hesaplayamazsınız. Fiyatların olması için de özel mülkiyetin olması gerekir. Zira insanlar ürettikleri malların mülkiyetine sahip olmadıktan sonra bunları piyasada satamazlar. Satış olmayınca hâliyle mübadele de olmaz. Mübadele olmayınca da fiyatlar ortaya çıkmaz. Zaten Hayek&#8217;in aksine Mises fiyat mekanizmasının amacının bilginin toplumda kullanılmasını sağlamak değil, insanların iktisadî faaliyetlerini yürütebilmek için gerekli olan hesaplamaları yapmalarını mümkün kılmak olduğunu kabul eder.  </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">III</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Peki, Atilla Yayla’nın iddia ettiği üzere tarih Mises&#8217;i haklı çıkardı mı? Elbette hayır. Mises sosyalistleri eleştirirken sosyalizmde para kullanımının ve fiyat mekanizmasının ortadan kalkacağını varsayıyordu. Nitekim Mises&#8217;in sosyalist ekonomiye yönelik tüm eleştirisi bu noktadan hareket eder. Oysa sosyalist Rusya’da bunların ikisi de olmamıştır. Ruslar ruble kullanmıyorlar mıydı? Gerçekte ise Mises&#8217;in toplum ve piyasa ekonomisi hakkındaki görüşleri Atilla Yayla’nın yazısında bahsettiği şeylere tamamıyla aykırıdır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek&#8217;in ve İskoç geleneğini takip eden diğer liberallerin aksine, Mises toplumu ve piyasa ekonomisini hiçbir zaman kendiliğinde doğmuş yapılar olarak görmez. Eserlerinde – en azından benim bildiğim kadarıyla – “kendiliğinden-düzen” ifadesini hiçbir zaman kullanmaz. Mises&#8217;e göre </span><span style="color: #0000ff">“Toplum birlikte planlanmış eylemlerden, işbirliğinden oluşur. Toplum bilinçli ve amaçlı davranışların bir sonucudur,”</span><span style="color: #000000"> (<em>Human Action</em>, s. 143). <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/socialism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Socialism</span></a></em></span> kitabında şöyle yazar: </span><span style="color: #0000ff">“Toplum düşüncenin ve iradenin bir ürünüdür. Düşüncenin ve iradenin dışında var olamaz. Toplumun varlığı dışsal dünyada değil, insanın içinde yatar. Toplum içeriden dışarıya doğru yansıtılır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 291). Yine aynı kitaptan: </span><span style="color: #0000ff">“Toplumsal evrim – işbölümünün evrimi anlamında – irade içeren bir fenomendir: tamamıyla insan iradesine bağlıdır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 306). Eğer toplum insan iradesinin bir ürünüyse, toplumsal kurumlar, gelenekler ve davranış kuralları da bu iradenin bir ürünü olacaktır. Böyle düşünen Mises&#8217;in piyasa ekonomisini bilinçli insan eylemlerinin bir ürünü olarak görmesi gayet doğaldır. Nitekim <em>Human Action</em> kitabında şöyle yazar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Piyasa ekonomisi insan yapımı olan ve işbölümünün olduğu koşullarda yer alan bir eylemde bulunma biçimidir. Fakat bu durum piyasa ekonomisinin tesadüfen meydana gelmiş ya da yapay bir şey olduğu ve başka bir eylem biçimiyle değiştirilebileceği anlamına gelmez. Piyasa ekonomisi uzun bir evrimsel sürecin ürünüdür. Kişinin, eylemlerini, içinde bulunduğu çevrenin kendi başına değiştiremeyeceği verili koşullarına mümkün olan en iyi yoldan uyarlamak amacıyla yürüttüğü çabalarının bir sonucudur. Piyasa ekonomisi bir stratejidir. Bu stratejinin uygulanmasıyla insanlar, bir bakıma, vahşilikten medeniyete muzafferane bir şekilde ilerlemişlerdir.</span> <span style="color: #000000">[s. 265]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıdaki alıntıda Mises&#8217;in piyasa ekonomisinin insan yapımı olduğunu ve bu ekonomiyi bir medeniyet stratejisi olarak kabul ettiği açıktır. Böyle bakıldığında, Mises&#8217;in bu görüşleriyle Yayla’nın kurucu rasyonalizm dediği geleneğin içinde yer aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçekten Hayek de hocası Mises&#8217;i rasyonalist olmakla suçlamıştır. Dolayısıyla eğer tarih Mises&#8217;i haklı çıkardıysa, aslında kurucu rasyonalizmi benimseyen kişileri haklı çıkarmış olacaktır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Toparlarsak, bilginin tek elde toplanamayacağını bir neden olarak öne sürerek toplumsal düzenlemeler yapmak isteyen kurucu rasyonalizmi eleştiren ve bu esnada hesaplama tartışmasından bahseden Atilla Yayla, Mises ve Hayek&#8217;in bu tartışmada hangi kabullerden hareketle sosyalizme ve merkezi planlamaya itiraz ettiklerine dikkat etmiyor. Bu nedenle de kurucu rasyonalizm eleştirisi için olmadık bir kişi olan Mises&#8217;in ismini yazısında kullanarak ve onun haklı çıktığını söyleyerek kendisiyle çelişmiş oluyor. Zira sosyalizme itiraz ederken Mises fiyat mekanizması olmadan iktisadî hesaplama yapılamayacağını, Hayek de toplumda bireylerin kullandığı bilginin tek elde toplanamayacağını öne sürer. Kabaca söylersek Hayek “bilgici”, Mises de “fiyatçı”dır. Üstelik sosyalist ekonomiye karşı çıkarken Mises ve Hayek birbirlerinin dediklerinin tam tersini kabul ederler. Mises bilginin merkezi otoritenin elinde toplanabileceğini, ama bu otoritenin fiyatları hesaplanamayacağını ileri sürer. Hayek ise fiyatların bir şekilde de olsa hesaplanabileceğini, ama bilginin toplanamayacağını ileri sürer. Eğer Mises&#8217;in dediklerini kabul edecekseniz bilginin tek elde toplanabileceğini de kabul etmek zorundasınız. Ama bu durumda da bilginin tek elde toplanamayacağını ileri sürerek sosyalizme ve faşizme karşı çıkamazsınız. </span></p>
<p style="text-align: center"><strong><span style="color: #000000">* * *</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Maalesef Atilla Yayla piyasa ekonomisini savunurken bazı talihsiz tutarsızlıklar yapıyor. Görünen o ki bu konular hakkındaki bilgiyi tek elde toplayamadığı için Yayla’nın bilgisi sınırlı kalmış. Yazısında uzun uzun bilgi meselesinden bahsedip bunu bir şekilde İskoç filozoflara bağlaması ve bu meseleyi toplumsal bilimlerde ilk defa ortaya koyan kişi olan Hayek&#8217;in adını anmaması böyle bir şey. Gerçi Yayla iktisatçı değil, siyaset bilimci. O yüzden Avusturya İktisat Okulu’nun alanına giren bu tür şeyleri bilmesini ondan bekleyemeyiz. Ama Mises&#8217;in takipçisi Avusturya iktisatçısı Murray Rothbard <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/egalitarianism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Egalitarianism As a Revolt Against Nature and Other Essays</span></a></em></span> adlı kitabında bu konuda şöyle uyarıda bulunuyor: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">İktisat bilmemek suç değildir. Ne de olsa iktisat, uzmanlaşmanın olduğu ve çoğu kişinin “kasvetli bilim” olarak gördüğü bir disiplindir. Fakat bu bilgisiz hâlde iken, iktisadî meseleler hakkında yüksek sesli ve gürültülü fikirlere sahip olmak tamamıyla sorumsuzluktur.</span><span style="color: #000000"> [s. 202]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla 13 yaşındaki kızlara tecavüz eden kişilerin mahkemelerce serbest bırakıldığı, üniversite hocalarının terör zanlısı olarak tutuklandığı, parasız eğitim isteyen öğrencilerin aylarca hapis yattığı, kadınlara yönelik şiddetin ayyuka çıktığı, halktan toplanan deprem vergilerini iktidarın başka yerlere harcadığı, gazetecilerin ve hatta milletvekillerinin hapse atıldığı bir ülkede, Atilla Yayla’nın Gülen cemaatinin Abant toplantılarına katılmaktan, AKP’nin siyaset akademisinde hocalık yapmaktan ve televizyonda cumhurbaşkanını ve piyasa ekonomisini övmekten biraz vakit ayırarak artık bireysel hak ve özgürlükleri de savunması gerekiyor. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mises, Faşizm ve Özgürlükler</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2011 06:36:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Hazır son yazıda Mont Pelerin Topluluğu’ndan bahsetmişken, topluluğun üyelerinden olan Mises’le ilgili kısa bir yazı da girelim. Mises hem Türkiye’deki hem de dışarıdaki küçük bir kesim tarafından büyük bir liberal olarak biliniyor. Ama bakın kendisi Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra, 1927’de yayınlanan Liberalism – In the Classical Tradition adlı kitabında faşizmi nasıl övüyor: Diktatörlükler kurmayı hedefleyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://2.bp.blogspot.com/_I8Je6FUeyaY/TJvryge9_1I/AAAAAAAAADU/SvoOtB7SOvY/s320/Mises+4.jpg" alt="" width="237" height="256" /></span></p>
<p><span style="color: #000000">Hazır son yazıda Mont Pelerin Topluluğu’ndan bahsetmişken, topluluğun üyelerinden olan Mises’le ilgili kısa bir yazı da girelim. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises hem Türkiye’deki hem de dışarıdaki küçük bir kesim tarafından büyük bir liberal olarak biliniyor. Ama bakın kendisi Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra, 1927’de yayınlanan <a href="http://mises.org/books/liberalism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Liberalism – In the Classical Tradition</em></span></a> adlı kitabında faşizmi nasıl övüyor: </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Diktatörlükler kurmayı hedefleyen faşizm ve benzeri hareketlerin en iyi niyetlerle dolu olduğu ve bu hareketlerin müdahalelerinin şu an için Avrupa medeniyetini koruduğu inkâr edilemez. Faşizmin bu sayede kendine kazandırdığı değer tarihte sonsuza dek yaşamaya devam edecek. Fakat şu an için Avrupa&#8217;ya selamet getirmiş olsa bile, faşizmin politikası sürekli başarı vadeden türden bir politika değildir. Faşizm acil durumlarda kullanılan geçici bir çözümdü. Onu bundan daha fazlası olarak görmek vahim bir hata olur.</span> (s. 51)</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2759"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Demek diktatörlükler kurmak isteyen hareketler en iyi niyetlerle dolu imiş. Mises&#8217;in öğrencisi Hayek de diktatörleri övmüyor muydu? </span></p>
<p><span style="color: #000000">Aslında Mises&#8217;in tüm kariyeri boyunca devlete kızdığına bakıp da onun devlete fazlasıyla düşman biri olduğunu düşünmek doğru sayılmaz. Zira Mises devlete sürekli olarak kızmışsa da zamanında devlette çalışmıştı. 1909’dan 1934’e kadar Viyana Ticaret Odası’nın sekreterliğini yapmış, bu sayede Engelbert Dollfuss’un ve Avusturya tahtının veliahtı Otto von Habsburg’un yakın ekonomik danışmanlarından biri olmuştu. 1932’de Avusturya şansölyesi olan Dollfuss 1933’te meclisi kapatarak o dönem İtalya’daki Mussolini yönetimini örnek alan bir tek parti diktatörlüğü kurmuştu. Dollfuss’la başlayan ve 1938’e kadar süren bu döneme <em>Avusturya Faşizmi</em> (Austrofaschismus) adı veriliyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Nitekim Mises aynı kitapta şöyle yazıyor:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Bir liberal için devlet mutlak bir zorunluluktur, zira en önemli görevler onun sorumluluğundadır: Sadece özel mülkiyetin değil, aynı zamanda barışın da korunması onun görevidir; çünkü barış olmadığında özel mülkiyetin tüm faydalarından yararlanmak mümkün değildir.</span> (s. 39)</span></p>
<p><span style="color: #000000">Buraya dikkat edin: Mises&#8217;e göre devlet özgürlükleri değil, sadece özel mülkiyeti koruyor. Şimdi bir liberal çıkıp özgürlüklerin özel mülkiyetten kaynaklandığını söyleyebilir, ama Mises gibi klasik liberaller doğal özgürlükler kavramını kabul ederler. Doğal özgürlükler de özel mülkiyetten kaynaklanmaz. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises liberalizmin özünü de açıklıyor:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">(…) liberalizmin programı tek bir kelimeyle özetlenecek olursa şöyle okunabilir: <em>mülkiyet</em>; yani üretim araçlarının özel mülkiyeti (…) Liberalizmin tüm diğer talepleri de bu temel talepten doğar.</span> (s. 19). </span></p>
<p><span style="color: #000000">Buna göre liberalizm özgürlükleri değil, özel mülkiyeti savunuyor. Dolayısıyla özgürlükler ancak özel mülkiyetle bağlantılı oldukları müddetçe değerlidirler. Özel mülkiyeti korumayan özgürlüklerin hiçbir anlamı yoktur. Gerçekten de Mises ve Hayek kadın hakları, çocuk hakları veya cinsel azınlık hakları gibi şeyleri – en azından benim bildiğim kadarıyla – hiç savunmamışlardır. Zira bunlar özel mülkiyetle ilişkili haklara değil, insan haklarına girerler. Oysa Mises&#8217;in tanımına göre liberalizm kendi başına insan haklarını savunmaz. (Daha önceden Mises&#8217;in kadınlar hakkında ne düşündüğünü <a href="http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>burada</em></span></a> yazmıştım.) </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises&#8217;in ve Hayek&#8217;in buradaki mantığı belli: Devlet özel mülkiyeti korur. Diğer özgürlükler de ancak özel mülkiyet bağlamında tanımlanırlar. Devlet bu koruma görevini yerine getiremediğinde faşizm ya da diktatörlükler gibi yönetimler kurarak özel mülkiyeti güvence altına almak gerekir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Liberal adı altında öne çıkarılan kişilerin aslında neyi savunduklarını iyi öğrenmek gerekiyor. Bu kişiler zaman zaman yazdıklarının arasına bir-iki cümleyle tam olarak ne demek istediklerini ve neyi savunduklarını açıklayan cümleler serpiştiriyorlar. Bunları bulduğunuzda fikirlerinin özünü de öğrenmiş oluyorsunuz. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayek ya da Marx Ne Fark Eder, Söyle!</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Aug 2011 21:24:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[“[Marx'ın bahsettiği] Bu teknoloji nereden gelir? Teknolojiler nasıl değişim geçirir ya da gelişir? Bu teknolojileri kim uygulamaya koyar? Marksist sistemi meydana getiren yanlışlar silsilesinin ana noktalarından birini, Marx&#8217;ın bu soruya asla bir yanıt bulmaya çalışmamış olması oluşturur. Aslında Marx buna yanıt bulamazdı. Zira teknolojik koşulları ya da teknolojik değişmeyi insanların, yani bireylerin eylemlerine bağlaması durumunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://4.bp.blogspot.com/-rcQyfR0hT8I/TVo7qe0-yvI/AAAAAAAAABQ/wpOzOAbr2JI/s1600/HayekMarx.JPG" alt="" width="350" height="253" /></p>
<p style="text-align: right"><em>“[Marx'ın bahsettiği] Bu teknoloji nereden gelir? Teknolojiler nasıl değişim geçirir ya da gelişir? Bu teknolojileri kim uygulamaya koyar? Marksist sistemi meydana getiren yanlışlar silsilesinin ana noktalarından birini, Marx&#8217;ın bu soruya asla bir yanıt bulmaya çalışmamış olması oluşturur. Aslında Marx buna yanıt bulamazdı. Zira teknolojik koşulları ya da teknolojik değişmeyi insanların, yani bireylerin eylemlerine bağlaması durumunda tüm sistemi darmadağın olacaktı. Çünkü söz konusu durumda maddi üretken güçlerin insan bilincini ve o aşamadaki bireysel bilinci belirlemesinden ziyade, bunun tam tersi geçerli olacaktı.”</em></p>
<p style="text-align: right">Murray Newton Rothbard</p>
<p style="text-align: right">(<a href="http://mises.org/books/histofthought2.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">An Austrian Perspective on the History of Economic Thought</span></a>, Cilt 2, s. 373)</p>
<p>Yeni Türkü’nün bir şarkısında dediği gibi: “Ölüm ya da ayrılık fark eder mi söyle sensiz…” Bir âşık için sevdiğinden ayrılması ve onu bir daha görememesi ölüm gibidir. Arada hiçbir fark yoktur. Kavramlar farklı bile olsa duygular kişide aynı yoksunluğu birebir karşılayabilir. Âşık için fark yoktur: Ölüm ya da ayrılık. Mesele, sevgilisinin yokluğudur. Başka ne olabilir ki!</p>
<p>Bir âşık ölüm ve ayrılığı sevgilisi için nasıl aynı tutuyorsa, ben de Hayek&#8217;in ve Marx’ın bireyin mantığı ve bilinci konusundaki yaklaşımlarını aynı tutuyorum. Benim açımdan aralarında hiçbir fark yok. Hayek ve Marx benim için iki ayrı insan, fakat aynı kümenin elemanları.</p>
<p><span id="more-2647"></span>Hayek ya da Marx (ne fark eder, söyle!) insan bilincini ve mantığını tarihî ve iktisadî olaylardan soyutlamakla birlikte, tarih ve iktisat içerisinde insanın varlığını inkâr etmemişlerdir. Fakat ikisinin de insanın bilincini ve biricik mantığını bütün bu süreçlerde unutması, bunları tarihî ve iktisadî olaylar gerçekleşirken orada bulunan ama sürekli emir alarak iş yapan robotlar gibi görmesi ne kadar kötüdür.</p>
<p>Marx bir defasında anarşist Proudhon’a çatarken ağzından kaçırdığı bakla gibi düşünüyordu: “Herkes gibi, hava güzelken birçok insanın yürüyüşe çıktığı görülür. Bay Proudhon kendi insanlarını, onlara havanın güzel olduğunu göstermek için yürüyüşe çıkarır,” (Marx ve Anarşistler, Paul Thomas, s.250). Proudhon’un aksine, Marx insanları üretim ilişkilerinin yönlendirdiğini düşünüyordu. Yani insanlar ancak hava güzel olduğunda dışarı çıkarlar. Ama ya hava kötüyse ve insanlar yine de dışarıdaysalar? Ya da hava güzel ama çok sıcaksa veya hava güzel ama sokakta kimse yoksa? Marx&#8217;ın buna verecek cevabı yoktur, onun yerine derin bir sessizlik vardır.</p>
<p>Hayek ise “kendiliğinden doğan düzen” ifadesiyle hareket eder. Yani insanlar havanın güzel olmasından ziyade, diğer insanların ne yaptıklarını takip ettikleri için dışarı çıkarlar. Hayek buna “kural izlemek“ der. Biri sokağa çıkar ve diğerleri de peşinden dökülür. İlk çıkan bir plan ve mantık çerçevesinde değil, sadece şans eseri sokağa çıkmıştır. Örneğin, Hayek dilin veya paranın gelişiminde bir insan planı, keşfi, mantığı ve bilincini görmez. Aynı şekilde Marx da görmez. Marksist <a href="http://www.belgeler.com/blg/1vn0/mick-brooks-tarihsel-materyalizm" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Mick Brooks</span></a> <a href="http://www.belgeler.com/blg/1vn0/mick-brooks-tarihsel-materyalizm" target="_blank"><span style="color: #0000ff"> </span></a>dilin Marksist gelişimini şöyle açıklar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Dil, ortaklaşa emeklerinin bir sonucu olarak, insanlar arasında böyle gelişmiştir. Daha yüksek insansı maymunlar arasında rasyonel düşünmenin tohumları ve bazı hayvanların sınırlı alet kullanımı başlangıç aşamasında kalırken, meyvelerini sadece insanoğlunda vermiştir.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Emeğin insanı diğer hayvanlardan ayırdığını ve insanın emek sayesinde doğayı ve böyle yaparak da kendini tedricen değiştirdiğini gördük. Demek ki, insanlık tarihinin tüm acıları ve güçlükleri içinden geçen gerçek bir ilerleme ölçütü söz konusudur; insanların doğaya hükmetme ve doğayı kendi ihtiyaçlarına boyun eğdirme kabiliyetindeki artış; başka bir deyişle artan <em>emek verimliliği.</em></span></p>
<p><em> </em></p>
<p>Hayek’in kendiliğinden doğan düzeni ile Marx’ın tarihsel materyalizmi arasında belki pek çok fark bulunabilir. Lakin bilinçli insan eylemlerini inceleyen bilim dalı olarak tanımlanan pareksoloji açısından bakıldığında aralarında hiçbir fark yoktur. Mises büyük kitabı <em>İnsan Eylemi</em>’nde şöyle yazar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Muhakeme, zekâ ve mantık tarihsel olaylardır. Teknoloji tarihi olduğu gibi mantık tarihi de vardır. İnsan, sadece, hayatını kaçınılmaz bir şekilde belirleyen uyarılara tam olarak teslim olmuş bir hayvan değildir; aynı zamanda eylemde de bulunan bir varlıktır. Eylem kategorisi ise, mantıksal olarak, herhangi bir somut eylemden önce gelmektedir. </span>[s. 36-37]</p>
<p>Eğer Mises’in dediği doğru ise insan eylemi hatasız değildir. İnsan doğruyu ve gerçeği aramaya çıkar. Amaçlarına ulaşmak için araç kullanan ve böylece bu amaçların ve araçların doğruluğu veya yanlışlığını sürekli sınayan insan, sürekli yeni amaçlar peşinde olacak ve yeni araçlar kullanacaktır. Peşinden koştuğu hedefler hiç bitmeyecektir. Aç olduğunda karnını doyuracak, sonra tekrar acıkacak, susayacak, bunları karşıladıktan birkaç saat sonra yine acıkacak ve susayacak…</p>
<p>Amaçların bitmesi hayatın da bitmesi anlamına gelir. Eylemde bulunmak aslında hoşnutsuzluğun, eksik bilginin, insanın her şeye gücünün yetmeyeceğinin ve insanın bedensel ve çevresel sınırlılığın bir manifestosudur. Lakin insan eylemde bulunmadan yapamaz. Bu eylemde mutlaka bir plan, amaç, umut, mutluluk, doygunluk ve bolluk bulunmak zorundadır. Yoksa insanlar erişebilecekleri mükemmel bir sonuç olabileceği kabul etselerdi, ona ulaşmak için nefes almadan koşar ve sonunda ne yapacaklarını şaşırırlardı.</p>
<p>Hüsran, ayrılık, açlık, hastalık, özlem ve ölüm insanın sadece daha doğruyu ve güzeli bulmak için kendi sınırını ve mutluluğunu anlama beyanıdır. Akla ve mantığa da uygundur bu. Akıl ve mantık insan eyleminin ulaşabileceği mükemmel durumu değil, tersine, ulaşabileceği engeli belirler. Akıl ve mantık dışında bir insan eylemi aramak, ya delice bir hareket, ya mistik bir sezgicilik ya da yaşayan insanın ölüm fermanıdır. İşte Hayek&#8217;in ve Marx’ın yaptığı tam da budur.</p>
<p>Marx sosyalizmin “doğanın değiştirilemez kanunu” sonucunda geleceğini söylüyor, bunu da tarihin ilâhi var oluşuna dayandırıyordu. Sıkıysa geleceği sorgula! Fakat biz geçmişi sorgulayabiliriz. Ama Marx buna da hayır der. Çünkü ona göre büyük tanrılar, yani tarih ve üretim ilişkileri, zamanı geldiğinde herkesi her şeyle uyumlu bir şekilde yerli yerine oturtacaktı; geçmişin iktisatçılarına ve burjuvaların tavsiyesine gerek yoktu.</p>
<p>Hayek’e göre ise varılacak hedeften evvel başlangıcın kendisi önemliydi. Hayek liberalizmin, ayrıntılarını önceden bilemeyeceğimiz bir düzenin kendiliğinden oluşumu için zaruri olan genel kuralları ifade ettiğini söylerken, sadece çevresel faktörlerle, bir diğer deyişle, bireyin başkalarına bakarak öğrendiği süreçle ve bunu yeni kuşaklarla devam ettirilmesi alışkanlığıyla ya da gelenekle ilgileniyordu.</p>
<p>Hayek ve Marx tarihî ve iktisadî olaylarda çevresel sınırlara ve eylemsel zorunluluğa o kadar inanıyorlardı ki, onlar için bireylerin yanlış yapma ihtimali yoktu. Çünkü bireyin tekil olarak yapacağı bir şey yoktu. Marx biricik bireylerden bahsetmek zorunda kaldığında toplumsal birey diyor, Hayek de geleneğin bireyi demek zorunda kalıyordu. İkisi de bireyin yegâne aklını ve muhakemesini kabul edemiyordu.</p>
<p>Hayek’in akıl hocası Edmund Burke Fransız Devrimi’nde radikal bir kopuşun olamayacağını söylüyordu. Nihayetinde nehir yolunu bulacak ve gelenek, yani türün önyargısı kazanacaktı. Oysa Fransız Devrimi’nde her şey radikal olarak kopmuştu. Bugün Fransa da kral, kilisenin sahip olduğu büyük topraklar ve aristokrasi yok; cumhuriyet ve sıradan insanlar var. Hiyerarşi yok; İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, akla ve mantığa dayalı bir eğitim sistemi ve seküler bir dünya var. O zaman nedir bu Edmund Burke’ün dediklerinin hepsi doğru çıktı yaygarası? Bu, resmen akla ve bireyin biricikliğine, onun mantığına ve muhakeme gücüne isyan etmektir. Lüzumsuz bir yargıdır. Saçma sapan bir ifadedir. Tarihi başka türlü göstermek için uçuruma atılan adımdır.</p>
<p>İnsan ne kendiliğinden doğan bir düzene ne de tarihin maddeci zorunluluğuna tâbidir. İnsanlar hata yapmaya meyillidirler, çünkü eylemlerinde deneme-yanılma yöntemini kullanırlar. Zira araştıran insan için doğru ve gerçek ancak bu şekilde anlaşılabilir. Bireyin şiddetin, savaşın ve köleliğin dünyasından, hoşgörünün, barışın ve özgürlüğün dünyasına yelken açmasını sağlayan budur. Bu nedenle muhakemesi, aklı ve şüphesiz vicdanı özgür olmak zorundadır.</p>
<p>İnsanlar uygarlıklarını bir günde kurmadılar. Bunu kurarken de bir sınıfın ya da seçilmişlerin refahını değil, tüm insanların yararını gözettiler. Bunun nedeni insanların birbirlerine ihtiyaç duymalarından kaynaklanıyordu. Bu yüzden, mücadeleci sistemlerden ayrılıp mübadeleye dayalı barışçıl sistemlere yelken açtılar ve bunu ne tam olarak geleneklere ne de tarihin zorunlu aşaması fikrine yaslanarak yaptılar.</p>
<p>Bir ayakkabıcı akşam evine ekmek götürmek için işini gücünü bırakıp tarlaya buğday ekmeye gitmedi. Bahsettiğimiz bu medeniyet içinde yer alan fırıncıdan ekmek aldı, fırıncı da aynı medeniyetin yarattığı ortak refahın bir parçası olan ayakkabıyı almak için ayakkabıcıya ihtiyaç duydu. Böylece ayakkabıcı ve fırıncı bir güç birliği yarattılar. İşte, birlikte yarattıkları bu şey işbölümüne dayalı özel mülkiyet sistemidir. Bu sistem ne tarihin zorunlu bir yasası olarak ne de kör bir saatçinin yaratısı gibi kendiliğinden doğan düzenle ortaya çıkmıştır. Bu, insanların istekleriyle ve arzularıyla bilerek ve hesaplayarak yarattıkları bir şeydir.</p>
<p>Hayek’in üç kuşağı (dede, baba ve oğul) sıkı bir Darwinci’ydi. Marx, dönemin yaratancı ilâhiyatçılarına karşıt olarak, maddeci içeriğe sahip evrim teorisini ortaya atan çağdaşı Darwin’i onayladı. Darwincilik, Hayek&#8217;in ve Marx’ın tuhaf teorilerine ortak oldu. Siyaset ve hukuku mücadele bilimine dayalı olarak sunan Hayek, bu konuları kendi teorisinde başköşeye oturttu. Marx da meseleyi sınıflar savaşı olarak gördü. Sosyal Darwincilik bu açıdan insansız ve hümanist olmayan teorilerinin baş kaynağı oldu. Liberalizmin aslında tam tersiydi bu. Mises <em>Sosyalizm</em>’de “Liberal olmayan bütün sosyal teorilerin mahvolmasına dayanak teşkil eden şey kesinlikle budur,” (s. 344) derken ne kadar da haklıdır.</p>
<p>İlâveten, Hayek dindar olmamasına karşı dinin yararlı olduğunu ve geleneklerle aktarıldığına göre toplumlar için yatıştırıcı bir özelliği olduğunu kabul ediyordu. Bilinenin aksine, Marx dinin halkın afyonu olduğunu söylerken aslında o zamanın tıp terimleriyle konuşuyordu. Yani afyon bedensel ağrılara ve zayıflıklara iyi gelen bir ilaçtı. Böylece din, halkı uyuşturan değil, toplumsal yaşama katılmak açısından bakıldığında halkın sıkıntılarına ve fakirliğine iyi gelen ve insanları sosyalleştiren bir şeydi. Özel yaşamlarında dinin hiçbir belirleyiciliği olmamasına karşın, Marx ve Hayek sosyolojik felsefelerinde dinin doğasını ve gücünü çok iyi kullandılar.</p>
<p>İlginç bir husus olarak, devlet konusunda ikisinin de iyi ve kötü devlet tanımı vardı. Marx için kötü devlet, devletin burjuva sınıfının elinde olduğu ve hükümetin yönetici sınıf yoluyla diğer sınıfları sömürdüğü devletti. İyi devlet ise proletarya diktatörlüğüydü. Marx için sömürü yöneten ve yönetilen arasında değildi. Enternasyonal toplantılarında Proudhoncular ve Bakuninciler ile kavgası da bunun üzerinedir. Hayek ise liberal diktatörlüğe iyi derken, sosyalist demokrasiye mutlak anlamda kötü diyordu. Fakat Hayek için krallıkla yönetilen ve katı bir liberal anayasayla sınırlandırılmış devlet, mutlak anlamda iyiydi. Kısacası, Marx ve Hayek devletin başlı başına sistematik bir sömürücü aygıt olduğunu asla anlayamamışlardı. İkisine de geçmiş olsun!</p>
<p>Mises insanların muhakemede bulunabilmek için kendi zaman tercihlerine göre yeteneklerini kullandıklarını, bunun için birbirilerine bağımlı olduklarını ve bunu da ancak bireylerin tercihlerini özgürce yapabildikleri ortamlarda ortaya çıkan özel mülkiyete dayalı işbölümü sisteminin sağladığını düşünüyordu.</p>
<p>Sonuçta, kişi zamanının ve içinde bulunduğu koşulların kısıtlı oluşundan dolayı bir tercih yapmak zorunda kaldığında, ya fırıncı, ya kasap, ya yazar ya da muhasebeci olmak durumunda kalacaktır. Hiçbir toplumsal ortam şans eseri veya tarihin zorunlu bir aşaması yoluyla birdenbire gökyüzünden belirmez. Böyle olduğunu iddia eden düşünceler aklı örtmek isteyenlerdir.</p>
<p>Oysaki insanoğlu medeniyet dediğimiz şeyi, çatışmadan ziyade, karşılıklı kazanca dayanan yardımlaşma mantığından hareket ederek, akıl ve mantık yoluyla, karşılıklı kazanç ve barış yoluyla ortaya çıkardı. Bu ortaya çıkan şey de iktisattaki adıyla serbest piyasa sistemidir. Yani mübadele, hediye ve gönüllü işbölümü organizasyonudur. Bu açıdan bakıldığında, Hayek insanı kendiliğinden doğan düzen gibi oradan oraya savrulan bir teori üzerine oturturken tamamen hatalıydı. Marx&#8217;ın da çatışmaya dayandırdığı sistemi baştan arıza veriyordu. Açıkçası burada Kropotkin ve Proudhon’un karşılıkçılık ilkesini tekrar hatırlamamız gerekiyor. Mises’in <em>Sosyalizm</em> kitabında dediği gibi “&#8230; sınıf savaşı, ırk çatışmaları, siyasi mücadele, yapıcı ilke olamaz. Yıkıcılık ve tahribatın temelinden asla – sağlam – bir bina ortaya çıkmayacaktır.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

