iktisadiyat

  • Home
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

Okuma Önerileri: Mikro İktisat ve Oyun Teorisi

Murad TiRYAKiOĞLU | January 18, 2010

Alışılmış Mikro İktisat Türkçe ders kitaplarınının dışında iki kitap var bu arada raflarda boy gösteren…

Birincisi Adres Yayınlarından çıktı. Mark Skousen’a ait. Orjinal adı “Economic Logic“. Türkçe baskısının adı ise Mikro İktisat olarak tercih edilmiş. Özellikle iktisat bölümünde okuyan öğrencileri ilgilendiren tavsiyelerin yer aldığı bölümü (s.329-339) keyifle okudum. Bu kitap, birazdan bahsedeceğim diğer kitap gibi gerçek hayattan örneklerle-sorularla süslenmiş. İşte bir tanesi:

“Mutfakta masanın üstünde bir kutu kurabiye var; fakat kimse onları yemiyor. Bu sınırsız insan istekleri evrensel prensibini ihlâl eder mi?”

İkinci okuma önerisi ise Palme Yayınları tarafından Türkçeleştirilmiş olan Mikro İktisat. Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman ve Princeton Üniversitesi iktisatçılarından Robin Wells tarafından kaleme alınmış. Benzer şekilde gerçek hayattan ve Amerikan iktisadi yaşantısından örneklerle zenginleştirilmiş kitap, özellikle lisans düzeyinde Türkçe literatür için önemli bir katkı sağlamış gibi gözüküyor. ‘Tuzaklar’, ‘Uygulamada İktisat’ ve ‘Araştırıcı Zihinler İçin’ gibi bölümlerin kitabın yararlılığını arttırdığı kanısındayım. 

Oyun teorisi ile ilgili (en azından benim bildiğim ve takip ettiğim kadarıyla)  ilk Türkçe kitap Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat bölümü hocalarından Doç. Dr. Ensar YILMAZ tarafından kaleme alınmış: “Oyun Teorisi“. “Soyutlama, analitik derinlik ve istenilen teknik formasyon açısından kitaplarda karşılaşılan genel bir problem, öğrencilerin tek aşamada her şeyi anlamalarının istenmesidir. Bu tehlikenin farkında olduğumdan, kitapta orta ve ileri düzey anlatımı birleştirmeyi, seçilen bolca örnek ve uygulamayla bu düzey geçişkenliğini sağlamayı amaçladım. Bu, aynı zamanda teori ile reel olan arasındaki bağın kopmamasına yardımcı olmaktadır.” diyen hocamızın ilgili alanda, önemli olan bir açığı kapatmış olduğunu düşünüyorum. Kitap Literatür Yayıncılık tarafından basılmış.

Oyun teorisi ile ilgili olarak Türkçe literatüre Sabancı Üniversitesi yayınları tarafından kazandırılmış olan bir diğer kitap, alanla ilgili çok kimsenin tanıdığı İki isme ait: Aninash K. Dixit ve Barry J. Nalebuff. Eserleri:  Stratejik Düşünme: İş, Politika ve Günlük Yaşamın Rekabetçi Yanı.  Yakın zamanda kaybettiğimiz ünlü iktisatçı Paul Samuelson‘un bu kitaba ilişkin yorumu şu:  

“Modern çağda bir aydın olmak için oyun teorisi hakkında genel bir anlayışa sahip olmanız gerekir. Dixit ve Nalebuff çözümün anahtarını veriyorlar. Stratejik Düşünme ‘den yararlanacak ve kitabı seveceksiniz.”

 Keyifli Okumalar…

.

Comments
No Comments »
Categories
Okuma Önerileri, Oyun Teorisi, İktisat Teorisi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İktisatta Yöntem ve Kötü Çeviri

Can Madenci | November 14, 2009

Mark Blaug

İktisat tarihi ile uğraşanların yakından tanıdığı bir isim olan Mark Blaug’un “The Methodology of Economics” adlı kitabı Türkçeye çevrilmiş. (Yayınevinin sitesi şurada.) Bu türden kitapların Türkçede bulunmaması büyük eksiklik – özellikle de bu konulara hevesli, ama İngilizce bilmeyen ya da dili yetersiz olan öğrenciler için.

Kitap İngilizce aslından daha büyük boyutta. Yazı karakteri hariç, sayfa tasarımında kitabın aslına sadık kalınmış. Sayfalar beyaz kağıda basılmış. Bence kitap bu hâliyle İngilizcesinden daha kaliteli basılmış. Ama maalesef çeviri konusunda olumlu şeyler söyleyemeyeceğim.

Son zamanlarda Avusturya Okulu’yla uğraştığım için kitabı elime alır almaz Avusturya İktisadı’yla ilgili kısımlara bakayım dedim. Baktığım yerler kitapta toplam 2.5 sayfa tutuyor. Ama bu kadar az yerde bile kötü çevirilere rastladım. Aslına sadık özenli bir baskıda böylesine çeviri hataları bir hayli hayal kırıcı olmuş. Bunların bazılarını aşağıda gösterdim; çeviri kitaptaki metinleri oldukları gibi bıraktım.  (Karşılaştırmada İngilizce şu baskıyı kullandım.)

(1) Önce Türkçe çeviriyi verelim:

Ekonomik doğruların herhangi bir özel vakada kesinlikle uygulanacağını yalnızca kontrol etmek için sağlama yapılması gerektiğine inanma şıkkı Robbins’in Essay’nde olduğu kadar başka hiçbir yerde bu kadar hevesle ve güzel sözlerle ifade edilmemişti. Bu doğrular, tutarlı tercih sıralamasına sahip maksimizasyon arayan bir tüketici; düzgün işleyen üretim fonksiyonuyla karşı karşıya olan maksimizasyon arayan bir girişimci ve ürün ve faktör piyasalarının her ikisinde birden var olan aktif rekabet gibi masum ve mantıklı varsayımlara dayanmaktaydı. (s. 89-90)

İlk cümlede ne yazdığını anlamak mümkün değil. İngilizcesi şöyle:

The case for believing that economic truths – based as they are on such innocent and plausible postulates as a maximizing consumer with a consistent preference ordering, a maximizing entrepreneur facing a well-behaved production function, and active competition in both product and factor markets – require verification only to check that they do apply in any particular case was never stated with more verve and eloquence than in Robbins’s Essay. (s. 80)

“Case” kelimesi Türkçeye “şık” diye çevrilmiş. İktisatçıların böyle bir şıkkı mı var? Robbins şıkları mı açıklıyor? Biraz inisiyatifle ben şöyle çevirdim:

Ekonomik gerçeklerin, sadece, belirli bir olayda geçerli olup olmadıklarının kontrol edilmesi amacıyla doğrulanmaları gerektiği inancı en hevesli ve güzel ifadesini Robbins’in Essay’inde bulmuştur. Bu gerçekler, tutarlı bir tercih sıralamasına sahip maksimizasyon yapan bir tüketici, uyumlu bir üretim fonksiyonuna sahip maksimizasyon yapan bir girişimci ve mal ve faktör piyasalarında etkin rekabetin olması gibi masum ve inandırıcı önermelere dayanıyordu.

(2) Önce Türkçe çeviri:

Mises’in radikal apaçıklık konusunda yazdığı önermeler o kadar uzlaşmaz bir tutum içindeydi ki inanmak için okunmaları zorunluydu: Ekonomiye saf bilgi ve bilginin pratik kullanımı konusunda tuhaf ve benzersiz bir konum yakıştıran onun tikel teoremlerinin deneyim temelinde sağlama ya da yanlışlamaya açık olmadığı gerçeğidir. … bir ekonomik teoremin doğru olup olmadığının tek kıstası sadece deneyim yardımı olmadan yapılan mantık yürütmedir.” (s. 90)

İngilizcesi de şöyle:

Mises’s statements of radical apriorism are so uncompromising that they have to be read to be believed: “What assigns economics its peculiar and unique position in the orbit of pure knowledge and of the practical utilization of knowledge is the fact that its particular theorems are not open to any verification or falsification on the ground of experience. … the ultimate yardstick of an economic theorem’s correctness or incorrectness is solely reason unaided by experience.” (s. 80)

“Apriorism” ifadesi “apaçıklık” diye çevrilmiş. Apriorizmin apaçık olmayla ne ilgisi olduğunu bilmiyorum. Normalde “a priori” ifadesi deneysel olmayan, çıkarımsal anlamına geliyor. Mises’te de apriorizm çıkarımsal ya da tümdengelimsel anlamına geliyor. Yani Mises’e göre, insan davranışlarına ilişkin olarak yapılacak birkaç varsayımdan hareketle ve bunlardan yapılacak mantıksal çıkarımlarla belirli bir teori inşa edilebilir. Bunun da apaçık olmayla hiçbir ilgisi yok. Kendi çevirim şöyle:

Mises’in radikal apriorizm ile ilgili ifadeleri o kadar taviz vermez niteliklidir ki, böyle olduklarına inanmak için okunmaları şarttır: “Saf bilginin ve bilginin pratik açıdan kullanımının söz konusu olduğu alanda iktisat bilimine özel ve kendine özgü konumunu veren şey, bu bilimin belirli teoremlerinin deneyime dayalı hiçbir doğrulamaya ya da yanlışlamaya açık olmamasıdır. … iktisadî bir teoremin doğru ya da yanlış olduğuna ilişkin nihai ölçüt, sadece, deneyim yardımı olmadan yapılan bir akıl yürütmeden ibarettir.

(3) Okuduğum sayfalarda gördüğüm en kötü çevrilmiş yere geldik. Önce İngilizce metni vereyim:

In the 1920’s, Mises made important contributions to monetary economics, business cycle theory and of course socialist economics, but his later writings on the foundations of economic science are so idiosyncratic and dogmatically stated that we can only wonder that they have been taken seriously by anyone. (s. 81)

Şimdi de Türkçe çevirisi:

1920’lerde, Mises para ekonomisi, iş döngüleri kuramı ve tabii sosyalist ekonomiye önemli katlılarda bulundu ancak ekonomi biliminin temelleri üzerine son yazdıkları o kadar kendine özgü durumlarla ilgili ve dogmatik önermelerle doludur ki kimsenin ciddiye alabileceğini sanmıyoruz. (s. 92)

İngilizcesinde başka şey, Türkçesinde başka şey yazıyor. “Monetary economics” ifadesi “para ekonomisi” diye çevrilmiş. Oysa “economics” kelimesi “ekonomi” değil, “iktisat bilimi” demek. Özgün metindeki “dogmatically stated” ifadesi “dogmatik önermelerle doludur” diye çevrilmiş. Daha vahimi, “we can only wonder that they have been taken seriously by anyone” ifadesi tamamıyla farklı, aslıyla hiç ilgisi olmayan bir şekilde çevrilmiş. Benim çevirim ise şöyle:

1920’lerde Mises parasal iktisada, iş çevrimleri teorisine ve tabii sosyalist ekonomi konusuna önemli katkılar yapmıştı; fakat iktisat biliminin temelleri hakkındaki sonraki yazıları o kadar kendine mahsus ve dogmatiktir ki, bunların herhangi biri tarafından ciddiye alınmış olmasına sadece hayret edebiliriz.

(4) Benzeri bir örnek daha. Önce Türkçesi:

Hutchison 1938 gibi erken bir zamanda Popper’in getirdiği ayrım ölçütünün önemini ortaya çıkmasıyla birlikte kavramış olmalıydı. (s. 93)

İngilizcesi:

That Hutchison should recognized the significance of Popper’s demarcation criterion as early as 1938 is itself remakable. (s. 83)

Benim çevirim de böyle:

Hutchison’ın 1938 gibi erken bir tarihte Popper’in ayrım ölçütünün öneminin farkına varmış olması başlı başına dikkate değer bir olaydır.

Yayınevinde çevirileri gözden geçiren birileri hiç mi yok? İlâveten, “the properties of final equilibrium states” ifadesi “en son denge durumlarının özellikleri” (s. 91) diye çevrilmiş. Oysa doğrusu “nihai denge durumunun özellikleri” olacak. Bunların dışında metinde bazı yerlerde hiç virgül kullanılmamış, bu da cümleleri karmaşık hâle getirmiş. Kötü çeviri için başka örnek vermeye gerek yok.

Kitaba şöyle bir göz attığınızda kötü çevirilere ek olarak iktisat kavramlarının da garip bir şekilde çevrildiğini görüyorsunuz. Örneğin, “Pareto optimalitesi” kavramı “Pareto uygunluğu” olmuş (s. 139). Walras’ın “yordamlama” (tatonnement) kavramı “el yordamıyla erişme” yapılmış (s. 181). “Economics” kelimesi sürekli olarak “ekonomi” diye çevrilmiş. Böylece “Neo-klasik iktisat” olmuş “Neo-klasik ekonomi”, “Marksist iktisat” olmuş “Marksçı ekonomi” (s. 120-121) – sanki bu türden piyasa çeşitleri var. “Ex-post büyüklükler” olmuş “sonradan gerçeklere dayanan büyüklükler” (s. 194). Görünen o ki, kitabın çevirmeni iktisat kavramlarının Türkçedeki yerleşmiş kullanımlarını bilmiyor.

Yazık. Oysa kitabın baskı kalitesi gerçekten iyi. Bu çeviriyi gördükten sonra konuyla ilgilenen kişilere kitabı almamalarını tavsiye etmekten başka bir seçenek kalmıyor. Yayınevinin yayın programında Mark Blaug’un “Economic Theory in Retrospect” adlı kitabı da bulunuyormuş. Acaba onun çevirisi nasıl olacak?

Comments
4 Comments »
Categories
İktisat Tarihi, İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Hayek Çevirileri

Can Madenci | September 22, 2009

Hayek’in bazı makalelerinin ve The Road to Serfdom adlı kitabının bir kısmının 40’ların başlarında Türkçeye çevrildiğini biliyordum. Son yazımdan sonra internete girip biraz karıştırınca bu çevirileri Ankara Üniversitesi’nin dergilerine ait veritabanında bulabildim. Çevirilerin hepsi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dergisi’nde yayınlanmış. Fakat metinler yarım yüzyıldan fazla bir süre önce çevrildikleri için dilleri gayet eski; bu nedenle anlaşılmaları kimi yerlerde zorlaşıyor.

Dergiler iki farklı siteye konulmuş. Bunların birinde derginin bazı sayıları bulunmuyor. O yüzden aşağıda yazdığım makale linklerinden biri diğerlerinden faklı. Dergilerin künyeleri sitede biraz karışık verildiği için aşağıda künyeleri parantez içinde yazdım. Sayfa numaraları dosyalar açıldığında gözüküyor.

Hayek’in editörlüğünü yaptığı Collectivist Economic Planning adlı kitabı için yazdığı iki makale Planlı Kolektivist İktisat adı altında dört bölüm hâlinde yayınlanmış. Bunların linklerini makalelerin orijinal isimlerini yazarak aşağıda verdim. İngilizcesine güvenenler için aynı makalelerin olduğu Hayek’in bir başka kitabının linkini de ekledim.

Hayek’in en bilinen kitabı The Road to Serfdom da Esaret Yolu adıyla üç bölüm hâlinde yayınlanmış. Ancak dergide yayınlanan son bölümde “devam edecek” denmesine rağmen çevirinin devamı gelmemiş. Dolayısıyla giriş ve sonuç bölümleriyle birlikte toplam 20 bölüm tutan kitabın sadece ilk dokuz bölümü yayınlanmış.

Collectivist Economic Planning

(a) The Nature and History of the Problem

1. bölüm (Cilt 1, Sayı 4, 1943)

2. bölüm (Cilt 2, Sayı 1, 1947)

(b) The Present State of the Debate

1. bölüm (Cilt 2, Sayı 3, 1947)

2. bölüm (Cilt 3, Sayı 1, 1948)

İngilizce kitap için link.

The Road to Serfdom

1. bölüm (Cilt 2, Sayı 3, 1947)

2. bölüm (Cilt 3, Sayı 1, 1948)

3. bölüm (Cilt 3, Sayı 3, 1948)

Comments
2 Comments »
Categories
İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İki Eleştiri

Can Madenci | September 7, 2009

Tez için okuma yaparken bana ilginç gelen iki pasajla karşılaştım. Bunlardan biri sosyalizm, diğeri de liberal iktisat eleştirisi sayılabilir.

(1) Sosyalizm eleştirisi Alfred Marshall’dan geliyor:

Sosyalizme eğilimim vardı; bu eğilim daha sonraları Mill’in Fortnightly Review’de yayınlanan denemeleriyle daha da güçlendi. Böylece, on yıldan fazla bir süre boyunca, “sosyalizm” kelimesiyle ilişkili olarak öne sürülen önerilerin, tüm dünya için olmasa bile, en azından benim için en önemli araştırma konularını oluşturdukları inancını taşıdım. Fakat sosyalistlerin yazıları beni cezbettiği kadar itti de; çünkü bunlar gerçeklerle ilişkili olmaktan çok uzaktılar ve, kısmen bu nedenle, üzerinde daha fazla düşününceye değin bu meseleler hakkında fazla bir şey söylememeye karar verdim.

Şimdi, ilerlemiş yaşım düşünmek ve konuşmak için zamanımın neredeyse sona erdiğini gösterirken, işçi-sınıfı kesiminin tüm yönlerde olağanüstü gelişmeler kaydettiğini ve, kısmen bunun sonucu olarak, sosyalizm projeleri için Mill’in yazdığı döneme kıyasla daha geniş ve sağlam temellerin mevcut olduğunu görüyorum. Ancak şu âna değin ileri sürülen hiçbir sosyalist proje, ne yüksek yatırım düzeyinin sürdürülmesi ne de kişilerin karakterlerinin güçlendirilmesi konusunda yeterli koşulları sağlamış görünüyor. Bu projeler, ülkenin toplam geliri eşit şekilde paylaşılsa bile, ticarî kuruluşların ve diğer maddî üretim donanımlarının sayısında, el işçisi sınıfların reel gelirlerinin (tıpkı yakın geçmişte olduğu gibi) hızla artmaya devam etmesini sağlamaya yetecek derecede hızlı bir artış gerçekleştirmeyi vaat ediyor da görünmüyorlar. Batı dünyasında insan doğasının ortalama seviyesi son elli yıl boyunca hızla yükselmiştir. Fakat bana öyle geliyor ki, ideal açıdan mükemmel olan toplumsal örgütlenmeyi amaçlayan uzak hedefe yönelik olarak en hakikî gelişmeyi gösteren kişiler, enerjilerini yolları üzerindeki bazı özel güçlüklere yoğunlaştırmışlar ve bunları hızla geçip gitmeyi denemek için güçlerini kullanmamışlardır.[1] (Kalın yerler bana ait.)

Türkiye İş Bankası bu yılın sonuna doğru Kapital’in Almancadan yapılmış bir çevirisini yayınlamaya başlayacak. Piyasada sadece tek bir çevirinin tekeli olduğu düşünüldüğünde aslından yapılmış yeni bir çevirinin yayınlanması iyi bir şey. Ama Marksizm’in diğer klasik eserleri hâlâ çevrilmedi. Rosa Luxemburg’un The Accumulation of Capital adlı kitabının Türkçe çevirisinin iyi olmadığını duydum. Rudolf Hilferding’in Finans-Kapital kitabının tam bir çevirisi hâlâ yayınlanmadı. Bizim memlekette durum bu. Öte yandan benim esas merak ettiğim, finans kesimiden kaynaklanan ekonomik krizleri açıklayan yeni Marksist bir teorinin olup olmadığı. Post-Keynesçilerin Hyman Minsky’sinin “Finansal İstikrarsızlık Hipotezi” (Financial Instability Hypothesis) var. Marksistlerin neyi var?

(2) Liberal iktisat eleştirisi de Knut Wicksell’den geliyor:

Ekonomik fenomenleri ciddî şekilde bir bütün olarak görmeye ve tüm insanların refahı için gerekli olan koşulları araştırmaya başladığımız andan itibaren, proletaryanın çıkarları hakkında düşünceler de ortaya çıkmaya başlar. Ve bu vakitten sonra herkesin eşit haklara sahip olduğu ileri sürmek yetersiz kalır.

Bu nedenle, politik iktisat anlayışı ya da bu adı taşıyan bir bilimin varlığı, açık söylemek gerekirse, tamamıyla devrimci olan bir program içerir. Söz konusu anlayışın muğlak olması şaşırtıcı değildir, zira devrimci programlar çoğu defasında böyle olurlar. Gerçekten de, ekonomik ya da toplumsal gelişmenin hedefi açıkça anlaşılıncaya değin, pek çok pratik ve teorik sorun çözülmemiş hâlde durur. Bu arada, eski bakış açısı lehine bazı şeyler söylenebilir; fakat, her halükârda, açıkça ve kaçamak yapmadan söylenmelidir bu. Örneğin, çalışan sınıfları aşağı türden varlıklar olarak görürsek ya da, bu kadar ileri gitmeden, bu sınıfların toplumun üretiminden tam bir pay almaya henüz hazır olmadıklarını düşünürsek, bunun böyle olduğunu açıkça söylemeli ve daha sonraki muhakemelerimizi bu görüşe dayandırmalıyız. Bilim açısından değersiz olan tek bir şey varsa, o da gerçeği saklamak ya da çarpıtmaktır. Yani ele aldığımız durumda, bu sınıfların durumlarını, makul bir şekilde diledikleri veya bekledikleri tüm şeyleri hâlihazırda almışlar gibi göstermektir ya da ekonomik ilerlemelerin herkes için mümkün olan en yüksek doyuma yönelik olduğu gibi temelsiz ve iyimser inançlara dayanmaktır. Bu sonuncu hata özellikle son yüzyılın ortalarında, “uyum” iktisatçıları olarak adlandırılan Amerikalı Carey ve diğer açılardan takdire değer Fransız Bastiat gibi iktisatçılar tarafından yapılmıştır. Her ikisinin de hem kendi ülkelerinde hem de bizim ülkemizde önceden ve şimdilerde hâlâ pek çok müridi vardır.[2] (Kalın yerler bana ait.)

Son ekonomik krizden sonra özellikle makro iktisadın gerçek hayattan kopuk olan ve gereksiz yere matematik kullanan modelleri hakkında yazılanlar Wicksell’in eleştirisinin özünü değiştirmemiş görünüyor. Tüm bu modeller ve bunlara dayanarak oluşturulan teorileri öğrencilere derste anlatan kişiler, gerçek hayattaki ekonomik işleyişi açıklayacaklarına, denklemlerle karman çorman hâle getirilmiş hayalî bir dünyayı öğrencilerin kafasına boş yere doldurup duruyorlar. Bu dünyanın önkabulü de piyasaların düzgün işlediği şeklindeki dogmatik inanca dayalı. İşin kötüsü, zavallı öğrenciler iktisat öğrendik zannedip yerine matematik öğreniyorlar. Tabii, onu da ne kadar düzgün öğrendikleri kuşkulu.

Bunları derste anlatan bir hocaya üretim fonksiyonunda sermayeyi nasıl ölçtüğünü bir sorun, bakalım ne cevap verecek.

————————————–

[1] Alfred Marshall, Industry and Trade, s. 9.

[2] Knut Wicksell, Lectures on Political Economy, Cilt I, Çev. E. Classen, New Jersey: Augustus M. Kelley, 1977, s. 4-5.

Comments
5 Comments »
Categories
İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İktisat ve Matematik

Ceyhun_Elgin | May 23, 2009

Öncelikle, İktisadiyat.com okuyucularına merhaba. Site için ilk yazımı, doğrudan spesifik bir iktisadi konuya ayırmak istemedim. Bu şekildeki yazıları daha sonrası için saklamak isterim. Bu ilk yazıda, kısa bir şekilde, iktisat teorisinde süregelen bir tartışmadan hareketle, metodolojik bir perspektif çizmek istiyorum.

Metodolojik tartışmanın konusu, iktisatta matematiğin artan sıklıkta kullanımı.

Sadece 1-2 ders iktisat dersi almış olan lisans öğrencileri dahi iktisadın araçlarını giderek daha sık kullandığı bilimlerden birinin de matematik olduğunu bilirler. Öyle ki, günümüzde, önde gelen akademik bir iktisat dergisinde yayımlanan bir makaleyi anlayabilmek için lisans düzeyinde matematik bilgisi yeterli olmayabilmektedir. Lisans programlarında sık sık alıştırması yapılan, türev ya da integral almanın çok ötesinde, gerçel analiz, topoloji, fonksiyonel analiz, olasılık ve ölçüm teorisi gibi dersler çerçevesinde, doktora düzeyinde matematik birikimine sahip olmak, ana-akım (ya da teknik ifadeyle ortodoks) bir makro ya da mikro iktisatçı için olmazsa olmazlardandır.

Matematiğin iktisatta kullanılmasının egemen görüş ve bir zorunluluk haline gelmesiyle, dünyada ezici sayıdaki ekonomi bölümünün matematiksel yöntemleri benimsemesi sonucunu doğurmuştur. Lisans ve yüksek lisans derslerine gittikçe artan bir ölçüde matematik dersleri eklenmiştir. Diğer yandan, bu durum, özellikle matematik dışındaki, tarih, siyaset bilimi, sosyoloji gibi diğer bilimlerin araç, konu ve yöntemlerini kullanan veya yukarda bahsettiğim çerçevede matematik bilgisine sahip olmayan iktisatçılarca oldukça tepkiyle karşılanmaktadır.

İktisadi düşünce tarihine baktığımızda, her ne kadar öncesinde de çeşitli matematiksel yöntemler iktisatta kullanılsa da (örneğin Kapital’de dahi birçok matematiksel ifade vardır, bunu sevgili Can Madenci’nin sitede yayınlanan son yazısında da görebiliriz.) matematiğin iktisatta yoğun biçimde kullanımının, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında William Stanley Jevons, Alfred Marshall, John Bates Clark gibi ilk ikisi İngiliz ve üçüncüsü Amerikalı neoklasik iktisatçılar tarafından başlatıldığını görürüz. Bu kullanım daha sonra 1930′da, tüzüğünde temel amacının matematiksel yöntemlerin iktisatta kullanılması olduğunu yazan Econometric Society adı verilen iktisatçılar topluluğunun kurulmasıyla da hız kazanmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş döneminde hızla gelişen oyun teorisi ile birlikte Batı’da iktisat ve matematik ilişkisi gittikçe gelişmiştir. Yüksek matematik kullanan oyun teorisi modelleri sadece mikroekonomiyi etkilemekle kalmamış zamanla makroekonomik analize de girmiştir. Öte yandan, Sovyet matematikçileri ve iktisatçıları da planlı ekonominin gerektirdiği hesaplama ihtiyacı nedeniyle, lineer programlama ve dinamik optimizasyon gibi teknikleri geliştirmişlerdir.

Günümüzde ise, akademik dünyada neoklasik ortodoksi denen ve çeşitli alt akımları da içinde bulunduran egemen görüş, matematiği iktisatta kurduğu modeller çerçevesinde artan sıklıkta kullanmaya devam etmektedir. Bunun karşısında ise, farklı görüşlerdeki ana-akım dışı ve eleştirel (Teknik ifadeyle heterodoks) iktisatçılar vardır. Tüm heterodoks iktisatçılar olmasa da, bu grubun önemli bir kısmı (Bunların içinde yelpazenin bir ucundaki Avusturya okulu üyelerini, diğer ucunda Marksist iktisatçıları veya ortadan kimi Post-Keynesyenleri ya da konu ayrımıyla özellikle iktisat tarihçilerini ve iktisat sosyolojisi çalışanları sayabiliriz.) matematiğin iktisatta kullanımına şiddetle karşı çıkmaktadır. Matematiğin iktisattan toptan atılması çağrısı yapılan metinler hazırlanmakta ve bunlar kimi heterodoks yayınlarda yer almaktadır. Avusturyalılar, matematiğin iktisatta kullanımının er ya da geç, planlı ekonominin pazara üstünlüğüne varacağından korkmakta, diğerleri ise genelde matematiksel modelleme yapmadıkları için dışlandıkları egemen görüşü eleştirmektedirler. Bu eleştiri son zamanlarda şiddetini oldukça arttırmış ve matematiksel modeller içeren iktisat makalelerine bir bütün olarak Otistik İktisat adı verilmiştir.

Oysa, unutulmamalıdır ki, iktisatta matematiğin kullanılması çeşitli sayıdaki yöntem tercihlerinden birisidir. Disiplinlerarası olmasıyla övündüğümüz iktisat biliminin, pek doğaldır ki, sosyoloji, psikoloji, matematik ve hatta fizikle dahi kesişim alanları olacaktır. Bu kesişim alanlarını iktisattan soyutlamanın, iktisat bilimine hiçbir katkı sağlamayacağı açıktır. Unutulmamalıdır ki, iktisat biliminde matematik bir amaç değil, iktisadi gerçeklikleri açıklayabilmek için kullanılan bir araçtır. Pazar ekonomisine karşı olan biriyseniz, düşünmelisiniz ki, pazar ekonomisinin güzelliklerini meşrulaştıran modellerde eğer varsa suç, matematiğin değil, gerçek dışı varsayımlar yapan iktisatçılarındır. İktisadi modeller, dünyadaki bir gerçekliği açıklayamıyorsa, burada yalan söyleyen matematik değil, iktisatçının kendisidir. Örneğin, matematiğin yoğun olarak kullanıldığı kimi modeller, çeşitli varsayımlar altında liberalizmi, pazar ekonomisini ya da eşitsizliği meşrulaştırıyor olabilirler. Ancak, aynı modeller, farklı varsayımlar altında, daha eşitlikçi bir sistemi ve hatta sosyalizmi dahi meşrulaştırabilirler. Önemli olansa bu varsayımların ne olduğunun ve bunların modele olan etkisini sorgulamaktır. Ancak, altını çizerek vurgulamak gerekir ki, matematik ve iktisat ilişkisini güçlendirmek, iktisadı uygulamalı matematik haline getirmek ya da iktisadın sosyal bir bilim olduğunu unutarak, siyaset bilimini, sosyolojiyi, psikolojiyi, tarihi, felsefeyi iktisattan koparıp atmak olarak görülmemelidir. İktisadi perspektifin, en az matematiksel boyutunun olduğu kadar, sosyolojik, felsefi, tarihi ve siyasi boyutları da önemlidir. İktisat disiplinlerarası özellikleri ağır basan sosyal bir bilimdir ve bu özelliği onun gelişmesi için büyük bir avantajdır.

Ceyhun Elgin

Comments
1 Comment »
Categories
Serbest Atış, İktisat Teorisi
Tags
heterodoks, iktisat, matematik, metodoloji, ortodoks, Yeni etiket ekle
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Marx’ta Toplumsal Sermayenin Birikimi: Yeniden-Üretim Modelleri (I)

Can Madenci | May 8, 2009

Bir süre önce bir vesileyle Marx’ın yeniden-üretim modellerinden bahsetmek nasip oldu. Yüksek lisans tezimden bu yana Kapital’in ikinci cildinin en önemli bölümü olan yeniden-üretim modellerine bakmamıştım. Eski word dosyalarını karıştırınca o dönem yazdıklarımı yeniden buldum ve buraya koyayım dedim. Yazının dili biraz kuru ve sıkıcı olabilir, ne de olsa matematik içerikli bir yazı. Ancak kullanılan matematik, amiyane tabiriyle söylersem, basit dört işlemden başkası değil. Dolayısıyla dikkatli bir şekilde okuyup not tutulursa anlaşılmayan bir şey olmayacağını düşünüyorum. İktisada giriş derslerinde anlatılan Walras’ın üretim döngüsüne bir de Marx’ın gözüyle bakın.

Kapitalist üretim sisteminde toplumsal üretim uyumlu bir bütün oluşturmaz. Bu üretim, kapitalistlerin özel mülkiyetinde bulunan bireysel işletmeler tarafından gerçekleştirilir. Bu sistemde kapitalistler tek tek ya da firma olarak istediklerini belirli sınırlar dahilinde yapmakta serbesttirler. İstedikleri metaları üretebildikleri gibi, sermayelerini istedikleri yere istedikleri şekilde yatırabilirler. Bu özelliğiyle kapitalizm plansız bir üretim sistemidir. Üretim anarşisi denildiğinde anlatılmak istenen budur. Ancak bu kavram, kapitalist üretim sisteminin keyfince ve düzensiz işlediği anlamına gelmekten ziyade, onun merkezî bir yönlendirme olmadan işlediğini ifade eder. Dolayısıyla bu sistemde işletmeler özerk üretim birimleri olarak görev yaparlar. Böylece her işletmenin üretimi diğer işletmelerin üretimine bağlı hâle gelir.

Bu karşılıklı ilişki ve bağımlılık sistemi içerisinde bireysel sermayelerin toplamı “toplumsal sermaye”yi meydana getirir. Bu açıdan toplumsal sermaye, hareket süreçleri birbirlerine sıkıca bağlı olan iç içe geçmiş bireysel sermayeler bütününden oluşur.

Buna ilâveten, üretim süreci daimi bir niteliğe sahip olduğundan dolayı, bu süreç boyunca kullanılan üretim araçlarının yerlerine yenilerinin konulması zorunludur. Üretim araçlarının bu yenilenme sürecine “yeniden-üretim” adı verilir. Dolayısıyla, üretim sürecinde kullanılan üretim araçlarının zamanında ve tam olarak yenilenmeleri sorunu yeniden-üretim teorisinin temelini oluşturur.

Kapitalist sistemde yeniden-üretim, toplumsal sermayeyi bir bütün hâline getiren, birbirlerinden bağımsız olarak hareket eden tekil sermayelerin hareketlerinin iç içe geçmesiyle gerçekleştirilir. Hiçbir kapitalist yeniden-üretimi tek başına gerçekleştiremez. Toplumsal sermayenin yeniden-üretimi, ancak kapitalistlerin (a) ürettikleri metaları pazarda satabilmeleri, (b) ihtiyaç duydukları emek-gücünü ve üretim araçlarını pazarda bulabildikleri ve (c) bütün işçilerin ve kapitalistlerin gerekli olan tüketim mallarını pazardan temin edebildikleri bir düzende sağlanabilir.

Bu üretim süreci sonunda yaratılan toplam ürün, üretim araçları ve tüketim araçları olarak ikiye ayrılabilir. Üretim araçları üretim alanında kalırken, tüketim araçları üretim alanının dışına çıkıp bireysel tüketimin alanına girer. Bu duruma uygun olarak toplumsal üretim süreci de iki sektöre ayrılabilir. Bu sektörlerden birincisi üretim araçlarının üretimini içerirken, ikincisi tüketim araçlarının üretimini içerir. Birinci sektörde hem üretim araçlarını hem de tüketim araçlarını üreten işletmeler için üretim araçlarının üretimi yapılırken, ikinci sektörde günlük ihtiyaç malları ve lüks malları üreten işletmeler söz konusudur.

Son olarak, toplumsal sermaye birikimi şu varsayımları içerir:

(a)    Tüm ekonomi kapitalist üretim sistemi içerisindedir.

(b)    Toplum, kapitalistler ve işçiler olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır.

(c)    Metaların fiyatları değerlerinden sapmamakta, yani bütün metalar değerlerini yansıtan fiyatlardan satılmaktadır.

(d)    Dış ticaret yoktur.

Basit Yeniden-Üretim Modeli

Üretim araçlarının miktarlarının tam bir biçimde yenilendiği ve emek miktarının sabit kaldığı üretim süreci “basit yeniden-üretim” olarak adlandırılır. Bu model ile amaçlanan, kapitalist ekonominin her yıl aynı yoldan kendini nasıl ürettiğini göstermektir. Modelde söz konusu olan şey, ilk olarak 1. sektör ve 2. sektör tarafından üretilen toplam ürünün satışı, ikinci olarak her iki sektörde kullanılan değişmeyen sermayenin yerine konulması için gerekli üretim araçlarının sağlanması, son olarak da her iki sektördeki kapitalistlerin ve işçilerin elde ettikleri artı-değeri ve ücreti harcayarak kendileri için gerekli olan tüketim mallarını satın almalarını sağlayacak oranları gerçekleştirmeleridir. Bundan dolayı modelde net yatırımlar sıfıra eşittir. Ekonomi, her yıl yıpranan teçhizatını yenileyerek kapitalistler ve işçiler için tüketim malları üreterek kendisini dönemler boyunca yeniler.

Bu modelin olduğu ekonomide kapitalistler artı-değer elde etmekle birlikte, bu artı-değeri yeni yatırımlar için harcamayıp kendi kişisel tüketimleri için kullanırlar. Net yatırım söz konusu olmadığından (yani sadece amortisman harcamaları yapıldığından), basit yeniden-üretim sıfır büyüme oranlı, statik ekonominin olduğu bir modeldir. Modelde bütün değişmeyen sermaye çıktıları yıpranmaya ve tükenmeye karşılık olmak üzere girdi olarak kullanılır ve tüketim kesiminin çıktısı kapitalistler ve işçiler tarafından tüketilir. Nitekim Marx basit yeniden-üretim modelinin gerçek bir ekonomiyi yansıtmadığını belirtir. Bu model, kapitalizme özgü genişleyen yeniden-üretim modelini anlamak için bir basitleştirme, bir ön aşamadır.

Modelin önemli bir özelliği tüketim yönlü oluşudur. Ekonomide kapitalistler her ne kadar artı-değeri elde etseler de, amaçları sermaye birikimi olmayıp kendi bireysel ihtiyaçlarını karşılamaktır. Dolayısıyla, ekonomideki kapitalistler tüketici davranışı gösterdiklerinden ekonomiye yön veren “ihtiyaçlar”dır.

Basit yeniden-üretim modeli iki varsayımdan hareket eder:

(1) Bir dönem içinde yaratılan toplam ürünün değeri (Y) üç bölüme ayrılır: yıpranan değişmeyen sermayenin değeri (C), kullanılan değişen sermayenin değeri (V) ve bu değişen sermayenin yarattığı artı-değer (S). Eşitlik biçiminde yazarsak:

C + V + S = Y

(2) Ekonomi iki sektöre ayrılır. Birinci sektörde üretim malları, ikinci sektörde tüketim malları üretilir:

C_1 + V_1 + S_1 = Y_1                 1. sektör

C_2 + V_2 + S_2 = Y_2                 2. sektör

Ekonomideki toplam sermaye harcaması (K_T) iki sektörün toplam sermaye harcamasına eşit olduğundan:

K_T = K_1 + K_2 = (C_1 + V_1) + (C_2 + V_2)

Yine, ekonomideki toplam üretim (Y_T) iki sektörün ürettiği metalara eşit olduğundan:

Y_T = Y_1 + Y_2 = (C_1 + V_1 + S_1) + (C_2 + V_2 + S_2)

(C+V) üretim maliyeti olarak kabul edilirse, toplam artı-değer (S_T):

S_T = Y_T - K_T = S_1 + S_2

Modelde 1. sektör 2. sektörden tüketim malı (V_1) talep etmekte ve 2. sektöre üretim malı (C_2) satmaktadır. 1. sektördeki kapitalistler elde ettikleri artı-değerin (S_1) tamamını tüketime harcadıklarından dolayı S_1’in tamamını, işçiler de ellerine geçen gelirin (V_1) tamamı ancak geçimlik ihtiyaçlarını karşılamaya yettiğinden dolayı V_1’in tamamını tüketim malı satın almak için harcarlar.

2. sektör de 1. sektörden üretim malı (C_2) talep etmekte ve 1. sektöre tüketim malı (V_1)satmaktadır. Aynen 1. sektörde olduğu gibi, bu sektörün kapitalistleri artı-değerin ve işçileri de gelirlerinin tamamını tüketime harcarlar. Bu durumda basit yeniden-üretim modeli şöyle yazılabilir:

C_1 + V_1 + S_1 = C_1 + C_2                                                   (a)

C_2 + V_2 + S_2 = (V_1 + S_1) + (V_2 + S_2)                (b)

Eşitliklerin sol tarafları sektörlerin toplam talebini (dolayısıyla ekonomideki toplam talebi), sağ tarafları da sektörlerin toplam arzını (dolayısıyla ekonomideki toplam arzı) göstermektedir. 1. sektör hem kendi içindeki kapitalistlerin hem de 2. sektördeki kapitalistlerin üretim malı talebini (C_1 + C_2) karşılamakta ve böylece elde ettiği gelirle 2. sektörden tüketim malı (V_1 + S_1) talep etmektedir. 2. sektör de hem kendi içindeki hem de 1. sektördeki kapitalistlerin ve işçilerin tüketim malı talebini (V_1 + S_1) + (V_2 + S_2) karşılamakta ve böylece elde ettiği gelirle 1. sektörden üretim malı (C_2) talep etmektedir.

(a) ve (b) eşitlikleri toplanırsa:

C_2 = V_1 + S_1

Bu yeni eşitliğe göre, 2. sektörün üretim malı talebi 1. sektörün tüketim malı talebine eşittir. Yani 2. sektör, 1. sektörden elde ettiği gelirin (V_1 + S_1) tamamını yine 1. sektörden üretim malı (C_2) satın almak için kullanmaktadır. Aynı şekilde 1. sektör, 2. sektörden elde ettiği gelirin (C_2) tamamını yine 2. sektörden tüketim malı (V_1 + S_1) satın almak için kullanmaktadır. Diğer bir deyişle, tüketim malı sektöründe kullanılan değişmeyen sermayenin değeri, üretim mallarının üretimiyle uğraşan kapitalistlerin ve işçilerin tükettikleri metaların değerlerine eşit olmalıdır.

Böylece C_2 = V_1 + S_1 eşitliği, basit yeniden-üretimde iki sektör arasındaki değişim dengesinin ve yeniden-üretim sürecinin aynı ölçekte sürmesinin gerekli şartını verir. Bu şart sağlandığı sürece üretimin ölçeği bir yıldan diğerine değişmeden kalacaktır.

Basit yeniden-üretim modelini bir örnekle ifade edelim:

Marx’ın Kapital’in ikinci cildinde kullandığı üretim şemasından hareketle bir yıllık toplumsal üretim sektörel olarak yazılırsa:

4000C_1 + 1000V_1 + 1000S_1 = 6000Y_1                1. sektör
2000C_2 + 500V_2 + 500S_2 = 3000Y_1                    2. sektör

Sayısal ifadeler Marx’ın ifade ettiği üzere milyon, milyar vb. ve dolar, mark, sterlin vb. olabilir.

Yukarıdaki şemaya göre toplam sermaye stoku 1. sektörde 5000 birim, ikinci sektörde 2500 birimdir. Artı-değer 1. sektörde 1000 birim, ikinci sektörde 500 birimdir. Ekonomideki toplam sermaye stoku 7500 birim, yaratılan toplam artı-değer 1500 birim ve iki sektör tarafından üretilen yıllık toplumsal ürün 9000 birimdir. Marx analizin bu aşamasında değişmeyen sermaye ve döner sermaye arasında bir fark gözetmeyerek ekonomideki toplam değişmeyen sermayenin bir yılda tamamıyla tüketildiğini ve değerinin tamamını toplumsal ürüne aktardığını varsayar.

1. sektörün ürünü üretim araçlarında maddeleşmiştir. Üretim devresinin yenilenebilmesi için 1. sektörün üretim araçları olarak maddeleşmiş net ürününün (V_1 + S_1) piyasada gerçekleştirilmesi, diğer bir ifadeyle satılması gerekmektir. Öte yandan yeni üretim devresinin olabilmesi için, 1. sektörün işçilerinin geçimlik araçlarının (tüketim mallarının) ve kapitalistlerinin tüketim ve lüks mallarının 2. sektörden sağlanması gerekir. 1. sektörün, üretim malı ihtiyacını kendisinden sağladığından dolayı, başka bir yerden üretim malı satın almasına gerek yoktur.

2. sektörde de dışarıdan tüketim malı satın alma zorunluluğu yoktur. Nitekim 2. sektör bu ihtiyacını kendisinden sağlar. Ancak 2. sektörün üretim sürecini yenileyebilmek için 1. sektörden üretim malı satın alması gerekir. Bundan dolayı üretim süreci iki sektör arasında bir mübadeleyi şart koşar.

Değişim esnasında, 1. sektörde değişen sermaye ve artı-değeri maddeleştiği bölüm (V_1 + S_1), 2. sektörde de değişmeyen sermayenin maddeleştiği bölüm (C_2) mübadele sürecine sokulur. Eğer 1. sektörün ve 2. sektörün ürünlerinin bu bölümleri değer olarak birbirlerine eşit iseler ve karşılıklı olarak sektörlerin ihtiyaç duydukları kullanım-değerlerini temsil ediyorlarsa, gerçekleşme (realizasyon) ve dolayısıyla basit yeniden-üretim mümkün olur.

1. sektörde toplam 6000 birimlik üretimin 4000 birimlik değişmeyen sermayeye eşit olan bölümü, tüketilen değişmeyen sermayeyi karşılamak amacıyla 1. sektörün işletmelerine satılır. Bunun geri kalan bölümü de (1000V_1 + 1000S_1) üretim araçları şeklinde (C_2) 2. sektöre satılır. 2000 birim değerindeki bu bölüm, 2. sektörün değişmeyen sermaye ihtiyacını karşılar.

2. sektörde tüketim araçları şeklindeki 2000 birimlik değer (1000V_1 + 1000S_1) 1. sektör ile üretim malları karşılığı değişilirken, geriye kalan değer (500V_2 + 500S_2) 2. sektörün tüketim ve lüks malları ihtiyacını karşılamak için aynı sektörün işletmelerine satılır.

Böylece bütün toplumsal ürün satılmış ve basit yeniden-üretimin devamı sağlanmış olur.

Comments
3 Comments »
Categories
İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Zenginliğin Kaynağı

Can Madenci | March 30, 2009

Marx hakkında yapılan yanlışlardan biri, onun emeği zenginliğin ya da servetin tek kaynağı olarak kabul ettiğidir. Bu yanlış, özellikle sosyalizm ile ilgili tartışmalarda, Marx’ı ve sosyalizmi eleştirenler tarafından (ve tabii liberaller tarafından da) sürekli olarak ileri sürülür. Aynı yanlışa sosyalistlerde de rastlanır. Oysa Marx bu konuda hiç de böyle düşünmez. İki yerden yapacağımız alıntılarla bunu kanıtlayalım:

İlk olarak Kapital’in ilk cildinden:

Kullanım-değerleri, ceket, keten bezi, vb., yani metaların madde olarak varlıkları, iki öğenin birleşmesinden meydana gelir: madde ve emek. Bunlar üzerinde harcanan yararlı emeği kaldırırsak, geriye, insanın yardımı olmaksızın doğa tarafından konmuş olan maddî tortu kalır. İnsan, ancak tıpkı doğanın yaptığı gibi iş görür, yani maddenin biçimini değiştirir. Ne var ki, bu biçim değiştirme işinde doğal güçler kendisine durmadan yardım eder. Öyleyse görüyoruz ki, emek, maddî servetin, ürettiği kullanım-değerlerinin tek kaynağı değildir. William Petty’nin dediği gibi, maddî servetin babası emek, anası da topraktır. (Vurgu bana ait.) [1]

İkinci olarak da Gotha Programının Eleştirisi’nden:

Emek, bütün zenginliğin kaynağı değildir. Doğa da, tıpkı, bir doğa gücünün, insan emek-gücünün deyimlenmesinden başka bir şey olmayan emek gibi kullanım-değerlerinin (ve kuşkusuz maddi zenginlik de bu değerlerden meydana gelir!) kaynağıdır. (Vurgu bana ait.) [2]

Eğer Marx’ı ya da sosyalizmi eleştiren biri size, “ama emek tek zenginlik kaynağı değildir, Marx bu konuda yanılıyor” derse, işin doğrusunu artık biliyorsunuz; gereğini yaparsınız(!)
————————————-
[1] Kapital, Cilt 1, 5. baskı, Çev. Alaattin Bilgi, Ankara: Sol Yayınları, 1997, s. 55

[2] Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, 4. baskı, Çev. Barışta Erdost, Ankara: Sol Yayınları, 2002, s. 22

Comments
No Comments »
Categories
İktisat Tarihi, İktisat Teorisi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Bir Cevap

Can Madenci | March 25, 2009

Öncelikle, cevap veren altı kişinin arasından soruya doğru şekilde yaklaşan “tek” kişinin Ferit Yüzer olduğunu söyleyeyim. Gerçekten de Ferit çok basit bir biçimde benim ne kastettiğimi açıklamış.[1] Dikkatli bir şekilde bakan kişinin aklına bir şaşırtmaca ihtimali hemen gelirdi. Soruya genel itibariyle talebin değişeceği yönünde cevap verildi. Oysa soruyu şu iki şekilde de sorabiliriz:

(a) Bir malın fiyatı değiştiğinde malın talebine ne olur?
(b) Bir malın fiyatı değiştiğinde malın talep miktarına ne olur?

Tahmin ettiğim üzere, verilen cevaplarda talep ve talep miktarı kavramları birbirine karıştırılmıştı. Bu da talep edilen miktar ile talep eğrisi (ya da fonksiyonu) arasındaki basit ilişkiyi görememekten kaynaklanıyor. Bu ilişki bilinseydi talep eğrisi üzerinde hareket ile talep eğrisinin kayması arasındaki fark ya da bunlara neden olan faktörler bilinirdi. İşin doğrusunu açıklayalım:

Talep eğrisi, talep edilen miktar ile fiyat arasındaki ilişkiyi verir. Belirli bir mal için talep eğrisini çizerken “diğer şeyler sabit kalmak şartıyla” şeklinde bir varsayım yaparız ve seçtiğimiz dönem boyunca fiyat dışında hiçbir faktörün değişmediğini kabul ederiz. Diğer bir deyişle, söz konusu malın fiyatı değişirken, ailelerin gelirleri ya da rakip malların fiyatları gibi talep eğrisini kaydıracak faktörlerin sabit kaldığını kabul ederiz. Buradan da şu iki sonuç çıkar:

(a) Bir malın talebi ancak o malın fiyatı dışında kalan faktörlerde (zevkler, tercihler, rakip malların fiyatları, gelir ve moda gibi) bir değişiklik olduğunda değişir. Biz de bu faktörleri ceteris paribus varsayımı ile uzun dönem analize ya da genel denge analizine dahil ederiz. Bu tarz değişiklikler talep eğrisinin sağa ya da sola kaymasına yol açar. (Yukarıdaki şeklin sağ tarafında talep eğrisinin sağa doğru kaydığı görülüyor.)

(b) Malın fiyatındaki değişiklikler ise sadece o malın talep miktarını etkiler. Bu analiz de kısa dönem analiz ya da kısmî denge analizidir. Fiyat değiştiğinde talep eğrisi üzerinde yukarı ya da aşağı doğru hareket olur ve eğri kaymaz. (Yukarıdaki şeklin sol tarafında, fiyat değişirken talep eğrisi üzerinde hareket görülüyor ve eğri sabit konumda duruyor.) [2]

Dolayısıyla sorunun cevabı “fiyat artışı olduğunda malın talebinde bir değişiklik olmaz, sadece talep miktarı azalır ya da değişir” şeklinde olacaktı. Dediğim gibi, biraz dikkatle ve basit bir iktisat bilgisiyle bu sorudaki şaşırtmaca kolaylıkla fark edilirdi.

Yorumlardaki soyut matematiksel cevapları gördükten sonra şunu da eklemeden geçemeyeceğim; matematiksel modelleri bilmek iktisat bilmek demek değildir. İktisat özünde sosyal bir bilimdir, yani insan davranışlarını ve onun sonuçlarını inceler. Formüller, denklemler ya da eşitlikler insan davranışlarını tam olarak açıklayamaz; zira duyguları, zevkleri ve tercihleri ve bunlardan doğan eylemlerin subjektifliğini ve değişkenliğini matematik sembollerle birebir ifade etmek mümkün değildir. Bunlar bir süre sonra gerçeği örtmeye başlarlar. Bunları söylerken amacım cevap veren arkadaşları eleştirmek değil kesinlikle, sadece bugün iktisat biliminde benim görüşüme göre bir gerilemeye işaret eden ve gittikçe artan matematiksel model kullanımına dikkati çekmek.

Konuyla ilişkili olarak Dani Rodrik’in geçenlerde yayınlanan bir yazısından alıntı yapayım:

The fault lies not with economics, but with economists. The problem is that economists (and those who listen to them) became over-confident in their preferred models of the moment (…)

Hubris creates blind spots.  If anything needs fixing, it is the sociology of the profession. The textbooks at least those used in advanced courses – are fine.

Hatta Rodrik bir yerde şöyle diyor:

Macroeconomics may be the only applied field within economics in which more training puts greater distance between the specialist and the real world, owing to its reliance on highly unrealistic models that sacrifice relevance to technical rigor. Sadly, in view of today’s needs, macroeconomists have made little progress on policy since John Maynard Keynes explained how economies could get stuck in unemployment due to deficient aggregate demand. Some, like Brad DeLong and Paul Krugman, would say that the field has actually regressed. (Vurgu bana ait.)

Gerçi Rodrik’in benim matematiğin kullanımı konusundaki görüşlerime tam manasıyla katılmayacağını söyleyebilirim sanırım, ama kendisinin modeller hakkında dediklerinde doğruluk payı var. Dolayısıyla bir iktisatçının yapılan soyutlamaların derecesine ve varsayımların gerçeklikle ilişkisine dikkat etmesi gerekir. Nobel ödüllü iktisatçı Paul Samuelson’ın “Economics” adlı ünlü ders kitabında şöyle bir anonim alıntı yazar: “Bir papağana arz ve talep kelimelerini ezberletebilirseniz, onu iktisatçı yapabilirsiniz.” O nedenle Hayek’in deyişiyle bitirirsek, “sadece bir iktisatçıdan ibaret olan birisi iyi bir iktisatçı dahi değildir.”
—————————————–
[1] Ancak sorudaki fiyat değişimlerinin eğri üzerindeki değişimlerle ilgisi yok. Çünkü tüm bu değişimlerde talebin değiştiği varsayılıyor, ki bu da yanlış.

[2] Önceki yazının yorumlarında kısa ve uzun dönem analiz derken kastettiğim şey, talep eğrisi üzerindeki analizin statik bir değişme olduğu idi. Yani bu değişmenin belirli bir zaman dahilindeki (bir gün, bir hafta ya da bir ay gibi belirli bir dönem içindeki) fiyat-miktar ilişkisini yansıtmasıydı. Talep değişmesi durumunda ise, bu belirli olarak kabul edilmiş zamanın dışına çıkılır; bu da dinamik bir değişmedir.

Comments
1 Comment »
Categories
Serbest Atış, İktisat Teorisi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Bir Soru

Can Madenci | March 22, 2009

Chicago ve Princeton üniversitelerinde bulunmuş, Dünya Bankası’nda çalışmış ve oradan emekli olmuş, Türkiye’ye döndükten sonra İş Bankası Yönetim Kurulu üyeliğinde, ardından da Koç Üniversitesi Mütevelli Heyeti’nde bir süre yer almış iktisatçı Oktay Yenal’ın otobiyografisinden bir bölüm aktaracağım. Yenal, 50’li yıllarda İstanbul Üniversitesi iktisat fakültesinde ders verirken, kendi deyişiyle “geometrik eğrileri ve matematiksel formülleri ezberlemiş öğrencilerle” aşağıdaki şekilde tartışıyormuş:

-    Bir mal üzerine satış vergisi konulunca, bu işlem o malın fiyatını nasıl etkiler?
-    Fiyatı yükselir.
-    Fiyatı yükselen malın talebine ne olur?
-    Düşer.
-    Mala talep düşerse fiyatı değişir mi?
-    Fiyatı düşer.
-    Öyleyse “bir malın fiyatını düşürmenin yolu, o mal üzerine satış vergisi koymaktır” diyebilir miyiz? [*]

Sizce bu akıl yürütmede yanlış olan ya da gözden kaçırılan şey nedir? Yenal bugün dahi pek çok iktisat diploması sahibinin bu soruya doğru cevap vereceğini sanmadığını söylüyor.
————————————
[*] Oktay Yenal, İktisat Penceremden, İstanbul: Homer Kitabevi, 2005, s. 50-51.

Comments
17 Comments »
Categories
Serbest Atış, İktisat Teorisi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

KOENTEGRASYON (EŞBÜTÜNLEŞME)

Yusuf EKİCİ | February 14, 2009

2003 yılına geldiğimizde , 1969 ‘dan beri verilen Nobel İktisat ödüllerinde görmeye alışılmış olunanın aksine , hem çok da tanınmayan kişilerce hazırlanan hem de ekonometrik araştırma olarak literatüre girme becerisini gösterip bu ödüle layık görülen çalışmanın adı ; koentegrasyon (eşbütünleşme) analizi.

Robert Engle , Williams Koleji’nden fizik derecesiyle mezun olan, doktorasını 1969 yılında Cornell Üniversitesi’nde tamamlayan, halen New York Üniversitesi’nde ders vermeye devam etmekte olan ekonomist ( ekonometrist).

Clive Granger , lisans ve lisansüstü eğitimlerinin yanısıra derslere girerek ve profesörlük ünvanına (31 yaşında üstelik!!) layık görülerek halihazırda Nottingham Üniversitesinde hocalık  yapmakta olan Galli ekonomist (ekonometrist).

Aslında çalışmanın başlangıcı 80’lere dayanıyor. Her ikisi de Kaliforniya Üniversitesi’nde iken yapılmış bu çalışma , uzun dönem makro ekonomik  ilişkileri açıklamaya yönelik bir gelişme gösteriyor. Engle ve Grenger’ın uzmanlık alanı ekonometri. Yani ekonomik olayları ölçme yoluyla analiz eden bilim dalı. Nobele layık görülen katkıları ise, araştırmacılara borsadaki fiyatlar, tüketici harcamaları ve benzeri alanlarda uzun bir dönemi kapsayan verileri daha iyi analiz etme fırsatı veren yöntemler geliştirmiş olmaları. Bu yöntemleri kullanarak çeşitli değişkenler arasındaki ilişkiyi, daha önce yapıldığından daha anlamlı ve tutarlı bir şekilde ortaya koymak mümkün olabiliyor.

Koentegrasyon analizi, durağan olmayan  iki zaman serisi arasındaki korelasyonu incelemek için geliştirilmiş bir tekniktir.Eğer iki veya daha fazla zaman serisi, kendileri durağan olmadıkları halde, bunların doğrusal bir kombinasyonu durağan ise bu serilerin eşbütünleşik (veya koentegre) oldukları söylenebilir. Eşbütünleşme tekniği Clive Granger tarafından geliştirilmiştir. 80′lerden önce pek çok ekonomist durağan olmayan zaman serileri üzerinde analizler yapmıştır. Fakat bu türden analizlerin yanıltıcı regresyon ile sonuçlandığı Granger ve Robert Engle tarafından ispatlanmaştır. Bu bulgunun sonucunda daha önce yapılan niteliksel çalışmaların çoğunun tekrar gözden geçirilmesi zorunluluğu doğmuştur. Durağan olmayan zaman serileri ile analiz yapmak için genelde serilerin birinci veya daha fazla dereceden farkları alınır. Örneğin bir hisse senedinin fiyatı 5,6,7,8,9 şeklinde gidiyorsa bu serinin birinci farkı alındığında 1,1,1,1 şeklinde gidecektir. Eğer bir zaman serisi birinci farkı alındığında durağan hale geliyorsa bu serinin birinci dereceden bütünleşik olduğu söylenir.

Bu analiz türü sahte regresyon sonuçları gidermesi , uzun dönem  ile kısa dönem makroekonomik ilişkileri bir arada inceleme imkanı vermesi , hata düzeltme mekanizmasını içinde barındırması , ekonometrik tahminleme aşaaması öncesinde bir ön-test olarak kabul görmesi ve rakip teorilerin de testine imkan tanıması sebeplerinden ötürü çok daha verimli bir çalışma olarak ortaya çıkmıştır. Bu özellikleri , çalışmanın literatüre katkıları ve faydaları olarak da görmek mümkün.

Biri Newyork , diğeri Galler’den gelen bu iki büyük iktisatçının yaptığı bu çalışma , aynı zamanda , ne kadar ekonometri? nereye kadar ekonometri? sorularını da  beraberinde  getirmekle beraber , ekonometrik çalışmaların iktisat bilimi içerisindeki yeri konusunda da önemli bir noktada olduğunu  göstermeyi başarmıştır.

Comments
3 Comments »
Categories
Ekonometri, İktisat Teorisi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

« Previous Entries

Günün Sözü

Onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi hissetmeye başlasanız da fark etmiyordu. Bu sefer de böyle davrandığınız için sizi kınarlardı. Onlar böyle insanlardı işte. — Maksim Gorki

Üye Olun

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (13)
  • Duyurular (6)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (9)
  • İktisat Tarihi (8)
  • İktisat Teorisi (11)
  • İktisatçılar (13)
  • Köşe Yazarları (3)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (5)
  • Nöroekonomi (6)
  • Nöropazarlama (1)
  • Okuma Önerileri (4)
  • Oyun Teorisi (8)
  • Serbest Atış (28)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (8)

 

March 2010
M T W T F S S
« Feb    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Baglantilar

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox