<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat &#187; İktisat Tarihi</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/category/iktisat-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 May 2012 06:01:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>İktisat ve İktisatçı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Apr 2012 11:01:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3450</guid>
		<description><![CDATA[ Aslında gücü elinde bulunduranların kibirlerine karşı bir meydan okuma olan iktisat gerçeğine dikkat edilmezse, iktisadi düşünceler tarihini anlamak mümkün değildir. Bir iktisatçı asla demagogların ve otokratların favorisi olamaz. Onlara göre iktisatçı daima sorun çıkarandır. Ve içten içe iktisatçıların itirazlarının tutarlı olduğuna ne kadar çok inanırlarsa, ondan o kadar çok nefret ederler.  Mises, İnsan Eylemi, s.67 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ivarhagendoorn.com/files/blog/crss-crtn.jpg" alt="" width="460" height="381" /></p>
<p style="text-align: right;"><em><span style="color: #000000;"> Aslında gücü elinde bulunduranların kibirlerine karşı bir meydan okuma olan iktisat gerçeğine dikkat edilmezse, iktisadi düşünceler tarihini anlamak mümkün değildir. Bir iktisatçı asla demagogların ve otokratların favorisi olamaz. Onlara göre iktisatçı daima sorun çıkarandır. Ve içten içe iktisatçıların itirazlarının tutarlı olduğuna ne kadar çok inanırlarsa, ondan o kadar çok nefret ederler.</span></em></p>
<p style="text-align: right;"><span style="color: #000000;"> Mises, <span style="color: #0000ff;"><em><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=NQ==" target="_blank"><span style="color: #0000ff;">İnsan Eylemi</span></a></em></span>, s.67</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat bilgisi aydınlanma döneminin bir disiplinidir. İktisat, insan aklı ile insan eylemlerinin birbirini sürekli desteklediği, içerisinde birçok evrensel kuralın olduğu bir bilimdir. Bu bilim fen bilimlerindeki gibi deneye ve matematiğe ihtiyaç duymadan, sadece her insanda mevcut olan “insan davranışları ile mantığın” iç içe geçtiği bir sosyal bilimdir. Fen bilimleri cansız varlıkların veya aklın dışlandığı ama içgüdülerin yönettiği hayvan ve bitkiler dünyasını inceler. Oysa sosyal bilimler insan davranışlarının mantık çerçevesinde incelendiği, içinde “insan varoluşu” olan bir bilim türüdür.</span></p>
<p align="left"><span id="more-3450"></span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat esasen insanların mübadele ilişkilerini inceleyen özel bir sosyal bilim alanıdır. İnsan sosyal bir varlıktır. Her kişi kendisine ait bir mantığa ve eyleme sahiptir. Hareketsiz biri bile “hareket etmeyen bir davranış” kategorisine sahiptir. Fakat insanlar üç boyutlu evrende tercihte bulunurken, insan bedeni aynı anda farklı yerlerde bulunamaz. Öyleyse zaman kıt bir kaynaktır. Tercih yapmak da bir şeylerden feragat etmek demektir. İnsanlar mübadelede bulunurken bu iki evrensel kuralın etkisi altında davranırlar. Böyle olduğunda, örneğin, kişi sevgilisiyle Galata köprüsünde mi olacaktır, yoksa çok sevdiği iktisat tarihi dersinde mi olacaktır? Tercih her insan için rasyoneldir. Kaçırdıkları şeyler ise feragat ettikleridir. Ama elde ettikleri onlar için yararlı ve güzel şeylerdir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İnsanlar kaçırdıkları ve feragat ettikleri şeyleri en aza indirmenin ve böylece zamanlarını en iyi şekilde kullanmanın yolunu diğer insanlarla yaptıkları mübadeleler sayesinde bulmuşlardır. Bizler buna özel mülkiyet koşullarında yer alan işbölümü sistemi diyoruz. Bir ayakkabıcı akşam evine ekmek götürmek için işini gücünü bırakıp tarlaya buğday ekmeye gitmez. Piyasa medeniyeti içinde yer alan fırıncıdan ekmek alır, fırıncı da aynı medeniyetin yarattığı ortak refahın bir parçası olan ayakkabıyı almak için ayakkabıcıya ihtiyaç duyar. Böylece ayakkabıcı ve fırıncı mübadele dünyası içinde bir güç birliği yaratırlar. İşte, birlikte yarattıkları bu şey özel mülkiyetin olduğu işbölümü sistemidir. Bu sistem ne tarihin zorunlu bir aşaması olarak, ne de kör bir saatçinin yaratısı gibi kendiliğinden doğan düzenle ortaya çıkmıştır. Bu, insanların istekleriyle bilerek ve hesaplayarak yarattıkları bir şeydir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Mübadelenin konusu insanların diğer kişilerin aleyhine olan yollardan kazanç elde etmesi değildir. Burada hem alıcı hem de satıcı kazançlıdır. İkisinin çıkarı da birbirine uyumludur. Alıcı beğendiği saati satıcıdan istemekte, satıcı da alıcının parasını istemektedir. Mübadele böylece iki kişinin gönüllülüğüne dayanan bir kazan-kazan işlemidir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat klasik iktisatçıların – Smith, Marx, Ricardo ve hatta Mill’in – bir türlü çözemedikleri bir soruna takılarak iş hayatını etkilemeye çalışmıştır. Bu iktisatçılar fiyatların oluşumunu sadece “homo oeconomicus” çerçevesinde anlamakta ısrar etmişler, yani meseleyi en az maliyetle en pahalıya satmak veya giderleri en aza indirerek (emeği sömürerek) bir malı en yüksek kârla satmak şeklinde anlamışlardır. Teorileri meseleye işadamlarının gözünden bakıyordu, yani bir kapitalistin teorisiydi bu. Lakin değerin sırrına vakıf olamamış klasik iktisatçıların ellerinde başka bir teoride de yoktu. İnsan hayatı için birincil önemde olmamasına rağmen bakır nasıl oluyordu da insanlar için hayati önemi olan ekmekten daha değerli olabiliyordu? Bu paradoks bütün klasik iktisatçılar için sinir bozucuydu.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İş hayatı, iktisadın bu tamamlanmamış genel teorisiyle farkında olmadan uğraşmıştı. Çünkü iş hayatı, iktisadın sübjektif değer teorisini keşfinden önce, el yordamıyla fiyatın oluşumunu etkileyen tek şeyin tüketicilerin davranışı olduğunu keşfetmişti. “Müşteri daima haklıdır” mottosu, reklam sektörünün gelişimi ve tüketicilere yönelik kampanyalar iş hayatının iktisatçılardan önce somut olarak teoriye ulaştıklarını gösteriyordu. Fakat bilim adamının görevi bu iktisadi davranışın genel teorisini kanıtlamak ve basitleştirmekti. İş hayatı bu bilimsel kanıtlar olmadan asla araştırma ve geliştirmede gerçek bir ilerleme kaydedemezdi. Bir grup iktisatçı hemen hemen aynı zamanlarda marjinal değer teorisini genel iktisadi ilke olduğunu kanıtladılar ve değerin sırrına ulaştılar. Ekmeğin bakırdan daha faydalı olmasına rağmen bakırın ekmekten daha yüksek fiyattan satılmasının bir tek nedeni vardı: Tek tek insanların bakıra ekmekten daha yüksek fiyat biçmesi. Bunun iktisattaki basit ifadesi şudur: Pazarda tüketici hâkimiyeti vardır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İşte bu gerçekle klasik iktisat masalının sonu gelmişti. Onlar piyasada belirleyici olanın sadece ve sadece işadamının ya da kapitalistin davranışları olduğunu düşünürken, şemsiye birden bire tersine dönmüştü. Üretim olgusu ve alışveriş ilişkisi tüketicilerin eylemleriyle belirleniyordu. Klasik iktisat kendi gerçeğini üretici teorisi üzerine kurmuşken, şimdi “marjinal iktisat” kendi gerçeğini tüketici hâkimiyeti teorisi üzerine kuruyordu. Tüketiciler sonuçta herkesti – bir kapitalist veya işçi bile tüketiciydi. Klasik iktisat Marx’ın deyişiyle burjuva teorisiydi, ama “marjinal teori” herkesin ve her şeyin teorisiydi; bir sınıfa bağlı değildi.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat bu teori sayesinde bir anda iş dünyasına kendisini dinletebilen bir bilim olmuştu. İşadamının artık iktisatçıya değil, tüketicilerin davranışlarını etkileyebilecek kişilere ihtiyacı vardı. Reklamcıya, kalite kontrolcüsüne, halka ilişkiler uzmanına, satıcıya, pazarlamacıya, muhasebeciye ve finansçıya ihtiyacı vardı – ama asla bir genel teorisyen olan iktisatçıya değil.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçılar hayatın basit kurallarını genel yasalar üzerinden anlamaya başlayınca aşırı pozitivizm yanlıları iktisadın rengini değiştirmeye kalkıştılar. Marjinal değer teorisini siyasi, felsefi, psikoloji ya da tarihi olarak açıklamaya çalışmak, matematiksel mantıkla açıklamaya çalıştıklarında iktisadı grafikler, istatistik bilgiler ve deneyler ele geçirdi. Böylece Jevons, Marshall, Fisher, Pareto, Edgeworth, Samuelson ve Friedman gibi belli başlı iktisatçılar iktisadın metodolojisini değiştirmiş oldular.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçılar iktisada pozitif bilim süsü vererek ve tıpkı fizik, kimya ve biyoloji bilimlerinde oluğu gibi kendilerine ödüller vererek (Nobel ve John Bates Clark gibi) kendi mesleki onurlarını yükseğe çıkardılar. İş dünyasının yeniden gözüne girmeye başladılar. Bunlara 19.yüzyılın başından itibaren iş dünyasının en büyük girişimcisi olan devlet de dahildi. Keynezyen iktisat bu süreci hızlandırdı ve ekonomi biliminin esas uğraş konusu olan “mikro ekonomi = catallaxy = piyasa teorisi veya mübadele bilimi”nin yerine devletin hoşuna giden “makro ekonomiyi = müdahaleci ekonomi bilimi”ni yürürlüğe koydu. İktisatçılar artık kamu kurumlarında aşırı istihdama kavuşmuşlardı. İş hayatında aşırı devletleşmenin olduğu bir dönemde iktisatçılar özel şirketler yerine devlet dairelerinde iş imkânı yakaladılar. Merkez bankasında, hazinede ya da maliye bakanlığında iş bulan iktisatçılar grafiklere ve matematiksel mantığa ihtiyaç duymaya başladılar.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Keynezyen dönemin en büyük getirisi iktisatçılar için saygın bir istihdam sağlamış olmasıydı. Lakin hiçbir ağaç sonsuza kadar büyüyemez. Dolayısıyla iktisatçıların iş bulma imkânının da bir sonu vardı. Ekonomi yeniden marjinal değer teorisini çalıştırmaya başladı, kararı yine tüketiciler veriyordu. İktisat metasının tüketicileri “bizim müdahaleci iktisatçılara, yani makro ekonomiye değil, iktisadın basit evrensel kurallarını bilen iktisatçılara ihtiyacımız var” diyorlardı. Keynezyen ekonomi bir anda gözden düşmüştü. Tüketiciler 1980’lerden sonra merkezi ekonominin aslında refah dağıtamadığına, refahı yaratanın gerçekte genişleyen özgürlük ortamı, yani serbest piyasa ekonomisi olduğunu anlamaya başladılar. Artık iktisatçıların devlet kapısında ekmek aramaları zorlaşmıştı.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Bizler, yani bu ara dönemin iktisat öğrencileri ise eğitimi müdahaleci ekonomi bilimi üzerine okurken, yaşam serbest piyasa üzerine akmaya başlamıştı. Borsalar, bankalar, kredi kartları, tüketici davranışları, finansal konular, satış teknikleri, reklam ve pazarlama gibi konular makro ekonominin değil, aslında insan eylemleri bilimi olan iktisadın konusuydu. İşler arapsaçına dönmüştü. İş dünyası insan eylemleri bilimi olan iktisadı bilenlere ihtiyaç duyarken, karşılarında sadece devlet için, yani maliye politikaları için iktisat öğrenenler vardı. Bugün olan durum da budur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Fakat iş dünyası iktisatçılardan yanlış bir şeyi istemekte hâlâ ısrar ediyor: Geleceğin bilgisini. İktisatçılardan fiyatların gelecekte nasıl bir seyir izleyeceğini, kârlı pazarların nerelerde bulunduğunu tahmin etmelerini istiyor. Kapitalistlerin ve işverenlerin çözemedikleri sıkıntılı konu budur. Gerçi iktisat kanunları kimi durumlarda teorik açıdan pratik yaşamdan daha önde olabilirler. Nitekim iktisat bu sayede önce teorisini kurmuş ve pratiğini aşan bir bilim olmuştur; bu anlamda çok ilgi çekicidir. Ancak işadamları genel ve basit iktisat kanunlara hâkim olmadıklarından iktisatçıdan girişimci ve kâhin olmasını isterler. Oysa iktisatçı asla bir girişimci ve kâhin değildir. O olsa olsa iktisadın basit ve genel kanunlarını iyi bilen ve bunu sıradan insana anlatabilecek yetenekteki kişidir. Bir iktisatçı asla bir malın fiyatını tamı tamına bilemez. Girişimcilik yetisine sahip olmadığı için herhangi bir malın piyasada satıp satmayacağını da bilemez. İktisatçı için gelecek bilinebilir bir şey değildir. Bilinir olan şey sadece geleceğin bilinemez olmasıdır. Girişimcinin buradaki tek farkı çoğunluktan bir adım önde olmasıdır. Girişimci öngörülerinin doğru çıkması sayesinde diğerlerinin aklına gelmemiş bir fikri piyasada tüketicilere kabul ettirme kabiliyetine sahiptir. Aynı zamanda atak ve cesurdur. Kapitalistin girişimciye, girişimcinin de sermaye sahibine ihtiyacı vardır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisatçının burada söyleyeceği şey açıktır: Gelecek belirsizdir, fiyatlar bilinemez ve girişimcilik piyasadan satın alınacak bir meta değildir. Girişimcilik sadece sermaye ile beraber icra edilecek bir şeydir. Girişimci asla iktisadın uzmanlarından tavsiye alacak kadar öngörüsüz değildir. Girişimciye kâr getiren şey, geleceğin tüketici ihtiyaçlarını herkesten önce görmesi ve bunları mal olarak piyasaya ilk süren kişi olmasıdır. Zira girişimci tek bir şeyden korkar: Tüketicinin bu mallara ilgisizliğinden. Eğer tüketici bunları talep etmezse girişimcinin vay hâline. O artık bir müflisten (iflas etmiş kişiden) başkası değildir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">İktisat tarihi aslında başarılı değil, başarısız işler üzerine kuruludur. Bu tarih içerisinde girişimcilerin başarısızlıkları normal karşılanır, işadamlarının kaybettikleri sermayeler piyasada başka kişilerin ellerine geçer ve buhranlar devlet adamlarının iktisat yasalarını görmezden gelerek uyguladığı politikalar yüzünden çıkar. İşte iktisatçıya en çok burada güvenebiliriz. İktisatçı karşılıksız para basımı yüzünden kullanılan aşırı kredinin krize yol açacağını bilir. Bunu bilmesinin tek bir nedeni vardır. O da iktisadın basit evrensel ilkelerinin çiğnemeyeceğini bilmesidir. İktisatta buna iş çevrimi teorisi denir. Fakat bu buhranın ne zaman patlak vereceğini iktisatçı asla bilemez. O krizin olacağını bilir, ama bunun zamanını ve süresini bilemez. Zamanı ancak diğer şartlar, yani tüketicilerin davranışları ve politik beklentiler belirler. Yoksa iktisatçı borsadan alacağı bir tüyo ile zengin olacak değildir. Borsanın içine sızmış biri bile olsa kâğıtları kaybetmeye yakındır. Bu iş bugün olmasa bile yarın muhakkak olacaktır.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Asıl olan iktisatçının haddini bilmesidir. İktisatçı teori ile pratiğin iç içe geçtiği kişidir. O hem işadamlarına hem de devlet politikalarını belirleyen kişilere iktisadın genel yasalarına göre davranmaları gerektiğini söyleyen kişidir. O, iktisat hakkındaki bilgisini hem bugünkü nesiller hem de gelecek nesiller için diğer iktisat cahillerine aktarmak zorundadır. Zira sermaye asla havadan yağmur gibi yağmaz; doğal bir kaynak da değildir. Sermaye doğru iktisat yasalarınca ortaya çıkar, gelişir ve bollaşır. Kötü günler için gerekli olan ihtiyaç akçeleri şeklinde tasarruf edilmeye mahkûmdur. Sermaye asla refah devletlerinin çarçur ettiği şekilde sürekli dağıtılacak bir mal değildir. O daima girişimcilere ihtiyaç duyar. Girişimci de serbest piyasada iş gören, özgür düşünceli ve risk alan kişidir. Serbestlik, özel mülkiyet ve toplumsal güvenlik ister. Böylece girişimci öngörüleri sayesinde sermayeyi sürekli olarak daha verimli ve etkin kullanılan noktalara taşır. Böylece bu çark döner durur. Sermaye, artan nüfus artışına karşılık vererek toplumdaki kötü şeyleri – kıtlığı, açlığı ve işsizliği – geride bırakır. Mises’in uyarıcı ama etkili sözü ile konuyu aydınlatırsak:</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Şartların bugünkü hâliyle, her zeki insan için iktisattan daha önemli bir şey yoktur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Kendi kaderi ve torunlarınınki risk altındadır. İktisat düşüncesinin yapısına çok az kişi önemli fikirler kazandırabilir. Ancak, tüm aklı başında insanlar kendilerini iktisadın öğretilerine aşina kılmak üzere davet edilir. Çağımızda bu başlıca yurttaşlık görevidir.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #0000ff;">Hoşlansak da hoşlanmasak da, iktisat küçük bir uzmanlar ve bilginler grubunun erişebileceği bir bilgi dalı olarak kalamaz. İktisat toplumun temel meseleleriyle ilgilenir; herkesle alakalıdır ve herkese aittir. Her vatandaşın temel ve uygun çalışma konusudur.</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;"><span style="color: #0000ff;">(… ) İktisat bilgisi yapısı insan uygarlığı yapısındaki esas unsurdur; son üç asrın modern sanayileşmesinin ve tüm ahlaki, entelektüel, teknolojik ve tedavi edici başarılarının üzerine inşa edildiği zemindir. Bu bilginin kendisine sunduğu zengin hazineyi uygun kullanıp kullanılmayacağı veya kullanılmadan öylece bırakıp bırakmayacağı insanlara kalmıştır. Ancak, eğer ondan en iyi şekilde yararlanılmaz ve iktisadın öğretilerini ve ikazlarını göz ardı ederlerse, iktisadı feshedemezler; toplumu ve insan ırkını yok edeceklerdir.</span> (Mises, s. 825-831)</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000;">Türkiye bugün eğitim reformunu gerçekleştirirken seçmeli ders olarak bile iktisat bilgisine tenezzül etmemiştir. İktisat aşağılanmıştır. Oysa iktisat, insan varoluşunun en hayati yapı taşıdır. Bu bilgi türü olmadan, toplumun ortak yanlışları devam edecektir. Amerika&#8217;nın kurucu babalarından olan ve onu dünyanın en müferreh ülkesi yapmak isteyen Benjamin Franklin Amerikan ulusal meclisinde şöyle demişti: “Deniz fenerleri kiliselerden daha faydalıdır.” O zaman, insanın varoluşuyla ilgili sorunlarla uğraşan iktisada en azından din dersi gibi metafizik konulardan daha fazla değer verilmeliydi. Bugün ve hemen şimdi ülkemizde iktisat en acil şekilde öğretilmesi gereken konu olmalıdır. İktisat, üniversitelerde birkaç uzman kişiye anlatılacak seçkin bir bilim değildir. O insanlığın yaşam bilgisi dersidir, küçük yaştan itibaren öğrenilmesi gereken hayati bir konudur. Yoksa kimse iktisadı feshedemez; bunu yapmaya çalışanlar toplumu ve insan ırkını yok ederler.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/04/22/iktisat-ve-iktisatci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendiliğinden Doğan Düzenin İktisatta Neden Yeri Yoktur?</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/03/16/kendiliginden-dogan-duzenin-iktisatta-neden-yeri-yoktur/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/03/16/kendiliginden-dogan-duzenin-iktisatta-neden-yeri-yoktur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Mar 2012 14:33:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3272</guid>
		<description><![CDATA[ “Hayek başlangıçta sosyal bilimlerin ve doğa bilimlerinin yöntemlerinin tamamıyla farklı olduğunu ve birinin yöntemlerini diğerine uygulamaya yönelik her girişimin yanlış olduğunu düşünüyordu (s. 100). Hayek daha sonra doğa bilimlerinin yöntemlerinin sosyal bilimler için de uygun olabileceğini düşünmeye başladı (s. 106).” Eamonn Butler, Hayek Hayek’in iktisat metodolojisine kattığı en belirgin kavram “kendiliğinden doğan düzen” kavramıdır. Aslında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><em><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://4.bp.blogspot.com/_dUm-6cblCSc/TDum9ehx-6I/AAAAAAAAA9U/3Z_x8i9qJas/s1600/hayek.jpg" alt="" width="291" height="286" /></span></em></p>
<p style="text-align: right"><em><span style="color: #000000"> “Hayek başlangıçta sosyal bilimlerin ve doğa bilimlerinin yöntemlerinin tamamıyla farklı olduğunu ve birinin yöntemlerini diğerine uygulamaya yönelik her girişimin yanlış olduğunu düşünüyordu (s. 100). Hayek daha sonra doğa bilimlerinin yöntemlerinin sosyal bilimler için de uygun olabileceğini düşünmeye başladı (s. 106).” </span></em></p>
<p style="text-align: right"><span style="color: #000000">Eamonn Butler, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.adamsmith.org/sites/default/files/images/uploads/publications/hayek-his-contribution-ed-4.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Hayek</span></a></em></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek’in iktisat metodolojisine kattığı en belirgin kavram “kendiliğinden doğan düzen” kavramıdır. Aslında kendiliğinden doğan düzen Hayek’in de içinde olduğu Avusturya İktisat Ekolüne çok ters gelen bir düşünceydi. Bu ekolün mensupları Aguste Comte’un doğa bilimleri ile sosyal bilimlerini tek ve zorunlu bir yöntem birliği altında tutmasına mutlak anlamda karşıdırlar, zira Avusturya İktisat Ekolü yöntembilimsel olarak düalisttir. Yani bilimsel yöntemleri mutlak olarak iki farklı gruba ayırır. Bunların birincisi, nesne ve maddeye bağlı olarak açıklanan ve fen bilimleri olarak adlandırılan fizik, kimya ve biyoloji gibi disiplinler; ikincisi de içinde insan eylemlerinin var olduğu sosyal bilimlerdir, yani iktisat, hukuk, felsefe, siyaset, tarih ve buna benzer disiplinlerdir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-3272"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Kendiliğinden doğan düzen, Hayek&#8217;in ifadesiyle, insan tasarılarının değil, insanın kendisinin farkında olmadığı güçlerin yarattığı bir süreçtir. Hayek bu düzenin iktisadın istikametini belirlediğini ileri sürüyor ve iktisadı – bizzat kendisinden öğrendiği hocası Mises’in tersine – “çatışan çıkarların ve ortaklaşa faydalara dair kural ve ilkelerin” uzlaştırıldığı “sağlam inşa edilmiş kurumların” evrimi olarak görüyordu<strong> </strong>(Hayek, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.jstor.org/discover/10.2307/2379464?uid=3739192&amp;uid=2129&amp;uid=2&amp;uid=70&amp;uid=4&amp;sid=47698766545307" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Freedom, Reason and Tradition</span></a></em></span>, s. 236). Hayek “bırakınız yapsınlar” fikrini Fransız ekolü olan Radikal Liberalizm’in bir unsuru olarak görüyordu, oysa kendiliğinden doğan düzen birçok İngiliz liberal iktisatçının farkında olmadan üzerinde anlaştıkları bir kavramdı. Hayek, İskoç aydınlanmasının bir kavramı olarak gördüğü kendiliğinden doğan düzen fikrini, bilinçsiz ama ben sevgisiyle hareket eden insanların çok eski çağlardan ve atalarından öğrendiği âdetleri, gelenekleri, ahlâk ve alışkanlıklarına dayanan davranışları harmanlayarak bugünlere taşıdığını söylüyor ve bu insanların asla “ekonomik insan” olarak adlandırılamayacağını ifade ediyordu. Ama Hayek&#8217;e göre “homo oeconomicus”, mutlak olarak insanın “doğal özgürlüğe” inanan “iyicil, akılcı ve doğuştan günahkâr olmayan” ilkelere bağlı olan bir ekol tarafından yaratıldığını düşünüyordu. Bu ekol öyle ileri gitmişti ki, “bırakınız yapsınlar” doktrininin mantıki sonucu olarak bu insanın devlet-karşıtı ya da anarşist olduğunu ileri sürüyordu. Oysa Hume ve Burke’ün argümanı “(…) hem devletin esas faaliyetlerine hem de devlet faaliyetlerinin sınırlarına açıklama getiren bir argümandı,” (Hayek, s. 234). Hayek daha da ileri giderek sosyal bilimlerde tüm yararlı kurumların kendiliğinden oluştuğuna inanıyordu: “Burada rasyonalist yaklaşımın özgürlüğün bariz ürünü olan ve özgürlüğe sahip olduğu değeri veren neredeyse bütün şeylere karşı çıktığını söylemek pek de abartma sayılmaz. Faydalı kurumların önceden tasarlanmış düzenekler olduğunu düşünen ve insanların amaçlarına hizmet eden ama bilinçli olarak tasarlanmamış tek bir şey dahi tasavvur edemeyen kişiler âdeta zorunluluk gereği özgürlük düşmanıdırlar. Bu kişiler için özgürlük kaos anlamına gelir,” (Hayek, s. 234)</span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek’in iktisat bilimdeki metodolojisi 1940’lı yıllardan sonra bozulmaya başlamıştır. Bunun birçok nedeni olmasına rağmen temel neden olarak Hayek&#8217;in öğretmeni ve koruyucusu Mises’ten uzaklaşmış olduğunu öne sürebiliriz. Zaten Hayek de Mises’le tanışmadan önce garip bir şekilde iktisadı bilmediğini söyler, hatta kendisinin Fabiancı sosyalist olduğundan dem vurur. Hayek İngiliz vatandaşlığına kabul edildikten sonra derhal Mises’in temel metodolojisinden uzaklaşır ve yeni dostu Popper’in mantıksal olguculuğunu, bilgi felsefesinde Hume-Burke ikilisinin muhafazakâr epistemolojisiyle evlendirerek İngiliz sağduyusu olarak sunar. Artık Avusturya İktisat Ekolü’nün eleştirel rasyonalizmini paylaşmayan, siyasi düşüncesinde özel mülkiyeti göz ardı eden ve fen bilimleri yöntemlerinin sosyal bilimlerde de uygulanabileceğini savunan bir kişidir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek, Charles Darwin’in biyoloji alanında bulduğu temel ilkeler bütünü olan “evrim teorisini” iktisat metodolojisine de uygulamaya kalkmıştır. Şöyle ki, Hayek için özgür iktisadın sabit ilkeleri yoktur (<span style="color: #0000ff"><em><a href="http://books.google.com.tr/books?id=qg61T_I1mwsC&amp;printsec=frontcover&amp;hl=tr#v=onepage&amp;q&amp;f=false" target="_blank"><span style="color: #0000ff">The Road to Serfdom</span></a></em></span>, s. 71). O vakit özgür iktisadi düşüncenin bir merkezi ve başı olamazdı. Kendi kendine var olan uzay gibi iktisadın da başlangıcı büyük bir patlamanın aynısı olmalıydı. Çünkü burada bir planlayan, bir merkez ve yaratıcı yoktu. O öyle eski bir zamandı ki hiçbir insan onun nasıl oluştuğunu bilmiyordu. Aynı Darwin’in biyoloji yasalarında dediği gibi evrim maratonu kendiliğinden başlamıştı. Bu düşünce Hayek’in düşüncesini bütünüyle karşılıyordu. Lakin Hayek büyük bir yanlış içindeydi. Avusturya İktisat Ekolü’nün kurucularının tersine, Hayek doğa bilimleriyle sosyal bilimleri bir ve aynı tutuyordu. Bu Hayek’in 1940’tan önce söylediği “bilimsiciliğin” (scientism), yani “bilimizmin” ta kendisiydi. Hayek gene çelişkili garipliklerin peşindeydi.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek, orijinal olmak adına, gerilimli kavramlar üretmeye başlamıştı. Oysa iktisat, genel anlamda mübadele bilimi olarak, içinde insan eylemlerini barındırdığı için bariz biçimde sosyal bir bilimdir. Bu bilimin sabit ilkeleri, zamanın kıtlığına dayanan bireylerin hür seçimlerine bağlıdır. Bu da iktisadın ne yaparsak yapalım asla bir bütün olarak fen bilimi olamayacağını, içinde insan davranışlarını barındırdığından dolayı aslında gerçek bir sosyal bilim olduğunu bizlere gösterir. Nitekim maddenin oluşumuyla mananın oluşumunu asla aynı sayamayız. Ama Hayek 1940’tan sonra bunu anlamak istemez bir tutum takındı. Dilin oluşumunun hiçbir bireyin bilinciyle kurgulanamayacağını, bunun aynen fiyatların oluşumu gibi olduğunu varsaydı. Hayek kendi teorisini dilin kurgulanamayacağı şeklindeki bir imkânsızlık üzerine bina etmişti. Hayek düşüncesini herhangi bir bireyin bütün bir topluma kendi kurguladığı dili asla dikte edemeyeceği gerçeğine dayandırıyordu. Bu durumu fiyatların piyasadaki oluşum süreciyle aynı olduğunu fark etmişti.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Fakat Hayek bu konuda fazlasıyla yanılıyordu. Hayek’in tersine Avusturya İktisat Okulu dilin ve fiyatların insan davranışlarının amaçlı ve bilinçli süreçleri vasıtasıyla meydana geldiğini savunuyordu. Avusturya İktisat Ekolü fen bilimlerinin metotlarıyla değil, bizzat en yeni bilim olan iktisadın metotlarıyla hareket ediyordu. Kısaca metotları sosyal bilimin en yeni, basit ve anlaşılır iki ilkesine bağlıydı: Girişimcilik faaliyeti ve marjinal değer teorisi.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Girişimcilik faaliyeti, daha önce piyasada var olmamış koşullara veya genellikle çözülememiş problemlere cevap veren birey veya insan topluluklarının çözüm ürettiği, bulduğu, çıkardığı, yarattığı, verimliliği arttırdığı ve sahip olduklarını elinde tutmak için çırpındığı bir eylem şeklidir. Unutmamalıdır ki girişimcilik faaliyetinde bulunanlar insanlardır ve bu insanlar problem çözerken bilinçli bir davranışta bulunan birer rasyonalisttirler. Tek başına bir adada yaşayan Cuma zeytin toplamak için sopa kullandığında zamanını ve bedenini daha az kullanmış, önceki günden daha fazla zeytin toplamış ve böylece boş zamanını arttırarak hem kendi verimliliğini arttırmış hem de yorgunluktan yıpranacak bedenini sağlıklı tutmuştur. Bu anlattığımız soyut durum aslında bugün yaşadığımız somut durumu anlatmaktadır. Cuma öncelikle rasyonel davranıp araçlarını verimleştirerek amacına ulaşmıştır. Bu akılcı davranışın sonucunda sermaye verimliliğini artırarak boş zamanını artırmıştır. Bu da ona balık tutmak, kitap okumak veya inek beslemek için vakit sağlamıştır. Bu durum Cuma’nın girişimci olduğunun ispatıdır. Bu şekilde, girişimcilik faaliyeti aslında daha önce kimsenin aklına gelmemiş bir şeyi gerçekleştirme sürecidir ve bu süreç yaratıcı bir faaliyettir. Çünkü Cuma o adada ilk defa sopa kullanan kişidir, mucit ve kâşiftir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Fakat her yaratıcı süreç kullanışlı olamayabilir. İşte bu durumda iktisadın ikinci büyük ilkesi ortaya çıkar: Marjinal değer teorisi. Örneğin bir girişimci uçaktan önce zeplini icat etmiştir. O zaman zeplin neden uçak karşısında piyasadan temizlenmiştir? Nitekim uçak zepline göre daha güvenilir değildi, daha uzun yol almıyordu, daha fazla yolcu taşımıyordu. Uçak 1950’lere kadar ses duvarı yüzünden onlarca kez yere çakılmıştı. Güvenilir değildi, küçüktü, gürültülüydü, az yolcu taşıdığından koltuk araları çok dardı ve konforlu değildi. Ancak zeplin faciasının tüketicilerin gözünde kötü bir reklam olması ve tüketicilerin marjinal davranışı, uçağın zepline tercih edilmesine olanak sağlamıştır. Zeplin bir anda piyasada alıcı bulamayan bir mal olurken, uçak tam tersine gelişmeye açık bir hava aracı olarak aşırı talebe maruz kalmıştır. Bu da girişimcilik faaliyetinin asıl başarı sağlayacağı yeri bize gösterir: Tüketicilerin egemen olduğu serbest piyasa ekonomisi.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek ise zeplinin uçak karşısındaki yenilgisinin gerekçesi olarak zeplinin gelişmelere uçağa kıyasla daha iyi uyum sağlayamaması olduğunu söylerdi. Biyolojik evrim yasalarını iktisat teorisine uyguladığı için böyle bir sonuca ulaşırdı. Oysa Avusturya İktisat Ekolü böyle bir sonuçtan daima uzak durmuş, sosyal darwinizme karşı özel mülkiyete dayalı karşılıklı yardımlaşma ilkesini savunmuştur. Zira burada en iyinin ayakta kalması gibi bir durum yoktur. Belirleyici olan şey, tüketicilerin marjinal davranışlarıdır. Bu çok açıktır. Uyum konusu ise saçmadır, çünkü zeplin ve uçak canlı varlıklar değil, sadece insanların kullandığı birer araçtır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Konumuza dönersek, dil bir madde olmadığına göre gramer kendiliğinden oluşamaz. Oysa altın bir madde olduğundan Darwin’in kuramına göre kendiliğinden oluşabilir. Altının insanların mübadele işlemleri sonucunda para olması ise başka bir şeydir. İnsanlar arasındaki bir araç olarak para, anlam içeren bir varlık olarak kendiliğinden oluşmuş değildir; tam tersine, kredi kartı ve çekte olduğu gibi, insanların keşif süreçlerinin bir sonucu olarak meydana gelmiştir. Çünkü para bir değerdir ve değeri belirleyen şey sadece ve sadece insan davranışların marjinal yapısıdır. Para veya dil bir girişimcinin veya girişimcililer grubunun akılcı eylemleri vasıtasıyla bilinçli olarak yaratılmıştır. Nitekim tüketiciler dilin veya paranın marjinal değerini daima yüksek tutmasalardı, ne dil ne de para piyasada hüküm sürebilirdi. Bugün eğer bir girişimci telepati yönteminin insanlar arasında bir iletişim aracı olduğunu keşfederse, belki milyonlarca yıldır yavaş yavaş geliştirdiğimiz dilin bir anda ortadan kalktığını görebiliriz. Dil dikte edilerek insanlara öğretilemiyorsa – ki bu doğrudur – ama bir keşif veya buluş vasıtasıyla piyasadan temizlenebiliyorsa, o zaman böyle bir şeyin kendiliğinden doğan düzenle değil, insan ve insan gruplarının organize çalışmasıyla üretilmiş bir şey olduğu kesindir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises bu meseleyi fen bilimlerindeki yöntem olan deneysel metotla değil, sosyal bilimdeki yöntem ile, yani <em>a priori </em>bilgi ile çözdü. Hayek ise “bunu deneysel olarak ispat edemiyorsak bu kesin bilgi değildir” ve hatta “para ve dil bir bilincin yardımıyla keşfedilseydi o zaman bunların yaratıcılarını ismen bilirdik” diyordu. Hayek ve Popper’a kalsa “bütün bekârlar evli değildir” kesin önermesi için dünyadaki bütün bekârları bulup onların evli olup olmadığını araştırmamız gerekirdi. Bu saçmadır, çünkü bütün bekârlar aslında evli değildir. Mises’in <em>praxeology</em> (insan eylemleri bilimi) yöntemi ise “işe en doğru önermeyle başlandığında bunun arkasından gelen mantıksal önerme mutlak doğrudur” ilkesine bağlıdır. Yani mesele deneye, matematik işleme ve istatistiğe dayanmadan, sadece ve sadece a priori bilgiyle çözüme kavuşturulur. Örneğin Mises’e göre para bir kişinin veya kişilerin buluşudur ve o kişi tarihsel olarak şöyle anlaşılabilir: “Mises insanların paranın bugünkü değerini tahmin edebilmek için onun dünkü değerini esas almaları gerektiğini söyler,” (David Gordon, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://library.mises.org/books/David%20Gordon/An%20Introduction%20to%20Economic%20Reasoning.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">An Introduction to Economic Reasoning</span></a></em></span>, s. 157). Böylece paranın değerini anlamak için sürekli geriye gitmemiz gerekir. Bugünkü paranın değerini dünün değerine göre anlayabiliyorsak, bu sonsuz döngü bir gün kırılmak zorundadır. O da paranın ilk keşfedicisine ulaştığımız andır. İşte o anda, paranın diğer malların takasında hiçbir değerinin olmadığı güne ulaşmış oluruz. Örneğin, ilk gün altının sadece “parasal olmayan amaçlarda” kullanıldığını keşfederiz. Bu günün üzerinden öyle bir zaman geçmiştir ki, insan parayı bu ilk günde keşfetmiştir. İlk günden önceki günlerde altın sadece bir maldı ve sadece o ilk günden sonra hem altın hem para hem de mal olarak kullanıldı.      </span></p>
<p><span style="color: #000000">Böyle bakıldığında, Hayek’in kendiliğinden doğan düzen kavramının iktisat metodolojisinde onun kullandığı şekilde kullanılması gerçekten mümkün görünmemektedir. Hayek daha çok fen bilimleri için geçerli olan bir kavramı alıp, iktisat gibi sosyal bilim olan ve asla fen bilimlerindeki yön ve yöntemi uygulayamayacağımız bir alana tatbik etmek istemiştir. Bu öncelikle metodolojik açıdan mümkün değildir, sonra da sonuçları bakımından imkânsızdır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Sonuç olarak, Hayek 1940’tan önce kavradığı şey olan sosyal bilimler ile fen bilimleri arasındaki derin uçuruma bir tahta atarak karşı tarafa geçmek istemiş, bu da onu “bilimcilik” yapmaya itmiştir. Böylece fen bilimlerinin başlangıç noktası olan ve “onun da madde içeren bir evren gibi daha karmaşık bir şeye kendiliğinden vazgeçişi yapacağını makul bir kesinlikle söyleyebiliriz. Hiçbir şeyden bir şeye geçiş, bir faili gerektirmeyen doğal bir geçiştir,” (Victor J. Stenger, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.idefix.com/kitap/basarisiz-hipotez-tanri-victor-j-stenger/tanim.asp?sid=B7QGQ5EKIH2H14KZF4ZL" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Başarısız Hipotez Tanrı</span></a></em></span>, s. 119). Oysa sosyal bilimlerde “hiçlik” yoktur, sayısız kişi vardır ve onların eylemleri kaos durumunu sonlandırmak için rasyonel olmak zorundadır. Yani bir mananın olması lazımdır. Bu dünya nihilist değil, tam tersine varoluş mücadelesinin yaşandığı bir yerdir. Mises’in dediği gibi: “İnsanlar var olan rahatsızlıkları gidererek belirli bir huzura varmayı, değişime/faaliyete gerek kalmayacak durgun bir duruma geçmeyi arzularlar,” (Turan Yay, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=MzI2&amp;kat=MzI=&amp;kat1=MTQ=" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Avusturya Okulu Mikroiktisadı</span></a></em></span>, s. 35). </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/03/16/kendiliginden-dogan-duzenin-iktisatta-neden-yeri-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayek&#8217;in Samimiyetsizliği (Yoksa İki Yüzlülüğü mü?)</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/03/09/hayekin-samimiyetsizligi-yoksa-iki-yuzlulugu-mu/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/03/09/hayekin-samimiyetsizligi-yoksa-iki-yuzlulugu-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2012 23:27:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=3235</guid>
		<description><![CDATA[Sol görüşlü The Nation dergisi Amerikalı milyarder Charles Koch ile Friedrich Hayek arasında 1973’de geçen bir mektuplaşmayı ortaya çıkarmış. Mektuplar Stanford Üniversitesi’ndeki “liberal” Hoover Enstitüsü’nün Hayek arşivlerinde bulunmuş. Dergide yazılanlar şurada. Koch’un mektubunun The Nation‘daki linki de şurada. Ancak The Nation‘daki metin tam değil. Haberi hazırlayan Yasha Levine ve Mark Ames siteleri The Exile‘da mektubun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/h3.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-3241" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/03/h3.jpg" alt="" width="359" height="260" /></a></p>
<p>Sol görüşlü <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.thenation.com/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">The Nation</span></a></em></span> dergisi Amerikalı milyarder Charles Koch ile Friedrich Hayek arasında 1973’de geçen bir mektuplaşmayı ortaya çıkarmış. Mektuplar Stanford Üniversitesi’ndeki “liberal” Hoover Enstitüsü’nün Hayek arşivlerinde bulunmuş. Dergide yazılanlar <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.thenation.com/article/163672/charles-koch-friedrich-hayek-use-social-security" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>şurada</em></span></a></span>. Koch’un mektubunun <em>The Nation</em>‘daki linki de <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.thenation.com/article/163693/letter-charles-koch-friedrich-hayek" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>şurada</em></span></a></span>.</p>
<p>Ancak <em>The Nation</em>‘daki metin tam değil. Haberi hazırlayan Yasha Levine ve Mark Ames siteleri <span style="color: #0000ff"><a href="http://exiledonline.com/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>The Exile</em></span></a></span>‘da mektubun tam metinini orijinalinin resmiyle birlikte <span style="color: #0000ff"><a href="http://exiledonline.com/exiled-exclusive-read-the-orignal-letter-charles-koch-sent-to-friedrich-von-hayek-telling-him-to-sign-up-for-social-security/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>vermişler</em></span></a></span>. Ayrıca Levine ve Ames Msnbc’deki bir programa katılarak konu hakkında <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.msnbc.msn.com/id/37560195/#44722540" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>konuşmuşlar</em></span></a></span>. (Programın videosuna <span style="color: #0000ff"><a href="http://exiledonline.com/dylan-ratigan-talks-to-yasha-levine-and-mark-ames-about-kochs-hayek-and-ideas-for-sale/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>şuradan</em></span></a></span> da bakılabilir.)</p>
<p><span id="more-3235"></span></p>
<p>Maalesef <em>The Nation</em>’daki haberin içeriği Hayek’in fikirlerinde ne kadar samimiyetsiz bir insan olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Kimileri bunu iki yüzlülük olarak bile görebilir. Meselenin özü şöyleymiş:</p>
<p>Charles Koch 1967’de kardeşleriyle birlikte babasının petrol şirketini miras alıyor ve Amerika’nın en zengin adamlarından biri hâline geliyor. Kendisi aynı zamanda liberal bir düşünce kuruluşu olan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.theihs.org/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Institute for Humane Studies</span></a></em></span>’e (IHS) de parasal destek veriyor. Koch 1973’te enstitünün başkanı oluyor ve Avusturya İktisat Okulu hakkında 1974’te yapılacak bir kongrenin hazırlıklarına yardım etmesi için Hayek’i “ayrıcalıklı kıdemli bursiyer” (distinguished senior scholar) sıfatıyla enstitüye davet ediyor.</p>
<p>Ancak Hayek bu daveti (önce) reddediyor. 16 Haziran 1973’te enstitü sekreterine gönderdiği mektupta Hayek aynı yılın başlarında safra kesesi ameliyatı olduğunu ve ameliyatın “evinden uzaklarda hastalanmanın yaratacağı sorunlara ve maliyetlere ilişkin endişelerini arttırdığını” yazıyor. İşin en güzel kısmı da burada: Zira Avusturya devleti II. Dünya Savaşı’ndan sonra uygulamaya koyduğu reformlar sayesinde bir sosyal güvenlik hizmeti olarak tüm vatandaşlarına sağlık hizmeti (evrensel sağlık hizmeti) sunuyor. Hayek de bu hizmetten yararlanmak için uygun koşullara sahip. Oysa o dönemde Amerika’da böyle bir hizmet yok, bu nedenle Hayek Amerika’ya gitmeye çekiniyor.</p>
<p>Nitekim IHS’nin başkan yardımcısı (ve sonradan Koch’un şirketinde üst düzey yönetici olan) George Pearson üç hafta sonra Hayek’e bir mektup gönderiyor ve Hayek’e Amerika’da kendi bütçesine uygun özel bir sağlık sigortası ayarlamalarının hiçbir şekilde mümkün olmadığını itiraf ediyor. Ancak ne mutlu ki, Chicago Üniversitesi’nde hoca olan “liberal” iktisatçı Yale Brozen’ın öğrendiğine göre, Hayek 1951 yılında aynı üniversitede hoca iken Chicago Üniversitesi sosyal sigorta programını kabul etmiş. Eğer Hayek bu programa ödeme yaptıysa sigortadan hâlâ faydalanabilirmiş.</p>
<p>Gerçekten de enstitünün birkaç hafta sonra Hayek’e haber verdiğine göre, Hayek Chicago Üniversitesi’nde iken bu programa katılmış ve 10 sene boyunca ödeme yapmış. Dolayısıyla emeklilik ödentisi almaya hak kazanmış. Charles Koch da 10 Ağustos 1973’te Hayek’e bir mektup göndererek Amerika’da daha kısa bir süre için kalmasında ve sosyal güvelik programının emeklilik ödentisinden faydalanmasında ısrar ediyor. Hatta Koch daha da ileri giderek Hayek’i Amerikan devletinin sağladığı Medicare adındaki sağlık sigortasından faydalanması için teşvik de ediyor.</p>
<p>Sonuçta Hayek 1975’te Amerika’ya gidiyor ve aynı yılın yaz ayını IHS’de yerleşik bursiyer (resident scholar) olarak geçiriyor. <em>The</em> <em>Nation</em> Amerika’daki bilgi edinme hakkını kullanarak devlete Hayek’in IHS’de kaldığı süre boyunca ya da Amerika’da kaldığı başka bir dönemde sosyal sigorta ödemesi alıp almadığını ve Medicare’den yararlanıp yararlanmadığını sormuş, ama haberin yayınladığı an itibariyle herhangi bir yanıt alamamış.</p>
<p>Görünen o ki Amerika’da özel sağlık sigortası olduğu için Hayek Amerika’ya gitmek istemiyor, çünkü Hayek’in bu sigortayı karşılamaya parası yetmiyor. O yüzden devletin sağlık hizmeti sağladığı Avusturya’da kalmayı tercih ediyor. İyi de, Hayek tüm hayatı boyunca devletin bu türden sosyal güvenlik hizmetleri sunmasına karşı çıkmamış mıydı? Ama işine gelmeyince daha iyi hizmet verdiğini düşündüğü devletin sağlık sigortasını tercih etmekten hiç çekinmiyor.</p>
<p>Haberde yazdığına göre, Koch ve IHS’deki liberaller sürekli olarak Hayek’i Amerika’daki devlet sigortasının kendisinin sağlık ihtiyaçlarını karşılamaya kâfi geleceğine ikna etmeye çalışıyorlar. Tüm bu olup bitenlerde Amerika’daki liberaller ve Hayek yaptıklarından hiçbir rahatsızlık duymuyorlar. Yazının geri kalanında da 1974′te tanınmış liberal düşünce kuruluşu Cato Enstitüsü’nü kuran Koch ve takipçilerinin liberalizm adına neler karıştırdıkları anlatılıyor.</p>
<p>Dahası <em>The Nation</em> soruyor: Niye milyarder Charles Koch Hayek’in özel sağlık sigortası parasının bir kısmını karşılamamış? Çünkü daha iyisi var: Devlet! Devletin sunduğu hizmet hem daha iyi hem de daha ucuz. <em>The Nation</em>’a göre belki de Koch’un cimriliği liberal değerlerin ardındaki toplumsal ahlâk anlayışını ortaya çıkarıyor: Her koyun kendi bacağından asılır; bencillik erdemdir.</p>
<p>Türkiye’de de böyle olmuyor mu? Bugün liberal olduğunu iddia edenlerin geçmişlerine baktığınızda bunların arasında neredeyse 30 sene devlette çalışmış kişiler olduğunu görürsünüz. Bugün özel üniversitelerde hocalık yapan liberal hocaların hemen hemen hepsi devlet üniversitesinden gelme kişilerdir. Liberal olduğunu söyleyip hâlâ devlet üniversitesinde hocalık ve asistanlık yapan kişiler bile bulabilirsiniz. Tabii bir de devlet televizyonunda program yapan liberaller var. Bir defasında kendini liberal olarak adlandıran ve devleti kötüleyen bir kişiye neden liberal hocaların devletin televizyonunda program yaptıklarını sormuştum. Bana şöyle yanıt vermişti: “Ama onlar yapmazsa başkaları yapacak.” Ama gerçek hayatta buna liberalizm değil, fırsatçılık (oportünizm) deniliyor.</p>
<p><em>Daha önce sitede yayınladığım bu yazı yeni server&#8217;a geçtiğimiz vakit silinmiş, o yüzden burada yeniden yayınlıyorum.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/03/09/hayekin-samimiyetsizligi-yoksa-iki-yuzlulugu-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atilla Yayla ve Kes-Yapıştır – Cato Journal’dan Yazı &#8220;Almak&#8221;</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 09:48:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2990</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-3021" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1-1024x682.jpg" alt="" width="442" height="294" /></a></span></p>
<p style="text-align: left"><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com/haber.do?haberno=1215546&amp;title=yorum-atilla-yayla-hakikatin-kralligi-insanin-koleligi&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği</span></a></em></span> başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu. Yayla’nın bu yazarları aralarında bağlantı kuracak derecede okuduğunu bilmiyordum. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2990"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Ancak asıl şaşkınlığı Berdyaev’in kim olduğunu öğrenmek için İngilizce <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nikolai_Berdyaev" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Wikipedia</span></a></em></span>’ya baktığımda yaşadım. Çünkü Berdyaev 1948 yılında ölmüştü! Oysa Atilla Yayla Berdyaev’in 1990’da kitap yazdığını söylüyordu. Ama garip bir şekilde, Yayla yazısında bu kitabın ismini vermiyordu. Böyle olunca işin aslını öğrenmek için internette biraz dolandım. Maalesef karşıma çıkanlar bir hayli canımı sıktı, çünkü Yayla’nın yazdıkları kendisine ait değildi ve başka bir yerden alınmıştı. Geçen sene bu zamanlarda <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://iktisadiyat.com/2011/01/11/ronald-coase-ve-firmalar-atilla-yaylanin-yanlislari-ve-degistirdikleri/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em></span> yayınladığım bir yazıda, Yayla’nın <em>The Economist</em> dergisindeki bir yazıdan kaynak göstermeden parçalar alarak Zaman gazetesindeki bir yazısında kullandığını yazmıştım. Ama bu defa durum biraz daha ağırdı. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısının neredeyse ilk altı paragrafı <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Journal</span></a></em></span> adlı akademik bir dergide yayınlanan bir yazıdan âdeta cümle cümle tercüme edilerek yazılmıştı. Orijinal yazıdan Tolstoy’la ilgili yerleri alırken Yayla tek bir paragraf dahi atlamamış, sadece bazı ufak tercüme değişiklikleri yapmıştı. Yazısının son paragrafının yarısı da aynı dergide yayınlanan bir başka makaleden “kısmen” tercüme edilerek yazılmıştı. <em>Cato Journal</em> merkezi Washington’da bulunan ve liberal bir düşünce kuruluşu olan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Enstitüsü</span></a></em></span>’nün üç ayda bir yayınladığı ve hakemli dergi denilen türden bir dergi. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla yazısında bu derginin 1991 yılında yayınlanan bir sayısını (volume 11, number 2, fall 1991) kullanmış. Bu sayının içeriği <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em></span> bulunabilir. Yayla’nın yazısının ilk altı paragrafı Otto Latsis’in <em>“Obstacles in the Pursuit of Happiness”</em> (ss. 259-268) adlı yazısından alınmış. Daha az kullandığı diğer yazı da Charles Murray’nin <em>“The Pursuit of Happiness Under Socialism and Capitalism”</em> (ss. 239-258) başlıklı makalesi. Bu iki yazı tek dosya hâlinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2-5.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şuradan</span></a></em></span> indirilebilir. Ne yazık ki Atilla Yayla Zaman gazetesindeki yazısında bu iki yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor ve bu nedenle yazılanların kendisine ait olduğu izlenimini yaratıyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıda Yayla’nın Türkçeye çevirerek kendi yazısında kullandığı yerleri (tespit edebildiğim kadarıyla) gösterdim. İngilizce alıntıların sonunda bunların alındığı yerlerin sayfa numaralarını köşeli parantezler içinde verdim. 1 ve 2 numaraları alıntılar Latsis’in yazısından, 3 ve 4 numaralı alıntılar da Murray’nin makalesinden yapılmış. Verdiğim linklere girerek yazılara bakabilir, alıntıları cümle cümle karşılaştırabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıda Yayla’nın Berdyaev’in 1990 yılında kitap yazdığını söylediğinden bahsetmiştim. Yayla’nın böyle düşünmesinin nedeni, Otto Latsis’in yazısında Berdyaev’in Rusça aslı 1937’de yayınlanan ve tercüme ismi <em>The Source and Meaning of Russian Communism</em> olan kitabının 1990 baskısını kullanmış olması. (Berdyaev’in kitabının bir diğer tercümesi de <em>The Origin of Russian Communism</em> adıyla 1955’te yayınlanmış.) Tabii Yayla Berdyaev’in kim olduğunu kontrol etmediği için onun hâlâ hayatta olan bir Rus yazar olduğunu ve 1990 yılında kitap yazdığını zannetmiş. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Rus düşünür Nikolai Berdyaev, 1990&#8242;da yazdığı bir kitapta &#8220;Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır.&#8221; dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">As the Russian philosopher Nikolai Berdyaev (1990, p. 9) pointed out, the Russian people and the Russian intelligentsia are prone to the quest for a kingdom built upon truth. Entire generations, for the most part, believed that socialism was such a kingdom.</span> [s. 259]</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın en uzun alıntı yaptığı yer de aşağıdaki şekilde. Yayla alıntı yaparken bazı ufak değişiklikler yapmış, ama aldığı yerin içeriğini korumuş. Kendisinin kullanmadığı İngilizce cümleyi parantez içinde gösterdim:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">19. yüzyıl edebiyatçısı Leo Tolstoy, &#8220;Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum (Grain)&#8221; adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlaken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu bir şekilde yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı hikâye eder. Bu âdil ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin olmaması gerektiğini söyler. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar&#8217;a şöyle seslenir:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı&#8230; Benim tarlam Tanrı&#8217;nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.&#8221;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy bu &#8220;adil&#8221; ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü de aşağıdaki gibi ifade eder: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı&#8217;ya saygı duyarak (godly) yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.&#8221; </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu &#8220;güzel&#8221; geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Tolstoy&#8217;u bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuklar hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesirleriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günün popüler kültüründe eşit adalet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm&#8217;e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, &#8220;paranın kötülüğü&#8221; fikri Shakespeare&#8217;de de vardır. &#8220;Adil&#8221; ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella&#8217;nın eserlerinde de görülür. </span></p>
<p><span style="color: #000000"> </span><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">One key story by Tolstoy is a tale called “A Grain as Big as a Chicken Egg.” It expresses the dream of a just life that ensures human harmony with nature, moral and physical health, and longevity. What are the secrets of this happiness? Absence of money, trade, and property. The old peasant says to the Tsar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“In my time, no one could even think of such a sin as selling or buying bread. As for money, no one even knew of such a thing: everyone had enough bread of his own&#8230; . My field was God’s land. Wherever you ploughed, that’s where the field was. The land was free then. No one could call a piece of land his own; only your labor was yours.”</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">This is how Tolstoy’s hero explains the fall of the high morality of old:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“All of this happened because people no longer lived by their labor; they began to set their eyes on what other people had. That’s not how they lived in the old times; in the old times people lived in a godly way: they had what was theirs, and did not covet what was someone else’s.” </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">(The other tales and stories preach reasonable self-restraint, limited consumption, and modest wants.) Tolstoy had studied history in depth; he knew very well that the beautiful past he was describing had never existed. The tales convey the dream of a just life that is typical of the patriarchal peasantry, which was bewildered and frightened at the turn of the century by the onslaught of capitalist ways on the communal traditions of the Russian village. </span></span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">The dream of a world of equal justice, equal division of labor and goods—a world where no one has too much or too little—is surely a universal human dream. These ideas were certainly not originated by Marxists. The idea that “money is the root of all evil” can be found not only in Tolstoy but also in Shakespeare. And projects for a just, rational world order were developed centuries ago by Sir Thomas More and Campanella.</span> [ss. 260-261]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki kısım Yayla’nın sonuç paragrafının bir bölümünü oluşturuyor ve nispeten serbestçe tercüme edilmiş:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">The ultimate reason to adopt a system of limited government that protects a free market and private </span><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">property is not to increase economic production. The ultimate reason is that such a system better enables its citizens to live together harmoniously and to fulfill their potential as human beings – in short, to pursue happiness.</span> [s. 240]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(4)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki diğer kısım da Yayla’nın sonuç paragrafının son kısmını oluşturuyor. Bu bölüm orijinal yazıdan diğerlerine kıyasla daha esnek bir şekilde alınarak kullanılmış, ancak “sınırlı devlet” vurgusuna dikkat edin. Yayla İngilizce makaledeki Jefferson alıntısını doğrudan kullanmış, ama Jefferson’ın dediklerini hangi kitaptan aldığını yazmamış. Oysa makalede parantez içinde kaynak gösteriliyor. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi&#8217;nin yazarı ve 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson&#8217;ın 1801&#8242;deki göreve başlama nutkunda tanımladığı üzere, &#8220;İnsanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini düzenlemede (regüle etmede) serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlet&#8221;tir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Specifically, I am presenting a case for “limited government,” the kind of state that is sometimes called “Jeffersonian,” after Thomas Jefferson, author of the Declaration of Independence and third president of the United States. This is how he described what he called “the sum of good government” in his inaugural speech as he assumed the office of president in 1801: “A wise and frugal government, which shall restrain men from injuring one another, which shall leave them otherwise free to regulate their own pursuits of industry and improvement” (Peterson 1975, p. 293).</span> [s. 249]</span></p>
<p style="text-align: center"><span style="color: #000000">* * * </span></p>
<p style="text-align: left" align="center"><span style="color: #000000">Böyle baktığınız vakit, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısının yarısının <em>Cato Journal</em> dergisinden alındığını görüyorsunuz. Ne yazık ki, Yayla yazısının hiçbir yerinde<em> </em>bu dergiden alıp kullandığı yerler için kaynak göstermiyor. Yayla’nın yazısında ne derginin, ne makalelerin, ne de bu makalelerin yazarlarının ismi geçiyor. Bu nedenle yazımın başlığında &#8220;kes-yapıştır&#8221; ifadesini kullandım. Bu size belki sert bir ifade gibi gelebilir, hatta yukarıda yazdıklarıma da katılmayabilirsiniz, ama ben gördüklerimi (istemeye istemeye) başka türlü değerlendiremiyorum. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyan ve bu konuları yeteri kadar bilmeyen bir üniversite öğrencisi düşünün. Bu öğrenci yazıyı okuduğunda Yayla’nın Berdyaev, Tolstoy, Shakespeare, Thomas More ve Campanella’yı gerçekten okuduğunu ve bu yazıyı onların fikirlerini karşılaştırarak yazdığını düşünecektir. Böyle yapmakla da maalesef yanlış bir izlenime kapılacaktır. Oysa </span><span style="color: #000000">Yayla zaman zaman kendisinin bir fikir adamı ve akademisyen olduğunu ifade ediyor. Ama başkalarının yazdıklarını böyle almakla nasıl fikir adamı ve akademisyen olunabilir? </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yazının başına koyduğum resim 2007 yılında Atilla Yayla&#8217;yı Stockholm&#8217;de bulunan <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.stockholm-network.org/index.php" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>The Stockholm Network</em></span></a></span> adlı liberal bir düşünce kuruluşundan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.stockholm-network.org/Conferences-and-Programmes/Events/Photos" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yılın adamı</span></a></em></span> ödülünü alırken gösteriyor. Bir resme bakıyorum, bir de Yayla&#8217;nın yazısına ve sıkılarak sormadan edemiyorum: Başkasının emeğinin ürünü olan yazılardan hiç kaynak göstermeden parçalar alarak ve üzerine kendi ismini koyarak bunları yayınlamak, zamanında üniversite hocalığı yapmış bir profesöre ve şu anda bir meslek yüksek okulunda hoca olan birine yakışıyor mu?  </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>16</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktisat, Kendiliğinden Doğan Düzen ve Aydınlanma</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Nov 2011 14:58:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2894</guid>
		<description><![CDATA[Aklın biyolojik işlevi hayatı korumak, canlı tutmak ve sonunu mümkün olduğunca ertelemektir. Düşünme ve eylemde bulunma insan doğasına ters düşen bir şey değildir; insan fıtratının en önemli özelliğidir. İnsan olmayanlardan ayırt edilmiş olarak insanın en uygun tarifi, onun “hayatına yönelik düşmanlık besleyen güçlere karşı amaçlı mücadele eden varlık” olmasıdır. İnsan aklı bu hayati güdüye hizmet eder. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><em><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://www.ltscotland.org.uk/Images/Enlightenment%20550_tcm4-563746.jpg" alt="" width="385" height="277" /></span></em></p>
<p style="text-align: right"><em><span style="color: #000000">Aklın biyolojik işlevi hayatı korumak, canlı tutmak ve sonunu mümkün olduğunca ertelemektir. Düşünme ve eylemde bulunma insan doğasına ters düşen bir şey değildir; insan fıtratının en önemli özelliğidir. İnsan olmayanlardan ayırt edilmiş olarak insanın en uygun tarifi, onun “hayatına yönelik düşmanlık besleyen güçlere karşı amaçlı mücadele eden varlık” olmasıdır. İnsan aklı bu hayati güdüye hizmet eder. Sonuç olarak irrasyonel unsurların ileride olması hakkında yapılan tüm konuşmalar boşunadır. Evren içerisinde akılımızın açıklayamadığı, analiz edemediği insanın rahatsızlığını belli bir ölçüye kadar giderebildiği dar bir saha kaldı. Bu akıl ve rasyonelliğin, bilimin ve amaçlı eylemin alanıdır. </span></em></p>
<p style="text-align: right"><span style="color: #000000">Ludwig von Mises [1]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bugün ne yazık ki insanın biricik mantığının ve bilincinin aşağılandığı ve yok sayılmaya çalışıldığı bir çağda yaşıyoruz. Son yüzyılda ortaya çıkan felsefelerin, teorilerin ve ideolojik yaklaşımların pek çoğu (post modernizm, yeni sağ düşünceler, post yapısalcılık vs.) insanın amaçlı eylemine ve eleştirel aklına karşı yıkıcı ve bozguncu davranmışlardır. Bugün de bu davranışlarında ısrar ediyorlar. Bunun nedeni ne olabilir? Belki bir neden olarak, insanın eski zamanlarından kalma gelenekleri, yani hurafelere, masallara ve efsanelere inanma alışkanlıkları gösterilebilir. Ancak bunların kökleri kesinlikle romantizmde, seçkincilikte ve tarih-i kadimde aranmalıdır. Aydınlanma tam da bu kökleri reddetme ve ona karşı gelme meselesidir. Maalesef bu eski kökler hantal ve sabit fikirlilik üreten kurumlar yaratmışlardır. Bu özellikle “özgür ve eleştirel aklı” zincire vurmuş, toplumsal dinamizmi ve gelişimi köreltmiştir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2894"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Aydınlanma düşüncesinin özü Kant’ın “kendi aklını kullanma cesaretini göster” dediği şeydir. Oysa İskoç Aydınlanması, Edmund Burke’ün ifadesini kullanırsak, “birey şaşkındır, fakat atalar bilgedir” düsturunu benimser. Böylece kendini eski hayalperest düşüncelere kaptırarak tarih-i kadime ağıt yakmaya başlar: <span style="color: #0000ff">“Şövalyeliğin yüzyılı sona erdi. Şüphecilerin, iktisatçıların ve hesapçıların yüzyılı onu izledi ve Avrupa’nın zaferi sonsuza dek söndü.”</span>[2] Burke’ün bunları yazmasından bu yana, Avrupa ve onun medeniyeti zaferini daha geniş hoşgörülere, özgürlüklere ve refaha doğru taşımıştır. Doğru, şövalyelik, yani feodalizm çağı sona ermiştir. Cervantes’in ünlü romanındaki başkahramanı Don Kişot şövalyeliliğe umut bağlamış, son bir nefesle hayal âlemine dalıp yel değirmenlerine saldırmıştır. Sonuçta Don Kişot ve onun yüzyılı yenilmiştir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlanması, aydınlanma felsefesinin açık hedefini reddetmiştir. Ona göre “amaçlanmamış sonuçlar” her zaman iyiyi ve çoğulculuğu ortaya çıkardığı için, büyük ve geniş topluma daha uygun bir düzen üretiyordu. Ancak İskoç Aydınlanması aydınlanma felsefesinin hedefi olan ve sıradan insana açılan refah ve değişim kapısını kapatmış, böylece eskiden kalma statüleri ve doğada bulunmayan ayrıcalıkları korumuş, bazı kişileri kayırmış ve gücün belli sınıflarda toplanmasının savunucusu olmuştur. Toplum ise bu güç birikmesini seçilmiş kişilere karşı duyduğu sadakat, saygı ve şükran duygusuna karşılığında onlardan alacağı sadakalarla, maneviyatla ve okşayıcı duygularla dengeleyecekti. Bundan dolayı İskoç Aydınlanması insanın kendi kendisini yönetmesine izin vermezdi ve veremezdi, çünkü türün önyargısı (gelenek) olmadan bu aydınlanma bir hiçtir. Edmund Burke liberal iktisada inat şöyle der: <span style="color: #0000ff">“İnsanları, benzerleri ile yalnız kendisine ait olan özel akıl birikimleri ile yaşamaya ve ticaret yapmaya terk etmekten korkuyoruz. Çünkü biz bu sermayenin her bireyde yetersiz olduğundan şüpheleniyoruz.”</span>[3] İskoç Aydınlanması böylece sosyalistlerden ve sosyal refah iktisat ekolünden önce ekonomiye müdahale etmeye hazır ilk modern felsefeyi ortaya çıkarmıştır. İktisadi krizler karşısındaki sloganı da gayet muhafazakâr ve milliyetçiydi: “Kim piyasa için ölmeye gider?”</span></p>
<p><span style="color: #000000">Marksist gelenek gibi İskoç Aydınlanması da sınıfsal bir bakış açısını benimser. “Geleneğe” inanarak “ataların” (baban ne idiyse sen de o’sun) sınıfına bağlı kalır. Burke şöyle der: <span style="color: #0000ff">“Bütün kamusal bağların ilk ilkesi, bunların ilk filizi de denilebilir, içinde yaşanan toplumsal sınıfa bağlılıktır, bu ait olunan kümeyi yürekten sevmektir.”</span>[4] Karl Marx belki de aynı cümlelerle bu sınıfın işçi sınıfı olduğunu söylüyordu. Ne tesadüf ama!</span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlanması, dünyayı, amaçlanmamış sonuçların oluşturduğu bir çok tesadüfi olayın yarattığı bir düzenler bütünü olarak görür. Gelenek ise bu kendiliğinden oluşmuş düzene bir süreklilik ve devamlılık katar. Marksist bakış açısı da bundan farklı değildir. Karl Marx düşüncesini şöyle özetler: “İnsanın kendi tarihini yaptığı doğrudur, ama canı istediği gibi, kendi seçtiği koşullarda değil; doğrudan karşısına çıkan, verili olan ve geçmişten devralınan koşullarda yapar. Geçmiş tüm kuşakların geleneği, yaşayanların hayatına bir kâbus gibi çöker.” İskoç Aydınlanması’nın doruk düşüncesini liberal iktisat ile birleştirmeye kalkıştığı noktada Hayek tam da Marx’ın bahsettiği konuda onunla hemfikir olur: Geçmiş çağlarda oluşturduğumuz şeylerin düzeni ve sınıfsal bilgimiz. Aslında Hayek bilgiyi seçkinlerin bilgisi olarak düşünür. Örneğin Hayek, liberal demokrasi yerine bizzat kendi aklıyla kurguladığı “demarşi” düzeninde, halk tarafından 15 yıllığına seçilmiş 45 yaş üstü bir seçkinler sınıfının aristokratlardan oluşan bir kamarada siyasi, hukuki ve iktisadi konularda kanun yapıcılar olarak yer almasını ister. Hayek gençlerin atak ve radikal olmalarından dolayı geleneği bozacaklarından korkar ve “yaşlılar meclisi”ni ortaya koyar. Seçkinler de 15 yıllığına seçilerek yerlerini, yani statülerini sağlama alırlar. Bu sayede Hayek&#8217;e göre her türlü baskıya, rüşvete ve radikal kopuşa karşı tavır alabileceklerdir. Ancak Hayek baskının, rüşvetin ve dalaverelerin çoğunlukla iktidar sahiplerinin, efendilerin ve seçkinlerin işi olduğu gerçeğini unuttuğundan meseleyi yanlış anlamıştır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Kendilerine muhafazakârlık bulaşmamış olan liberaller ise bilgiyi sınırsız bir alanda görmüşlerdir. Bilgi bir maddedir ve asla ulvi bir şey değildir. Bu nedenle ancak uzay-zamanda sınırlanmak suretiyle anlaşılabilir. Bütün deneyimler de bilginin sınırlandırılmasıyla anlaşılabilir, başkası mümkün değildir. Örneğin,  kulaklarımız sadece belli bir sınırda bilgi toplar. Ama bu sınırlı alandan hareketle, aklımızla keşfettiğimiz sınırsız bir alana açılırsak uzaydaki maddelerin gürültüsünü de duyabiliriz. Nitekim bugün her yeryüzünde hem de uzayda uzayı dinleyen çanak antenlerimiz ve alıcılarımız var. Bununla birlikte, amaçlı eylemlerde bulunan bireyler olarak bütün sesleri duymak da istemeyiz. Bunu bilerek ve isteyerek yaparız. Uyuduğumuz esnada yandaki inşaatın gürültüsü bir anda yok olur. Eğer inşaatın sesini yok etmeydik uyumakta zorlanırdık. Yine, araba kullanırken öndeki arabanın acı freni o anda dinlediğimiz ve sevdiğimiz en güzel şarkının melodisini ve sözlerini bir anda yok eder. Eğer o şarkıya eşlik etmeye devam etseydik hayatımızı kaybedebilirdik.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bütün bilgi bizim amaçlı eylemlerimizin alanında gizlidir. Bu amaçlı eylemler (iktisatta kullanılan kavramla) zaman-tercihte ya da (fen bilimlerinde kullanılan kavramla) uzay-zamanda, yani bireylerin farklı yerlerdeki farklı eylemlerinde ortaya çıkar. Bu da işbölümüne dayalı özel mülkiyeti ortaya çıkarmıştır. İnsanoğlu asla uzmanlaşmaya dayalı piyasa ekonomisi içerisinde doğmamıştır. İnsanoğlu piyasa düzenini aklına ve bilincine dayanarak keşfetmiş, onun diğer tüm düzenlerden daha refaha ve değişime açık olduğunu da ilerleyen yıllarda bulmuştur.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Aslında kimse bütün bilgiyi toplamak için kendisini yormak istemez; bu ancak aptalların işi olabilir. Marx ve diğer sosyalistler de bilgiyi asla tek bir merkezde toplamak istememişlerdir, çünkü bundan sağlanacak kazanç anlık olacaktır. Bilgi ışık gibi akışkan, uçucu ve göreceli bir şeydir. Lakin özel mülkiyet, yani daha genel olarak yeryüzü ve uzay, çoğunlukla kütleseldir ve insanlar için ortak bir toplumsal depodur. Görünür, dokunulabilir ve birikimseldir. Bir kişi öldüğünde, zamanında kayda geçirdiği şeyler hariç, bilgisi de onunla beraber ölür. Zaten kayda geçirdikleri de (kitapları, konuşmaları ve makaleleri) özel mülkiyet hâline gelmiştir. Kişi öldüğünde bu mülkü miras olarak kalır. Bu yüzden sosyalistler, komünistler, anarko-komünistler ve daha niceleri özel mülkiyeti merkezde toplamak istemiştir. Esas mesele de budur, hata buradadır. Çünkü Marx ve onun gibileri özel mülkiyeti, yani uzayı (yeri) zamanda (tercihte) tek bir merkezde toplamayı amaçladıklarından öncelikle uzmanlaşmayı tek bir kişide toplamak istemişlerdir. Bu kişi bir kral ya da oligark olabilir, entelektüeller ya da seçkinler olabilir, bir sınıf, meclis ya da devlet olabilir. Ama sonuç değişmez. İşte imkânsız olan şey de budur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Özel mülkiyetin tek elde toplanması vasıtasıyla yapılmak istenen şeyin, yani bu mülkiyetin merkezde toplanmasından sonra oluşacak düzenini kurulması mümkün değildir. Zira bireylerin tercihlerinden hareketle gerçekleşen mübadeleler, ancak en az iki özgür insanın mülklerini değiş-tokuş ettikleri durumda ortaya çıkar. Özel mülkiyet tek bir elde toplandığında – bu ister bu komünist bir parti organı olsun, ister tek bir devletin egemenliğindeki dünya devleti olsun – mesele şudur: İnsanların elilerindeki bilgi yerli yerinde (kafalarında, ellerinde ya da bir prospektüste) olsa da kullanacakları aletler (mülk, para ve sermaye) olmadığından, bilgi sadece akışkan ve uçucu bir hâlde, kaygan bir zeminde kalır. Mülkiyet olmadıktan sonra “saf bilginin” iktisadî bir değeri yoktur. Bilgi ancak depolandığında, yani ışık gibi kütlesel konuma geldiğinde iktisadî bir değere sahip olur. Isıtır, yaşama canlılık verir ve aydınlatır. Böylece mülkiyet olarak karşımıza çıkmış olur. Mülkiyet bilgisi de fiyatta (rakamda) kendisini anlamlandırır. İki kişi arasında yapılan mübadelede bir tarafın metası diğer tarafta ancak bu rakamsal ifade yoluyla bir bilgi doğurur ve mübadele ilişkisini ortaya çıkarır. Zira bolluk ve kıtlık ancak böyle anlaşılabilir. Oysa tek elde toplanan mülkiyet düzeninde (üretim araçlarının tek elde toplandığı düzende) böyle bir sinyal ortaya çıkmayacaktır. Bireylerin marjinal davranışları olmadığından sinyaller de olmayacaktır ve sonuç koca bir boşluk olacaktır.         </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises’in defalarca söylediği şey budur. Aslında özel mülkiyet tek elde toplanabilir, ama amaçlı insan eylemleri açısından böyle bir düzen bize iyimserlik, refah, özgürlük ve gelişim vaat etmez. Mises hiç tereddütsüz sosyalizmde, yani özel mülkiyetin tek elde toplandığı düzende, eşitlik ve gelir dağılımda müthiş bir başarı gösterilebildiğini, fakat aynı zamanda sosyal refahın da müthiş bir şekilde baş aşağıya düştüğünü söylemiştir. Bu da sosyalizmde herkesin eşit bir sefaleti ve köleliği paylaşacağı, kapitalist ekonomideki refahın sağlayamayacağı ve refahın düşüşüyle tek elde toplanan özel mülkiyetin de yavaş yavaş aşınıp tükeneceği anlamına gelir. Kapitalist toplum ise özel mülkiyeti tek elde toplamadığından sürekli olarak kötü günler için ihtiyaç akçeleri toplar, böylece kriz ve doğal afetler zamanında daha hızlı çözümler üretir. Sosyalizm bunu asla yapamaz, çünkü mülkiyeti kendisinde depoladığından başka bir depo bırakmamıştır. Sosyalizmin tek bir deposu ve tek bir çözümü vardır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu bize Küba’nın sert sosyalizmden piyasa ekonomisine geçerken yaptığı şeyi hatırlatıyor: Mülkiyeti yavaş yavaş tek elden kişilere dağıtmasını. Örneğin sosyal refah devleti bilgiyi değil, mülkiyeti, yani parayı ve sermayeyi kişilere dağıtır. Özelleştirme bilgide değil, mülkiyette yapılır. Mülkiyet dağıtılabilir, parçalanabilir, çoğaltılabilir ve takas edilebilir. Ama bilgi geçici, göreceli ve kaygandır. Kimse onu toplamak, saklamak ve takas etmek istemez. Saf bilgi tıpkı havuç suyu gibidir. Yalnız başına saklanamaz, takas edilemez ve endüstriyel olarak korunamaz. Saf bilgi ancak portakal suyu olarak meta hâline gelir. İktisadı ilgilendiren kısım da budur. Marx ve onun gibileri asla bilgiyi tek elde toplamak gibi bir saplantıya düşmemiştir. Bu çok aptalcadır. Gerçi parayı, fiyatları, sermayeyi ve krediyi tek elde toplamak istemişlerdir, ama asla saf bilgiyi değil.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Nedendir bilinmez, Hayek ve İskoç Aydınlaması bilgi konusunun iktisattaki önemini bir hayli abartmış, hatta bilgiyi ilâhi bir yere çıkarmışlardır. Örneğin paranın keşfedilmesinin bireylerden değil (yani özel mülkiyet sahibinden değil), kendiliğinden doğan düzenden kaynaklandığını ifade etmişlerdir. Onlar için bilgi, nereden geldiği ve nereye gideceği belli olmayan bir şeydir. Oysa iktisatçıyı ilgilendiren bilgi, saf bilginin metalaşmış hâlidir. Para da iki kişinin mübadele esnasında mülkiyetlerini denklemsel olarak bölüştürememelerinden dolayı ortaya çıkan, yazıya dökülmüş rakamsal bir hâldir. Bir sütçü ile emlâk sahibinin işlerini kolaylaştıran, maliyetlerini azaltan bir nesnedir. Örneğin 100 ton süt karşılığında verilen bir evin metalaşmış hâlidir. Bugün paranın ilk keşfedicisi bilinmiyor, ama kredi kartının keşfedicisi biliniyor. Kredi kartını kullanmamızın nedeni bellidir. Nitekim kredi kartları cebimizdeki nakit parayı taşımanın ağırlığını ortadan kaldırıyorlar, onları kısa yoldan kredi kullanmak, taksitlendirmek ve bankaya gitmeden ödeme yapmak için kullanıyoruz. O zaman neden İskoç Aydınlanması’nın benimseyen kişilerin hiçbiri kredi kartının kendiliğinden doğan düzende meydana geldiğini söylemiyor? Soruyoruz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises’e göre para bir kişinin veya kişilerin buluşudur ve bu kişi tarihsel olarak şöyle anlaşılabilir: <span style="color: #0000ff">“Mises, insanların paranın değerini tahmin edebilmek için onu dünkü değerini temel alarak kullanmaları gerektiğini söylemektedir.”</span>[5] Böylece paranın değerini anlamak için sürekli olarak geriye gitmemiz gerekir. Bugünkü paranın değerini dünün değerine göre anlayabiliyorsak, bu sonsuz döngünün bir gün kırılması zorunludur. Bu da paranın ilk keşfedicisine ulaştığımız anda olur. Buraya geldiğimizde, paranın diğer malların takasında hiç değerinin olmadığı bir güne ulaşmış oluruz. Paranın keşfedildiği ilk günde ise, örneğin, altının sadece “parasal amaçlarla” da kullanıldığını keşfederiz. İlk günden önceki günlerde altın sadece bir maldır, ama ilk günden sonra hem para hem mal olarak kullanılmaya başlanmıştır. Açıkçası İskoç Aydınlanması bu gerçeği göz ardı ederek iktisada büyük bir darbe vurmuştur. Bugün paranın bir değeri, yani devletin yasal para dediği şey anlamında hiç bir karşılığı yoktur. İskoç Aydınlanması bu açıdan Alman Tarihçi Ekolü’nün, Fabian Sosyalizminin ve Hegelci felsefenin ağına düşmüştür. İskoç Aydınlanması bu ilk günü, ilk keşfediciyi ve özel mülkiyeti paradan çıkararak Avusturya iktisadının mal-para teorisini çöpe atmıştır. Ellerine sağlık Hayek! Kendi ekolünle çeliştiğin için!</span></p>
<p><span style="color: #000000">Klasik liberaller Aydınlanma’yla olan bağlarının farkındaydılar. Voltaire, Paine, Kant, Smith, Diderot, Helvetius, Descartes ve Düzleyicilerin kendilerinden olduklarını biliyorlardı. Bu filozoflar değişik görüşler taşıyorlardı, ama hem bu görüşleriyle hem de hoşgörüleriyle klasik liberalizme çoğulculuk ve çeşitlilik katmışlardır. Lakin klasik liberalizmin baş düşmanı olan muhafazakârlık, onun Aydınlanma’yla olan bağlarını kesmek için İskoç Aydınlanması’nı öne sürerek yerel bir entelektüel gruba kendisini kaptırmıştır. Bu muhafazakâr filozoflar gelenekçilerdi ve dünyaya kapalıydılar. Aralarında Edmund Burke’ün de olduğu Hume, Ferguson, Burke, Filmer ve Hutcheson gibi filozoflar klasik liberal geleneğin akılcı ve amaçlı eylem düşüncesiyle olan bağları kesmek istemişlerdir. Bu damarı kesme işinde son yüzyılda Hayek kadar ileri giden olmadığı gibi Hayek gibi büyük başarıyı kazanan da olmamıştır. Edmund Burke’ün yarım bıraktığı yerden Hayek bayrağı devralarak foto-finishe ulaşmıştır. Tebrikler!</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">“Yakın zamana kadar, sosyalizm, Aydınlanma&#8217;yı, verili bir gerçek olgu olduğunu kabul ederek &#8216;<em>burjuva ideolojisiyle&#8217;</em> yaftalamasıyla reddetmiş veya ihmal etmiştir. Bu argüman, yeni zuhur etmiş bir kapitalist sistemin ideolojik üst yapısı olarak görür, ki bu üst yapının düşünürleri &#8216;yükselen kapitalist sınıfın&#8217; çıkarlarına hizmet etmiş teoriler ve fikirler üretir.”</span>[6] Kısacası sosyalizm, faşizm ve muhafazakârlık, Aydınlamayı klasik liberal ideolojinin bir olgusu olarak görerek onu yok saymaya çalışmışlardır. Yani Aydınlanma-Karşıtları bellidir. Klasik liberalizm bu açıdan İskoç Aydınlanması’nın yerelci, akıl karşıtı ve toplumsal korkuları üzerinde yükselen yıkıcı, değişmeye karşıt kaba karanlığında çiçek açamaz. Bu aydınlanmanın evrensel, eleştirel ve reddedici aklının güneşinde ısınır ve refaha koşar. Klasik liberalizm kendi aklını kullanma cesaretinde ve gençliğinin verdiği gözü pekliktedir. Özgürlük çiçeğini bu aydınlatıcı havada açar.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Konuyu daha iyi anlamak için iki sorarak sonuca ulaşabiliriz: “Eğer İskoç Aydınlanması’nın dediği doğru ise neden aklını kullanmaktan çok geleneğe, tutkulara ve heveslere göre hareket eden karıncalar ve arılar herhangi bir medeniyet kuramadılar?” İkincisi: “İnsandan rasyonel düşünceyi çıkardığımızda, geriye hayvanların ilkel ve barbar duygularından başka bir şey kalmaz. O zaman bugünkü medeniyetimize nasıl ulaşabilirdik?” Mises ile bitirirsek: <span style="color: #0000ff">“Sosyal Bilimleri saf rasyonel olduğundan dolayı hatalı bulmak günümüzde modadır. İktisada yöneltilen en popüler itiraz, gerçeğin ve hayatın irrasyonelliğini ihmal etmesi ve sonsuz çeşitlilikteki olayların yavan rasyonel şemaların ve ruhsuz özlerin içine sıkıştırmaya çalışmasıdır. Hiçbir eleştiri bu kadar saçma olamaz. Diğer bilgi dallarında olduğu gibi, iktisat rasyonel yöntemlerin taşıyabildiği kadar yere kadar gider. (&#8230;) Çünkü bizi ilgilendiren ruhun veya ölümsüz ruhun sorunu ile ilişkili değildir. İlgilenmemiz gereken sorun, belirli amacın elde edilmesini hedefleyen insan eyleminin amaçlı ve anlamlı bir davranış olup olmadığı reddedildiğinde, insan eyleminin kavramanın mümkün olup olmadığıdır. (…) [Çünkü] çeşitli ruh teorilerine yöneltildikçe, bizim sorunumuza [iktisat konusuna] bir faydası yoktur.”</span>[7]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bunları dedikten sonra şöyle söylememin tam zamanıdır: Klasik bir liberalin gözünde Mises haklıdır, Hayek haksızdır. Bunu korkmadan tekrar edelim: Mises haklıdır, Hayek haksızdır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000">[1] Ludwig von Mises, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=438634&amp;sa=95686622" target="_blank"><span style="color: #0000ff">İnsan Eylemi</span></a></em></span>, s. 828.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[2] Philippe Beneton, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=586739&amp;sa=95686696" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Muhafazakârlık</span></a></em></span>, s. 20.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[3] A.g.e., s. 104.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[4] A.g.e., s. 108.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[5] David Gordon, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=79190&amp;sa=95686757" target="_blank"><span style="color: #0000ff">İktisadî Mantığa Giriş</span></a></em></span>, ss. 158-159.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[6] Stephen Davies, “Aydınlanma”, <em>Liberal Düşünce</em>, Sayı 37, Çev. Atilla Yayla, s. 9.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[7] Mises,<em> İnsan Eylemi</em>, ss. 23- 28.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarih Mises&#8217;i Haklı Çıkardı mı? – Atilla Yayla’yı Düzeltmek</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 12:52:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/?p=2844</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki yazısında “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2851" src="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg" alt="" width="386" height="226" /></a></span></p>
<p><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1200689&amp;title=yorum-atilla-yayla-akil-ve-sosyal-duzen&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yazısında</span></a></em></span> “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene bakmanın kurucu rasyonalist olmayan, daha çeşitlilikçi, insani, keşifçi bir yolu da varmış ve bu da Aydınlanma&#8217;nın İskoç koluyla bağlantılıymış. Yayla bu aydınlamayı rasyonalizme karşı çıkmak için kullanmış. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu hususta Yayla özellikle bireylerin toplumda kullandıkları bilgi meselesinden bahsetmiş ve bu meselenin sosyalist ve faşist düzenlerin neden tam olarak işleyemeyeceğini açıkladığını ileri sürmüş. Dediğine göre, mükemmel bir sistemin kurulabilmesi için toplumda kullanılan tüm bilginin tek bir elde toplanması gerekiyormuş. Oysa bu mümkün değilmiş, çünkü bu bilgi hem parçalı hem de dağınıkmış. O yüzden insanlar bu bilginin tamamına sahip olamazlarmış ve sınırlı bilgiyle yaşamak zorundalarmış. Atilla Yayla’nın anlattığı bu meseleler esas itibariyle Avusturya İktisat Okulu’nun kapsamına giriyor. Bu okulun sosyalizm eleştirisiyle bir ara ilgilendiğim için Yayla’nın yazdıklarına biraz bu açıdan baktım. Maalesef Yayla’nın bilgi meselesi ile İskoç Aydınlanmasını bir arada ele alması olmamış. Kurucu rasyonalizme karşı çıkarken Mises&#8217;ten bahsetmesi de olmamış. Hele Hayek&#8217;in ismini anmadan geçmesi hiç olmamış. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2844"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla “Marksist formatındaki sosyalizmin” her bakımdan mükemmel bir toplumsal düzen kurulabileceğini iddia ettiğini de yazmış. Maalesef bu doğru değil. Nitekim Yayla hangi sosyalistlerin böyle bir şey iddia ettiklerini yazmamış. Hatta bir ara rasyonalizm eleştirisini bir hayli abartarak </span><span style="color: #0000ff">“Hiçbir rasyonalist teori, beşeri düzenin en önemli parçalarının ve unsurlarının kendiliğinden doğduğu ve her zaman öyle kalacağı gerçeğini değiştiremez,” </span><span style="color: #000000">dahi demiş. Tabii böyle bir şey yok. Liberal düşünürlerin hepsi beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığını kabul etmezler. Örnek mi? Ludwig von Mises ve Adam Smith. Mises&#8217;e göre toplumsal düzen düşünce ve irade ile kurulur. Smith de piyasaların insanlardaki takas ve mübadele yapma eğilimden hareketle ortaya çıktığını ileri sürer. Dahası, Yayla’nın beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığı ve hep öyle kalacakları iddiası da havada kalmış – özellikle de liberallerin hepsi böyle düşünmüyor iken ve bu konuda ampirik kanıt yok iken. Yayla’nın yazısındaki kusurlu yerlere aşağıda bir bakalım: </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">I</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“İskoç Aydınlanması teorisine kurucu rasyonalist teoriyi apaçık bir olgu temelinde reddetmekle başlıyor. Buna insan bilgisinin parçalılığı, dağınıklığı ve tek elde toplanamazlığı olgusu diyebiliriz.” </span><span style="color: #000000">Ardından Yayla uzun uzun toplumda kullanılan bütün bilginin tek bir kişinin ya da otoritenin elinde toplanamayacağından bahsetmiş. Güya bu, “İskoç Aydınlanması düşünce geleneğinin yaklaşımı” imiş. Fakat böyle bir şey yok. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlaması filozoflarına göre toplumsal incelemenin odağında insan eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları yer alıyordu, fakat bu filozoflar hiçbir zaman Yayla’nın bahsettiği bilgi meselesiyle ilgilenmemişlerdir. Zira bu filozofların yaşadığı 1700’lü yılların Britanya’sında ekonomi insanların böyle meseleler üzerine kafa yormalarını gerektirecek gelişmişlik seviyesine ulaşmış değildi. Hâliyle ekonomide bilginin nasıl kullanıldığı gibi bir mesele o dönemki düşünürlerin aklına gelmezdi. Bu filozofların inceleme konuları toplumsal düzen üzerine yoğunlaşıyordu. İnsan bilgisinin parçalı oluşundan ve bu nedenle tek bir elde toplanamayacağından ilk bahseden kişi Friedrich von Hayek’tir. Kendisi bu konularla uğraşmaya 1930’lu yıllarda başlamış ve hayatının geri kalanında da bunlar üzerine yazıp çizmiştir. Nitekim Hayek bilginin toplumda parçalı bir şekilde kullanımı hakkında yazdıklarını kendisinin toplumsal bilimlere yaptığı bir katkı olarak görür. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İlâveten, Yayla’nın kullandığı “kurucu rasyonalizm” ve “kurucu rasyonalist teori” ifadeleri de özü itibariyle Hayek’e aittir. Ama benim bildiğim kadarıyla Hayek “kurucu rasyonalist teori” ifadesini hiçbir zaman yazılarında kullanmamıştır. Onun kullandığı ifade “yapı-kurucu rasyonalizm”dir (constructivist rationalism). Hayek bu ifadeyi Fransız Aydınlanması filozoflarının ve Kıta Avrupası düşünürlerinin görüşleri için kullanır ve insan aklının önemine yaptıkları vurgudan dolayı bu kişileri “yapı-kurucu rasyonalistler” olarak adlandırır. Hayek 1970’lerden itibaren de bu aydınlanma geleneği için kendisinin icat ettiği “yapı-kuruculuk” (constructivism) kelimesini benimser. Ansiklopedicilerin, Rousseau’nun ve Fizyokratların dahil olduğu bu geleneğin görüşüne göre, insanlar toplumsal kurumları ve medeniyetlerini kendileri yarattıklarına göre, bunları kendi arzu ve isteklerine göre değiştirip biçimlendirebilirler. Tabii Hayek bu görüşe çok kızar, çünkü ona göre bu işin sonu sosyalizme varır. Hayek&#8217;in insan aklına bu kadar vurgu yapmayan ve daha ılımlı olan İskoç Aydınlanması’na yanaşmasının nedeni budur. Gerçi Hayek İskoç filozofların görüşlerinden etkilenmiş ve kendisini bu gelenek içinde görmüştür, ama bu filozoflardan etkilenişi bilgi meselesinde değil, insanların eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları konusunda olmuştur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla Yayla’nın yazısında İskoç Aydınlaması’na bilgiyle ilgili olarak atfettiği görüşlerin hiçbiri bu aydınlanma geleneğine ait değil – bunların tamamı Hayek&#8217;e ait. Ama gayet ilginç bir şekilde, Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsederken aslında Hayek&#8217;in görüşlerini anlatmasına rağmen onun ismini hiçbir yerde anmıyor. Oysa Hayek&#8217;in bilgi meselesinden bahsettiği iki makalesinin çevirileri (<em>“Bilginin Toplumda Kullanımı”</em> ve benim çevirdiğim <em>“İktisat ve Bilgi”</em>) Liberal Düşünce Topluluğu’nun çıkardığı ve bir dönem Yayla’nın da editörlüğünü yaptığı “Liberal Düşünce” dergisinde yayınlanmıştı. Yayla bunları unutmuş herhalde. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">II                                                                                               </span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla bilgi meselesinden bahsettikten sonra bu meselenin iyi bir anlatımının Ludwig von Mises&#8217;in 1920’de yayınladığı bir makalesiyle başlattığı bir tartışmada karşımıza çıktığını söylemiş. Yayla’nın ismini vermediği bu makaleyi zamanında (İngilizcesinden) Türkçeye çevirmiştim. Bu çeviri de yine Yayla’nın editörlüğünü yaptığı ve artık “piyasadan kalkmış olan” Piyasa dergisinde <em>“Sosyalist Devlette İktisadî Hesaplama”</em> başlığıyla yayınlanmıştı. Görünen o ki Yayla yazısında bahsettiği bu makalenin çevirisini kendi çıkardıkları dergide yayınladıklarını da unutmuş. Yayla’nın bahsettiği tartışma literatürde “Sosyalist Hesaplama Tartışması” ya da “İktisadî Hesaplama Tartışması” olarak biliniyor. Gerçi bu tartışmada bilgi meselesine değiniliyor, ama buna değinen Mises değil. Zaten Mises&#8217;in bu makalesinde dediklerinin Yayla’nın bilgi meselesiyle yazdıklarıyla da ilgisi yok. Bunlara bir bakalım:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong> Mises iktisadî hesaplama meselesini ele aldığı makalesinin hiçbir yerinde bilginin ekonomideki kullanımından bahsetmez. Nitekim Mises bilgi meselesini hiçbir zaman sosyalistlere bir eleştiri olarak yöneltmemiştir. Yukarıda da dediğim gibi, bilginin parçalı ve dağınık olduğunu öne sürerek sosyalistlere karşı çıkan kişi aslında Mises&#8217;in öğrencisi Hayek’tir. Oysa Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsetmesine rağmen Hayek&#8217;in ismini hiçbir yerde anmıyor. İşin daha da vahim tarafı, Mises sosyalist planlamacıların gerekli olan tüm bilgiyi ellerinde toplayabileceklerini kabul eder. Yani Yayla’nın (ve tabii Hayek&#8217;in) dediklerinin tam tersini ileri sürer. <a href="http://mises.org/Books/humanaction.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Human Action</em></span></a> kitabında sosyalist ekonomiyi eleştirirken Mises şöyle der:</span></p>
<p><span style="color: #000000">[Sosyalist] </span><span style="color: #0000ff">Yöneticinin kendi yaşadığı döneme ait bütün teknolojik bilgiyi kullandığını varsayalım. Bundan başka, bu kişi mevcut tüm maddi üretim araçlarının tam bir envanterine ve istihdam edilebilir işgücünü gösteren bir listeye de sahip olsun. Bu açılardan, bürolarında topladığı bilirkişi ve uzmanlar yığını ona eksiksiz bilgi sağlayacak ve soracağı tüm sorulara doğru cevap verecektir. [</span><span style="color: #000000">s. 696-7] </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong> Yayla yazısında merkezi otoritenin ekonomideki bilgiyi kendi elinde toplamaya kalkıştığında bilginin bilgi olmaktan çıktığını ve geçmişe ait bir şeye dönüştüğünü yazmış. Bunlar kafa karıştırıcı ifadeler. Hayek meseleyi bu şekilde ortaya koymaz. Hem bilginin bilgi olmaktan çıkması ne demek? Hayek&#8217;in dediği şey, sadece, merkezi otorite ekonomide kullanılan tüm bilgiyi bir şekilde elinde toplasa bile, bu bilginin hiçbir zaman söz konusu anın ya da içinde bulunulan koşulların bilgisini yansıtmayacağıdır. İktisadî hayat çok hızlı aktığı ve insanların kararları sürekli değiştiği için, bu koşullara ait bilgi de sürekli olarak değişecektir. Bu kadar hızlı bir değişim esnasında merkezi otoritenin o anın bilgisini elinde bulundurması da hâliyle mümkün değildir. Dolayısıyla bilgi merkezde topladığı için “maziye ait bir şeye dönüşür” diye bir şey söz konusu değildir. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong><span style="color: #000000"> Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“Mises, üretim araçlarında özel mülkiyet olmaksızın, ister küçük bir otokrat grup isterse demokratik şekilde organize olmuş bir heyet olsunlar, sosyalist plancıların kaynakları ne derecede etkin kullandıklarını belirlemenin bir yolunu bulamayacaklarını ileri sürdü.”</span><span style="color: #000000"> Bu yazılanlar tamamıyla yanlış olmasa bile maalesef yanıltıcı. Zira </span><span style="color: #000000">Mises esasta planlamacıların kaynakları etkin dağıtmanın bir yolunu bulamayacaklarını değil, bu planlamacıların iktisadî hesaplama yapamayacaklarını ileri sürer. Zaten bu konuda yazdığı makalenin isminde de “iktisadî hesaplama” ifadesi geçiyor. Kaynakların etkin dağılımının gerçekleşmemesi ise bu hesaplamayı yapamamanın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisadî hesaplama derken kastedilen şey, üreticilerin kullanmak istedikleri kaynakların fiyatlarını karşılaştırarak üretim maliyetlerini hesaplamalarıdır. Fiyatlar olmadan üretimde kullanmak istediğiniz malların size kaça mal olacağını bilemezsiniz, bu nedenle de ucuza mı yoksa pahalıya mı üretim yaptığınızı hesaplayamazsınız. Fiyatların olması için de özel mülkiyetin olması gerekir. Zira insanlar ürettikleri malların mülkiyetine sahip olmadıktan sonra bunları piyasada satamazlar. Satış olmayınca hâliyle mübadele de olmaz. Mübadele olmayınca da fiyatlar ortaya çıkmaz. Zaten Hayek&#8217;in aksine Mises fiyat mekanizmasının amacının bilginin toplumda kullanılmasını sağlamak değil, insanların iktisadî faaliyetlerini yürütebilmek için gerekli olan hesaplamaları yapmalarını mümkün kılmak olduğunu kabul eder.  </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">III</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Peki, Atilla Yayla’nın iddia ettiği üzere tarih Mises&#8217;i haklı çıkardı mı? Elbette hayır. Mises sosyalistleri eleştirirken sosyalizmde para kullanımının ve fiyat mekanizmasının ortadan kalkacağını varsayıyordu. Nitekim Mises&#8217;in sosyalist ekonomiye yönelik tüm eleştirisi bu noktadan hareket eder. Oysa sosyalist Rusya’da bunların ikisi de olmamıştır. Ruslar ruble kullanmıyorlar mıydı? Gerçekte ise Mises&#8217;in toplum ve piyasa ekonomisi hakkındaki görüşleri Atilla Yayla’nın yazısında bahsettiği şeylere tamamıyla aykırıdır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek&#8217;in ve İskoç geleneğini takip eden diğer liberallerin aksine, Mises toplumu ve piyasa ekonomisini hiçbir zaman kendiliğinde doğmuş yapılar olarak görmez. Eserlerinde – en azından benim bildiğim kadarıyla – “kendiliğinden-düzen” ifadesini hiçbir zaman kullanmaz. Mises&#8217;e göre </span><span style="color: #0000ff">“Toplum birlikte planlanmış eylemlerden, işbirliğinden oluşur. Toplum bilinçli ve amaçlı davranışların bir sonucudur,”</span><span style="color: #000000"> (<em>Human Action</em>, s. 143). <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/socialism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Socialism</span></a></em></span> kitabında şöyle yazar: </span><span style="color: #0000ff">“Toplum düşüncenin ve iradenin bir ürünüdür. Düşüncenin ve iradenin dışında var olamaz. Toplumun varlığı dışsal dünyada değil, insanın içinde yatar. Toplum içeriden dışarıya doğru yansıtılır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 291). Yine aynı kitaptan: </span><span style="color: #0000ff">“Toplumsal evrim – işbölümünün evrimi anlamında – irade içeren bir fenomendir: tamamıyla insan iradesine bağlıdır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 306). Eğer toplum insan iradesinin bir ürünüyse, toplumsal kurumlar, gelenekler ve davranış kuralları da bu iradenin bir ürünü olacaktır. Böyle düşünen Mises&#8217;in piyasa ekonomisini bilinçli insan eylemlerinin bir ürünü olarak görmesi gayet doğaldır. Nitekim <em>Human Action</em> kitabında şöyle yazar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Piyasa ekonomisi insan yapımı olan ve işbölümünün olduğu koşullarda yer alan bir eylemde bulunma biçimidir. Fakat bu durum piyasa ekonomisinin tesadüfen meydana gelmiş ya da yapay bir şey olduğu ve başka bir eylem biçimiyle değiştirilebileceği anlamına gelmez. Piyasa ekonomisi uzun bir evrimsel sürecin ürünüdür. Kişinin, eylemlerini, içinde bulunduğu çevrenin kendi başına değiştiremeyeceği verili koşullarına mümkün olan en iyi yoldan uyarlamak amacıyla yürüttüğü çabalarının bir sonucudur. Piyasa ekonomisi bir stratejidir. Bu stratejinin uygulanmasıyla insanlar, bir bakıma, vahşilikten medeniyete muzafferane bir şekilde ilerlemişlerdir.</span> <span style="color: #000000">[s. 265]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıdaki alıntıda Mises&#8217;in piyasa ekonomisinin insan yapımı olduğunu ve bu ekonomiyi bir medeniyet stratejisi olarak kabul ettiği açıktır. Böyle bakıldığında, Mises&#8217;in bu görüşleriyle Yayla’nın kurucu rasyonalizm dediği geleneğin içinde yer aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçekten Hayek de hocası Mises&#8217;i rasyonalist olmakla suçlamıştır. Dolayısıyla eğer tarih Mises&#8217;i haklı çıkardıysa, aslında kurucu rasyonalizmi benimseyen kişileri haklı çıkarmış olacaktır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Toparlarsak, bilginin tek elde toplanamayacağını bir neden olarak öne sürerek toplumsal düzenlemeler yapmak isteyen kurucu rasyonalizmi eleştiren ve bu esnada hesaplama tartışmasından bahseden Atilla Yayla, Mises ve Hayek&#8217;in bu tartışmada hangi kabullerden hareketle sosyalizme ve merkezi planlamaya itiraz ettiklerine dikkat etmiyor. Bu nedenle de kurucu rasyonalizm eleştirisi için olmadık bir kişi olan Mises&#8217;in ismini yazısında kullanarak ve onun haklı çıktığını söyleyerek kendisiyle çelişmiş oluyor. Zira sosyalizme itiraz ederken Mises fiyat mekanizması olmadan iktisadî hesaplama yapılamayacağını, Hayek de toplumda bireylerin kullandığı bilginin tek elde toplanamayacağını öne sürer. Kabaca söylersek Hayek “bilgici”, Mises de “fiyatçı”dır. Üstelik sosyalist ekonomiye karşı çıkarken Mises ve Hayek birbirlerinin dediklerinin tam tersini kabul ederler. Mises bilginin merkezi otoritenin elinde toplanabileceğini, ama bu otoritenin fiyatları hesaplanamayacağını ileri sürer. Hayek ise fiyatların bir şekilde de olsa hesaplanabileceğini, ama bilginin toplanamayacağını ileri sürer. Eğer Mises&#8217;in dediklerini kabul edecekseniz bilginin tek elde toplanabileceğini de kabul etmek zorundasınız. Ama bu durumda da bilginin tek elde toplanamayacağını ileri sürerek sosyalizme ve faşizme karşı çıkamazsınız. </span></p>
<p style="text-align: center"><strong><span style="color: #000000">* * *</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Maalesef Atilla Yayla piyasa ekonomisini savunurken bazı talihsiz tutarsızlıklar yapıyor. Görünen o ki bu konular hakkındaki bilgiyi tek elde toplayamadığı için Yayla’nın bilgisi sınırlı kalmış. Yazısında uzun uzun bilgi meselesinden bahsedip bunu bir şekilde İskoç filozoflara bağlaması ve bu meseleyi toplumsal bilimlerde ilk defa ortaya koyan kişi olan Hayek&#8217;in adını anmaması böyle bir şey. Gerçi Yayla iktisatçı değil, siyaset bilimci. O yüzden Avusturya İktisat Okulu’nun alanına giren bu tür şeyleri bilmesini ondan bekleyemeyiz. Ama Mises&#8217;in takipçisi Avusturya iktisatçısı Murray Rothbard <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/egalitarianism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Egalitarianism As a Revolt Against Nature and Other Essays</span></a></em></span> adlı kitabında bu konuda şöyle uyarıda bulunuyor: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">İktisat bilmemek suç değildir. Ne de olsa iktisat, uzmanlaşmanın olduğu ve çoğu kişinin “kasvetli bilim” olarak gördüğü bir disiplindir. Fakat bu bilgisiz hâlde iken, iktisadî meseleler hakkında yüksek sesli ve gürültülü fikirlere sahip olmak tamamıyla sorumsuzluktur.</span><span style="color: #000000"> [s. 202]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla 13 yaşındaki kızlara tecavüz eden kişilerin mahkemelerce serbest bırakıldığı, üniversite hocalarının terör zanlısı olarak tutuklandığı, parasız eğitim isteyen öğrencilerin aylarca hapis yattığı, kadınlara yönelik şiddetin ayyuka çıktığı, halktan toplanan deprem vergilerini iktidarın başka yerlere harcadığı, gazetecilerin ve hatta milletvekillerinin hapse atıldığı bir ülkede, Atilla Yayla’nın Gülen cemaatinin Abant toplantılarına katılmaktan, AKP’nin siyaset akademisinde hocalık yapmaktan ve televizyonda cumhurbaşkanını ve piyasa ekonomisini övmekten biraz vakit ayırarak artık bireysel hak ve özgürlükleri de savunması gerekiyor. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mises, Faşizm ve Özgürlükler</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2011 06:36:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Hazır son yazıda Mont Pelerin Topluluğu’ndan bahsetmişken, topluluğun üyelerinden olan Mises’le ilgili kısa bir yazı da girelim. Mises hem Türkiye’deki hem de dışarıdaki küçük bir kesim tarafından büyük bir liberal olarak biliniyor. Ama bakın kendisi Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra, 1927’de yayınlanan Liberalism – In the Classical Tradition adlı kitabında faşizmi nasıl övüyor: Diktatörlükler kurmayı hedefleyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://2.bp.blogspot.com/_I8Je6FUeyaY/TJvryge9_1I/AAAAAAAAADU/SvoOtB7SOvY/s320/Mises+4.jpg" alt="" width="237" height="256" /></span></p>
<p><span style="color: #000000">Hazır son yazıda Mont Pelerin Topluluğu’ndan bahsetmişken, topluluğun üyelerinden olan Mises’le ilgili kısa bir yazı da girelim. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises hem Türkiye’deki hem de dışarıdaki küçük bir kesim tarafından büyük bir liberal olarak biliniyor. Ama bakın kendisi Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra, 1927’de yayınlanan <a href="http://mises.org/books/liberalism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Liberalism – In the Classical Tradition</em></span></a> adlı kitabında faşizmi nasıl övüyor: </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Diktatörlükler kurmayı hedefleyen faşizm ve benzeri hareketlerin en iyi niyetlerle dolu olduğu ve bu hareketlerin müdahalelerinin şu an için Avrupa medeniyetini koruduğu inkâr edilemez. Faşizmin bu sayede kendine kazandırdığı değer tarihte sonsuza dek yaşamaya devam edecek. Fakat şu an için Avrupa&#8217;ya selamet getirmiş olsa bile, faşizmin politikası sürekli başarı vadeden türden bir politika değildir. Faşizm acil durumlarda kullanılan geçici bir çözümdü. Onu bundan daha fazlası olarak görmek vahim bir hata olur.</span> (s. 51)</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2759"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Demek diktatörlükler kurmak isteyen hareketler en iyi niyetlerle dolu imiş. Mises&#8217;in öğrencisi Hayek de diktatörleri övmüyor muydu? </span></p>
<p><span style="color: #000000">Aslında Mises&#8217;in tüm kariyeri boyunca devlete kızdığına bakıp da onun devlete fazlasıyla düşman biri olduğunu düşünmek doğru sayılmaz. Zira Mises devlete sürekli olarak kızmışsa da zamanında devlette çalışmıştı. 1909’dan 1934’e kadar Viyana Ticaret Odası’nın sekreterliğini yapmış, bu sayede Engelbert Dollfuss’un ve Avusturya tahtının veliahtı Otto von Habsburg’un yakın ekonomik danışmanlarından biri olmuştu. 1932’de Avusturya şansölyesi olan Dollfuss 1933’te meclisi kapatarak o dönem İtalya’daki Mussolini yönetimini örnek alan bir tek parti diktatörlüğü kurmuştu. Dollfuss’la başlayan ve 1938’e kadar süren bu döneme <em>Avusturya Faşizmi</em> (Austrofaschismus) adı veriliyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Nitekim Mises aynı kitapta şöyle yazıyor:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Bir liberal için devlet mutlak bir zorunluluktur, zira en önemli görevler onun sorumluluğundadır: Sadece özel mülkiyetin değil, aynı zamanda barışın da korunması onun görevidir; çünkü barış olmadığında özel mülkiyetin tüm faydalarından yararlanmak mümkün değildir.</span> (s. 39)</span></p>
<p><span style="color: #000000">Buraya dikkat edin: Mises&#8217;e göre devlet özgürlükleri değil, sadece özel mülkiyeti koruyor. Şimdi bir liberal çıkıp özgürlüklerin özel mülkiyetten kaynaklandığını söyleyebilir, ama Mises gibi klasik liberaller doğal özgürlükler kavramını kabul ederler. Doğal özgürlükler de özel mülkiyetten kaynaklanmaz. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises liberalizmin özünü de açıklıyor:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">(…) liberalizmin programı tek bir kelimeyle özetlenecek olursa şöyle okunabilir: <em>mülkiyet</em>; yani üretim araçlarının özel mülkiyeti (…) Liberalizmin tüm diğer talepleri de bu temel talepten doğar.</span> (s. 19). </span></p>
<p><span style="color: #000000">Buna göre liberalizm özgürlükleri değil, özel mülkiyeti savunuyor. Dolayısıyla özgürlükler ancak özel mülkiyetle bağlantılı oldukları müddetçe değerlidirler. Özel mülkiyeti korumayan özgürlüklerin hiçbir anlamı yoktur. Gerçekten de Mises ve Hayek kadın hakları, çocuk hakları veya cinsel azınlık hakları gibi şeyleri – en azından benim bildiğim kadarıyla – hiç savunmamışlardır. Zira bunlar özel mülkiyetle ilişkili haklara değil, insan haklarına girerler. Oysa Mises&#8217;in tanımına göre liberalizm kendi başına insan haklarını savunmaz. (Daha önceden Mises&#8217;in kadınlar hakkında ne düşündüğünü <a href="http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>burada</em></span></a> yazmıştım.) </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises&#8217;in ve Hayek&#8217;in buradaki mantığı belli: Devlet özel mülkiyeti korur. Diğer özgürlükler de ancak özel mülkiyet bağlamında tanımlanırlar. Devlet bu koruma görevini yerine getiremediğinde faşizm ya da diktatörlükler gibi yönetimler kurarak özel mülkiyeti güvence altına almak gerekir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Liberal adı altında öne çıkarılan kişilerin aslında neyi savunduklarını iyi öğrenmek gerekiyor. Bu kişiler zaman zaman yazdıklarının arasına bir-iki cümleyle tam olarak ne demek istediklerini ve neyi savunduklarını açıklayan cümleler serpiştiriyorlar. Bunları bulduğunuzda fikirlerinin özünü de öğrenmiş oluyorsunuz. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayek ya da Marx Ne Fark Eder, Söyle!</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Aug 2011 21:24:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[“[Marx'ın bahsettiği] Bu teknoloji nereden gelir? Teknolojiler nasıl değişim geçirir ya da gelişir? Bu teknolojileri kim uygulamaya koyar? Marksist sistemi meydana getiren yanlışlar silsilesinin ana noktalarından birini, Marx&#8217;ın bu soruya asla bir yanıt bulmaya çalışmamış olması oluşturur. Aslında Marx buna yanıt bulamazdı. Zira teknolojik koşulları ya da teknolojik değişmeyi insanların, yani bireylerin eylemlerine bağlaması durumunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://4.bp.blogspot.com/-rcQyfR0hT8I/TVo7qe0-yvI/AAAAAAAAABQ/wpOzOAbr2JI/s1600/HayekMarx.JPG" alt="" width="350" height="253" /></p>
<p style="text-align: right"><em>“[Marx'ın bahsettiği] Bu teknoloji nereden gelir? Teknolojiler nasıl değişim geçirir ya da gelişir? Bu teknolojileri kim uygulamaya koyar? Marksist sistemi meydana getiren yanlışlar silsilesinin ana noktalarından birini, Marx&#8217;ın bu soruya asla bir yanıt bulmaya çalışmamış olması oluşturur. Aslında Marx buna yanıt bulamazdı. Zira teknolojik koşulları ya da teknolojik değişmeyi insanların, yani bireylerin eylemlerine bağlaması durumunda tüm sistemi darmadağın olacaktı. Çünkü söz konusu durumda maddi üretken güçlerin insan bilincini ve o aşamadaki bireysel bilinci belirlemesinden ziyade, bunun tam tersi geçerli olacaktı.”</em></p>
<p style="text-align: right">Murray Newton Rothbard</p>
<p style="text-align: right">(<a href="http://mises.org/books/histofthought2.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">An Austrian Perspective on the History of Economic Thought</span></a>, Cilt 2, s. 373)</p>
<p>Yeni Türkü’nün bir şarkısında dediği gibi: “Ölüm ya da ayrılık fark eder mi söyle sensiz…” Bir âşık için sevdiğinden ayrılması ve onu bir daha görememesi ölüm gibidir. Arada hiçbir fark yoktur. Kavramlar farklı bile olsa duygular kişide aynı yoksunluğu birebir karşılayabilir. Âşık için fark yoktur: Ölüm ya da ayrılık. Mesele, sevgilisinin yokluğudur. Başka ne olabilir ki!</p>
<p>Bir âşık ölüm ve ayrılığı sevgilisi için nasıl aynı tutuyorsa, ben de Hayek&#8217;in ve Marx’ın bireyin mantığı ve bilinci konusundaki yaklaşımlarını aynı tutuyorum. Benim açımdan aralarında hiçbir fark yok. Hayek ve Marx benim için iki ayrı insan, fakat aynı kümenin elemanları.</p>
<p><span id="more-2647"></span>Hayek ya da Marx (ne fark eder, söyle!) insan bilincini ve mantığını tarihî ve iktisadî olaylardan soyutlamakla birlikte, tarih ve iktisat içerisinde insanın varlığını inkâr etmemişlerdir. Fakat ikisinin de insanın bilincini ve biricik mantığını bütün bu süreçlerde unutması, bunları tarihî ve iktisadî olaylar gerçekleşirken orada bulunan ama sürekli emir alarak iş yapan robotlar gibi görmesi ne kadar kötüdür.</p>
<p>Marx bir defasında anarşist Proudhon’a çatarken ağzından kaçırdığı bakla gibi düşünüyordu: “Herkes gibi, hava güzelken birçok insanın yürüyüşe çıktığı görülür. Bay Proudhon kendi insanlarını, onlara havanın güzel olduğunu göstermek için yürüyüşe çıkarır,” (Marx ve Anarşistler, Paul Thomas, s.250). Proudhon’un aksine, Marx insanları üretim ilişkilerinin yönlendirdiğini düşünüyordu. Yani insanlar ancak hava güzel olduğunda dışarı çıkarlar. Ama ya hava kötüyse ve insanlar yine de dışarıdaysalar? Ya da hava güzel ama çok sıcaksa veya hava güzel ama sokakta kimse yoksa? Marx&#8217;ın buna verecek cevabı yoktur, onun yerine derin bir sessizlik vardır.</p>
<p>Hayek ise “kendiliğinden doğan düzen” ifadesiyle hareket eder. Yani insanlar havanın güzel olmasından ziyade, diğer insanların ne yaptıklarını takip ettikleri için dışarı çıkarlar. Hayek buna “kural izlemek“ der. Biri sokağa çıkar ve diğerleri de peşinden dökülür. İlk çıkan bir plan ve mantık çerçevesinde değil, sadece şans eseri sokağa çıkmıştır. Örneğin, Hayek dilin veya paranın gelişiminde bir insan planı, keşfi, mantığı ve bilincini görmez. Aynı şekilde Marx da görmez. Marksist <a href="http://www.belgeler.com/blg/1vn0/mick-brooks-tarihsel-materyalizm" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Mick Brooks</span></a> <a href="http://www.belgeler.com/blg/1vn0/mick-brooks-tarihsel-materyalizm" target="_blank"><span style="color: #0000ff"> </span></a>dilin Marksist gelişimini şöyle açıklar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Dil, ortaklaşa emeklerinin bir sonucu olarak, insanlar arasında böyle gelişmiştir. Daha yüksek insansı maymunlar arasında rasyonel düşünmenin tohumları ve bazı hayvanların sınırlı alet kullanımı başlangıç aşamasında kalırken, meyvelerini sadece insanoğlunda vermiştir.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Emeğin insanı diğer hayvanlardan ayırdığını ve insanın emek sayesinde doğayı ve böyle yaparak da kendini tedricen değiştirdiğini gördük. Demek ki, insanlık tarihinin tüm acıları ve güçlükleri içinden geçen gerçek bir ilerleme ölçütü söz konusudur; insanların doğaya hükmetme ve doğayı kendi ihtiyaçlarına boyun eğdirme kabiliyetindeki artış; başka bir deyişle artan <em>emek verimliliği.</em></span></p>
<p><em> </em></p>
<p>Hayek’in kendiliğinden doğan düzeni ile Marx’ın tarihsel materyalizmi arasında belki pek çok fark bulunabilir. Lakin bilinçli insan eylemlerini inceleyen bilim dalı olarak tanımlanan pareksoloji açısından bakıldığında aralarında hiçbir fark yoktur. Mises büyük kitabı <em>İnsan Eylemi</em>’nde şöyle yazar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Muhakeme, zekâ ve mantık tarihsel olaylardır. Teknoloji tarihi olduğu gibi mantık tarihi de vardır. İnsan, sadece, hayatını kaçınılmaz bir şekilde belirleyen uyarılara tam olarak teslim olmuş bir hayvan değildir; aynı zamanda eylemde de bulunan bir varlıktır. Eylem kategorisi ise, mantıksal olarak, herhangi bir somut eylemden önce gelmektedir. </span>[s. 36-37]</p>
<p>Eğer Mises’in dediği doğru ise insan eylemi hatasız değildir. İnsan doğruyu ve gerçeği aramaya çıkar. Amaçlarına ulaşmak için araç kullanan ve böylece bu amaçların ve araçların doğruluğu veya yanlışlığını sürekli sınayan insan, sürekli yeni amaçlar peşinde olacak ve yeni araçlar kullanacaktır. Peşinden koştuğu hedefler hiç bitmeyecektir. Aç olduğunda karnını doyuracak, sonra tekrar acıkacak, susayacak, bunları karşıladıktan birkaç saat sonra yine acıkacak ve susayacak…</p>
<p>Amaçların bitmesi hayatın da bitmesi anlamına gelir. Eylemde bulunmak aslında hoşnutsuzluğun, eksik bilginin, insanın her şeye gücünün yetmeyeceğinin ve insanın bedensel ve çevresel sınırlılığın bir manifestosudur. Lakin insan eylemde bulunmadan yapamaz. Bu eylemde mutlaka bir plan, amaç, umut, mutluluk, doygunluk ve bolluk bulunmak zorundadır. Yoksa insanlar erişebilecekleri mükemmel bir sonuç olabileceği kabul etselerdi, ona ulaşmak için nefes almadan koşar ve sonunda ne yapacaklarını şaşırırlardı.</p>
<p>Hüsran, ayrılık, açlık, hastalık, özlem ve ölüm insanın sadece daha doğruyu ve güzeli bulmak için kendi sınırını ve mutluluğunu anlama beyanıdır. Akla ve mantığa da uygundur bu. Akıl ve mantık insan eyleminin ulaşabileceği mükemmel durumu değil, tersine, ulaşabileceği engeli belirler. Akıl ve mantık dışında bir insan eylemi aramak, ya delice bir hareket, ya mistik bir sezgicilik ya da yaşayan insanın ölüm fermanıdır. İşte Hayek&#8217;in ve Marx’ın yaptığı tam da budur.</p>
<p>Marx sosyalizmin “doğanın değiştirilemez kanunu” sonucunda geleceğini söylüyor, bunu da tarihin ilâhi var oluşuna dayandırıyordu. Sıkıysa geleceği sorgula! Fakat biz geçmişi sorgulayabiliriz. Ama Marx buna da hayır der. Çünkü ona göre büyük tanrılar, yani tarih ve üretim ilişkileri, zamanı geldiğinde herkesi her şeyle uyumlu bir şekilde yerli yerine oturtacaktı; geçmişin iktisatçılarına ve burjuvaların tavsiyesine gerek yoktu.</p>
<p>Hayek’e göre ise varılacak hedeften evvel başlangıcın kendisi önemliydi. Hayek liberalizmin, ayrıntılarını önceden bilemeyeceğimiz bir düzenin kendiliğinden oluşumu için zaruri olan genel kuralları ifade ettiğini söylerken, sadece çevresel faktörlerle, bir diğer deyişle, bireyin başkalarına bakarak öğrendiği süreçle ve bunu yeni kuşaklarla devam ettirilmesi alışkanlığıyla ya da gelenekle ilgileniyordu.</p>
<p>Hayek ve Marx tarihî ve iktisadî olaylarda çevresel sınırlara ve eylemsel zorunluluğa o kadar inanıyorlardı ki, onlar için bireylerin yanlış yapma ihtimali yoktu. Çünkü bireyin tekil olarak yapacağı bir şey yoktu. Marx biricik bireylerden bahsetmek zorunda kaldığında toplumsal birey diyor, Hayek de geleneğin bireyi demek zorunda kalıyordu. İkisi de bireyin yegâne aklını ve muhakemesini kabul edemiyordu.</p>
<p>Hayek’in akıl hocası Edmund Burke Fransız Devrimi’nde radikal bir kopuşun olamayacağını söylüyordu. Nihayetinde nehir yolunu bulacak ve gelenek, yani türün önyargısı kazanacaktı. Oysa Fransız Devrimi’nde her şey radikal olarak kopmuştu. Bugün Fransa da kral, kilisenin sahip olduğu büyük topraklar ve aristokrasi yok; cumhuriyet ve sıradan insanlar var. Hiyerarşi yok; İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, akla ve mantığa dayalı bir eğitim sistemi ve seküler bir dünya var. O zaman nedir bu Edmund Burke’ün dediklerinin hepsi doğru çıktı yaygarası? Bu, resmen akla ve bireyin biricikliğine, onun mantığına ve muhakeme gücüne isyan etmektir. Lüzumsuz bir yargıdır. Saçma sapan bir ifadedir. Tarihi başka türlü göstermek için uçuruma atılan adımdır.</p>
<p>İnsan ne kendiliğinden doğan bir düzene ne de tarihin maddeci zorunluluğuna tâbidir. İnsanlar hata yapmaya meyillidirler, çünkü eylemlerinde deneme-yanılma yöntemini kullanırlar. Zira araştıran insan için doğru ve gerçek ancak bu şekilde anlaşılabilir. Bireyin şiddetin, savaşın ve köleliğin dünyasından, hoşgörünün, barışın ve özgürlüğün dünyasına yelken açmasını sağlayan budur. Bu nedenle muhakemesi, aklı ve şüphesiz vicdanı özgür olmak zorundadır.</p>
<p>İnsanlar uygarlıklarını bir günde kurmadılar. Bunu kurarken de bir sınıfın ya da seçilmişlerin refahını değil, tüm insanların yararını gözettiler. Bunun nedeni insanların birbirlerine ihtiyaç duymalarından kaynaklanıyordu. Bu yüzden, mücadeleci sistemlerden ayrılıp mübadeleye dayalı barışçıl sistemlere yelken açtılar ve bunu ne tam olarak geleneklere ne de tarihin zorunlu aşaması fikrine yaslanarak yaptılar.</p>
<p>Bir ayakkabıcı akşam evine ekmek götürmek için işini gücünü bırakıp tarlaya buğday ekmeye gitmedi. Bahsettiğimiz bu medeniyet içinde yer alan fırıncıdan ekmek aldı, fırıncı da aynı medeniyetin yarattığı ortak refahın bir parçası olan ayakkabıyı almak için ayakkabıcıya ihtiyaç duydu. Böylece ayakkabıcı ve fırıncı bir güç birliği yarattılar. İşte, birlikte yarattıkları bu şey işbölümüne dayalı özel mülkiyet sistemidir. Bu sistem ne tarihin zorunlu bir yasası olarak ne de kör bir saatçinin yaratısı gibi kendiliğinden doğan düzenle ortaya çıkmıştır. Bu, insanların istekleriyle ve arzularıyla bilerek ve hesaplayarak yarattıkları bir şeydir.</p>
<p>Hayek’in üç kuşağı (dede, baba ve oğul) sıkı bir Darwinci’ydi. Marx, dönemin yaratancı ilâhiyatçılarına karşıt olarak, maddeci içeriğe sahip evrim teorisini ortaya atan çağdaşı Darwin’i onayladı. Darwincilik, Hayek&#8217;in ve Marx’ın tuhaf teorilerine ortak oldu. Siyaset ve hukuku mücadele bilimine dayalı olarak sunan Hayek, bu konuları kendi teorisinde başköşeye oturttu. Marx da meseleyi sınıflar savaşı olarak gördü. Sosyal Darwincilik bu açıdan insansız ve hümanist olmayan teorilerinin baş kaynağı oldu. Liberalizmin aslında tam tersiydi bu. Mises <em>Sosyalizm</em>’de “Liberal olmayan bütün sosyal teorilerin mahvolmasına dayanak teşkil eden şey kesinlikle budur,” (s. 344) derken ne kadar da haklıdır.</p>
<p>İlâveten, Hayek dindar olmamasına karşı dinin yararlı olduğunu ve geleneklerle aktarıldığına göre toplumlar için yatıştırıcı bir özelliği olduğunu kabul ediyordu. Bilinenin aksine, Marx dinin halkın afyonu olduğunu söylerken aslında o zamanın tıp terimleriyle konuşuyordu. Yani afyon bedensel ağrılara ve zayıflıklara iyi gelen bir ilaçtı. Böylece din, halkı uyuşturan değil, toplumsal yaşama katılmak açısından bakıldığında halkın sıkıntılarına ve fakirliğine iyi gelen ve insanları sosyalleştiren bir şeydi. Özel yaşamlarında dinin hiçbir belirleyiciliği olmamasına karşın, Marx ve Hayek sosyolojik felsefelerinde dinin doğasını ve gücünü çok iyi kullandılar.</p>
<p>İlginç bir husus olarak, devlet konusunda ikisinin de iyi ve kötü devlet tanımı vardı. Marx için kötü devlet, devletin burjuva sınıfının elinde olduğu ve hükümetin yönetici sınıf yoluyla diğer sınıfları sömürdüğü devletti. İyi devlet ise proletarya diktatörlüğüydü. Marx için sömürü yöneten ve yönetilen arasında değildi. Enternasyonal toplantılarında Proudhoncular ve Bakuninciler ile kavgası da bunun üzerinedir. Hayek ise liberal diktatörlüğe iyi derken, sosyalist demokrasiye mutlak anlamda kötü diyordu. Fakat Hayek için krallıkla yönetilen ve katı bir liberal anayasayla sınırlandırılmış devlet, mutlak anlamda iyiydi. Kısacası, Marx ve Hayek devletin başlı başına sistematik bir sömürücü aygıt olduğunu asla anlayamamışlardı. İkisine de geçmiş olsun!</p>
<p>Mises insanların muhakemede bulunabilmek için kendi zaman tercihlerine göre yeteneklerini kullandıklarını, bunun için birbirilerine bağımlı olduklarını ve bunu da ancak bireylerin tercihlerini özgürce yapabildikleri ortamlarda ortaya çıkan özel mülkiyete dayalı işbölümü sisteminin sağladığını düşünüyordu.</p>
<p>Sonuçta, kişi zamanının ve içinde bulunduğu koşulların kısıtlı oluşundan dolayı bir tercih yapmak zorunda kaldığında, ya fırıncı, ya kasap, ya yazar ya da muhasebeci olmak durumunda kalacaktır. Hiçbir toplumsal ortam şans eseri veya tarihin zorunlu bir aşaması yoluyla birdenbire gökyüzünden belirmez. Böyle olduğunu iddia eden düşünceler aklı örtmek isteyenlerdir.</p>
<p>Oysaki insanoğlu medeniyet dediğimiz şeyi, çatışmadan ziyade, karşılıklı kazanca dayanan yardımlaşma mantığından hareket ederek, akıl ve mantık yoluyla, karşılıklı kazanç ve barış yoluyla ortaya çıkardı. Bu ortaya çıkan şey de iktisattaki adıyla serbest piyasa sistemidir. Yani mübadele, hediye ve gönüllü işbölümü organizasyonudur. Bu açıdan bakıldığında, Hayek insanı kendiliğinden doğan düzen gibi oradan oraya savrulan bir teori üzerine oturturken tamamen hatalıydı. Marx&#8217;ın da çatışmaya dayandırdığı sistemi baştan arıza veriyordu. Açıkçası burada Kropotkin ve Proudhon’un karşılıkçılık ilkesini tekrar hatırlamamız gerekiyor. Mises’in <em>Sosyalizm</em> kitabında dediği gibi “&#8230; sınıf savaşı, ırk çatışmaları, siyasi mücadele, yapıcı ilke olamaz. Yıkıcılık ve tahribatın temelinden asla – sağlam – bir bina ortaya çıkmayacaktır.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mises, Sosyalizm ve Kadınlar</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 May 2011 21:00:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://SovyetRusya’daSavaşKomünizmiuygulamasınageçildiktenikiyıls</guid>
		<description><![CDATA[Sovyet Rusya’da Savaş Komünizmi uygulamasına geçildikten iki yıl sonra, 1920’de Avusturya Okulu’nun ikinci kuşak temsilcisi Ludwig von Mises sosyalist ekonomiyi teorik açıdan eleştirdiği Die Wirtschaftsrechnung im sozialistischen Gemeinwesen adlı makalesini yayınlar. Mises makalesinde sosyalist bir devlette piyasa ekonomisinin ve para kullanımının ortadan kaldırılacağını, bu nedenle mal ve hizmetlerin üretim maliyetlerinin hesaplanamayacağını ileri sürer. Maliyetler hesaplanamadığı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://2.bp.blogspot.com/_F53fjYZinGE/SsLWfK_x-VI/AAAAAAAAAZQ/12nkXF_q9So/s400/Mises.jpg" alt="" width="288" height="286" /></p>
<p>Sovyet Rusya’da Savaş Komünizmi uygulamasına geçildikten iki yıl sonra, 1920’de Avusturya Okulu’nun ikinci kuşak temsilcisi Ludwig von Mises sosyalist ekonomiyi teorik açıdan eleştirdiği <a href="http://docs.mises.de/Mises/Mises_Wirtschaftsrechnung.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Die Wirtschaftsrechnung im sozialistischen </em><em>Gemeinwesen</em></span></a> adlı makalesini yayınlar. Mises makalesinde sosyalist bir devlette piyasa ekonomisinin ve para kullanımının ortadan kaldırılacağını, bu nedenle mal ve hizmetlerin üretim maliyetlerinin hesaplanamayacağını ileri sürer. Maliyetler hesaplanamadığı için de ekonomide etkin kaynak dağılımı gerçekleşmeyecek ve sosyalist ekonomi işlemeyecektir.</p>
<p>Bu eleştiriyle yetinmeyen Mises 1922’de <a href="http://mises.org/books/DieGemeinwirtschaft.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Die Gemeinwirtschaft</em></span></a> adlı kitabını yayınlar. Kitap 1936’da <a href="http://mises.org/books/socialism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Socialism</em></span></a> adıyla İngilizceye çevrilir. Hesaplamayla ilgili makale de 1935’de <a href="http://mises.org/pdf/econcalc.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Economic Calculation in the Socialist Commonwealth</em></span></a> adıyla Friedrich von Hayek’in editörlüğünü yaptığı <a href="http://mises.org/books/economicplanning.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Collectivist Economic Planning</em></span></a> adlı kitapta yayınlanır. Böylece literatürde “sosyalist hesaplama tartışması” ya da “iktisadî hesaplama tartışması” olarak bilinen tartışma başlar.</p>
<p><span id="more-2341"></span></p>
<p>Polonyalı sosyalist iktisatçı Oskar Lange 1936 ve 1937 yıllarında <em>On the Economic Theory of Socialism </em>adıyla iki bölümlük bir makale yayınlayarak Mises’e cevap verir. Neo-klasik iktisadın araçlarını kullanan Lange eşitlikler sistemi vasıtasıyla fiyatların hesaplanabileceğini söyler. Mises bu makalelere doğrudan yanıt vermez, sadece <a href="http://mises.org/Books/HumanActionScholars.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Human Action</em></span></a> kitabında matematiksel çözümlerden kısaca bahseder (s. 706-11). Sonraki yıllarda da tartışmaya dönmez.</p>
<p>Bu arada Hayek akıllılık edip, konuyu fiyatların hesaplanmasından ayırıp ekonomide bilginin oynadığı role çekmeye çalışır. Hayek’e göre sosyalist devlet üretim maliyetlerini hesaplayabilse dahi, piyasada faaliyet gösteren kişilerin kullandığı bilgiyi kendi elinde toplayamayacaktır. Fakat Hayek’in bu konulardan bahsettiği makaleleri II. Dünya Savaşı’na denk gelir ve o esnada ciddiye alınmaz. Sosyalistler tartışmadan galip ayrılırlar. (Hayek&#8217;in bu dönemdeki yazıları <a href="http://mises.org/books/individualismandeconomicorder.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Individualism and Economic Order</em></span></a> adlı kitabında toplanmıştır.) Sonraki 50 yıl boyunca Lange’nin cevabının Mises’in eleştirilerini karşıladığı ve sosyalist ekonominin işleyişini teorik olarak çözdüğü kabul edilir.</p>
<p>Avusturyalılar bu yenilgiyi bugün dahi atlatamamışlardır. Tartışma fiilen biteli 70 ve Sovyetler Birliği çökeli 20 sene olmasına rağmen, ara ara tartışmadan bahsedip sosyalistlerin yanlış ve kendilerinin haklı çıktığını ileri sürerler. Ancak mesele şu ki, Sovyetlerin çöküşünün ne Mises’in ne de Hayek’in yazdıklarıyla ilgisi vardır. Çok kısaca söylersek, Rusya’da para kullanımı ortadan kaldırılmadığı için Mises’in parasal hesaplamayla ilgili olarak ileri sürdükleri geçersiz kalmıştır. Hayek’in dediğinin aksine, para kullanımı ve tüketim malları piyasası ortadan kaldırılmadığı için de fiyatlar ve üretim ağır aksak da olsa Sovyet ekonomisini neredeyse 70 yıl taşımıştır. Hatta Hayek’in <em>The Road to Serfdom</em> kitabındaki geleceğe ilişkin tahminleri de doğru çıkmamıştır. Kitabın İngiltere’den bahsettiği 13. bölümü bu açıdan bir hezimettir.</p>
<p>Günümüzde Avusturya Okulu sosyalizmi hâlâ hesaplama tartışmasında yaptıkları gibi, yani üretim araçlarının mülkiyetinin devletin eline geçmesi olarak tanımlamaya devam ediyor. Avusturya Okulu tüm sosyalizm eleştirisini bu tanımdan hareketle yapar. Örneğin Rothbard <a href="http://mises.org/Books/mespm.PDF" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Man, Economy, and State</em> </span></a>adlı kitabında şöyle yazar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Devletin mülkiyeti ya da kontrolü tüm üretim sistemine doğru genişlediğinde, bu iktisadî sistem <em>sosyalizm</em> olarak adlandırılır. Kısacası sosyalizm piyasanın şiddetle ortadan kaldırılması, tüm üretim alanının devlet tarafından zorla tekelleştirilmesi demektir.</span> [s. 958]</p>
<p>(Burada kısa bir parantez açalım: Rothbard’ın kitabı Türkçede <a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=MzA2&amp;kat=NA==&amp;kat1=" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>İnsan, İktisat ve Devlet</em></span></a> adıyla yayınlanmış. Ama İngilizce başlıktaki “economy” kelimesi Türkçeye “iktisat” olarak çevrilmiş. Oysa doğrusu “ekonomi” olacak. “İktisat” için İngilizcede “economics” kelimesi kullanılıyor. Rothbard da kitabında özel olarak iktisat biliminden (economics) değil, ekonominin (economy) işleyişinden bahsediyor. Açıkçası böyle bir yanlışa “dakika bir, gol bir” demek lazım.)</p>
<p>Fakat işin matrak tarafı, devleti hâkim sınıfların bir aracı olarak gören ve işçi devriminden sonra devletin sönüp gideceğinden bahseden bir hareket nasıl olur da üretim araçlarını devletleştirir ve bunların kontrolünü devlete verir? Avusturyalılar buna cevap vermez. Zira sosyalizmin tanımını Avusturyalıların kabul ettiği gibi almazsak, Avusturya İktisat Okulu’nun tüm sosyalizm eleştirisi çöker. Bugün devrimden bahsetmeyen sosyalist hareketlerinin hepsinin dahi üretim araçlarının devletleştirilmesini savunduğunu söylemek mümkün değil.</p>
<p>Mises’e dönersek, <em>Socialism</em> kitabı 500 küsur sayfayla sosyalizmi geniş açıdan ele alıyor. Hayek’in dediğine göre bu kitap kendisini sosyalizmden döndürmüş. <em>Socialism</em> çoğunlukla sıkıcı bir üslupla yazılmış, yine de arada ilginç pasajlara rastlamak mümkün. Benim nispeten “eğlenceli” bulduğum bir yer Mises’in toplumsal düzeni ve aileyi ele aldığı bölüm oldu (s. 87-111). Mises burada kadınlardan ve cinsellikten bahsediyor. Ancak bunların sosyalizmin eleştirilmesiyle ne türden bir bağlantısı olduğunu göremedim. Mises bir yerde sosyalistlerin bahsettiği özgür aşka değiniyor. Güya bu, sosyalistlerin cinsel sorunlara yönelik radikal çözümü imiş. Şöyle yazıyor:</p>
<p>[Sosyalizmde] <span style="color: #0000ff">Çocukların bakımı ve eğitimi kamu fonlarıyla sağlanır. Bu iş bundan böyle aileye değil, topluma aittir. Bu sayede, cinsler arasındaki ilişki artık toplumsal ve iktisadî koşullardan etkilenmeyecektir. Cinsler arası eşleşme, toplumsal birliğin, evliliğin ve ailenin en basit biçiminin temeli olmayı bırakır. Aile ortadan kalkar ve toplum sadece münferit bireylerle baş başa bırakılır. Aşkta tercih yapmak tamamıyla serbest hâle gelir. Erkek ve kadın tam da arzularının dürttüğü gibi birleşir ve ayrılır.</span>[s. 101]</p>
<p>Burada mesele bir hayli sığ bir bakış açısıyla ele alınmış. Açıkçası, Mises’in anlattıkları bizde sosyalizmi kötüleyen kişilerin anlattıkları “şehir efsanelerine” benziyor. Mises bu bölümde lafı kimi zaman gereksiz derecede uzatıyor, tabii arada sosyalistlere laf atmayı da unutmuyor. Örneğin, toplumu yeniden düzenlemeye çalışanların (yani sosyalistlerin) çoğunun cinsel içgüdülerinin talihsiz bir şekilde gelişmiş olmasından dolayı sinir hastası kişiler olduklarını yazıyor (s. 88). Bunun sosyalizmle ne ilgisi var acaba? Yine de ben en çok kadınlar hakkında yazdıklarını beğendim. Aşağıda birkaç alıntı yaptım.</p>
<p>Mises’in kadın haklarıyla ilgili olarak söyledikleri Türkiye&#8217;de bazı kişilerin hoşuna gidebilir:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Batılı erkek için kadın arkadaştır, Doğulu erkek için ise yatak arkadaşıdır. Avrupalı kadın günümüzdeki konumuna her zaman için sahip olmamıştır. Bu konumunu, şiddet ilkesinden sözleşme ilkesine doğru olan evrim esnasında kazanmıştır ve artık kadın ve erkek kanun önünde eşittir. Özel hukukta hâlâ var olan küçük farklılıkların pratik açıdan hiçbir önemi yoktur. Örneğin, kanunun kadını kocasına itaate zorlayıp zorlamaması o kadar önemli değildir; evlilik devam ettiği sürece taraflardan biri diğerine uymak zorundadır. Şüphesiz, kocanın mı yoksa kadının mı daha kuvvetli olacağı yasal düzenlemelerdeki maddelerin karar verebileceği bir mesele değildir. Kadınların siyasî haklarının kısıtlanmış olması, kadınlara oy kullanma ve kamuda görev alma haklarının tanınmaması da artık çok önemli bir mesele sayılmaz. Zira kadınlara oy kullanma hakkının tanınmasıyla, siyasî partilerin nispi siyasî güçleri toplamda fazla değişmeyecektir. Beklenen değişmelerin (bunlar mutlaka önemli değişmeler olmak zorunda değildir) mağdur edeceği partilerdeki kadınlar, kendi çıkarları açısından, oy kullanma hakkının tanınmasını desteklemek yerine buna karşı çıkmalıdırlar. Kadınlara kamuda görev alma hakkının tanınmaması, haklarının hukuki açıdan kısıtlanmasından ziyade, cinsel karakterlerindeki özelliklerden kaynaklanır. Feministlerin kadınların medeni haklarını genişletmek için verdikleri mücadelenin önemini küçümsemeden şunu rahatça öne sürebiliriz: Uygar devletlerin kanunlarında hâlâ olduğu gibi duran ve kadınların hukuki konumlarıyla ilişkili olan küçümsemeler ne toplumu ne de kadınları derinden yaralamıştır.</span> [s. 104]</p>
<p>Bir tane daha:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Kadını manevi açıdan özgürlükten yoksun bırakan şey evlilikten değil, kadının cinsel karakterinin onu erkeğe teslim olmaya zorlamasından ve kocasıyla çocuklarına duyduğu sevginin kadının gücünün en iyi kısımlarını tüketmesinden kaynaklanır.</span> [s. 105]</p>
<p>Mises Doğu’nun geri kalmışlığını bile kadınlarla açıklamaya çalışıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Kadın tarafından sürekli olarak ruhsal esaretin aşağı tabakalarına sürüklenen bir erkek uzun dönemde özgürce gelişme gösteremez. Kadının esas sorunu manevi hayatının özgürlüğünü korumaktır; bu durum insanlığın kültürel sorunlarının bir parçasını oluşturur.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Bu sorunu çözmeyi başaramaması Doğu’yu yıkıma götürmüştür. Doğu’da kadın bir şehvet nesnesi, çocuk taşıyıcısı ve bakıcıdır. Benliğin gelişmesiyle başlayan her ilerlemeci hareket, erkekleri yeniden haremin pis ve zehirli havasının içine sürükleyen kadınlar tarafından daha işin başında engellenmiştir.</span> [s. 103]</p>
<p>En &#8220;hoş&#8221; bölümü sona bıraktım:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Erkeğin yaşamında seksin kadının yaşamında olduğundan daha az önemli olduğu açıktır. Doyum erkeğe rahatlama ve zihinsel huzur verir. Fakat kadın için anneliğin yükü burada başlar. Kadının yazgısı tamamıyla seksle çizilmiştir; erkeğin yaşamında ise seks sadece özel bir durumdur. Erkek ne kadar tutkulu ve candan severse sevsin, kadın uğruna ne kadar çok şey üstlenirse üstlensin, daima cinsel olanın uzağında durur. Kadınlar bile tamamıyla sekse dalan bir erkeği nihayetinde hor görürler. Fakat kadın, cinsel içgüdünün hizmetinde kendini bir âşık ve anne olarak tüketmek zorundadır. Erkek, mesleğinin bütün sıkıntıları karşısında manevi özgürlüğünü korumayı ve bu sayede bireyselliğini geliştirmeyi çoğunlukla güç bulabilir, ancak erkeğin dikkatini en fazla dağıtan şey cinsel hayatı değildir. Oysa seks kadın için en büyük engeldir.</span> [s. 103]</p>
<p>Alıntıladığım yerler kitabın Türkçesinde de var, ama çeviri kötü olduğu için Mises’in bu “ciddi” ve “aklı başında” düşünceleri pek anlaşılmıyor.</p>
<p>Görüldüğü üzere, Mises’in kadınlar hakkındaki düşünceleri ataerkil bir toplumun özelliklerini yansıtıyor. Bu fikirlerin sosyalizmle ne ilgisi olduğu belli değil. Bunları liberalizmle ilişkilendirmek de mümkün değil sanırım. Gerçekten de, bugün Türkiye&#8217;de bu kişilerin fikirlerini kullanarak liberallik yapan kimselerin kadın haklarını savunduğunu hiç gördünüz mü? <em>Ben</em> görmedim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Genel Teori&#8221;nin 75. Yılı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/02/18/genel-teorinin-75-yili/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/02/18/genel-teorinin-75-yili/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2011 12:12:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Bu defa kısa bir hatırlatma yapalım: Bu ay Keynes’in The General Theory of Employment, Interest, and Money adlı kitabı yayınlanalı 75 yıl oluyor. Fikirlerini beğenin ya da beğenmeyin, Keynes’in kitabı iktisat biliminde ciddi çapta etki yaratan son önemli kitap. Genel Teori’den sonra iktisat biliminde aynı derecede etki yaratan başka bir kitap basılmadı. 70’lerdeki stagflasyon krizinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://blog.prospect.org/blog/ezraklein/maynard_keynes.jpg" alt="" width="376" height="250" /></p>
<p>Bu defa kısa bir hatırlatma yapalım: Bu ay Keynes’in <em>The General Theory of Employment, Interest, and Money</em> adlı kitabı yayınlanalı 75 yıl oluyor. Fikirlerini beğenin ya da beğenmeyin, Keynes’in kitabı iktisat biliminde ciddi çapta etki yaratan son önemli kitap. <em>Genel Teori</em>’den sonra iktisat biliminde aynı derecede etki yaratan başka bir kitap basılmadı.</p>
<p>70’lerdeki stagflasyon krizinden sonra fikirlerinin modası geçtiği düşünülmesine rağmen, son krizle birlikte Keynes’in ismi yeniden telaffuz ediliyor. Belki de bunda fazla garipsenecek bir şey yok, zira kriz dönemlerinde – “hiçbir şey yapmayın, piyasa her şeyi yoluna koyacak” diyenleri saymazsak – gerçek anlamda ne yapılması gerektiğini söyleyen, yani hükümetlere politika önerisinden bulunan başka iktisatçı yok.</p>
<p>Keynes’le ilgili olarak iktisat tarihçisi Mark Blaug’un sunduğu 1988 tarihli bir belgesel <em><a href="http://sms.cam.ac.uk/media/761745" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em>. Videonun sayacı 21:20’ye geldiğinde Keynes’in bir konuşmasından kısacık bir bölüm başlıyor. Keynes’i ilk defa kanlı canlı (ama siyah-beyaz) görüp sesini duyuyorsunuz. Anladığım kadarıyla şöyle bir şeyler söylüyor kendisi:</p>
<p><span style="color: #0000ff">We must free ourselves from the bondage of old ideas that have authorities who, though recognize the impossibility of restoring the old gold standard, would like to get us back as near to it as they can. This is not what we ought to be thinking. We ought to fix the future value of our money on foreign markets so as to be stable and at the same time in right adjustment with our wages, our national debt and so forth. (…) It is a wonderful thing for our businessmen and our manufacturers and our unemployed to taste hope again. But they must not allow anyone to put them back in the gold cage where they have been painting their hearts out all these years.</span></p>
<p>Keynes’in üç ciltlik biyografisini yazan Robert Skidelsky’nin <em>Keynes and the Crisis of Capitalism</em> adlı konuşması <em><a href="http://www.youtube.com/watch?v=q1YA-RG5qG0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em>.  </p>
<p>Yine Skidelsky’nin Keynes ve Hayek’in krizler hakkındaki görüşlerinden bahsettiği <em>Interpreting the Great Depression: Hayek versus Keynes</em> adlı konuşması <em><a href="http://www.youtube.com/watch?v=yzQgnNOwJoo" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em>.</p>
<p>Paul Krugman’ın <em>Genel Teori</em>’nin Palgrave’den çıkan son baskısına yazdığı takdim yazısı <em><a href="http://www.pkarchive.org/economy/GeneralTheoryKeynesIntro.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/02/18/genel-teorinin-75-yili/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

