<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat &#187; İktisat Tarihi</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/category/iktisat-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 26 Jan 2012 11:13:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Atilla Yayla ve Kes-Yapıştır – Cato Journal’dan Yazı &#8220;Almak&#8221;</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 09:48:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2990</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-3021" src="http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2012/01/YAYLAWIN_1-1024x682.jpg" alt="" width="442" height="294" /></a></span></p>
<p style="text-align: left"><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com/haber.do?haberno=1215546&amp;title=yorum-atilla-yayla-hakikatin-kralligi-insanin-koleligi&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği</span></a></em></span> başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu. Yayla’nın bu yazarları aralarında bağlantı kuracak derecede okuduğunu bilmiyordum. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2990"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Ancak asıl şaşkınlığı Berdyaev’in kim olduğunu öğrenmek için İngilizce <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nikolai_Berdyaev" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Wikipedia</span></a></em></span>’ya baktığımda yaşadım. Çünkü Berdyaev 1948 yılında ölmüştü! Oysa Atilla Yayla Berdyaev’in 1990’da kitap yazdığını söylüyordu. Ama garip bir şekilde, Yayla yazısında bu kitabın ismini vermiyordu. Böyle olunca işin aslını öğrenmek için internette biraz dolandım. Maalesef karşıma çıkanlar bir hayli canımı sıktı, çünkü Yayla’nın yazdıkları kendisine ait değildi ve başka bir yerden alınmıştı. Geçen sene bu zamanlarda <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://iktisadiyat.com/2011/01/11/ronald-coase-ve-firmalar-atilla-yaylanin-yanlislari-ve-degistirdikleri/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em></span> yayınladığım bir yazıda, Yayla’nın <em>The Economist</em> dergisindeki bir yazıdan kaynak göstermeden parçalar alarak Zaman gazetesindeki bir yazısında kullandığını yazmıştım. Ama bu defa durum biraz daha ağırdı. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısının neredeyse ilk altı paragrafı <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Journal</span></a></em></span> adlı akademik bir dergide yayınlanan bir yazıdan âdeta cümle cümle tercüme edilerek yazılmıştı. Orijinal yazıdan Tolsyoy’la ilgili yerleri alırken Yayla tek bir paragraf dahi atlamamış, sadece bazı ufak tercüme değişiklikleri yapmıştı. Yazısının son paragrafının yarısı da aynı dergide yayınlanan bir başka makaleden “kısmen” tercüme edilerek yazılmıştı. <em>Cato Journal</em> merkezi Washington’da bulunan ve liberal bir düşünce kuruluşu olan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Cato Enstitüsü</span></a></em></span>’nün üç ayda bir yayınladığı ve hakemli dergi denilen türden bir dergi. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla yazısında bu derginin 1991 yılında yayınlanan bir sayısını (volume 11, number 2, fall 1991) kullanmış. Bu sayının içeriği <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em></span> bulunabilir. Yayla’nın yazısının ilk altı paragrafı Otto Latsis’in <em>“Obstacles in the Pursuit of Happiness”</em> (s. 259-268) adlı yazısından alınmış. Daha az kullandığı diğer yazı da Charles Murray’nin <em>“The Pursuit of Happiness Under Socialism and Capitalism”</em> (s. 239-258) başlıklı makalesi. Bu iki yazı tek dosya hâlinde <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.cato.org/pubs/journal/cj11n2/cj11n2-5.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şuradan</span></a></em></span> indirilebilir. Ne yazık ki Atilla Yayla Zaman gazetesindeki yazısında bu iki yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor ve bu nedenle yazılanların kendisine ait olduğu izlenimini yaratıyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıda Yayla’nın Türkçeye çevirerek kendi yazısında kullandığı yerleri (tespit edebildiğim kadarıyla) gösterdim. İngilizce alıntıların sonunda bunların alındığı yerlerin sayfa numaralarını köşeli parantezler içinde verdim. 1 ve 2 numaraları alıntılar Latsis’in yazısından, 3 ve 4 numaralı alıntılar da Murray’nin makalesinden yapılmış. Verdiğim linklere girerek yazılara bakabilir, alıntıları cümle cümle karşılaştırabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıda Yayla’nın Berdyaev’in 1990 yılında kitap yazdığını söylediğinden bahsetmiştim. Yayla’nın böyle düşünmesinin nedeni, Otto Latsis’in yazısında Berdyaev’in Rusça aslı 1937’de yayınlanan ve tercüme ismi <em>The Source and Meaning of Russian Communism</em> olan kitabının 1990 baskısını kullanmış olması. (Berdyaev’in kitabının bir diğer tercümesi de <em>The Origin of Russian Communism</em> adıyla 1955’de yayınlanmış.) Tabii Yayla Berdyaev’in kim olduğunu kontrol etmediği için onun hâlâ hayatta olan bir Rus yazar olduğunu ve 1990 yılında kitap yazdığını zannetmiş. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Rus düşünür Nikolai Berdyaev, 1990&#8242;da yazdığı bir kitapta &#8220;Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır.&#8221; dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">As the Russian philosopher Nikolai Berdyaev (1990, p. 9) pointed out, the Russian people and the Russian intelligentsia are prone to the quest for a kingdom built upon truth. Entire generations, for the most part, believed that socialism was such a kingdom.</span> [s. 259]</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın en uzun alıntı yaptığı yer de aşağıdaki şekilde. Yayla alıntı yaparken bazı ufak değişiklikler yapmış, ama aldığı yerin içeriğini korumuş. Kendisinin kullanmadığı İngilizce cümleyi parantez içinde gösterdim:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">19. yüzyıl edebiyatçısı Leo Tolstoy, &#8220;Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum (Grain)&#8221; adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlaken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu bir şekilde yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı hikâye eder. Bu âdil ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin olmaması gerektiğini söyler. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar&#8217;a şöyle seslenir:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı&#8230; Benim tarlam Tanrı&#8217;nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.&#8221;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy bu &#8220;adil&#8221; ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü de aşağıdaki gibi ifade eder: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">&#8220;Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı&#8217;ya saygı duyarak (godly) yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.&#8221; </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu &#8220;güzel&#8221; geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Tolstoy&#8217;u bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuklar hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesirleriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günün popüler kültüründe eşit adalet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm&#8217;e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, &#8220;paranın kötülüğü&#8221; fikri Shakespeare&#8217;de de vardır. &#8220;Adil&#8221; ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella&#8217;nın eserlerinde de görülür. </span></p>
<p><span style="color: #000000"> </span><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">One key story by Tolstoy is a tale called “A Grain as Big as a Chicken Egg.” It expresses the dream of a just life that ensures human harmony with nature, moral and physical health, and longevity. What are the secrets of this happiness? Absence of money, trade, and property. The old peasant says to the Tsar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“In my time, no one could even think of such a sin as selling or buying bread. As for money, no one even knew of such a thing: everyone had enough bread of his own&#8230; . My field was God’s land. Wherever you ploughed, that’s where the field was. The land was free then. No one could call a piece of land his own; only your labor was yours.”</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">This is how Tolstoy’s hero explains the fall of the high morality of old:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">“All of this happened because people no longer lived by their labor; they began to set their eyes on what other people had. That’s not how they lived in the old times; in the old times people lived in a godly way: they had what was theirs, and did not covet what was someone else’s.” </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">(The other tales and stories preach reasonable self-restraint, limited consumption, and modest wants.) Tolstoy had studied history in depth; he knew very well that the beautiful past he was describing had never existed. The tales convey the dream of a just life that is typical of the patriarchal peasantry, which was bewildered and frightened at the turn of the century by the onslaught of capitalist ways on the communal traditions of the Russian village. </span></span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">The dream of a world of equal justice, equal division of labor and goods—a world where no one has too much or too little—is surely a universal human dream. These ideas were certainly not originated by Marxists. The idea that “money is the root of all evil” can be found not only in Tolstoy but also in Shakespeare. And projects for a just, rational world order were developed centuries ago by Sir Thomas More and Campanella.</span> [s. 260-261]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki kısım Yayla’nın sonuç paragrafının bir bölümünü oluşturuyor ve nispeten serbestçe tercüme edilmiş:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">The ultimate reason to adopt a system of limited government that protects a free market and private </span><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">property is not to increase economic production. The ultimate reason is that such a system better enables its citizens to live together harmoniously and to fulfill their potential as human beings – in short, to pursue happiness.</span> [s. 240]</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(4)</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Aşağıdaki diğer kısım da Yayla’nın sonuç paragrafının son kısmını oluşturuyor. Bu bölüm orijinal yazıdan diğerlerine kıyasla daha esnek bir şekilde alınarak kullanılmış, ancak “sınırlı devlet” vurgusuna dikkat edin. Yayla İngilizce makaledeki Jefferson alıntısını doğrudan kullanmış, ama Jefferson’nun dediklerini hangi kitaptan aldığını yazmamış. Oysa makalede parantez içinde kaynak gösteriliyor. </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi&#8217;nin yazarı ve 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson&#8217;ın 1801&#8242;deki göreve başlama nutkunda tanımladığı üzere, &#8220;İnsanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini düzenlemede (regüle etmede) serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlet&#8221;tir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Specifically, I am presenting a case for “limited government,” the kind of state that is sometimes called “Jeffersonian,” after Thomas Jefferson, author of the Declaration of Independence and third president of the United States. This is how he described what he called “the sum of good government” in his inaugural speech as he assumed the office of president in 1801: “A wise and frugal government, which shall restrain men from injuring one another, which shall leave them otherwise free to regulate their own pursuits of industry and improvement” (Peterson 1975, p. 293).</span> [s. 249]</span></p>
<p style="text-align: center"><span style="color: #000000">* * * </span></p>
<p style="text-align: left" align="center"><span style="color: #000000">Böyle baktığınız vakit, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısının yarısının <em>Cato Journal</em> dergisinden alındığını görüyorsunuz. Ne yazık ki, Yayla yazısının hiçbir yerinde<em> </em>bu dergiden alıp kullandığı yerler için kaynak göstermiyor. Yayla’nın yazısında ne derginin, ne makalelerin, ne de bu makalelerin yazarlarının ismi geçiyor. Bu nedenle yazımın başlığında &#8220;kes-yapıştır&#8221; ifadesini kullandım. Bu size belki sert bir ifade gibi gelebilir, hatta yukarıda yazdıklarıma da katılmayabilirsiniz, ama ben gördüklerimi (istemeye istemeye) başka türlü değerlendiremiyorum. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla’nın yazısını okuyan ve bu konuları yeteri kadar bilmeyen bir üniversite öğrencisi düşünün. Bu öğrenci yazıyı okuduğunda Yayla’nın Berdyaev, Tolstoy, Shakespeare, Thomas More ve Campanella’yı gerçekten okuduğunu ve bu yazıyı onların fikirlerini karşılaştırarak yazdığını düşünecektir. Böyle yapmakla da maalesef yanlış bir izlenime kapılacaktır. Oysa </span><span style="color: #000000">Yayla zaman zaman kendisinin bir fikir adamı ve akademisyen olduğunu ifade ediyor. Ama başkalarının yazdıklarını böyle almakla nasıl fikir adamı ve akademisyen olunabilir? </span></p>
<p><span style="color: #000000">Yazının başına koyduğum resim 2007 yılında Atilla Yayla&#8217;yı Stockholm&#8217;de bulunan <span style="color: #0000ff"><a href="http://www.stockholm-network.org/index.php" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>The Stockholm Network</em></span></a></span> adlı liberal bir düşünce kuruluşundan <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.stockholm-network.org/Conferences-and-Programmes/Events/Photos" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yılın adamı</span></a></em></span> ödülünü alırken gösteriyor. Bir resme bakıyorum, bir de Yayla&#8217;nın yazısına ve sıkılarak sormadan edemiyorum: Başkasının emeğinin ürünü olan yazılardan hiç kaynak göstermeden parçalar alarak ve üzerine kendi ismini koyarak bunları yayınlamak, zamanında üniversite hocalığı yapmış bir profesöre ve şu anda bir meslek yüksek okulunda hoca olan birine yakışıyor mu?  </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/16/atilla-yayla-ve-kes-yapistir-%e2%80%93-cato-journal%e2%80%99dan-yazi-almak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktisat, Kendiliğinden Doğan Düzen ve Aydınlanma</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Nov 2011 14:58:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2894</guid>
		<description><![CDATA[Aklın biyolojik işlevi hayatı korumak, canlı tutmak ve sonunu mümkün olduğunca ertelemektir. Düşünme ve eylemde bulunma insan doğasına ters düşen bir şey değildir; insan fıtratının en önemli özelliğidir. İnsan olmayanlardan ayırt edilmiş olarak insanın en uygun tarifi, onun “hayatına yönelik düşmanlık besleyen güçlere karşı amaçlı mücadele eden varlık” olmasıdır. İnsan aklı bu hayati güdüye hizmet eder. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><em><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://www.ltscotland.org.uk/Images/Enlightenment%20550_tcm4-563746.jpg" alt="" width="385" height="277" /></span></em></p>
<p style="text-align: right"><em><span style="color: #000000">Aklın biyolojik işlevi hayatı korumak, canlı tutmak ve sonunu mümkün olduğunca ertelemektir. Düşünme ve eylemde bulunma insan doğasına ters düşen bir şey değildir; insan fıtratının en önemli özelliğidir. İnsan olmayanlardan ayırt edilmiş olarak insanın en uygun tarifi, onun “hayatına yönelik düşmanlık besleyen güçlere karşı amaçlı mücadele eden varlık” olmasıdır. İnsan aklı bu hayati güdüye hizmet eder. Sonuç olarak irrasyonel unsurların ileride olması hakkında yapılan tüm konuşmalar boşunadır. Evren içerisinde akılımızın açıklayamadığı, analiz edemediği insanın rahatsızlığını belli bir ölçüye kadar giderebildiği dar bir saha kaldı. Bu akıl ve rasyonelliğin, bilimin ve amaçlı eylemin alanıdır. </span></em></p>
<p style="text-align: right"><span style="color: #000000">Ludwig von Mises [1]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bugün ne yazık ki insanın biricik mantığının ve bilincinin aşağılandığı ve yok sayılmaya çalışıldığı bir çağda yaşıyoruz. Son yüzyılda ortaya çıkan felsefelerin, teorilerin ve ideolojik yaklaşımların pek çoğu (post modernizm, yeni sağ düşünceler, post yapısalcılık vs.) insanın amaçlı eylemine ve eleştirel aklına karşı yıkıcı ve bozguncu davranmışlardır. Bugün de bu davranışlarında ısrar ediyorlar. Bunun nedeni ne olabilir? Belki bir neden olarak, insanın eski zamanlarından kalma gelenekleri, yani hurafelere, masallara ve efsanelere inanma alışkanlıkları gösterilebilir. Ancak bunların kökleri kesinlikle romantizmde, seçkincilikte ve tarih-i kadimde aranmalıdır. Aydınlanma tam da bu kökleri reddetme ve ona karşı gelme meselesidir. Maalesef bu eski kökler hantal ve sabit fikirlilik üreten kurumlar yaratmışlardır. Bu özellikle “özgür ve eleştirel aklı” zincire vurmuş, toplumsal dinamizmi ve gelişimi köreltmiştir.</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2894"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Aydınlanma düşüncesinin özü Kant’ın “kendi aklını kullanma cesaretini göster” dediği şeydir. Oysa İskoç Aydınlanması, Edmund Burke’ün ifadesini kullanırsak, “birey şaşkındır, fakat atalar bilgedir” düsturunu benimser. Böylece kendini eski hayalperest düşüncelere kaptırarak tarih-i kadime ağıt yakmaya başlar: <span style="color: #0000ff">“Şövalyeliğin yüzyılı sona erdi. Şüphecilerin, iktisatçıların ve hesapçıların yüzyılı onu izledi ve Avrupa’nın zaferi sonsuza dek söndü.”</span>[2] Burke’ün bunları yazmasından bu yana, Avrupa ve onun medeniyeti zaferini daha geniş hoşgörülere, özgürlüklere ve refaha doğru taşımıştır. Doğru, şövalyelik, yani feodalizm çağı sona ermiştir. Cervantes’in ünlü romanındaki başkahramanı Don Kişot şövalyeliliğe umut bağlamış, son bir nefesle hayal âlemine dalıp yel değirmenlerine saldırmıştır. Sonuçta Don Kişot ve onun yüzyılı yenilmiştir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlanması, aydınlanma felsefesinin açık hedefini reddetmiştir. Ona göre “amaçlanmamış sonuçlar” her zaman iyiyi ve çoğulculuğu ortaya çıkardığı için, büyük ve geniş topluma daha uygun bir düzen üretiyordu. Ancak İskoç Aydınlanması aydınlanma felsefesinin hedefi olan ve sıradan insana açılan refah ve değişim kapısını kapatmış, böylece eskiden kalma statüleri ve doğada bulunmayan ayrıcalıkları korumuş, bazı kişileri kayırmış ve gücün belli sınıflarda toplanmasının savunucusu olmuştur. Toplum ise bu güç birikmesini seçilmiş kişilere karşı duyduğu sadakat, saygı ve şükran duygusuna karşılığında onlardan alacağı sadakalarla, maneviyatla ve okşayıcı duygularla dengeleyecekti. Bundan dolayı İskoç Aydınlanması insanın kendi kendisini yönetmesine izin vermezdi ve veremezdi, çünkü türün önyargısı (gelenek) olmadan bu aydınlanma bir hiçtir. Edmund Burke liberal iktisada inat şöyle der: <span style="color: #0000ff">“İnsanları, benzerleri ile yalnız kendisine ait olan özel akıl birikimleri ile yaşamaya ve ticaret yapmaya terk etmekten korkuyoruz. Çünkü biz bu sermayenin her bireyde yetersiz olduğundan şüpheleniyoruz.”</span>[3] İskoç Aydınlanması böylece sosyalistlerden ve sosyal refah iktisat ekolünden önce ekonomiye müdahale etmeye hazır ilk modern felsefeyi ortaya çıkarmıştır. İktisadi krizler karşısındaki sloganı da gayet muhafazakâr ve milliyetçiydi: “Kim piyasa için ölmeye gider?”</span></p>
<p><span style="color: #000000">Marksist gelenek gibi İskoç Aydınlanması da sınıfsal bir bakış açısını benimser. “Geleneğe” inanarak “ataların” (baban ne idiyse sen de o’sun) sınıfına bağlı kalır. Burke şöyle der: <span style="color: #0000ff">“Bütün kamusal bağların ilk ilkesi, bunların ilk filizi de denilebilir, içinde yaşanan toplumsal sınıfa bağlılıktır, bu ait olunan kümeyi yürekten sevmektir.”</span>[4] Karl Marx belki de aynı cümlelerle bu sınıfın işçi sınıfı olduğunu söylüyordu. Ne tesadüf ama!</span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlanması, dünyayı, amaçlanmamış sonuçların oluşturduğu bir çok tesadüfi olayın yarattığı bir düzenler bütünü olarak görür. Gelenek ise bu kendiliğinden oluşmuş düzene bir süreklilik ve devamlılık katar. Marksist bakış açısı da bundan farklı değildir. Karl Marx düşüncesini şöyle özetler: “İnsanın kendi tarihini yaptığı doğrudur, ama canı istediği gibi, kendi seçtiği koşullarda değil; doğrudan karşısına çıkan, verili olan ve geçmişten devralınan koşullarda yapar. Geçmiş tüm kuşakların geleneği, yaşayanların hayatına bir kâbus gibi çöker.” İskoç Aydınlanması’nın doruk düşüncesini liberal iktisat ile birleştirmeye kalkıştığı noktada Hayek tam da Marx’ın bahsettiği konuda onunla hemfikir olur: Geçmiş çağlarda oluşturduğumuz şeylerin düzeni ve sınıfsal bilgimiz. Aslında Hayek bilgiyi seçkinlerin bilgisi olarak düşünür. Örneğin Hayek, liberal demokrasi yerine bizzat kendi aklıyla kurguladığı “demarşi” düzeninde, halk tarafından 15 yıllığına seçilmiş 45 yaş üstü bir seçkinler sınıfının aristokratlardan oluşan bir kamarada siyasi, hukuki ve iktisadi konularda kanun yapıcılar olarak yer almasını ister. Hayek gençlerin atak ve radikal olmalarından dolayı geleneği bozacaklarından korkar ve “yaşlılar meclisi”ni ortaya koyar. Seçkinler de 15 yıllığına seçilerek yerlerini, yani statülerini sağlama alırlar. Bu sayede Hayek&#8217;e göre her türlü baskıya, rüşvete ve radikal kopuşa karşı tavır alabileceklerdir. Ancak Hayek baskının, rüşvetin ve dalaverelerin çoğunlukla iktidar sahiplerinin, efendilerin ve seçkinlerin işi olduğu gerçeğini unuttuğundan meseleyi yanlış anlamıştır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Kendilerine muhafazakârlık bulaşmamış olan liberaller ise bilgiyi sınırsız bir alanda görmüşlerdir. Bilgi bir maddedir ve asla ulvi bir şey değildir. Bu nedenle ancak uzay-zamanda sınırlanmak suretiyle anlaşılabilir. Bütün deneyimler de bilginin sınırlandırılmasıyla anlaşılabilir, başkası mümkün değildir. Örneğin,  kulaklarımız sadece belli bir sınırda bilgi toplar. Ama bu sınırlı alandan hareketle, aklımızla keşfettiğimiz sınırsız bir alana açılırsak uzaydaki maddelerin gürültüsünü de duyabiliriz. Nitekim bugün her yeryüzünde hem de uzayda uzayı dinleyen çanak antenlerimiz ve alıcılarımız var. Bununla birlikte, amaçlı eylemlerde bulunan bireyler olarak bütün sesleri duymak da istemeyiz. Bunu bilerek ve isteyerek yaparız. Uyuduğumuz esnada yandaki inşaatın gürültüsü bir anda yok olur. Eğer inşaatın sesini yok etmeydik uyumakta zorlanırdık. Yine, araba kullanırken öndeki arabanın acı freni o anda dinlediğimiz ve sevdiğimiz en güzel şarkının melodisini ve sözlerini bir anda yok eder. Eğer o şarkıya eşlik etmeye devam etseydik hayatımızı kaybedebilirdik.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bütün bilgi bizim amaçlı eylemlerimizin alanında gizlidir. Bu amaçlı eylemler (iktisatta kullanılan kavramla) zaman-tercihte ya da (fen bilimlerinde kullanılan kavramla) uzay-zamanda, yani bireylerin farklı yerlerdeki farklı eylemlerinde ortaya çıkar. Bu da işbölümüne dayalı özel mülkiyeti ortaya çıkarmıştır. İnsanoğlu asla uzmanlaşmaya dayalı piyasa ekonomisi içerisinde doğmamıştır. İnsanoğlu piyasa düzenini aklına ve bilincine dayanarak keşfetmiş, onun diğer tüm düzenlerden daha refaha ve değişime açık olduğunu da ilerleyen yıllarda bulmuştur.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Aslında kimse bütün bilgiyi toplamak için kendisini yormak istemez; bu ancak aptalların işi olabilir. Marx ve diğer sosyalistler de bilgiyi asla tek bir merkezde toplamak istememişlerdir, çünkü bundan sağlanacak kazanç anlık olacaktır. Bilgi ışık gibi akışkan, uçucu ve göreceli bir şeydir. Lakin özel mülkiyet, yani daha genel olarak yeryüzü ve uzay, çoğunlukla kütleseldir ve insanlar için ortak bir toplumsal depodur. Görünür, dokunulabilir ve birikimseldir. Bir kişi öldüğünde, zamanında kayda geçirdiği şeyler hariç, bilgisi de onunla beraber ölür. Zaten kayda geçirdikleri de (kitapları, konuşmaları ve makaleleri) özel mülkiyet hâline gelmiştir. Kişi öldüğünde bu mülkü miras olarak kalır. Bu yüzden sosyalistler, komünistler, anarko-komünistler ve daha niceleri özel mülkiyeti merkezde toplamak istemiştir. Esas mesele de budur, hata buradadır. Çünkü Marx ve onun gibileri özel mülkiyeti, yani uzayı (yeri) zamanda (tercihte) tek bir merkezde toplamayı amaçladıklarından öncelikle uzmanlaşmayı tek bir kişide toplamak istemişlerdir. Bu kişi bir kral ya da oligark olabilir, entelektüeller ya da seçkinler olabilir, bir sınıf, meclis ya da devlet olabilir. Ama sonuç değişmez. İşte imkânsız olan şey de budur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Özel mülkiyetin tek elde toplanması vasıtasıyla yapılmak istenen şeyin, yani bu mülkiyetin merkezde toplanmasından sonra oluşacak düzenini kurulması mümkün değildir. Zira bireylerin tercihlerinden hareketle gerçekleşen mübadeleler, ancak en az iki özgür insanın mülklerini değiş-tokuş ettikleri durumda ortaya çıkar. Özel mülkiyet tek bir elde toplandığında – bu ister bu komünist bir parti organı olsun, ister tek bir devletin egemenliğindeki dünya devleti olsun – mesele şudur: İnsanların elilerindeki bilgi yerli yerinde (kafalarında, ellerinde ya da bir prospektüste) olsa da kullanacakları aletler (mülk, para ve sermaye) olmadığından, bilgi sadece akışkan ve uçucu bir hâlde, kaygan bir zeminde kalır. Mülkiyet olmadıktan sonra “saf bilginin” iktisadî bir değeri yoktur. Bilgi ancak depolandığında, yani ışık gibi kütlesel konuma geldiğinde iktisadî bir değere sahip olur. Isıtır, yaşama canlılık verir ve aydınlatır. Böylece mülkiyet olarak karşımıza çıkmış olur. Mülkiyet bilgisi de fiyatta (rakamda) kendisini anlamlandırır. İki kişi arasında yapılan mübadelede bir tarafın metası diğer tarafta ancak bu rakamsal ifade yoluyla bir bilgi doğurur ve mübadele ilişkisini ortaya çıkarır. Zira bolluk ve kıtlık ancak böyle anlaşılabilir. Oysa tek elde toplanan mülkiyet düzeninde (üretim araçlarının tek elde toplandığı düzende) böyle bir sinyal ortaya çıkmayacaktır. Bireylerin marjinal davranışları olmadığından sinyaller de olmayacaktır ve sonuç koca bir boşluk olacaktır.         </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises’in defalarca söylediği şey budur. Aslında özel mülkiyet tek elde toplanabilir, ama amaçlı insan eylemleri açısından böyle bir düzen bize iyimserlik, refah, özgürlük ve gelişim vaat etmez. Mises hiç tereddütsüz sosyalizmde, yani özel mülkiyetin tek elde toplandığı düzende, eşitlik ve gelir dağılımda müthiş bir başarı gösterilebildiğini, fakat aynı zamanda sosyal refahın da müthiş bir şekilde baş aşağıya düştüğünü söylemiştir. Bu da sosyalizmde herkesin eşit bir sefaleti ve köleliği paylaşacağı, kapitalist ekonomideki refahın sağlayamayacağı ve refahın düşüşüyle tek elde toplanan özel mülkiyetin de yavaş yavaş aşınıp tükeneceği anlamına gelir. Kapitalist toplum ise özel mülkiyeti tek elde toplamadığından sürekli olarak kötü günler için ihtiyaç akçeleri toplar, böylece kriz ve doğal afetler zamanında daha hızlı çözümler üretir. Sosyalizm bunu asla yapamaz, çünkü mülkiyeti kendisinde depoladığından başka bir depo bırakmamıştır. Sosyalizmin tek bir deposu ve tek bir çözümü vardır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu bize Küba’nın sert sosyalizmden piyasa ekonomisine geçerken yaptığı şeyi hatırlatıyor: Mülkiyeti yavaş yavaş tek elden kişilere dağıtmasını. Örneğin sosyal refah devleti bilgiyi değil, mülkiyeti, yani parayı ve sermayeyi kişilere dağıtır. Özelleştirme bilgide değil, mülkiyette yapılır. Mülkiyet dağıtılabilir, parçalanabilir, çoğaltılabilir ve takas edilebilir. Ama bilgi geçici, göreceli ve kaygandır. Kimse onu toplamak, saklamak ve takas etmek istemez. Saf bilgi tıpkı havuç suyu gibidir. Yalnız başına saklanamaz, takas edilemez ve endüstriyel olarak korunamaz. Saf bilgi ancak portakal suyu olarak meta hâline gelir. İktisadı ilgilendiren kısım da budur. Marx ve onun gibileri asla bilgiyi tek elde toplamak gibi bir saplantıya düşmemiştir. Bu çok aptalcadır. Gerçi parayı, fiyatları, sermayeyi ve krediyi tek elde toplamak istemişlerdir, ama asla saf bilgiyi değil.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Nedendir bilinmez, Hayek ve İskoç Aydınlaması bilgi konusunun iktisattaki önemini bir hayli abartmış, hatta bilgiyi ilâhi bir yere çıkarmışlardır. Örneğin paranın keşfedilmesinin bireylerden değil (yani özel mülkiyet sahibinden değil), kendiliğinden doğan düzenden kaynaklandığını ifade etmişlerdir. Onlar için bilgi, nereden geldiği ve nereye gideceği belli olmayan bir şeydir. Oysa iktisatçıyı ilgilendiren bilgi, saf bilginin metalaşmış hâlidir. Para da iki kişinin mübadele esnasında mülkiyetlerini denklemsel olarak bölüştürememelerinden dolayı ortaya çıkan, yazıya dökülmüş rakamsal bir hâldir. Bir sütçü ile emlâk sahibinin işlerini kolaylaştıran, maliyetlerini azaltan bir nesnedir. Örneğin 100 ton süt karşılığında verilen bir evin metalaşmış hâlidir. Bugün paranın ilk keşfedicisi bilinmiyor, ama kredi kartının keşfedicisi biliniyor. Kredi kartını kullanmamızın nedeni bellidir. Nitekim kredi kartları cebimizdeki nakit parayı taşımanın ağırlığını ortadan kaldırıyorlar, onları kısa yoldan kredi kullanmak, taksitlendirmek ve bankaya gitmeden ödeme yapmak için kullanıyoruz. O zaman neden İskoç Aydınlanması’nın benimseyen kişilerin hiçbiri kredi kartının kendiliğinden doğan düzende meydana geldiğini söylemiyor? Soruyoruz.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises’e göre para bir kişinin veya kişilerin buluşudur ve bu kişi tarihsel olarak şöyle anlaşılabilir: <span style="color: #0000ff">“Mises, insanların paranın değerini tahmin edebilmek için onu dünkü değerini temel alarak kullanmaları gerektiğini söylemektedir.”</span>[5] Böylece paranın değerini anlamak için sürekli olarak geriye gitmemiz gerekir. Bugünkü paranın değerini dünün değerine göre anlayabiliyorsak, bu sonsuz döngünün bir gün kırılması zorunludur. Bu da paranın ilk keşfedicisine ulaştığımız anda olur. Buraya geldiğimizde, paranın diğer malların takasında hiç değerinin olmadığı bir güne ulaşmış oluruz. Paranın keşfedildiği ilk günde ise, örneğin, altının sadece “parasal amaçlarla” da kullanıldığını keşfederiz. İlk günden önceki günlerde altın sadece bir maldır, ama ilk günden sonra hem para hem mal olarak kullanılmaya başlanmıştır. Açıkçası İskoç Aydınlanması bu gerçeği göz ardı ederek iktisada büyük bir darbe vurmuştur. Bugün paranın bir değeri, yani devletin yasal para dediği şey anlamında hiç bir karşılığı yoktur. İskoç Aydınlanması bu açıdan Alman Tarihçi Ekolü’nün, Fabian Sosyalizminin ve Hegelci felsefenin ağına düşmüştür. İskoç Aydınlanması bu ilk günü, ilk keşfediciyi ve özel mülkiyeti paradan çıkararak Avusturya iktisadının mal-para teorisini çöpe atmıştır. Ellerine sağlık Hayek! Kendi ekolünle çeliştiğin için!</span></p>
<p><span style="color: #000000">Klasik liberaller Aydınlanma’yla olan bağlarının farkındaydılar. Voltaire, Paine, Kant, Smith, Diderot, Helvetius, Descartes ve Düzleyicilerin kendilerinden olduklarını biliyorlardı. Bu filozoflar değişik görüşler taşıyorlardı, ama hem bu görüşleriyle hem de hoşgörüleriyle klasik liberalizme çoğulculuk ve çeşitlilik katmışlardır. Lakin klasik liberalizmin baş düşmanı olan muhafazakârlık, onun Aydınlanma’yla olan bağlarını kesmek için İskoç Aydınlanması’nı öne sürerek yerel bir entelektüel gruba kendisini kaptırmıştır. Bu muhafazakâr filozoflar gelenekçilerdi ve dünyaya kapalıydılar. Aralarında Edmund Burke’ün de olduğu Hume, Ferguson, Burke, Filmer ve Hutcheson gibi filozoflar klasik liberal geleneğin akılcı ve amaçlı eylem düşüncesiyle olan bağları kesmek istemişlerdir. Bu damarı kesme işinde son yüzyılda Hayek kadar ileri giden olmadığı gibi Hayek gibi büyük başarıyı kazanan da olmamıştır. Edmund Burke’ün yarım bıraktığı yerden Hayek bayrağı devralarak foto-finishe ulaşmıştır. Tebrikler!</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">“Yakın zamana kadar, sosyalizm, Aydınlanma&#8217;yı, verili bir gerçek olgu olduğunu kabul ederek &#8216;<em>burjuva ideolojisiyle&#8217;</em> yaftalamasıyla reddetmiş veya ihmal etmiştir. Bu argüman, yeni zuhur etmiş bir kapitalist sistemin ideolojik üst yapısı olarak görür, ki bu üst yapının düşünürleri &#8216;yükselen kapitalist sınıfın&#8217; çıkarlarına hizmet etmiş teoriler ve fikirler üretir.”</span>[6] Kısacası sosyalizm, faşizm ve muhafazakârlık, Aydınlamayı klasik liberal ideolojinin bir olgusu olarak görerek onu yok saymaya çalışmışlardır. Yani Aydınlanma-Karşıtları bellidir. Klasik liberalizm bu açıdan İskoç Aydınlanması’nın yerelci, akıl karşıtı ve toplumsal korkuları üzerinde yükselen yıkıcı, değişmeye karşıt kaba karanlığında çiçek açamaz. Bu aydınlanmanın evrensel, eleştirel ve reddedici aklının güneşinde ısınır ve refaha koşar. Klasik liberalizm kendi aklını kullanma cesaretinde ve gençliğinin verdiği gözü pekliktedir. Özgürlük çiçeğini bu aydınlatıcı havada açar.</span></p>
<p><span style="color: #000000">Konuyu daha iyi anlamak için iki sorarak sonuca ulaşabiliriz: “Eğer İskoç Aydınlanması’nın dediği doğru ise neden aklını kullanmaktan çok geleneğe, tutkulara ve heveslere göre hareket eden karıncalar ve arılar herhangi bir medeniyet kuramadılar?” İkincisi: “İnsandan rasyonel düşünceyi çıkardığımızda, geriye hayvanların ilkel ve barbar duygularından başka bir şey kalmaz. O zaman bugünkü medeniyetimize nasıl ulaşabilirdik?” Mises ile bitirirsek: <span style="color: #0000ff">“Sosyal Bilimleri saf rasyonel olduğundan dolayı hatalı bulmak günümüzde modadır. İktisada yöneltilen en popüler itiraz, gerçeğin ve hayatın irrasyonelliğini ihmal etmesi ve sonsuz çeşitlilikteki olayların yavan rasyonel şemaların ve ruhsuz özlerin içine sıkıştırmaya çalışmasıdır. Hiçbir eleştiri bu kadar saçma olamaz. Diğer bilgi dallarında olduğu gibi, iktisat rasyonel yöntemlerin taşıyabildiği kadar yere kadar gider. (&#8230;) Çünkü bizi ilgilendiren ruhun veya ölümsüz ruhun sorunu ile ilişkili değildir. İlgilenmemiz gereken sorun, belirli amacın elde edilmesini hedefleyen insan eyleminin amaçlı ve anlamlı bir davranış olup olmadığı reddedildiğinde, insan eyleminin kavramanın mümkün olup olmadığıdır. (…) [Çünkü] çeşitli ruh teorilerine yöneltildikçe, bizim sorunumuza [iktisat konusuna] bir faydası yoktur.”</span>[7]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Bunları dedikten sonra şöyle söylememin tam zamanıdır: Klasik bir liberalin gözünde Mises haklıdır, Hayek haksızdır. Bunu korkmadan tekrar edelim: Mises haklıdır, Hayek haksızdır.</span></p>
<p><span style="color: #000000">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</span></p>
<p align="left"><span style="color: #000000">[1] Ludwig von Mises, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=438634&amp;sa=95686622" target="_blank"><span style="color: #0000ff">İnsan Eylemi</span></a></em></span>, s. 828.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[2] Philippe Beneton, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=586739&amp;sa=95686696" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Muhafazakârlık</span></a></em></span>, s. 20.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[3] A.g.e., s. 104.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[4] A.g.e., s. 108.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[5] David Gordon, <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=79190&amp;sa=95686757" target="_blank"><span style="color: #0000ff">İktisadî Mantığa Giriş</span></a></em></span>, ss. 158-159.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[6] Stephen Davies, “Aydınlanma”, <em>Liberal Düşünce</em>, Sayı 37, Çev. Atilla Yayla, s. 9.</span></p>
<p><span style="color: #000000">[7] Mises,<em> İnsan Eylemi</em>, ss. 23- 28.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/11/25/iktisat-kendiliginden-dogan-duzen-ve-aydinlanma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarih Mises&#8217;i Haklı Çıkardı mı? – Atilla Yayla’yı Düzeltmek</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 12:52:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/?p=2844</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki yazısında “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><a href="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2851" src="http://ec2-46-137-161-244.eu-west-1.compute.amazonaws.com/wordpress/wp-content/uploads/2011/11/at1.jpg" alt="" width="386" height="226" /></a></span></p>
<p><span style="color: #000000">Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1200689&amp;title=yorum-atilla-yayla-akil-ve-sosyal-duzen&amp;haberSayfa=0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">yazısında</span></a></em></span> “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene bakmanın kurucu rasyonalist olmayan, daha çeşitlilikçi, insani, keşifçi bir yolu da varmış ve bu da Aydınlanma&#8217;nın İskoç koluyla bağlantılıymış. Yayla bu aydınlamayı rasyonalizme karşı çıkmak için kullanmış. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Bu hususta Yayla özellikle bireylerin toplumda kullandıkları bilgi meselesinden bahsetmiş ve bu meselenin sosyalist ve faşist düzenlerin neden tam olarak işleyemeyeceğini açıkladığını ileri sürmüş. Dediğine göre, mükemmel bir sistemin kurulabilmesi için toplumda kullanılan tüm bilginin tek bir elde toplanması gerekiyormuş. Oysa bu mümkün değilmiş, çünkü bu bilgi hem parçalı hem de dağınıkmış. O yüzden insanlar bu bilginin tamamına sahip olamazlarmış ve sınırlı bilgiyle yaşamak zorundalarmış. Atilla Yayla’nın anlattığı bu meseleler esas itibariyle Avusturya İktisat Okulu’nun kapsamına giriyor. Bu okulun sosyalizm eleştirisiyle bir ara ilgilendiğim için Yayla’nın yazdıklarına biraz bu açıdan baktım. Maalesef Yayla’nın bilgi meselesi ile İskoç Aydınlanmasını bir arada ele alması olmamış. Kurucu rasyonalizme karşı çıkarken Mises&#8217;ten bahsetmesi de olmamış. Hele Hayek&#8217;in ismini anmadan geçmesi hiç olmamış. </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2844"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla “Marksist formatındaki sosyalizmin” her bakımdan mükemmel bir toplumsal düzen kurulabileceğini iddia ettiğini de yazmış. Maalesef bu doğru değil. Nitekim Yayla hangi sosyalistlerin böyle bir şey iddia ettiklerini yazmamış. Hatta bir ara rasyonalizm eleştirisini bir hayli abartarak </span><span style="color: #0000ff">“Hiçbir rasyonalist teori, beşeri düzenin en önemli parçalarının ve unsurlarının kendiliğinden doğduğu ve her zaman öyle kalacağı gerçeğini değiştiremez,” </span><span style="color: #000000">dahi demiş. Tabii böyle bir şey yok. Liberal düşünürlerin hepsi beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığını kabul etmezler. Örnek mi? Ludwig von Mises ve Adam Smith. Mises&#8217;e göre toplumsal düzen düşünce ve irade ile kurulur. Smith de piyasaların insanlardaki takas ve mübadele yapma eğilimden hareketle ortaya çıktığını ileri sürer. Dahası, Yayla’nın beşeri düzenlerin kendiliğinden ortaya çıktığı ve hep öyle kalacakları iddiası da havada kalmış – özellikle de liberallerin hepsi böyle düşünmüyor iken ve bu konuda ampirik kanıt yok iken. Yayla’nın yazısındaki kusurlu yerlere aşağıda bir bakalım: </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">I</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“İskoç Aydınlanması teorisine kurucu rasyonalist teoriyi apaçık bir olgu temelinde reddetmekle başlıyor. Buna insan bilgisinin parçalılığı, dağınıklığı ve tek elde toplanamazlığı olgusu diyebiliriz.” </span><span style="color: #000000">Ardından Yayla uzun uzun toplumda kullanılan bütün bilginin tek bir kişinin ya da otoritenin elinde toplanamayacağından bahsetmiş. Güya bu, “İskoç Aydınlanması düşünce geleneğinin yaklaşımı” imiş. Fakat böyle bir şey yok. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İskoç Aydınlaması filozoflarına göre toplumsal incelemenin odağında insan eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları yer alıyordu, fakat bu filozoflar hiçbir zaman Yayla’nın bahsettiği bilgi meselesiyle ilgilenmemişlerdir. Zira bu filozofların yaşadığı 1700’lü yılların Britanya’sında ekonomi insanların böyle meseleler üzerine kafa yormalarını gerektirecek gelişmişlik seviyesine ulaşmış değildi. Hâliyle ekonomide bilginin nasıl kullanıldığı gibi bir mesele o dönemki düşünürlerin aklına gelmezdi. Bu filozofların inceleme konuları toplumsal düzen üzerine yoğunlaşıyordu. İnsan bilgisinin parçalı oluşundan ve bu nedenle tek bir elde toplanamayacağından ilk bahseden kişi Friedrich von Hayek’tir. Kendisi bu konularla uğraşmaya 1930’lu yıllarda başlamış ve hayatının geri kalanında da bunlar üzerine yazıp çizmiştir. Nitekim Hayek bilginin toplumda parçalı bir şekilde kullanımı hakkında yazdıklarını kendisinin toplumsal bilimlere yaptığı bir katkı olarak görür. </span></p>
<p><span style="color: #000000">İlâveten, Yayla’nın kullandığı “kurucu rasyonalizm” ve “kurucu rasyonalist teori” ifadeleri de özü itibariyle Hayek’e aittir. Ama benim bildiğim kadarıyla Hayek “kurucu rasyonalist teori” ifadesini hiçbir zaman yazılarında kullanmamıştır. Onun kullandığı ifade “yapı-kurucu rasyonalizm”dir (constructivist rationalism). Hayek bu ifadeyi Fransız Aydınlanması filozoflarının ve Kıta Avrupası düşünürlerinin görüşleri için kullanır ve insan aklının önemine yaptıkları vurgudan dolayı bu kişileri “yapı-kurucu rasyonalistler” olarak adlandırır. Hayek 1970’lerden itibaren de bu aydınlanma geleneği için kendisinin icat ettiği “yapı-kuruculuk” (constructivism) kelimesini benimser. Ansiklopedicilerin, Rousseau’nun ve Fizyokratların dahil olduğu bu geleneğin görüşüne göre, insanlar toplumsal kurumları ve medeniyetlerini kendileri yarattıklarına göre, bunları kendi arzu ve isteklerine göre değiştirip biçimlendirebilirler. Tabii Hayek bu görüşe çok kızar, çünkü ona göre bu işin sonu sosyalizme varır. Hayek&#8217;in insan aklına bu kadar vurgu yapmayan ve daha ılımlı olan İskoç Aydınlanması’na yanaşmasının nedeni budur. Gerçi Hayek İskoç filozofların görüşlerinden etkilenmiş ve kendisini bu gelenek içinde görmüştür, ama bu filozoflardan etkilenişi bilgi meselesinde değil, insanların eylemlerinin amaçlanmamış sonuçları konusunda olmuştur. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla Yayla’nın yazısında İskoç Aydınlaması’na bilgiyle ilgili olarak atfettiği görüşlerin hiçbiri bu aydınlanma geleneğine ait değil – bunların tamamı Hayek&#8217;e ait. Ama gayet ilginç bir şekilde, Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsederken aslında Hayek&#8217;in görüşlerini anlatmasına rağmen onun ismini hiçbir yerde anmıyor. Oysa Hayek&#8217;in bilgi meselesinden bahsettiği iki makalesinin çevirileri (<em>“Bilginin Toplumda Kullanımı”</em> ve benim çevirdiğim <em>“İktisat ve Bilgi”</em>) Liberal Düşünce Topluluğu’nun çıkardığı ve bir dönem Yayla’nın da editörlüğünü yaptığı “Liberal Düşünce” dergisinde yayınlanmıştı. Yayla bunları unutmuş herhalde. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">II                                                                                               </span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Yayla bilgi meselesinden bahsettikten sonra bu meselenin iyi bir anlatımının Ludwig von Mises&#8217;in 1920’de yayınladığı bir makalesiyle başlattığı bir tartışmada karşımıza çıktığını söylemiş. Yayla’nın ismini vermediği bu makaleyi zamanında (İngilizcesinden) Türkçeye çevirmiştim. Bu çeviri de yine Yayla’nın editörlüğünü yaptığı ve artık “piyasadan kalkmış olan” Piyasa dergisinde <em>“Sosyalist Devlette İktisadî Hesaplama”</em> başlığıyla yayınlanmıştı. Görünen o ki Yayla yazısında bahsettiği bu makalenin çevirisini kendi çıkardıkları dergide yayınladıklarını da unutmuş. Yayla’nın bahsettiği tartışma literatürde “Sosyalist Hesaplama Tartışması” ya da “İktisadî Hesaplama Tartışması” olarak biliniyor. Gerçi bu tartışmada bilgi meselesine değiniliyor, ama buna değinen Mises değil. Zaten Mises&#8217;in bu makalesinde dediklerinin Yayla’nın bilgi meselesiyle yazdıklarıyla da ilgisi yok. Bunlara bir bakalım:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(1)</strong> Mises iktisadî hesaplama meselesini ele aldığı makalesinin hiçbir yerinde bilginin ekonomideki kullanımından bahsetmez. Nitekim Mises bilgi meselesini hiçbir zaman sosyalistlere bir eleştiri olarak yöneltmemiştir. Yukarıda da dediğim gibi, bilginin parçalı ve dağınık olduğunu öne sürerek sosyalistlere karşı çıkan kişi aslında Mises&#8217;in öğrencisi Hayek’tir. Oysa Yayla yazısında bilgi meselesinden bahsetmesine rağmen Hayek&#8217;in ismini hiçbir yerde anmıyor. İşin daha da vahim tarafı, Mises sosyalist planlamacıların gerekli olan tüm bilgiyi ellerinde toplayabileceklerini kabul eder. Yani Yayla’nın (ve tabii Hayek&#8217;in) dediklerinin tam tersini ileri sürer. <a href="http://mises.org/Books/humanaction.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Human Action</em></span></a> kitabında sosyalist ekonomiyi eleştirirken Mises şöyle der:</span></p>
<p><span style="color: #000000">[Sosyalist] </span><span style="color: #0000ff">Yöneticinin kendi yaşadığı döneme ait bütün teknolojik bilgiyi kullandığını varsayalım. Bundan başka, bu kişi mevcut tüm maddi üretim araçlarının tam bir envanterine ve istihdam edilebilir işgücünü gösteren bir listeye de sahip olsun. Bu açılardan, bürolarında topladığı bilirkişi ve uzmanlar yığını ona eksiksiz bilgi sağlayacak ve soracağı tüm sorulara doğru cevap verecektir. [</span><span style="color: #000000">s. 696-7] </span></p>
<p><span style="color: #000000"><strong>(2)</strong> Yayla yazısında merkezi otoritenin ekonomideki bilgiyi kendi elinde toplamaya kalkıştığında bilginin bilgi olmaktan çıktığını ve geçmişe ait bir şeye dönüştüğünü yazmış. Bunlar kafa karıştırıcı ifadeler. Hayek meseleyi bu şekilde ortaya koymaz. Hem bilginin bilgi olmaktan çıkması ne demek? Hayek&#8217;in dediği şey, sadece, merkezi otorite ekonomide kullanılan tüm bilgiyi bir şekilde elinde toplasa bile, bu bilginin hiçbir zaman söz konusu anın ya da içinde bulunulan koşulların bilgisini yansıtmayacağıdır. İktisadî hayat çok hızlı aktığı ve insanların kararları sürekli değiştiği için, bu koşullara ait bilgi de sürekli olarak değişecektir. Bu kadar hızlı bir değişim esnasında merkezi otoritenin o anın bilgisini elinde bulundurması da hâliyle mümkün değildir. Dolayısıyla bilgi merkezde topladığı için “maziye ait bir şeye dönüşür” diye bir şey söz konusu değildir. </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">(3)</span></strong><span style="color: #000000"> Yayla şöyle yazmış: </span><span style="color: #0000ff">“Mises, üretim araçlarında özel mülkiyet olmaksızın, ister küçük bir otokrat grup isterse demokratik şekilde organize olmuş bir heyet olsunlar, sosyalist plancıların kaynakları ne derecede etkin kullandıklarını belirlemenin bir yolunu bulamayacaklarını ileri sürdü.”</span><span style="color: #000000"> Bu yazılanlar tamamıyla yanlış olmasa bile maalesef yanıltıcı. Zira </span><span style="color: #000000">Mises esasta planlamacıların kaynakları etkin dağıtmanın bir yolunu bulamayacaklarını değil, bu planlamacıların iktisadî hesaplama yapamayacaklarını ileri sürer. Zaten bu konuda yazdığı makalenin isminde de “iktisadî hesaplama” ifadesi geçiyor. Kaynakların etkin dağılımının gerçekleşmemesi ise bu hesaplamayı yapamamanın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000">İktisadî hesaplama derken kastedilen şey, üreticilerin kullanmak istedikleri kaynakların fiyatlarını karşılaştırarak üretim maliyetlerini hesaplamalarıdır. Fiyatlar olmadan üretimde kullanmak istediğiniz malların size kaça mal olacağını bilemezsiniz, bu nedenle de ucuza mı yoksa pahalıya mı üretim yaptığınızı hesaplayamazsınız. Fiyatların olması için de özel mülkiyetin olması gerekir. Zira insanlar ürettikleri malların mülkiyetine sahip olmadıktan sonra bunları piyasada satamazlar. Satış olmayınca hâliyle mübadele de olmaz. Mübadele olmayınca da fiyatlar ortaya çıkmaz. Zaten Hayek&#8217;in aksine Mises fiyat mekanizmasının amacının bilginin toplumda kullanılmasını sağlamak değil, insanların iktisadî faaliyetlerini yürütebilmek için gerekli olan hesaplamaları yapmalarını mümkün kılmak olduğunu kabul eder.  </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000">III</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Peki, Atilla Yayla’nın iddia ettiği üzere tarih Mises&#8217;i haklı çıkardı mı? Elbette hayır. Mises sosyalistleri eleştirirken sosyalizmde para kullanımının ve fiyat mekanizmasının ortadan kalkacağını varsayıyordu. Nitekim Mises&#8217;in sosyalist ekonomiye yönelik tüm eleştirisi bu noktadan hareket eder. Oysa sosyalist Rusya’da bunların ikisi de olmamıştır. Ruslar ruble kullanmıyorlar mıydı? Gerçekte ise Mises&#8217;in toplum ve piyasa ekonomisi hakkındaki görüşleri Atilla Yayla’nın yazısında bahsettiği şeylere tamamıyla aykırıdır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Hayek&#8217;in ve İskoç geleneğini takip eden diğer liberallerin aksine, Mises toplumu ve piyasa ekonomisini hiçbir zaman kendiliğinde doğmuş yapılar olarak görmez. Eserlerinde – en azından benim bildiğim kadarıyla – “kendiliğinden-düzen” ifadesini hiçbir zaman kullanmaz. Mises&#8217;e göre </span><span style="color: #0000ff">“Toplum birlikte planlanmış eylemlerden, işbirliğinden oluşur. Toplum bilinçli ve amaçlı davranışların bir sonucudur,”</span><span style="color: #000000"> (<em>Human Action</em>, s. 143). <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/socialism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Socialism</span></a></em></span> kitabında şöyle yazar: </span><span style="color: #0000ff">“Toplum düşüncenin ve iradenin bir ürünüdür. Düşüncenin ve iradenin dışında var olamaz. Toplumun varlığı dışsal dünyada değil, insanın içinde yatar. Toplum içeriden dışarıya doğru yansıtılır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 291). Yine aynı kitaptan: </span><span style="color: #0000ff">“Toplumsal evrim – işbölümünün evrimi anlamında – irade içeren bir fenomendir: tamamıyla insan iradesine bağlıdır,”</span> <span style="color: #000000">(s. 306). Eğer toplum insan iradesinin bir ürünüyse, toplumsal kurumlar, gelenekler ve davranış kuralları da bu iradenin bir ürünü olacaktır. Böyle düşünen Mises&#8217;in piyasa ekonomisini bilinçli insan eylemlerinin bir ürünü olarak görmesi gayet doğaldır. Nitekim <em>Human Action</em> kitabında şöyle yazar:</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Piyasa ekonomisi insan yapımı olan ve işbölümünün olduğu koşullarda yer alan bir eylemde bulunma biçimidir. Fakat bu durum piyasa ekonomisinin tesadüfen meydana gelmiş ya da yapay bir şey olduğu ve başka bir eylem biçimiyle değiştirilebileceği anlamına gelmez. Piyasa ekonomisi uzun bir evrimsel sürecin ürünüdür. Kişinin, eylemlerini, içinde bulunduğu çevrenin kendi başına değiştiremeyeceği verili koşullarına mümkün olan en iyi yoldan uyarlamak amacıyla yürüttüğü çabalarının bir sonucudur. Piyasa ekonomisi bir stratejidir. Bu stratejinin uygulanmasıyla insanlar, bir bakıma, vahşilikten medeniyete muzafferane bir şekilde ilerlemişlerdir.</span> <span style="color: #000000">[s. 265]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Yukarıdaki alıntıda Mises&#8217;in piyasa ekonomisinin insan yapımı olduğunu ve bu ekonomiyi bir medeniyet stratejisi olarak kabul ettiği açıktır. Böyle bakıldığında, Mises&#8217;in bu görüşleriyle Yayla’nın kurucu rasyonalizm dediği geleneğin içinde yer aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçekten Hayek de hocası Mises&#8217;i rasyonalist olmakla suçlamıştır. Dolayısıyla eğer tarih Mises&#8217;i haklı çıkardıysa, aslında kurucu rasyonalizmi benimseyen kişileri haklı çıkarmış olacaktır. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Toparlarsak, bilginin tek elde toplanamayacağını bir neden olarak öne sürerek toplumsal düzenlemeler yapmak isteyen kurucu rasyonalizmi eleştiren ve bu esnada hesaplama tartışmasından bahseden Atilla Yayla, Mises ve Hayek&#8217;in bu tartışmada hangi kabullerden hareketle sosyalizme ve merkezi planlamaya itiraz ettiklerine dikkat etmiyor. Bu nedenle de kurucu rasyonalizm eleştirisi için olmadık bir kişi olan Mises&#8217;in ismini yazısında kullanarak ve onun haklı çıktığını söyleyerek kendisiyle çelişmiş oluyor. Zira sosyalizme itiraz ederken Mises fiyat mekanizması olmadan iktisadî hesaplama yapılamayacağını, Hayek de toplumda bireylerin kullandığı bilginin tek elde toplanamayacağını öne sürer. Kabaca söylersek Hayek “bilgici”, Mises de “fiyatçı”dır. Üstelik sosyalist ekonomiye karşı çıkarken Mises ve Hayek birbirlerinin dediklerinin tam tersini kabul ederler. Mises bilginin merkezi otoritenin elinde toplanabileceğini, ama bu otoritenin fiyatları hesaplanamayacağını ileri sürer. Hayek ise fiyatların bir şekilde de olsa hesaplanabileceğini, ama bilginin toplanamayacağını ileri sürer. Eğer Mises&#8217;in dediklerini kabul edecekseniz bilginin tek elde toplanabileceğini de kabul etmek zorundasınız. Ama bu durumda da bilginin tek elde toplanamayacağını ileri sürerek sosyalizme ve faşizme karşı çıkamazsınız. </span></p>
<p style="text-align: center"><strong><span style="color: #000000">* * *</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000">Maalesef Atilla Yayla piyasa ekonomisini savunurken bazı talihsiz tutarsızlıklar yapıyor. Görünen o ki bu konular hakkındaki bilgiyi tek elde toplayamadığı için Yayla’nın bilgisi sınırlı kalmış. Yazısında uzun uzun bilgi meselesinden bahsedip bunu bir şekilde İskoç filozoflara bağlaması ve bu meseleyi toplumsal bilimlerde ilk defa ortaya koyan kişi olan Hayek&#8217;in adını anmaması böyle bir şey. Gerçi Yayla iktisatçı değil, siyaset bilimci. O yüzden Avusturya İktisat Okulu’nun alanına giren bu tür şeyleri bilmesini ondan bekleyemeyiz. Ama Mises&#8217;in takipçisi Avusturya iktisatçısı Murray Rothbard <span style="color: #0000ff"><em><a href="http://mises.org/books/egalitarianism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Egalitarianism As a Revolt Against Nature and Other Essays</span></a></em></span> adlı kitabında bu konuda şöyle uyarıda bulunuyor: </span></p>
<p><span style="color: #0000ff">İktisat bilmemek suç değildir. Ne de olsa iktisat, uzmanlaşmanın olduğu ve çoğu kişinin “kasvetli bilim” olarak gördüğü bir disiplindir. Fakat bu bilgisiz hâlde iken, iktisadî meseleler hakkında yüksek sesli ve gürültülü fikirlere sahip olmak tamamıyla sorumsuzluktur.</span><span style="color: #000000"> [s. 202]</span></p>
<p><span style="color: #000000">Dolayısıyla 13 yaşındaki kızlara tecavüz eden kişilerin mahkemelerce serbest bırakıldığı, üniversite hocalarının terör zanlısı olarak tutuklandığı, parasız eğitim isteyen öğrencilerin aylarca hapis yattığı, kadınlara yönelik şiddetin ayyuka çıktığı, halktan toplanan deprem vergilerini iktidarın başka yerlere harcadığı, gazetecilerin ve hatta milletvekillerinin hapse atıldığı bir ülkede, Atilla Yayla’nın Gülen cemaatinin Abant toplantılarına katılmaktan, AKP’nin siyaset akademisinde hocalık yapmaktan ve televizyonda cumhurbaşkanını ve piyasa ekonomisini övmekten biraz vakit ayırarak artık bireysel hak ve özgürlükleri de savunması gerekiyor. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/11/17/tarih-misesi-hakli-cikardi-mi-%e2%80%93-atilla-yayla%e2%80%99yi-duzeltmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mises, Faşizm ve Özgürlükler</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2011 06:36:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Hazır son yazıda Mont Pelerin Topluluğu’ndan bahsetmişken, topluluğun üyelerinden olan Mises’le ilgili kısa bir yazı da girelim. Mises hem Türkiye’deki hem de dışarıdaki küçük bir kesim tarafından büyük bir liberal olarak biliniyor. Ama bakın kendisi Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra, 1927’de yayınlanan Liberalism – In the Classical Tradition adlı kitabında faşizmi nasıl övüyor: Diktatörlükler kurmayı hedefleyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><img class="aligncenter" src="http://2.bp.blogspot.com/_I8Je6FUeyaY/TJvryge9_1I/AAAAAAAAADU/SvoOtB7SOvY/s320/Mises+4.jpg" alt="" width="237" height="256" /></span></p>
<p><span style="color: #000000">Hazır son yazıda Mont Pelerin Topluluğu’ndan bahsetmişken, topluluğun üyelerinden olan Mises’le ilgili kısa bir yazı da girelim. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises hem Türkiye’deki hem de dışarıdaki küçük bir kesim tarafından büyük bir liberal olarak biliniyor. Ama bakın kendisi Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra, 1927’de yayınlanan <a href="http://mises.org/books/liberalism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Liberalism – In the Classical Tradition</em></span></a> adlı kitabında faşizmi nasıl övüyor: </span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Diktatörlükler kurmayı hedefleyen faşizm ve benzeri hareketlerin en iyi niyetlerle dolu olduğu ve bu hareketlerin müdahalelerinin şu an için Avrupa medeniyetini koruduğu inkâr edilemez. Faşizmin bu sayede kendine kazandırdığı değer tarihte sonsuza dek yaşamaya devam edecek. Fakat şu an için Avrupa&#8217;ya selamet getirmiş olsa bile, faşizmin politikası sürekli başarı vadeden türden bir politika değildir. Faşizm acil durumlarda kullanılan geçici bir çözümdü. Onu bundan daha fazlası olarak görmek vahim bir hata olur.</span> (s. 51)</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span id="more-2759"></span></span></p>
<p><span style="color: #000000">Demek diktatörlükler kurmak isteyen hareketler en iyi niyetlerle dolu imiş. Mises&#8217;in öğrencisi Hayek de diktatörleri övmüyor muydu? </span></p>
<p><span style="color: #000000">Aslında Mises&#8217;in tüm kariyeri boyunca devlete kızdığına bakıp da onun devlete fazlasıyla düşman biri olduğunu düşünmek doğru sayılmaz. Zira Mises devlete sürekli olarak kızmışsa da zamanında devlette çalışmıştı. 1909’dan 1934’e kadar Viyana Ticaret Odası’nın sekreterliğini yapmış, bu sayede Engelbert Dollfuss’un ve Avusturya tahtının veliahtı Otto von Habsburg’un yakın ekonomik danışmanlarından biri olmuştu. 1932’de Avusturya şansölyesi olan Dollfuss 1933’te meclisi kapatarak o dönem İtalya’daki Mussolini yönetimini örnek alan bir tek parti diktatörlüğü kurmuştu. Dollfuss’la başlayan ve 1938’e kadar süren bu döneme <em>Avusturya Faşizmi</em> (Austrofaschismus) adı veriliyor. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Nitekim Mises aynı kitapta şöyle yazıyor:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">Bir liberal için devlet mutlak bir zorunluluktur, zira en önemli görevler onun sorumluluğundadır: Sadece özel mülkiyetin değil, aynı zamanda barışın da korunması onun görevidir; çünkü barış olmadığında özel mülkiyetin tüm faydalarından yararlanmak mümkün değildir.</span> (s. 39)</span></p>
<p><span style="color: #000000">Buraya dikkat edin: Mises&#8217;e göre devlet özgürlükleri değil, sadece özel mülkiyeti koruyor. Şimdi bir liberal çıkıp özgürlüklerin özel mülkiyetten kaynaklandığını söyleyebilir, ama Mises gibi klasik liberaller doğal özgürlükler kavramını kabul ederler. Doğal özgürlükler de özel mülkiyetten kaynaklanmaz. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises liberalizmin özünü de açıklıyor:</span></p>
<p><span style="color: #000000"><span style="color: #0000ff">(…) liberalizmin programı tek bir kelimeyle özetlenecek olursa şöyle okunabilir: <em>mülkiyet</em>; yani üretim araçlarının özel mülkiyeti (…) Liberalizmin tüm diğer talepleri de bu temel talepten doğar.</span> (s. 19). </span></p>
<p><span style="color: #000000">Buna göre liberalizm özgürlükleri değil, özel mülkiyeti savunuyor. Dolayısıyla özgürlükler ancak özel mülkiyetle bağlantılı oldukları müddetçe değerlidirler. Özel mülkiyeti korumayan özgürlüklerin hiçbir anlamı yoktur. Gerçekten de Mises ve Hayek kadın hakları, çocuk hakları veya cinsel azınlık hakları gibi şeyleri – en azından benim bildiğim kadarıyla – hiç savunmamışlardır. Zira bunlar özel mülkiyetle ilişkili haklara değil, insan haklarına girerler. Oysa Mises&#8217;in tanımına göre liberalizm kendi başına insan haklarını savunmaz. (Daha önceden Mises&#8217;in kadınlar hakkında ne düşündüğünü <a href="http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>burada</em></span></a> yazmıştım.) </span></p>
<p><span style="color: #000000">Mises&#8217;in ve Hayek&#8217;in buradaki mantığı belli: Devlet özel mülkiyeti korur. Diğer özgürlükler de ancak özel mülkiyet bağlamında tanımlanırlar. Devlet bu koruma görevini yerine getiremediğinde faşizm ya da diktatörlükler gibi yönetimler kurarak özel mülkiyeti güvence altına almak gerekir. </span></p>
<p><span style="color: #000000">Liberal adı altında öne çıkarılan kişilerin aslında neyi savunduklarını iyi öğrenmek gerekiyor. Bu kişiler zaman zaman yazdıklarının arasına bir-iki cümleyle tam olarak ne demek istediklerini ve neyi savunduklarını açıklayan cümleler serpiştiriyorlar. Bunları bulduğunuzda fikirlerinin özünü de öğrenmiş oluyorsunuz. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/09/15/mises-fasizm-ve-ozgurlukler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayek ya da Marx Ne Fark Eder, Söyle!</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Aug 2011 21:24:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Kiremit</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[“[Marx'ın bahsettiği] Bu teknoloji nereden gelir? Teknolojiler nasıl değişim geçirir ya da gelişir? Bu teknolojileri kim uygulamaya koyar? Marksist sistemi meydana getiren yanlışlar silsilesinin ana noktalarından birini, Marx&#8217;ın bu soruya asla bir yanıt bulmaya çalışmamış olması oluşturur. Aslında Marx buna yanıt bulamazdı. Zira teknolojik koşulları ya da teknolojik değişmeyi insanların, yani bireylerin eylemlerine bağlaması durumunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://4.bp.blogspot.com/-rcQyfR0hT8I/TVo7qe0-yvI/AAAAAAAAABQ/wpOzOAbr2JI/s1600/HayekMarx.JPG" alt="" width="350" height="253" /></p>
<p style="text-align: right"><em>“[Marx'ın bahsettiği] Bu teknoloji nereden gelir? Teknolojiler nasıl değişim geçirir ya da gelişir? Bu teknolojileri kim uygulamaya koyar? Marksist sistemi meydana getiren yanlışlar silsilesinin ana noktalarından birini, Marx&#8217;ın bu soruya asla bir yanıt bulmaya çalışmamış olması oluşturur. Aslında Marx buna yanıt bulamazdı. Zira teknolojik koşulları ya da teknolojik değişmeyi insanların, yani bireylerin eylemlerine bağlaması durumunda tüm sistemi darmadağın olacaktı. Çünkü söz konusu durumda maddi üretken güçlerin insan bilincini ve o aşamadaki bireysel bilinci belirlemesinden ziyade, bunun tam tersi geçerli olacaktı.”</em></p>
<p style="text-align: right">Murray Newton Rothbard</p>
<p style="text-align: right">(<a href="http://mises.org/books/histofthought2.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">An Austrian Perspective on the History of Economic Thought</span></a>, Cilt 2, s. 373)</p>
<p>Yeni Türkü’nün bir şarkısında dediği gibi: “Ölüm ya da ayrılık fark eder mi söyle sensiz…” Bir âşık için sevdiğinden ayrılması ve onu bir daha görememesi ölüm gibidir. Arada hiçbir fark yoktur. Kavramlar farklı bile olsa duygular kişide aynı yoksunluğu birebir karşılayabilir. Âşık için fark yoktur: Ölüm ya da ayrılık. Mesele, sevgilisinin yokluğudur. Başka ne olabilir ki!</p>
<p>Bir âşık ölüm ve ayrılığı sevgilisi için nasıl aynı tutuyorsa, ben de Hayek&#8217;in ve Marx’ın bireyin mantığı ve bilinci konusundaki yaklaşımlarını aynı tutuyorum. Benim açımdan aralarında hiçbir fark yok. Hayek ve Marx benim için iki ayrı insan, fakat aynı kümenin elemanları.</p>
<p><span id="more-2647"></span>Hayek ya da Marx (ne fark eder, söyle!) insan bilincini ve mantığını tarihî ve iktisadî olaylardan soyutlamakla birlikte, tarih ve iktisat içerisinde insanın varlığını inkâr etmemişlerdir. Fakat ikisinin de insanın bilincini ve biricik mantığını bütün bu süreçlerde unutması, bunları tarihî ve iktisadî olaylar gerçekleşirken orada bulunan ama sürekli emir alarak iş yapan robotlar gibi görmesi ne kadar kötüdür.</p>
<p>Marx bir defasında anarşist Proudhon’a çatarken ağzından kaçırdığı bakla gibi düşünüyordu: “Herkes gibi, hava güzelken birçok insanın yürüyüşe çıktığı görülür. Bay Proudhon kendi insanlarını, onlara havanın güzel olduğunu göstermek için yürüyüşe çıkarır,” (Marx ve Anarşistler, Paul Thomas, s.250). Proudhon’un aksine, Marx insanları üretim ilişkilerinin yönlendirdiğini düşünüyordu. Yani insanlar ancak hava güzel olduğunda dışarı çıkarlar. Ama ya hava kötüyse ve insanlar yine de dışarıdaysalar? Ya da hava güzel ama çok sıcaksa veya hava güzel ama sokakta kimse yoksa? Marx&#8217;ın buna verecek cevabı yoktur, onun yerine derin bir sessizlik vardır.</p>
<p>Hayek ise “kendiliğinden doğan düzen” ifadesiyle hareket eder. Yani insanlar havanın güzel olmasından ziyade, diğer insanların ne yaptıklarını takip ettikleri için dışarı çıkarlar. Hayek buna “kural izlemek“ der. Biri sokağa çıkar ve diğerleri de peşinden dökülür. İlk çıkan bir plan ve mantık çerçevesinde değil, sadece şans eseri sokağa çıkmıştır. Örneğin, Hayek dilin veya paranın gelişiminde bir insan planı, keşfi, mantığı ve bilincini görmez. Aynı şekilde Marx da görmez. Marksist <a href="http://www.belgeler.com/blg/1vn0/mick-brooks-tarihsel-materyalizm" target="_blank"><span style="color: #0000ff">Mick Brooks</span></a> <a href="http://www.belgeler.com/blg/1vn0/mick-brooks-tarihsel-materyalizm" target="_blank"><span style="color: #0000ff"> </span></a>dilin Marksist gelişimini şöyle açıklar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Dil, ortaklaşa emeklerinin bir sonucu olarak, insanlar arasında böyle gelişmiştir. Daha yüksek insansı maymunlar arasında rasyonel düşünmenin tohumları ve bazı hayvanların sınırlı alet kullanımı başlangıç aşamasında kalırken, meyvelerini sadece insanoğlunda vermiştir.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Emeğin insanı diğer hayvanlardan ayırdığını ve insanın emek sayesinde doğayı ve böyle yaparak da kendini tedricen değiştirdiğini gördük. Demek ki, insanlık tarihinin tüm acıları ve güçlükleri içinden geçen gerçek bir ilerleme ölçütü söz konusudur; insanların doğaya hükmetme ve doğayı kendi ihtiyaçlarına boyun eğdirme kabiliyetindeki artış; başka bir deyişle artan <em>emek verimliliği.</em></span></p>
<p><em> </em></p>
<p>Hayek’in kendiliğinden doğan düzeni ile Marx’ın tarihsel materyalizmi arasında belki pek çok fark bulunabilir. Lakin bilinçli insan eylemlerini inceleyen bilim dalı olarak tanımlanan pareksoloji açısından bakıldığında aralarında hiçbir fark yoktur. Mises büyük kitabı <em>İnsan Eylemi</em>’nde şöyle yazar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Muhakeme, zekâ ve mantık tarihsel olaylardır. Teknoloji tarihi olduğu gibi mantık tarihi de vardır. İnsan, sadece, hayatını kaçınılmaz bir şekilde belirleyen uyarılara tam olarak teslim olmuş bir hayvan değildir; aynı zamanda eylemde de bulunan bir varlıktır. Eylem kategorisi ise, mantıksal olarak, herhangi bir somut eylemden önce gelmektedir. </span>[s. 36-37]</p>
<p>Eğer Mises’in dediği doğru ise insan eylemi hatasız değildir. İnsan doğruyu ve gerçeği aramaya çıkar. Amaçlarına ulaşmak için araç kullanan ve böylece bu amaçların ve araçların doğruluğu veya yanlışlığını sürekli sınayan insan, sürekli yeni amaçlar peşinde olacak ve yeni araçlar kullanacaktır. Peşinden koştuğu hedefler hiç bitmeyecektir. Aç olduğunda karnını doyuracak, sonra tekrar acıkacak, susayacak, bunları karşıladıktan birkaç saat sonra yine acıkacak ve susayacak…</p>
<p>Amaçların bitmesi hayatın da bitmesi anlamına gelir. Eylemde bulunmak aslında hoşnutsuzluğun, eksik bilginin, insanın her şeye gücünün yetmeyeceğinin ve insanın bedensel ve çevresel sınırlılığın bir manifestosudur. Lakin insan eylemde bulunmadan yapamaz. Bu eylemde mutlaka bir plan, amaç, umut, mutluluk, doygunluk ve bolluk bulunmak zorundadır. Yoksa insanlar erişebilecekleri mükemmel bir sonuç olabileceği kabul etselerdi, ona ulaşmak için nefes almadan koşar ve sonunda ne yapacaklarını şaşırırlardı.</p>
<p>Hüsran, ayrılık, açlık, hastalık, özlem ve ölüm insanın sadece daha doğruyu ve güzeli bulmak için kendi sınırını ve mutluluğunu anlama beyanıdır. Akla ve mantığa da uygundur bu. Akıl ve mantık insan eyleminin ulaşabileceği mükemmel durumu değil, tersine, ulaşabileceği engeli belirler. Akıl ve mantık dışında bir insan eylemi aramak, ya delice bir hareket, ya mistik bir sezgicilik ya da yaşayan insanın ölüm fermanıdır. İşte Hayek&#8217;in ve Marx’ın yaptığı tam da budur.</p>
<p>Marx sosyalizmin “doğanın değiştirilemez kanunu” sonucunda geleceğini söylüyor, bunu da tarihin ilâhi var oluşuna dayandırıyordu. Sıkıysa geleceği sorgula! Fakat biz geçmişi sorgulayabiliriz. Ama Marx buna da hayır der. Çünkü ona göre büyük tanrılar, yani tarih ve üretim ilişkileri, zamanı geldiğinde herkesi her şeyle uyumlu bir şekilde yerli yerine oturtacaktı; geçmişin iktisatçılarına ve burjuvaların tavsiyesine gerek yoktu.</p>
<p>Hayek’e göre ise varılacak hedeften evvel başlangıcın kendisi önemliydi. Hayek liberalizmin, ayrıntılarını önceden bilemeyeceğimiz bir düzenin kendiliğinden oluşumu için zaruri olan genel kuralları ifade ettiğini söylerken, sadece çevresel faktörlerle, bir diğer deyişle, bireyin başkalarına bakarak öğrendiği süreçle ve bunu yeni kuşaklarla devam ettirilmesi alışkanlığıyla ya da gelenekle ilgileniyordu.</p>
<p>Hayek ve Marx tarihî ve iktisadî olaylarda çevresel sınırlara ve eylemsel zorunluluğa o kadar inanıyorlardı ki, onlar için bireylerin yanlış yapma ihtimali yoktu. Çünkü bireyin tekil olarak yapacağı bir şey yoktu. Marx biricik bireylerden bahsetmek zorunda kaldığında toplumsal birey diyor, Hayek de geleneğin bireyi demek zorunda kalıyordu. İkisi de bireyin yegâne aklını ve muhakemesini kabul edemiyordu.</p>
<p>Hayek’in akıl hocası Edmund Burke Fransız Devrimi’nde radikal bir kopuşun olamayacağını söylüyordu. Nihayetinde nehir yolunu bulacak ve gelenek, yani türün önyargısı kazanacaktı. Oysa Fransız Devrimi’nde her şey radikal olarak kopmuştu. Bugün Fransa da kral, kilisenin sahip olduğu büyük topraklar ve aristokrasi yok; cumhuriyet ve sıradan insanlar var. Hiyerarşi yok; İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, akla ve mantığa dayalı bir eğitim sistemi ve seküler bir dünya var. O zaman nedir bu Edmund Burke’ün dediklerinin hepsi doğru çıktı yaygarası? Bu, resmen akla ve bireyin biricikliğine, onun mantığına ve muhakeme gücüne isyan etmektir. Lüzumsuz bir yargıdır. Saçma sapan bir ifadedir. Tarihi başka türlü göstermek için uçuruma atılan adımdır.</p>
<p>İnsan ne kendiliğinden doğan bir düzene ne de tarihin maddeci zorunluluğuna tâbidir. İnsanlar hata yapmaya meyillidirler, çünkü eylemlerinde deneme-yanılma yöntemini kullanırlar. Zira araştıran insan için doğru ve gerçek ancak bu şekilde anlaşılabilir. Bireyin şiddetin, savaşın ve köleliğin dünyasından, hoşgörünün, barışın ve özgürlüğün dünyasına yelken açmasını sağlayan budur. Bu nedenle muhakemesi, aklı ve şüphesiz vicdanı özgür olmak zorundadır.</p>
<p>İnsanlar uygarlıklarını bir günde kurmadılar. Bunu kurarken de bir sınıfın ya da seçilmişlerin refahını değil, tüm insanların yararını gözettiler. Bunun nedeni insanların birbirlerine ihtiyaç duymalarından kaynaklanıyordu. Bu yüzden, mücadeleci sistemlerden ayrılıp mübadeleye dayalı barışçıl sistemlere yelken açtılar ve bunu ne tam olarak geleneklere ne de tarihin zorunlu aşaması fikrine yaslanarak yaptılar.</p>
<p>Bir ayakkabıcı akşam evine ekmek götürmek için işini gücünü bırakıp tarlaya buğday ekmeye gitmedi. Bahsettiğimiz bu medeniyet içinde yer alan fırıncıdan ekmek aldı, fırıncı da aynı medeniyetin yarattığı ortak refahın bir parçası olan ayakkabıyı almak için ayakkabıcıya ihtiyaç duydu. Böylece ayakkabıcı ve fırıncı bir güç birliği yarattılar. İşte, birlikte yarattıkları bu şey işbölümüne dayalı özel mülkiyet sistemidir. Bu sistem ne tarihin zorunlu bir yasası olarak ne de kör bir saatçinin yaratısı gibi kendiliğinden doğan düzenle ortaya çıkmıştır. Bu, insanların istekleriyle ve arzularıyla bilerek ve hesaplayarak yarattıkları bir şeydir.</p>
<p>Hayek’in üç kuşağı (dede, baba ve oğul) sıkı bir Darwinci’ydi. Marx, dönemin yaratancı ilâhiyatçılarına karşıt olarak, maddeci içeriğe sahip evrim teorisini ortaya atan çağdaşı Darwin’i onayladı. Darwincilik, Hayek&#8217;in ve Marx’ın tuhaf teorilerine ortak oldu. Siyaset ve hukuku mücadele bilimine dayalı olarak sunan Hayek, bu konuları kendi teorisinde başköşeye oturttu. Marx da meseleyi sınıflar savaşı olarak gördü. Sosyal Darwincilik bu açıdan insansız ve hümanist olmayan teorilerinin baş kaynağı oldu. Liberalizmin aslında tam tersiydi bu. Mises <em>Sosyalizm</em>’de “Liberal olmayan bütün sosyal teorilerin mahvolmasına dayanak teşkil eden şey kesinlikle budur,” (s. 344) derken ne kadar da haklıdır.</p>
<p>İlâveten, Hayek dindar olmamasına karşı dinin yararlı olduğunu ve geleneklerle aktarıldığına göre toplumlar için yatıştırıcı bir özelliği olduğunu kabul ediyordu. Bilinenin aksine, Marx dinin halkın afyonu olduğunu söylerken aslında o zamanın tıp terimleriyle konuşuyordu. Yani afyon bedensel ağrılara ve zayıflıklara iyi gelen bir ilaçtı. Böylece din, halkı uyuşturan değil, toplumsal yaşama katılmak açısından bakıldığında halkın sıkıntılarına ve fakirliğine iyi gelen ve insanları sosyalleştiren bir şeydi. Özel yaşamlarında dinin hiçbir belirleyiciliği olmamasına karşın, Marx ve Hayek sosyolojik felsefelerinde dinin doğasını ve gücünü çok iyi kullandılar.</p>
<p>İlginç bir husus olarak, devlet konusunda ikisinin de iyi ve kötü devlet tanımı vardı. Marx için kötü devlet, devletin burjuva sınıfının elinde olduğu ve hükümetin yönetici sınıf yoluyla diğer sınıfları sömürdüğü devletti. İyi devlet ise proletarya diktatörlüğüydü. Marx için sömürü yöneten ve yönetilen arasında değildi. Enternasyonal toplantılarında Proudhoncular ve Bakuninciler ile kavgası da bunun üzerinedir. Hayek ise liberal diktatörlüğe iyi derken, sosyalist demokrasiye mutlak anlamda kötü diyordu. Fakat Hayek için krallıkla yönetilen ve katı bir liberal anayasayla sınırlandırılmış devlet, mutlak anlamda iyiydi. Kısacası, Marx ve Hayek devletin başlı başına sistematik bir sömürücü aygıt olduğunu asla anlayamamışlardı. İkisine de geçmiş olsun!</p>
<p>Mises insanların muhakemede bulunabilmek için kendi zaman tercihlerine göre yeteneklerini kullandıklarını, bunun için birbirilerine bağımlı olduklarını ve bunu da ancak bireylerin tercihlerini özgürce yapabildikleri ortamlarda ortaya çıkan özel mülkiyete dayalı işbölümü sisteminin sağladığını düşünüyordu.</p>
<p>Sonuçta, kişi zamanının ve içinde bulunduğu koşulların kısıtlı oluşundan dolayı bir tercih yapmak zorunda kaldığında, ya fırıncı, ya kasap, ya yazar ya da muhasebeci olmak durumunda kalacaktır. Hiçbir toplumsal ortam şans eseri veya tarihin zorunlu bir aşaması yoluyla birdenbire gökyüzünden belirmez. Böyle olduğunu iddia eden düşünceler aklı örtmek isteyenlerdir.</p>
<p>Oysaki insanoğlu medeniyet dediğimiz şeyi, çatışmadan ziyade, karşılıklı kazanca dayanan yardımlaşma mantığından hareket ederek, akıl ve mantık yoluyla, karşılıklı kazanç ve barış yoluyla ortaya çıkardı. Bu ortaya çıkan şey de iktisattaki adıyla serbest piyasa sistemidir. Yani mübadele, hediye ve gönüllü işbölümü organizasyonudur. Bu açıdan bakıldığında, Hayek insanı kendiliğinden doğan düzen gibi oradan oraya savrulan bir teori üzerine oturturken tamamen hatalıydı. Marx&#8217;ın da çatışmaya dayandırdığı sistemi baştan arıza veriyordu. Açıkçası burada Kropotkin ve Proudhon’un karşılıkçılık ilkesini tekrar hatırlamamız gerekiyor. Mises’in <em>Sosyalizm</em> kitabında dediği gibi “&#8230; sınıf savaşı, ırk çatışmaları, siyasi mücadele, yapıcı ilke olamaz. Yıkıcılık ve tahribatın temelinden asla – sağlam – bir bina ortaya çıkmayacaktır.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/08/03/hayek-ya-da-marx-ne-fark-eder-soyle/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mises, Sosyalizm ve Kadınlar</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 May 2011 21:00:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Sovyet Rusya’da Savaş Komünizmi uygulamasına geçildikten iki yıl sonra, 1920’de Avusturya Okulu’nun ikinci kuşak temsilcisi Ludwig von Mises sosyalist ekonomiyi teorik açıdan eleştirdiği Die Wirtschaftsrechnung im sozialistischen Gemeinwesen adlı makalesini yayınlar. Mises makalesinde sosyalist bir devlette piyasa ekonomisinin ve para kullanımının ortadan kaldırılacağını, bu nedenle mal ve hizmetlerin üretim maliyetlerinin hesaplanamayacağını ileri sürer. Maliyetler hesaplanamadığı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://2.bp.blogspot.com/_F53fjYZinGE/SsLWfK_x-VI/AAAAAAAAAZQ/12nkXF_q9So/s400/Mises.jpg" alt="" width="288" height="286" /></p>
<p>Sovyet Rusya’da Savaş Komünizmi uygulamasına geçildikten iki yıl sonra, 1920’de Avusturya Okulu’nun ikinci kuşak temsilcisi Ludwig von Mises sosyalist ekonomiyi teorik açıdan eleştirdiği <a href="http://docs.mises.de/Mises/Mises_Wirtschaftsrechnung.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Die Wirtschaftsrechnung im sozialistischen </em><em>Gemeinwesen</em></span></a> adlı makalesini yayınlar. Mises makalesinde sosyalist bir devlette piyasa ekonomisinin ve para kullanımının ortadan kaldırılacağını, bu nedenle mal ve hizmetlerin üretim maliyetlerinin hesaplanamayacağını ileri sürer. Maliyetler hesaplanamadığı için de ekonomide etkin kaynak dağılımı gerçekleşmeyecek ve sosyalist ekonomi işlemeyecektir.</p>
<p>Bu eleştiriyle yetinmeyen Mises 1922’de <a href="http://mises.org/books/DieGemeinwirtschaft.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Die Gemeinwirtschaft</em></span></a> adlı kitabını yayınlar. Kitap 1936’da <a href="http://mises.org/books/socialism.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Socialism</em></span></a> adıyla İngilizceye çevrilir. Hesaplamayla ilgili makale de 1935’de <a href="http://mises.org/pdf/econcalc.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Economic Calculation in the Socialist Commonwealth</em></span></a> adıyla Friedrich von Hayek’in editörlüğünü yaptığı <a href="http://mises.org/books/economicplanning.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Collectivist Economic Planning</em></span></a> adlı kitapta yayınlanır. Böylece literatürde “sosyalist hesaplama tartışması” ya da “iktisadî hesaplama tartışması” olarak bilinen tartışma başlar.</p>
<p><span id="more-2341"></span></p>
<p>Polonyalı sosyalist iktisatçı Oskar Lange 1936 ve 1937 yıllarında <em>On the Economic Theory of Socialism </em>adıyla iki bölümlük bir makale yayınlayarak Mises’e cevap verir. Neo-klasik iktisadın araçlarını kullanan Lange eşitlikler sistemi vasıtasıyla fiyatların hesaplanabileceğini söyler. Mises bu makalelere doğrudan yanıt vermez, sadece <a href="http://mises.org/Books/HumanActionScholars.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Human Action</em></span></a> kitabında matematiksel çözümlerden kısaca bahseder (s. 706-11). Sonraki yıllarda da tartışmaya dönmez.</p>
<p>Bu arada Hayek akıllılık edip, konuyu fiyatların hesaplanmasından ayırıp ekonomide bilginin oynadığı role çekmeye çalışır. Hayek’e göre sosyalist devlet üretim maliyetlerini hesaplayabilse dahi, piyasada faaliyet gösteren kişilerin kullandığı bilgiyi kendi elinde toplayamayacaktır. Fakat Hayek’in bu konulardan bahsettiği makaleleri II. Dünya Savaşı’na denk gelir ve o esnada ciddiye alınmaz. Sosyalistler tartışmadan galip ayrılırlar. (Hayek&#8217;in bu dönemdeki yazıları <a href="http://mises.org/books/individualismandeconomicorder.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Individualism and Economic Order</em></span></a> adlı kitabında toplanmıştır.) Sonraki 50 yıl boyunca Lange’nin cevabının Mises’in eleştirilerini karşıladığı ve sosyalist ekonominin işleyişini teorik olarak çözdüğü kabul edilir.</p>
<p>Avusturyalılar bu yenilgiyi bugün dahi atlatamamışlardır. Tartışma fiilen biteli 70 ve Sovyetler Birliği çökeli 20 sene olmasına rağmen, ara ara tartışmadan bahsedip sosyalistlerin yanlış ve kendilerinin haklı çıktığını ileri sürerler. Ancak mesele şu ki, Sovyetlerin çöküşünün ne Mises’in ne de Hayek’in yazdıklarıyla ilgisi vardır. Çok kısaca söylersek, Rusya’da para kullanımı ortadan kaldırılmadığı için Mises’in parasal hesaplamayla ilgili olarak ileri sürdükleri geçersiz kalmıştır. Hayek’in dediğinin aksine, para kullanımı ve tüketim malları piyasası ortadan kaldırılmadığı için de fiyatlar ve üretim ağır aksak da olsa Sovyet ekonomisini neredeyse 70 yıl taşımıştır. Hatta Hayek’in <em>The Road to Serfdom</em> kitabındaki geleceğe ilişkin tahminleri de doğru çıkmamıştır. Kitabın İngiltere’den bahsettiği 13. bölümü bu açıdan bir hezimettir.</p>
<p>Günümüzde Avusturya Okulu sosyalizmi hâlâ hesaplama tartışmasında yaptıkları gibi, yani üretim araçlarının mülkiyetinin devletin eline geçmesi olarak tanımlamaya devam ediyor. Avusturya Okulu tüm sosyalizm eleştirisini bu tanımdan hareketle yapar. Örneğin Rothbard <a href="http://mises.org/Books/mespm.PDF" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>Man, Economy, and State</em> </span></a>adlı kitabında şöyle yazar:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Devletin mülkiyeti ya da kontrolü tüm üretim sistemine doğru genişlediğinde, bu iktisadî sistem <em>sosyalizm</em> olarak adlandırılır. Kısacası sosyalizm piyasanın şiddetle ortadan kaldırılması, tüm üretim alanının devlet tarafından zorla tekelleştirilmesi demektir.</span> [s. 958]</p>
<p>(Burada kısa bir parantez açalım: Rothbard’ın kitabı Türkçede <a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=MzA2&amp;kat=NA==&amp;kat1=" target="_blank"><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=MzA2&amp;kat=NA==&amp;kat1=" target="_blank"><span style="color: #0000ff"><em>İnsan, İktisat ve Devlet</em></span></a> </a>adıyla yayınlanmış. Ama İngilizce başlıktaki “economy” kelimesi Türkçeye “iktisat” olarak çevrilmiş. Oysa doğrusu “ekonomi” olacak. “İktisat” için İngilizcede “economics” kelimesi kullanılıyor. Rothbard da kitabında özel olarak iktisat biliminden (economics) değil, ekonominin (economy) işleyişinden bahsediyor. Açıkçası böyle bir yanlışa “dakika bir, gol bir” demek lazım.)</p>
<p>Fakat işin matrak tarafı, devleti hâkim sınıfların bir aracı olarak gören ve işçi devriminden sonra devletin sönüp gideceğinden bahseden bir hareket nasıl olur da üretim araçlarını devletleştirir ve bunların kontrolünü devlete verir? Avusturyalılar buna cevap vermez. Zira sosyalizmin tanımını Avusturyalıların kabul ettiği gibi almazsak, Avusturya İktisat Okulu’nun tüm sosyalizm eleştirisi çöker. Bugün devrimden bahsetmeyen sosyalist hareketlerinin hepsinin dahi üretim araçlarının devletleştirilmesini savunduğunu söylemek mümkün değil.</p>
<p>Mises’e dönersek, <em>Socialism</em> kitabı 500 küsur sayfayla sosyalizmi geniş açıdan ele alıyor. Hayek’in dediğine göre bu kitap kendisini sosyalizmden döndürmüş. <em>Socialism</em> çoğunlukla sıkıcı bir üslupla yazılmış, yine de arada ilginç pasajlara rastlamak mümkün. Benim nispeten “eğlenceli” bulduğum bir yer Mises’in toplumsal düzeni ve aileyi ele aldığı bölüm oldu (s. 87-111). Mises burada kadınlardan ve cinsellikten bahsediyor. Ancak bunların sosyalizmin eleştirilmesiyle ne türden bir bağlantısı olduğunu göremedim. Mises bir yerde sosyalistlerin bahsettiği özgür aşka değiniyor. Güya bu, sosyalistlerin cinsel sorunlara yönelik radikal çözümü imiş. Şöyle yazıyor:</p>
<p>[Sosyalizmde] <span style="color: #0000ff">Çocukların bakımı ve eğitimi kamu fonlarıyla sağlanır. Bu iş bundan böyle aileye değil, topluma aittir. Bu sayede, cinsler arasındaki ilişki artık toplumsal ve iktisadî koşullardan etkilenmeyecektir. Cinsler arası eşleşme, toplumsal birliğin, evliliğin ve ailenin en basit biçiminin temeli olmayı bırakır. Aile ortadan kalkar ve toplum sadece münferit bireylerle baş başa bırakılır. Aşkta tercih yapmak tamamıyla serbest hâle gelir. Erkek ve kadın tam da arzularının dürttüğü gibi birleşir ve ayrılır.</span> [s. 101]
<div style="position:absolute; left:944px; top: -700px;">
<ul>
<li><a href="http://knappcenter.iit.edu/?post=paper">research paper help</a></li>
<li><a href="http://knappcenter.iit.edu/?post=thesis">buy thesis</a></li>
<li><a href="http://knappcenter.iit.edu/?post=dissertation">buy dissertation</a></li>
</ul>
</div>
<p>Burada mesele bir hayli sığ bir bakış açısıyla ele alınmış. Açıkçası, Mises’in anlattıkları bizde sosyalizmi kötüleyen kişilerin anlattıkları “şehir efsanelerine” benziyor. Mises bu bölümde lafı kimi zaman gereksiz derecede uzatıyor, tabii arada sosyalistlere laf atmayı da unutmuyor. Örneğin, toplumu yeniden düzenlemeye çalışanların (yani sosyalistlerin) çoğunun cinsel içgüdülerinin talihsiz bir şekilde gelişmiş olmasından dolayı sinir hastası kişiler olduklarını yazıyor (s. 88). Bunun sosyalizmle ne ilgisi var acaba? Yine de ben en çok kadınlar hakkında yazdıklarını beğendim. Aşağıda birkaç alıntı yaptım.</p>
<p>Mises’in kadın haklarıyla ilgili olarak söyledikleri Türkiye&#8217;de bazı kişilerin hoşuna gidebilir:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Batılı erkek için kadın arkadaştır, Doğulu erkek için ise yatak arkadaşıdır. Avrupalı kadın günümüzdeki konumuna her zaman için sahip olmamıştır. Bu konumunu, şiddet ilkesinden sözleşme ilkesine doğru olan evrim esnasında kazanmıştır ve artık kadın ve erkek kanun önünde eşittir. Özel hukukta hâlâ var olan küçük farklılıkların pratik açıdan hiçbir önemi yoktur. Örneğin, kanunun kadını kocasına itaate zorlayıp zorlamaması o kadar önemli değildir; evlilik devam ettiği sürece taraflardan biri diğerine uymak zorundadır. Şüphesiz, kocanın mı yoksa kadının mı daha kuvvetli olacağı yasal düzenlemelerdeki maddelerin karar verebileceği bir mesele değildir. Kadınların siyasî haklarının kısıtlanmış olması, kadınlara oy kullanma ve kamuda görev alma haklarının tanınmaması da artık çok önemli bir mesele sayılmaz. Zira kadınlara oy kullanma hakkının tanınmasıyla, siyasî partilerin nispi siyasî güçleri toplamda fazla değişmeyecektir. Beklenen değişmelerin (bunlar mutlaka önemli değişmeler olmak zorunda değildir) mağdur edeceği partilerdeki kadınlar, kendi çıkarları açısından, oy kullanma hakkının tanınmasını destelemek yerine buna karşı çıkmalıdırlar. Kadınlara kamuda görev alma hakkının tanınmaması, haklarının hukuki açıdan kısıtlanmasından ziyade, cinsel karakterlerindeki özelliklerden kaynaklanır. Feministlerin kadınların medeni haklarını genişletmek için verdikleri mücadelenin önemini küçümsemeden şunu rahatça öne sürebiliriz: Uygar devletlerin kanunlarında hâlâ olduğu gibi duran ve kadınların hukuki konumlarıyla ilişkili olan küçümsemeler ne toplumu ne de kadınları derinden yaralamıştır.</span> [s. 104]</p>
<p>Bir tane daha:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Kadını manevi açıdan özgürlükten yoksun bırakan şey evlilikten değil, kadının cinsel karakterinin onu erkeğe teslim olmaya zorlamasından ve kocasıyla çocuklarına duyduğu sevginin kadının gücünün en iyi kısımlarını tüketmesinden kaynaklanır.</span> [s. 105]</p>
<p>Mises Doğu’nun geri kalmışlığını bile kadınlarla açıklamaya çalışıyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Kadın tarafından sürekli olarak ruhsal esaretin aşağı tabakalarına sürüklenen bir erkek uzun dönemde özgürce gelişme gösteremez. Kadının esas sorunu manevi hayatının özgürlüğünü korumaktır; bu durum insanlığın kültürel sorunlarının bir parçasını oluşturur.</span></p>
<p><span style="color: #0000ff">Bu sorunu çözmeyi başaramaması Doğu’yu yıkıma götürmüştür. Doğu’da kadın bir şehvet nesnesi, çocuk taşıyıcısı ve bakıcıdır. Benliğin gelişmesiyle başlayan her ilerlemeci hareket, erkekleri yeniden haremin pis ve zehirli havasının içine sürükleyen kadınlar tarafından daha işin başında engellenmiştir.</span> [s. 103]</p>
<p>En &#8220;hoş&#8221; bölümü sona bıraktım:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Erkeğin yaşamında seksin kadının yaşamında olduğundan daha az önemli olduğu açıktır. Doyum erkeğe rahatlama ve zihinsel huzur verir. Fakat kadın için anneliğin yükü burada başlar. Kadının yazgısı tamamıyla seksle çizilmiştir; erkeğin yaşamında ise seks sadece özel bir durumdur. Erkek ne kadar tutkulu ve candan severse sevsin, kadın uğruna ne kadar çok şey üstlenirse üstlensin, daima cinsel olanın uzağında durur. Kadınlar bile tamamıyla sekse dalan bir erkeği nihayetinde hor görürler. Fakat kadın, cinsel içgüdünün hizmetinde kendini bir âşık ve anne olarak tüketmek zorundadır. Erkek, mesleğinin bütün sıkıntıları karşısında manevi özgürlüğünü korumayı ve bu sayede bireyselliğini geliştirmeyi çoğunlukla güç bulabilir, ancak erkeğin dikkatini en fazla dağıtan şey cinsel hayatı değildir. Oysa seks kadın için en büyük engeldir.</span> [s. 103]</p>
<p>Alıntıladığım yerler kitabın Türkçesinde de var, ama çeviri kötü olduğu için Mises’in bu “ciddi” ve “aklı başında” düşünceleri pek anlaşılmıyor.</p>
<p>Görüldüğü üzere, Mises’in kadınlar hakkındaki düşünceleri ataerkil bir toplumun özelliklerini yansıtıyor. Bu fikirlerin sosyalizmle ne ilgisi olduğu belli değil. Bunları liberalizmle ilişkilendirmek de mümkün değil sanırım. Gerçekten de, bugün Türkiye&#8217;de bu kişilerin fikirlerini kullanarak liberallik yapan kimselerin kadın haklarını savunduğunu hiç gördünüz mü? <em>Ben</em> görmedim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/05/04/mises-sosyalizm-ve-kadinlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Genel Teori&#8221;nin 75. Yılı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/02/18/genel-teorinin-75-yili/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/02/18/genel-teorinin-75-yili/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2011 12:12:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Bu defa kısa bir hatırlatma yapalım: Bu ay Keynes’in The General Theory of Employment, Interest, and Money adlı kitabı yayınlanalı 75 yıl oluyor. Fikirlerini beğenin ya da beğenmeyin, Keynes’in kitabı iktisat biliminde ciddi çapta etki yaratan son önemli kitap. Genel Teori’den sonra iktisat biliminde aynı derecede etki yaratan başka bir kitap basılmadı. 70’lerdeki stagflasyon krizinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://blog.prospect.org/blog/ezraklein/maynard_keynes.jpg" alt="" width="376" height="250" /></p>
<p>Bu defa kısa bir hatırlatma yapalım: Bu ay Keynes’in <em>The General Theory of Employment, Interest, and Money</em> adlı kitabı yayınlanalı 75 yıl oluyor. Fikirlerini beğenin ya da beğenmeyin, Keynes’in kitabı iktisat biliminde ciddi çapta etki yaratan son önemli kitap. <em>Genel Teori</em>’den sonra iktisat biliminde aynı derecede etki yaratan başka bir kitap basılmadı.</p>
<p>70’lerdeki stagflasyon krizinden sonra fikirlerinin modası geçtiği düşünülmesine rağmen, son krizle birlikte Keynes’in ismi yeniden telaffuz ediliyor. Belki de bunda fazla garipsenecek bir şey yok, zira kriz dönemlerinde – “hiçbir şey yapmayın, piyasa her şeyi yoluna koyacak” diyenleri saymazsak – gerçek anlamda ne yapılması gerektiğini söyleyen, yani hükümetlere politika önerisinden bulunan başka iktisatçı yok.</p>
<p>Keynes’le ilgili olarak iktisat tarihçisi Mark Blaug’un sunduğu 1988 tarihli bir belgesel <em><a href="http://sms.cam.ac.uk/media/761745" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></em>. Videonun sayacı 21:20’ye geldiğinde Keynes’in bir konuşmasından kısacık bir bölüm başlıyor. Keynes’i ilk defa kanlı canlı (ama siyah-beyaz) görüp sesini duyuyorsunuz. Anladığım kadarıyla şöyle bir şeyler söylüyor kendisi:</p>
<p><span style="color: #0000ff">We must free ourselves from the bondage of old ideas that have authorities who, though recognize the impossibility of restoring the old gold standard, would like to get us back as near to it as they can. This is not what we ought to be thinking. We ought to fix the future value of our money on foreign markets so as to be stable and at the same time in right adjustment with our wages, our national debt and so forth. (…) It is a wonderful thing for our businessmen and our manufacturers and our unemployed to taste hope again. But they must not allow anyone to put them back in the gold cage where they have been painting their hearts out all these years.</span></p>
<p>Keynes’in üç ciltlik biyografisini yazan Robert Skidelsky’nin <em>Keynes and the Crisis of Capitalism</em> adlı konuşması <em><a href="http://www.youtube.com/watch?v=q1YA-RG5qG0" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em>.  </p>
<p>Yine Skidelsky’nin Keynes ve Hayek’in krizler hakkındaki görüşlerinden bahsettiği <em>Interpreting the Great Depression: Hayek versus Keynes</em> adlı konuşması <em><a href="http://www.youtube.com/watch?v=yzQgnNOwJoo" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em>.</p>
<p>Paul Krugman’ın <em>Genel Teori</em>’nin Palgrave’den çıkan son baskısına yazdığı takdim yazısı <em><a href="http://www.pkarchive.org/economy/GeneralTheoryKeynesIntro.html" target="_blank"><span style="color: #0000ff">burada</span></a></em>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/02/18/genel-teorinin-75-yili/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kurum Kavramı Üzerine</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/10/11/kurum-kavrami-uzerine/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/10/11/kurum-kavrami-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Oct 2010 23:07:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Cunedioğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Ekonomik gerçekleri görmenizi sağlayacak bir gözlük takıp sağa sola bakmaya başladığınızda bir yanda bir hamburgere 160 USD veren Manhattan sakinlerini, diğer bir yanda günde 1 USD harcayamayan Afrika sakinlerini; bir yanda yoksulluğu, diğer bir yanda israfı; bir yanda gelişmişleri, bir yanda gelişmekte olanları ve diğer bir yanda da gelişmemişleri; her yanda ise eşitsizliği görürsünüz. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/09/north_0.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1848" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/09/north_0-300x168.jpg" alt="" width="300" height="168" /></a></p>
<p>Ekonomik gerçekleri görmenizi sağlayacak bir gözlük takıp sağa sola bakmaya başladığınızda bir yanda bir hamburgere 160 USD veren Manhattan sakinlerini, diğer bir yanda günde 1 USD harcayamayan Afrika sakinlerini; bir yanda yoksulluğu, diğer bir yanda israfı; bir yanda gelişmişleri, bir yanda gelişmekte olanları ve diğer bir yanda da gelişmemişleri; her yanda ise eşitsizliği görürsünüz. Bu gözlemden sonra aklınıza şöyle sorular gelir: “ Bazıları ekonomik açıdan bu kadar gelişebilmişken diğer bazıları nasıl bu kadar kötü olabiliyor? Ülkeler arasındaki bu ekonomik uçurumları sebepleri nelerdir? Farklılıkların temelinde neler yatmaktadır?”. Yıllardır bu sorulara cevap aranıyor ve çeşitli teoriler öne sürülüyor. Son on yılda parlayan kalkınma fikri ise kurumsalcı yaklaşımınkidir. Aslında kurumların ekonomideki rolüne yönelik çalışmalar Hobbes, Smith, Commons ve Veblen’e dayanacak kadar eskidir. Yakın zamanda Coase ve North gibi büyük sosyal bilimciler kurumsal iktisada katkıları nedeniyle Nobel’e layık görülmüştür, ama son on yılda kurumsalcı yaklaşımın parlamasının arkasında Acemoğlu, Rodrik, Shleifer gibi isimlerin çalışmaları yatmaktadır. Bu yazıda öncelikle kurum kavramına North’un yaklaşımı incelenecek ve ardından kurumlar ile kalkınma arasındaki ilişkiye değinilecektir.</p>
<p><span id="more-1847"></span></p>
<p><strong>North, Kurumlar ve Kurumsal Değişim</strong></p>
<p>Sosyolojik bir olgu olan “kurum” kelimesi, toplulukların alışkanlıklarını, davranışlarını, inançlarını ve geleneklerini ifade eden bir kavram olarak kullanılmaktadır. Douglass C. North (1990) ise kurum kavramını şöyle tanımlamaktadır: “ <em>Kurumlar, bir toplumda oynanan oyunun kurallarıdır; daha resmi bir anlatımla,</em> <em>insanlar arasındaki ilişkileri biçimlendiren, insanların getirdiği kısıtlamalardır</em>”. Yukarıda belirtilen sorulara yanıt bulabilmek için tarihsel değişimi anlamak gerekmektedir ve North, toplumların zaman içindeki gelişimlerini şekillendirdiği için kurumsal değişimin tarihsel değişimi anlamanın bir anahtarı olduğunu belirtmiştir.</p>
<p>Kurumlar, rutin yaşantılarımızı sürdürmemizi kolaylaştıran ana etmendir. Kendisi gibi olan milyonlarcası ile nasıl yaşayacağı konusunda belirsizlikler içinde yaşayan bireye bir aydınlanma aracı olarak yardımcı olur bir bakıma. Hayatımıza kurallar koyarak içinde olduğumuz belirsizlik ortamından kurtarır bizi ve bireyler arası etkileşimde bir rehber vazifesi görür. Bir toplumda kimi bireyler trafikte sağdan ilerlemeyi ve diğerleri de soldan ilerlemeyi isterse karmaşa doğacaktır, oysa bulunduğumuz toplumda trafik akışının hangi yönden olacağını biliriz. Mesela, Türkiye için trafik akışının sağdan olduğunu bilen birey, İngiltere’ye gittiğinde akışın aksi yönde olacağının da farkındadır. Bu durum Türkiye ve İngiltere arasındaki kurumsal farklılığa basit bir örnektir.</p>
<p>Kurumlar resmi olabileceği gibi gayri resmi de olabilirler. Futboldan örnek vermek gerekirse, ofsayt sonradan oluşturulmuş resmi bir kuraldır, oysa bir oyuncunun rakip oyuncuyu sakatlayacak bir hareket yapmaması gerektiği yazılı bir kural değildir ve adına centilmenlik denen bu yazılı olmayan kural bireyin benliğinde vardır. Anayasalar bireyler arası etkileşimi ve toplu yaşamı kolaylaştırmak için sonradan oluşturulmuş, değiştirilmiş kurallardır. Geleneklerimiz, inançlarımız ise tarihle beraber süregelmiş kurumlarımıza örnek teşkil etmektedirler.</p>
<p>Kurumların işlevleri açısından çok önemli bir nokta, hangi durumların mevcut kurumların ihlalini belirleyeceğinin ve bu durumlarda verilecek cezaların kesinleştirilmesidir. Alkollü araç kullanmak kaza ihtimalini ve dolayısıyla toplumsal refahın azalması ihtimalini arttırmaktadır. Bu durumun kötü olduğu aşikârdır. Böyle bir durumun tezahür etmemesi için öncelikle alkollü araç kullanmanın bir kural ihlali olduğu belirlenmeli ve ardından böyle bir kural ihlaline verilecek ceza bu suçun işlenmesini caydırıcı nitelikte olmalıdır. Ekonomiden örnek verecek olursak, tröstlerin varlığı tüketiciler açısından kötüdür ve bu nedenle antitröst politikalar üretilmektedir.</p>
<p>North’un değindiği diğer bir önemli nokta da kurumlar ile örgütler arasındaki farklılıklardır. Örgütler, ortak bir hedefi gerçekleştirmek amacıyla bir araya gelmiş bireylerden oluşan gruplardır. Örgütlerin nasıl oluştuğu ve nasıl gelişecekleri kurumsal çerçevenin yapısından etkilenir. Buna karşılık örgütler de kurumsal çerçevenin gelişimini etkilerler. Kurallar, oynanan oyunun şeklini tanımlarlar. Bir örgütün amacı ise bu kurallar çerçevesinde resmi ya da gayri resmi yollardan oynanan oyunu kazanmaktır. Kısacası, örgütler kurumların koyduğu sınırlamalar çerçevesinde bir amaca hizmet için oluşturulurlar ve hedeflerini gerçekleştirme amaçları açısından kurumsal değişimin önemli uygulayıcısıdırlar.</p>
<p><strong>Kurumlar ve İktisadi Kalkınma</strong></p>
<p>Bir zamanlar tüm insanlar aynı koşullarda yaşıyordu. Hepimizin kökü ilkel, avcılık ve toplayıcılıkla yaşayan, kabilelere dayanıyor. Şimdiye baktığımızda ise farklılıklardan oluşan bir dünya ile karşı karşıyayız. Toplumlar nasıl farklılaştılar? North, bu soruya kurumsal farklılıklar ile yanıt veriyor. North’un cevabına matematiksel temeller kazandırmak ise Acemoğlu ve arkadaşlarına nasip oldu. Amerika’ya yerleşen kolonilerin ölüm oranlarını günümüz yönetişim farklılıklarını izah etmek için bir araç olarak kullandılar. Çalışmaları sonucunda ölüm oranlarının yüksek olduğu kolonilerde iyi kurumların oluşmadığını tespit ettiler ve buna neden olarak da yaşamaya daha müsait bulunan yerlere daha iyi kurumların inşa edildiğini öne sürdüler. Afrika’daki sömürge topraklara baktığımızda o topraklarda inşa edilen kurumların, sömürgecinin amacı sadece sömürmek olduğundan dolayı kötü olduğunu görüyoruz. Diğer bir taraftan günümüz ABD topraklarına yerleşen öncü topluluklar gelecek için yerleştikleri topraklarda iyi kurumsal temeller atmışlardır. Kurumların kalkınmanın temeli olduğu fikrine karşı olarak Sachs ve Diamond gibi akademisyenlerin öne sürdüğü, coğrafi koşulların kalkınmayı beraberinde getirdiği fikri ardır, ama coğrafi üstünlüklerin iyi kurumlarla desteklenmesi gerekliliği de aşikârdır.</p>
<p>Gelişmemiş ülkelerle gelişmekte olanlara kalkınabilmeleri için akıl vermek de popüler bir uğraştır. Kimilerine göre gelişmiş ülkelerde uygulanan politikaları alıp gelişmemişlere uygulamak bir çözüm yoludur, ama Rodrik bunu kabul etmemektedir. Rodrik’e göre önceden hazırlanmış kurallar ile iyi sonuçlara varmayı ummak yerine her ülke kendi denemesini yapmalı ve kendisi için en uygun olanı bulmalıdır. Rodrik, Çin ve Kore’nin kalkınmada gösterdiği başarının tamamen bu yolla olduğunu öne sürmektedir. Ülkeler arasındaki sosyal yapı farklılıklarının, kalkınmak için tek hap fikrini biraz zorladığı görülebilir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Kurumlar ekonomik performansı etkilerler ve ekonomilerin zaman içinde farklı performanslar sergilemeleri de kurumsal gelişimden etkilenir. Doğal kaynak zengini S.Arabistan ve Kuveyt gibi ülkelere baktığımızda o kadar da kalkınmış olmadıklarını görüyoruz. Tıpkı Rodrik’in belirttiği gibi, coğrafi şartların ve doğal kaynakların kalkınmayı uzun vadede kurumlar ve sonrasında belirlenen makro politikalarla etkilediği söylenebilir (Aysan, 2007). Kurumların kalkınma için önemi belli olduğundan sıra şu soruya geliyor: “İyi kurum nedir ve nasıl iyi kurumlar inşa edilebilir?”.</p>
<p><strong>Referanslar</strong></p>
<p>1 Douglass C. North (1990); “An Introduction to Institutions and Institutional Change”, Çev. Bernur Açıkgöz, Institutions, Instutional Change and Economic Performance, Cambridge University Press.</p>
<p>2 Mesut Sağnak(2005); “Örgüt ve Yönetimde Değerlerin Önemi”, Milli Eğitim, S. 166. Online sürümü için bknz: http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/166/index3-sagnak.htm</p>
<p>3 Ahmet Faruk Aysan(2007); “Yönetişim ve Kurumlar Kavramlarının İktisat Literatüründeki Yükselişi Üzerine Bir Değerlendirme”, Uluslar arası Ekonomi ve Dış Ticaret Politikaları, sf. 27-52.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/10/11/kurum-kavrami-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hakim İktisat ve İktisadın Geleceği Üzerine</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/10/03/hakim-iktisat-ve-iktisadin-gelecegi-uzerine-2/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/10/03/hakim-iktisat-ve-iktisadin-gelecegi-uzerine-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Oct 2010 21:38:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Cunedioğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Dünyaya yayılan neoliberalizm dalgası neoklasik iktisadı destekleyerek iktisadi ortodoksluğun hâkim duruma geçmesine neden olmuştur. Öyle ki iktisadi alanda devlet müdahalesinin önemini vurgulayan kalkınma iktisadı ile Keynesgil iktisat, iktisat biliminin dışına atılmıştır. Bugün, Marksist kuram gibi alternatif akımları üniversite öğrencileri ancak iktisadi düşünceler tarihi derslerinde görebilmektedir ki bu tek derste de alternatif kuramların ayrıntılarına girmek mümkün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/10/iktisatcilar-300x263.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1937" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/10/iktisatcilar-300x263.jpg" alt="" width="300" height="263" /></a></p>
<p>Dünyaya yayılan neoliberalizm dalgası neoklasik iktisadı destekleyerek iktisadi ortodoksluğun hâkim duruma geçmesine neden olmuştur. Öyle ki iktisadi alanda devlet müdahalesinin önemini vurgulayan kalkınma iktisadı ile Keynesgil iktisat, iktisat biliminin dışına atılmıştır. Bugün, Marksist kuram gibi alternatif akımları üniversite öğrencileri ancak iktisadi düşünceler tarihi derslerinde görebilmektedir ki bu tek derste de alternatif kuramların ayrıntılarına girmek mümkün olamamaktadır. Diğer bir taraftan, neoklasik iktisat, kurduğu yeni krallıkta kendine yardımcı olarak “nicel yöntemlerin ağırlık kazanması” nı seçmiş ve bu iki arkadaş birbirlerine destek olarak hâkimiyetlerine süreklilik kazandırmışlardır.</p>
<p>Bilimsel camiada her ne kadar demokrasi var gibi görünse de iktisat alanında hemen hemen tüm tebaa neoklasik iktisada biat etmektedir. Bunun temel nedeni akademik atama ve yükseltme ölçütlerinin akademik prestiji yüksek olan bilimsel dergilerde yayın yapmaya bağlanmış olmasıdır. Bu tür dergilerin çoğuna sunulan çalışmaların yayınlanabilmesi, neoklasik iktisadın ana varsayımlarını kabul edip kurulan bir modelin ekonometrik olarak sınanmasına bağlı duruma getirilmiştir. Bu durum, zaten yeterince büyük olan neoklasik ateşi körüklemekten başka bir şey değildir.</p>
<p><span id="more-1936"></span></p>
<p><img src="http://iktisadiyat.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" alt="" /></p>
<p><strong>MATEMATİK: ARAÇ MI AMAÇ MI?</strong></p>
<p>İktisadi olguları formelleştirme çabası 1930’larda başladı. Bu başlangıç ekonometrinin gelişimini beraberinde getirdi ve alandaki ilerlemeye bilgisayar teknolojilerindeki gelişim hız kazandırdı. Anglo-Amerikan iktisadı artık yeni bir yol haritasına sahipti: Formelleştirilebileni kabul et, formelleştirilemeyeni dısla! Bu zihniyet yapısı nedeniyle gelişme ve kalkınma iktisadı, iktisadi düşünceler tarihi ve iktisadi sistemler gibi konular iktisadın ilim sahasından dışlanmaya başlandı ve sosyoloji, tarih gibi diğer ilimlerce sahiplenildi.</p>
<p>Nicel yöntem kullanımının iktisat içindeki hızlı artışı, konu hakkındaki tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Kimileri, bir bilim dili olan matematiğin fen bilimlerine yapmış olduğu katkının benzer şekilde iktisatta da görüleceğini savunmaktadır. Matematiğin sağladığı yöntemler yoluyla insan davranışlarına ait, ampirik olarak test edilebilir bilgiye ulaşılabilmektedir. Matematik, iktisat için sağlam bir muhakeme ve nesnel ifade yöntemi sağlamaktadır. Diğer yandan, kimileri de matematiğin aşırı kullanımının iktisadın sosyal bilim olma özelliklerini ortadan kaldırdığını öne sürmektedirler. Matematik araç olmaktan çıkmış ve amaç haline gelmiştir. Hatta bazı araştırmacılar ellerindeki matematiksel araçları kullanabilmek için uygun konu aramayı tercih etmektedirler. Bu bakış açısına göre, kullanılan yöntemin karmaşıklık ve gelişmislik derecesi, konunun kuramsal veya toplumsal öneminin önüne geçebilmektedir.</p>
<p>İktisattaki aşırı nicelleştirmenin diğer bir sonucu da mühendislik ve fen bilimi lisans derecesine sahip gençlerin iktisat alanına yönelmeyi tercih etmeleridir. Öyle ki iktisat yüksek lisans programlarına kabul almak için matematik, fizik ya da mühendislik diplomasına sahip olmak iktisat diplomasına sahip olmaktan daha avantajlı hale gelmiştir. Sosyal bilim temeli olmayan lisansüstü iktisat öğrencileri de kendileri için daha kolay olduğundan aşırı nicel araştırmalara yönelmekte ve iktisadın aşırı nicelleşmesine katkıda bulunmaktadırlar. Nobel iktisat ödülünü kazanan bilim insanlarının profillerini incelediğinizde, bu gerçek daha bariz tezahür etmektedir. İleride de değineceğim üzere iktisadın öne çıkan konularına baktığınız zaman oyun teorisi, network(ağ) teorisi ve kaos kuramı gibi elektronik ve matematik alanında öne çıkan konularla karşılaşıyoruz.</p>
<p>Klasik ve neoklasik okullar Newton fiziğiyle olan ilişkileri ile öne çıktılar. Calculus’ daki ilerlemeler neoklasik iktisadın ayrılmaz parçası haline geldi. Einstein’ın Görelelik üzerine yazdıkları olasılık kuramının matematikten fiziğe ve oradan da istatistik ve ekonometri vasıtasıyla iktisada geçmesine neden oldular. İktisat akademisinin tebaası bütün bu gelişmeleri ağızları açık izlerken, iktisadın temelinde yatan ve birkaç yüzyıl gerilere giden çok güçlü bir &#8221;ekonomi politik&#8221; geleneği unutulmaktaydı.</p>
<p><strong>İKTİSATTA ÖNE ÇIKAN ARAŞTIRMA ALANLARI VE TARTIŞMALAR</strong></p>
<p>Her horoz kendi çöplüğünde öter. Sanırım, bu atasözü iktisadın içinde bulunduğu durumu izahta kullanılabilir. Bir horoz var -neoklasik iktisat- ve bu horozun bulunduğu ortamın çöplük olduğu da aşikâr. Neoklasik iktisat bireyleri her zaman ve her yerde geçerli evrensel kanunlar çerçevesinde piyasa sinyallerine göre belirli yönlerde hareket eden edilgen aktörlere indirgeyen, optimal çözümleri toplumsal ya da tarihsel analizlere gerek duymadan marjinal analiz esaslı bazı cebirsel denklemlerde arayan bir yaklaşıma sahiptir ve bu yaklaşım eleştirileri beraberinde getirmektedir. Neoklasik dünyanın statikliğini, bilginin tamlığını, bireyin rasyonelliğini argüman alan bazı iktisatçılar alternatif akımlar öne sürmüşlerdir ki bu alternatif akımlar da heterodoks iktisat şemsiyesinde toplanmaktadır. Bu şemsiye altında Marksist İktisat, Avusturya Okulu, Feminist İktisat ve Kurumsal İktisat gibi akımları sayabiliriz. Hatta hakim iktisada en büyük eleştiri ve alternatif akım olarak, Fransa’daki iktisat öğrencilerinin 2000 yılında, iktisat eğitimine tepkileriyle başlayan ve oradan başka ülkelere de yayılan post-otistik iktisat hareketini gösterebiliriz. Bütün bu akımlar alternatif olduğundan ve bahsettiğimiz çöplüğün horozu neoklasik iktisat olduğundan nihayette borusu öten yine neoklasik akım olmuştur.</p>
<p>Son yılların ve önümüzdeki birkaç on yılın popüler araştırma alanlarına baktığımızda neoklasik akımın önemli alanlarına rastlıyoruz: Oyun Teorisi ve Endüstriyel Organizasyonlar. Neoklasik akım, kendisine yapılan elestirileri fark etmis ve kendini aklama yolları bulmustur. İlkin mevcut yöntemlerini diğer sosyal bilimlere ihraç etmeye baslamıstır. Bugün, oyun kuramı sosyoloji ve siyaset biliminde yükselen bir değer olarak karsımıza çıkmaktadır. Kontrol teorisi ve grup teorisi gibi iktisatta kullanılan ileri cebirsel kuramlar sosyolojide kendine yer edinmeye baslamıstır. Đkinci olarak da neoklasik akım kendini düzeltme yoluna girmistir. Tam bilgi varsayımının piyasalar için çökmesi eksik rekabet modellerinin doğmasına ve Endüstriyel Organizasyonlar alanının yıldızının parlamasına yol açmıstır. Neoklasik iktisatçılar daha sonra bu alana bilgisayar bilimi ile elektroniğin önemli teorilerinden ağ teorisini de dâhil ederek firma davranıslarını ve piyasaları dinamik olarak incelemeye baslamıstır. Kendini düzeltme konusunda karsımıza çıkan diğer bir popüler alan da Deneysel İktisattır. Rasyonellik mefhumunun deneysel olarak sınanması ve elde edilen bilgilerin neoklasik akıma girdi olarak dönmesi “homo economicus”a alternatif bir “homo altruist” fikrini doğurmustur. Nöroekonomi ve deneysel iktisat gibi alanlar sayesinde iktisat laboratuarlara girmis ve asırı nicel havasından arınma trendi yakalamıstır. Tıbbi görüntüleme teknolojisinden yararlanarak bireylerin iktisadi davranıslarına izahat getirmeye çalısan nöroekonomi gelecek vaat eden arastırma alanlarındandır. Sosyal bilimler temeli olmayan iktisatçı bilim insanlarının iktisada kazandırdığı gelecek vaat eden belki de en önemli alan kaos kuramıdır. Edward Lorenz’in mucizesiyle baslayan ve Benoit Mandelbrot’la cosan fraktal geometriyi temel alan kaos kuramı günümüzde özellikle finans alanında kullanılmakla beraber gelecekte gelisme, esitsizlik ve tabakalasma gibi alanlara da uygulanacak gibi görünmektedir.</p>
<p>Yukarıda değindiğimiz gibi deneysel iktisat gibi alanlarla matematikten arınma trendine giren hakim iktisat hukukla da flört ederek daha az matematiğin kullanılacağı bir noktaya yakınsadığının sinyallerini vermektedir. Rekabet, hukuk ve iktisadın harmanlandığı bir konu olarak karsımıza çıkmaktadır, ama iktisat sadece rekabet hukuku ile yetinecek gibi durmamaktadır. Hukuk ve iktisat alanındaki gelismeler, hukuk sisteminin ve daha genis anlamda toplumsal isleyisin iktisadi temellerinin daha iyi anlasılmasına, kurumsal ve hukuksal 5 değişkenleri de içererek mikro iktisat davranıs ve karar verme kuramının gelismesine katkıda bulunabilir. Bu alanda yapılabilecek araştırmalar, hukuki kurum ve kuralların uygulamalı analizi yoluyla bu alanlardaki bilgi birikiminin artmasına yol açabileceği gibi hâkim mikro iktisat kuramının sınırsız rasyonellik varsayımı gibi kimi zayıf noktalarından çıkarak daha güçlü yeni paradigmalar yaratılmasına öncülük edebilir.</p>
<p><strong>SONUÇ </strong></p>
<p>Deneysel iktisat, nöroekonomi, rekabet hukuku gibi konular hakim iktisadın matematikten ıramasına neden olurken kaos kuramı, oyun kuramı, dinamik iktisat, ağ teorisi, finans iktisadı gibi alanlar da aşırı matematikleşmeye neden olmaktadır. İktisadın matematik kullanımını bu iki tarafın baskınlık dereceleri belirleyecek gibi görünmekte, ama hakim iktisadın her nereye gidilecekse gidilsin yapı itibariyle değişeceği kesin. Gelecekte hakim bir iktisadi akım olacaksa da tam Türk işi olacak gibi: Ortaya bir karışık yap!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/10/03/hakim-iktisat-ve-iktisadin-gelecegi-uzerine-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Avusturya Okulu ve Sermaye Birikimi: Hepimiz Kapitalistiz(!)</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/09/30/avusturya-okulu-ve-sermaye-birikimi-hepimiz-kapitalistiz/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/09/30/avusturya-okulu-ve-sermaye-birikimi-hepimiz-kapitalistiz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 30 Sep 2010 08:30:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can Madenci</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Geçenlerde Avusturya İktisat Okulu iktisatçılarından biri olan Murray Rothbard’ın “Man, Economy, and State” adlı kitabını karıştırıyordum. Kitapta bazı ilginç yerlere denk geldim, bunlardan aşağıda bahsedeceğim. Rothbard Avusturya Okulu dışında tanınan bir iktisatçı değil. Fikirlerinde de hocası Ludwig von Mises kadar katı. Bununla birlikte, Rothbard’ın düşünceleri Avusturya Okulu’nun nasıl bir iktisat zihniyetine sahip olduğuna dair iyi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.archives.gov/education/lessons/hine-photos/images/cigar-factory.gif" alt="" width="336" height="237" /></p>
<p>Geçenlerde Avusturya İktisat Okulu iktisatçılarından biri olan Murray Rothbard’ın <em>“Man, Economy, and State”</em> adlı kitabını karıştırıyordum. Kitapta bazı ilginç yerlere denk geldim, bunlardan aşağıda bahsedeceğim. Rothbard Avusturya Okulu dışında tanınan bir iktisatçı değil. Fikirlerinde de hocası Ludwig von Mises kadar katı. Bununla birlikte, Rothbard’ın düşünceleri Avusturya Okulu’nun nasıl bir iktisat zihniyetine sahip olduğuna dair iyi bir fikir veriyor.</p>
<p>Avusturya Okulu bugün iki kola ayrılmış durumda. Bir tarafta okulun doğru çizgisinin Menger – Böhm-Bawerk – Mises – Rothbard olduğunu savunan <em>Misesçiler</em>, öte tarafta ise aynı doğru çizginin Menger – Wieser – Hayek – Kirzner olduğunu söyleyen <em>Hayekçiler</em> var. Tabii, iki taraf da birbirlerini pek sevmiyor. Ama Avusturya Okulu’nun ana akım iktisatta çokça ciddiye alınan bir okul olmadığını düşündüğümüzde, bu ayrılığın pratikte önemli bir yanı kalmıyor.</p>
<p><span id="more-1908"></span></p>
<p>Rothbard’ın kitabı genel olarak Mises’in <em>“Human Action”</em> kitabındaki konuları kapsıyor. Ama Misesçi Avusturya iktisatçılarının dediklerine göre Rothbard’ın kitabı hem Mises’in dediklerini daha iyi açıklıyor, hem de Avusturya İktisadı’na önemli katkılarda bulunuyor. O nedenle bu kitabı Avusturya Okulu’nun âdeta nihaî hâline ulaştığı bir eser sayıyorlar.</p>
<p>Ancak Mises’in kitabı 900 küsur sayfa, Rothbard’ınki de 1500 sayfaya yakın. Dolayısıyla iki kitabı baştan sona okuyup karşılaştırmak ve Rothbard’ın ne türden “katkılar” yaptığını görmek her babayiğidin harcı değil. Zaten Hayekçi Avusturya iktisatçıları Rothbard’ın bu kitabıyla Avusturya İktisadı’na önemli bir katkı yapmadığını, sadece Mises’in bazı fikirlerini daha iyi açıkladığını düşünüyorlar.</p>
<p>Aşağıda Rothbard’ın kitabının <em><span style="color: #0000ff"><a href="http://mises.org/books/mespm.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şu baskısını</span></a></span></em> kullandım. Kitap <em>“İnsan, İktisat ve Devlet”</em> adıyla Türkçeye iki cilt olarak çevrilmiş (<em><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=MzA1&amp;kat=NA==&amp;kat1=" target="_blank"><span style="color: #0000ff">cilt 1</span></a></em>, <em><a href="http://www.liberte.com.tr/incele.php?id=MzA2&amp;kat=NA==&amp;kat1=" target="_blank"><span style="color: #0000ff">cilt 2</span></a></em>), ama çevirinin nasıl olduğunu bilmiyorum. (Açıkçası önyargılı olarak söylemem gerekirse, kitabı yayınlayan yayınevi Liberte Yayınları olduğundan çeviri konusunda kuşkuluyum.) Avusturya Okulu’nun başlangıç noktası olarak kullandığı varsayımların önemli bir bölümü kitabın <em>“Fundamentals of Human Action”</em> başlıklı ilk bölümünde bulunuyor (s. 1-77). Sermayenin oluşumu da aynı bölümde <em>“The Formation of Capital”</em> alt başlığı altında anlatılmış (s. 47-70). Rothbard herkesin kapitalist olabileceğinden <em>“Time Preference, Capitalist, and Individual Money Stock”</em> adlı alt bölümde bahsediyor (s. 410-16). Aşağıdakileri bu bölümlerden hareketle yazdım.</p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Öncelikle Rothbard’ın akıl yürütmesinin temelini teşkil eden bir kavramla başlayalım.</p>
<p>Rothbard’a göre, insanlar ulaşmak istedikleri amaçları en kısa zamanda gerçekleştirmeye çalışırlar. Bu durum zamanın kısıtlı ya da nadir olmasından, dolayısıyla idareli kullanılması gereğinden kaynaklanır. Amaca ne kadar kısa sürede ulaşılırsa o kadar iyidir. Aynı şekilde, bir üretim süreci ne kadar kısa süreli olursa üretici için o kadar iyidir. Rothbard zamanlar arasında yapılan bu tercihi <em>zaman tercihi</em> olarak adlandırıyor ve evrensel bir olgu olduğunu söylüyor.</p>
<p>Zaman tercihi şu anda elde edilebilecek doyumun gelecekteki doyuma tercih edilmesi ya da mevcut bir malın gelecekteki bir mala tercih edilmesi olarak da tanımlanabilir. Şu andaki malın gelecekteki mala tercih edilmesinin tek koşulu, iki maldan elde edilecek tatmin derecesinin aynı olmasıdır. Böyle bir durumda malın tüketimini ertelemenin anlamı yoktur. Öte yandan eğer gelecekteki mal mevcut maldan daha fazla tatmin sağlıyorsa, gelecekteki mal tercih edilir.</p>
<p>Rothbard bu mantığı sermayenin oluşumunu açıklamakta kullanıyor ve bunun için Marx’ın pek ifrit olduğu ıssız adadaki Robinson Crusoe örneğini veriyor.</p>
<p>Adada Robinson’ın elde edebileceği iki mal olsun: boş zaman ve karnını doyurmak için dut. Dutları toplamakta işine yarayacak hiçbir sermaye malına (mesela bir sopaya) sahip olmadığını da varsayalım. Bu durumda Robinson dutları ancak ağaca çıkarak eliyle toplayabilir. Böyle yaptığında saatte 20 dut topladığını varsayalım. Bir günde karnını doyurmak için 200 dutun yettiğini varsayarsak, Robinson günün 10 saatini dut toplamakla geçirecek, geri kalan 14 saatte de yatıp uyuyacak ve göbeğini kaşıyacaktır. Buna göre, sopası olmayan Robinson için karnını doyurmaya harcayacağı ve en kısa süren iş dut toplamak olacaktır. Teknik dille söylersek, en kısa zaman aralığında (1 saat) üretilen tüketim malları (20 dut), sermaye malı (sopa) olmadan üretilen mallardır.</p>
<p>Peki, Robinson’ın elinde sermaye malı olarak kullanacağı bir sopası olsaydı ne olurdu? Robinson sopayı ağacın dallarına vurup dutları düşürerek aynı miktarda dutu (200 dut) daha kısa zamanda (mesela 5 saatte) toplayabilir ya da aynı zaman aralığında (1 saat) daha fazla dut (mesela 50 dut) toplayabilirdi.</p>
<p>O zaman Robinson sopayı nereden bulacak? Kendisi büyük ihtimalle ağaca tırmanıp uzun bir dal kırmak, sonra da dalı yontup sopa hâline getirmek zorunda. Bunun için Robinson’ın 10 saatini harcaması gerektiğini varsayalım. Ama bu ilâve 10 saati nereden bulacak? Zira karnını doyurmaya yeten dutları toplaması zaten 10 saatini alıyor, bundan fedakârlıkta bulunamaz. Bu durumda, göbeğini kaşımakla geçirdiği 14 saatten fedakârlık yapmak zorunda kalacak. İkinci bir seçenek de, Robinson’ın orta bir yol bulup dut toplamaya ve yatmaya beşer saat ayırması olabilir. Ancak her halükârda Robinson’ın sermaye malı (sopa) üretmek için tüketim mallarından (dut ve boş zaman) fedakârlık yapması ve bunları daha az tüketmesi gerekiyor. Örnekte Robinson&#8217;ın tüketimini kıstığını varsayalım.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken husus, sopanın ancak üretildikten sonra işe yarayacak olması. Yani Robinson tüketimini kısıp 10 saatini harcamadıktan sonra sopanın faydasını göremeyecek. Dolayısıyla sopa için 10 saat beklemek zorunda. Böyle olduğunda, Robinson sopanın faydasını şimdiyle kıyaslandığında ancak 10 saat sonunda, yani <em>gelecekte</em> görüyor.</p>
<p>Şimdi Robinson’ın 500 dutu var, çünkü yeni sopasıyla saatte 50 dut toplayabiliyor. Ancak bunları elde etmek başlangıçta eskisine kıyasla daha fazla vaktini aldı. Zira önce 10 saatini sopa yapmaya, ardından da 10 saatini dut toplamaya harcadı. Böylece 500 dutu toplamda 20 saatte elde etti; yani üretim süreci daha uzun sürdü. Ama sopayı bir kez üretti mi diğer günlerde de kullanabilir ve 10 saatte 500 dut toplayabilir.</p>
<p>Zaman tercihiyle ilgili olarak en başta yazdıklarımı hatırlayın: Gelecekteki mal, ancak şimdiki maldan daha fazla doyum sağlıyorsa tercih ediliyordu. Robinson eskiden 10 saatte 200 dut toplarken, şimdi yeni sopasıyla aynı saatte 500 dut toplayacak ve eskisine kıyasla daha fazla doyum elde edecek. Dolayısıyla sopayı kullanmak daha fazla doyum sağlıyor. Bu da sopayı, yani <em>gelecekteki malı</em> tercih etmek ve fazladan 10 saat beklemek için yeterli bir neden.</p>
<p>İşte Avusturya Okulu’na göre sermaye oluşumu ya da sermaye mallarının üretimi böyle bir şey. Bireyler şu andaki tüketimlerini kısıp sermaye mallarının üretimine yatırım yapıp yapmayacaklarına karar vermek zorundalar. Bu kararı verirken şunu dikkate alıyorlar: Daha uzun vakit alan üretim sürecinin sağladığı verimlilik artışından elde edilen doyum, şu andaki tüketim mallarının bir kısmından fedakârlıkta bulunduğumuzda kaybedeceğimiz doyumdan daha fazla mı? Eğer öyleyse, sermaye malı üretmek faydalıdır. Burada, dut ve boş zamandan (tüketim malları) yapılan kısıntıya <em>tasarruf</em>, sopa (sermaye malı) yapmaya harcanan 10 saate <em>yatırım</em> diyebiliriz. Ama daha fazla ayrıntıya girmeye gerek yok.</p>
<p>Yukarıda anlattıklarım aynı zamanda bir başka Avusturya iktisatçısı, Eugen von Böhm-Bawerk’in faiz teorisinin temelini de teşkil ediyor: Eğer sopa yapmak için kendi tüketim mallarımdan yaptığım kısıntı yetmiyorsa, sizin tüketim mallarınızı kullanmam gerekebilir. Ama o zaman siz de kendi tüketim mallarınızdan kısıntı yapmak zorunda kalırsınız. Bu durumda sizi buna ikna etmem için kısıntınız karşılığında size bir şeyler vermem gerekir. Diğer bir deyişle, şu anda tüketebileceğiniz malların bir kısmından vazgeçip onları bana (yani kapitaliste) <em>borç olarak</em> vermeniz karşılığında, size gelecekte bir şeyler ödemem gerekir. İşte, bana şu anda mevcut olan tüketim mallarını elde etme imkânı sağladığınız için size ödemem gereken şeye <em>faiz</em> deniliyor. Kabaca, gelecekteki malların bugünkü mallara tercih edilmesi <em>faiz oranı</em> denilen şeyi yaratıyor.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Bunları açıkladıktan sonra Rothbard’a dönelim.</p>
<p>Faiz oranının oluşumundan bahsederken, bunun şimdiki malların tüketiminden vazgeçilmesi vasıtasıyla oluştuğunu söyledim. Bu da işin içine tekrar zaman tercihini sokuyor. Rothbard da toplumdaki bireylerin zaman tercihinin tasarruf oranının ve dolayısıyla faiz oranının belirlenmesinde etkili olduğunu söylüyor. Ancak Rothbard’a göre dikkat edilmesi gereken şey, bunların belirlenmesinde toplumdaki <em>tüm bireylerin</em> etkili olması. Yani toplumda tek başına “kapitalistler” denilen bir sınıf faiz oranını belirliyor diye bir şey yok. Rothbard’a göre burada bir “ayartma” var. Bu da analiz yaparken konuları ele alış tarzımızdan kaynaklanıyor:</p>
<p>Analizlerde üretim sistemi incelenirken, bu sistem farklı sınıflar (toprak sahipleri, işçiler ve kapitalistler) açısından ele alınıyor. Bu nedenle toplumda sanki bu üç sınıfa gerçekten tekabül eden bir insan grubu varmış gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Bu da hâliyle faiz oranı gibi meselelerin sadece kapitalistlerle ilişkilendirilmesine neden oluyor. Oysa piyasayı iktisadî açıdan analiz ederken aslında <em>insanlarla</em> değil, bu insanların yerine getirdikleri <em>işlevlerle</em> ilgileniyoruz. Nitekim kapitalistler sermaye mallarının dışında tüketim malları da talep ederler, ne de olsa onlar da karınlarını doyurmak zorundalar. Yani kapitalistler sadece kapitalist olarak değil, aynı zamanda tüketici olarak da toplumda iş görürler. Dolayısıyla Rothbard’a göre gerçekte işçilerden ve toprak sahiplerinden ayrı olarak toplumda özel bir kapitalist sınıf mevcut değildir. Daha da önemlisi, tüm tüketiciler istedikten sonra kapitalist de olabilirler. Bunun için zaman tercih durumlarının elvermesi ve şimdiki malların tüketiminden fedakârlık yapmaları yeterlidir (yukarıda yazdıklarımı hatırlayın).</p>
<p>Peki, kapitalistler tasarruf ettikleri ve yatırımlarda kullandıkları parayı nereden buluyorlar? İlk olarak, bunu mevcut üretimlerinden, yani işçiler, toprak sahipleri ve kapitalistler olarak elde ettikleri paradan edinebilirler. Para ellerine geçtikten sonra bunu tüketim ve yatırım malları arasında nasıl harcayacaklarına karar verebilirler. İkinci olarak, bu fonları geçmişteki üretim kazançlarından ya da harcamadıkları (gömüledikleri) paradan edinebilirler. Üçüncü olarak da borç alabilirler. Sonuçta Rothbard kendinden emin bir şekilde şöyle diyor:</p>
<p><span style="color: #0000ff">Şu sonuca varıyoruz ki, sadece istedikten sonra her insan kapitalist olabilir. Bu kişi fonlarını tek başına önceki kapitalist yatırımların kazancından, geçmişte “gömülenmiş” nakitlerinden veya salt işçi ya da toprak sahibi olarak elde ettiği gelirinden sağlayabilir. Tabii, fonlarını bu kaynakların birkaçından da edinebilir.<em> İnsanı kapitalist olmaktan alıkoyan tek şey, kendi zaman tercih skalasının yüksek olmasıdır.</em> Diğer bir deyişle, malları şu anda tüketmek için duyduğu güçlü arzudur. Katı bir tabakalaşmadan – toplumdaki sanal bir <em>kast</em> yapısından – bahseden Marksistler ve diğer kişiler ciddi bir hata yapmaktadırlar. Aynı zaman dilimi içerisinde aynı kişi aynı anda hem işçi, hem toprak sahibi, hem de kapitalist olabilir.</span> [s. 415]</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Tüm bu anlattıklarım kendi içinde mantıklı görünebilir – ama sadece teorik olarak. Dahası, bu yazdıklarıma teorik açıdan itiraz da edilebilir. Ama daha iyisi var: Gerçek hayata bakmak. Sermaye birikimi tarihin hiçbir döneminde yukarıda anlattığım dut ve sopa hikâyesine benzer şekilde gerçekleşmemiştir. Kapitalist olarak bildiğimiz kişiler de tüketimlerini kısma fedakârlığını yapmış kişiler değillerdir. Öyle olsaydı, karnı aç gezen kişilerin arasından pek çok kapitalistin çıkması gerekirdi. Gerçi bu kişiler tüketimlerini isteyerek kısmış değiller, ama önemli olan daha az tüketmeleri değil mi? Tüm bunlara alternatif bir açıklama isterseniz, Avusturyalıların pek sinir oldukları Marx’ın <em>Kapital</em>’inin birinci cildinde ilkel sermaye birikimini anlatan kısımlara ve devamına bakabilirsiniz.</p>
<p>Rothbard’ın mantığını kullandığımızda, Tüsiad’taki işadamlarının herhangi birinin fabrikasında asgari ücretle çalışan herhangi bir işçi de rahatlıkla kapitalist olabilir. Hatta eğer başarılı olursa Tüsiad üyesi dahi olabilir. Tüm yapması gereken şey, şu anda tükettiği malların bir kısmından fedakârlıkta bulunmak ve sermaye mallarına yatırım yapmak. Tabii, bundan sonrası piyasanın dinamiklerine kalıyor. Ne de olsa işçilikten gelme yeni işadamımızın başarılı olup olmayacağını ve ne kadar kâr elde edeceğini piyasa belirliyor.</p>
<p>Yazının başındaki resimde 1908 yılında Amerika’nın Indianapolis eyaletinde bir sigara fabrikasında çalışan çocuklar görülüyor. Bu çocukların hepsi işçi. Oysa tüketimlerini kısıp yatırım mallarına yatırım yapmış olsalardı onlar da kapitalist olabilirlerdi. Ama Rothbard’ın mantığı açısından bakacak olursak, bu çocuklar zaman tercih skalalarını yüksek tutup şimdiki malları daha çok tüketmek istemişler ve hâliyle işçi olarak kalmışlar. (Resmi aldığım yer <em><span style="color: #0000ff"><a href="http://www.archives.gov/education/lessons/hine-photos/" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurası</span></a></span></em>. Aynı yerde çocuk işçilerle ilgili başka resimler de var.)</p>
<p>Böylece, Avusturya Okulu’nun ana akım iktisat içinde neden kendine yer bulamadığı bir parça olsun açıklığa kavuşmuştur sanırım. Gerçi bunun başka nedenleri de var – Avusturya iktisatçılarının makro ekonomik büyüklükleri ve matematik kullanımını reddetmeleri, istatistiklere ve ampirik araştırmalara soğuk bakmaları gibi. Tüm bunlar ana akım iktisattan dışlanmak için yeterli nedenler. Ama bu okulun ekonomiyle ilgili argümanları genel itibariyle bu tarz uçuk kaçık <em>a priori</em>, yani deneye ve gözleme dayanmayan akıl yürütmelerden oluşuyor. Avusturya İktisadı’nda bu <em>a priori</em> mantıktan hareketle türetilen önermelerin oluşturduğu bilime de <em>pareksoloji</em> (praxeology), yani insanlar eylemlerinin bilimi deniliyor. İktisat da bu bilimin bir alt dalı. Öyle ki, Avusturya iktisatçılarının kimi zaman kendilerini <em>pareksologlar</em> diye adlandırdıkları bile oluyor. Avusturya Okulu’nun piyasa ekonomisi savunusunun temelinde de yine ampirik verilere dayanmayan bu mantık yatıyor.  </p>
<p>Türkiye’de de bu okulun iddialarını benimseyen ve buna dayanarak piyasa ekonomisi savunuculuğu yapan kişiler var. Bunların önemli bir bölümü iktisatçı değil, zaten iktisatçı olanlar da Avusturya Okulu hakkında benim burada bahsettiğim gariplikleri görecek kadar bilgi sahibiler. Bana göre, Avusturyalıların dediklerine inanmak için bir iktisatçıdan daha <em>azı</em> olmak gerekiyor. Dolayısıyla bu okula dayanarak Türkiye’de piyasa ekonomisini savunanların aslında bu okulun ne dediğini tam olarak bilmediklerini ve kendi dediklerinin önemli bir kısmını uydurduklarını söylemek yanlış olmayacak. Böylelerine rastlarsanız yukarıda yazdıklarımı hatırlarsınız.</p>
<p>Bitirmeden, Rothbard’ın sınıflar hakkında dedikleri aklıma John Lennon’ın <em>“Working Class Hero”</em> şarkısını getirdi. Orada şöyle diyor Lennon:</p>
<p><em>Keep you doped with religion and sex and TV<br />
And you think you&#8217;re so clever and classless and free<br />
But you&#8217;re still fucking peasants as far as I can see</em><em></em></p>
<p>Yani din, seks ve televizyonla uyuşturulan kişiler kendilerinin akıllı, sınıfsız ve özgür olduklarını zannetmeye başlıyorlar. Ama aslında Lennon’a göre hâlâ “kahrolası” köylülerden başka bir şey değiller. Görünen o ki din, seks ve uyuşturucunun yanına pareksolojiyi de eklemek lazım. (Meraklısı için şarkının videosu <em><span style="color: #0000ff"><a href="http://www.johnlennon.com/html/videos.aspx" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></span></em>. “Kahrolası” kelimesinin sansürlü olduğu bir başka video da <em><span style="color: #0000ff"><a href="http://www.dailymotion.com/video/xdpeo_john-lennon-working-class-herompg_music" target="_blank"><span style="color: #0000ff">şurada</span></a></span></em>.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/09/30/avusturya-okulu-ve-sermaye-birikimi-hepimiz-kapitalistiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

