iktisadiyat

  • Home
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

KİTAP TANITIMI: İKTİSAT PENCEREMDEN

Ceyhun_Elgin | February 1, 2010

İktisattaki duruşu ve bakış açısında katılmadığım birçok nokta olsa da özgeçmişini gören herkesin takdir edeceği gibi iktisatçılığına kimsenin bir söz söyleyemeyeceği biri, Oktay Yenal. London School of Economics ve Chicago Üniversiteleri’nde eğitim görmüş, sonrasında ise İstanbul, Eruzum Atatürk, Boğaziçi, Princeton, Sussex ve Koç Üniversiteleri ile uzun yıllar Dünya Bankası’nda çalışmış bir iktisatçı.

Bu kadar güçlü ve uzun bir kariyere sahip olduğu için de haliyle, uzun meslek yaşamı boyunca epey anı ve tecrübe biriktirmiş Yenal. Kendisinin anıları da Homer Kitabevi tarafından yayınlanmış. Kitabın birinci baskısı 2005′de yayınlanmasına rağmen, utanarak söylemek gerekirse, bir iktisatçı adayı olarak ben, kitabı 2009 yazının sonunda bir kitabevi rafının arka köşelerinden birinde fark edebildim. Idefixe’de kitap tükenmiş gözüktüğü için kitabı satın alabilmeniz için aşağıdaki adresi verebilirim:

http://www.kitapturk.com/books/Kitap/51646/Iktisat_Penceremden_-_Anilar_Dusunceler.htm

Yenal, hem kariyeri boyunca ve meslek yaşamının sonlandırıp emekli olduğunda Türkiye’ye geldiğinde sık sık hayal kırıklığına uğramış. Örneğin, İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi olduğunda, hiçbir işe yaramadan, ayda bir toplantıya katılıp maaş almayı içine sindiremediğinden istifa etmiş. Koç Üniversitesi mütevveli heyetinde çalışırken, kendi tabiriyle, “üniversitenin bir meslek okulu değil, bilimsel araştırma merkezi” olması için sergilediği gayretler boşa çıkınca bu görevinden ayrılmış. Yenal’ın hayal kırıklığı o kadar büyük ki, “İktisat Penceremden Anılar- Düşünceler” başlıklı bir iktisatçı ya da iktisatçı adayı için çok faydalı olabilecek kitabının, pek ilgi görmeyeceğini dahi düşünmüş. Kendi ifadesiyle kaçan fırsatlar diyarı olarak görmüş kendi Yazık Dünya’sını. Sözü Yenal’a bırakırsak:

“….iktisat bilim dalını sadece meslek olarak değil, fakat yaşam uğraşısı olarak seçmiş olmamdan mutluyum. Nitekim iktisatçı mesleğim bittikten sonra da iktisatçılığım sürüyor. Onun için anılarım, bilinçli ya da bilinçaltı eğilimlerle, çevremde toplumsal yaşamı iyileştirme yönünde kaçırılan fırsatları, bazen de gözlediğim toplumsal aptallıkları yansıtma çabası olarak algılanabilir. Daha iyi olabilecekken olamayan dünya idi benim Yazık Dünyam.”

Kitabın arka kapağına tanıtım yazısı yazan Zafer Toprak’ın deyişiyle “20. yüzyılın ikinci yarısını anlamak için elzem bir anı kitabı Oktay Yenal’ın penceresi”

Comments
2 Comments »
Categories
İktisat Tarihi, İktisatçılar
Tags
anı, İktisat Tarihi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İktisatta Yöntem ve Kötü Çeviri

Can Madenci | November 14, 2009

Mark Blaug

İktisat tarihi ile uğraşanların yakından tanıdığı bir isim olan Mark Blaug’un “The Methodology of Economics” adlı kitabı Türkçeye çevrilmiş. (Yayınevinin sitesi şurada.) Bu türden kitapların Türkçede bulunmaması büyük eksiklik – özellikle de bu konulara hevesli, ama İngilizce bilmeyen ya da dili yetersiz olan öğrenciler için.

Kitap İngilizce aslından daha büyük boyutta. Yazı karakteri hariç, sayfa tasarımında kitabın aslına sadık kalınmış. Sayfalar beyaz kağıda basılmış. Bence kitap bu hâliyle İngilizcesinden daha kaliteli basılmış. Ama maalesef çeviri konusunda olumlu şeyler söyleyemeyeceğim.

Son zamanlarda Avusturya Okulu’yla uğraştığım için kitabı elime alır almaz Avusturya İktisadı’yla ilgili kısımlara bakayım dedim. Baktığım yerler kitapta toplam 2.5 sayfa tutuyor. Ama bu kadar az yerde bile kötü çevirilere rastladım. Aslına sadık özenli bir baskıda böylesine çeviri hataları bir hayli hayal kırıcı olmuş. Bunların bazılarını aşağıda gösterdim; çeviri kitaptaki metinleri oldukları gibi bıraktım.  (Karşılaştırmada İngilizce şu baskıyı kullandım.)

(1) Önce Türkçe çeviriyi verelim:

Ekonomik doğruların herhangi bir özel vakada kesinlikle uygulanacağını yalnızca kontrol etmek için sağlama yapılması gerektiğine inanma şıkkı Robbins’in Essay’nde olduğu kadar başka hiçbir yerde bu kadar hevesle ve güzel sözlerle ifade edilmemişti. Bu doğrular, tutarlı tercih sıralamasına sahip maksimizasyon arayan bir tüketici; düzgün işleyen üretim fonksiyonuyla karşı karşıya olan maksimizasyon arayan bir girişimci ve ürün ve faktör piyasalarının her ikisinde birden var olan aktif rekabet gibi masum ve mantıklı varsayımlara dayanmaktaydı. (s. 89-90)

İlk cümlede ne yazdığını anlamak mümkün değil. İngilizcesi şöyle:

The case for believing that economic truths – based as they are on such innocent and plausible postulates as a maximizing consumer with a consistent preference ordering, a maximizing entrepreneur facing a well-behaved production function, and active competition in both product and factor markets – require verification only to check that they do apply in any particular case was never stated with more verve and eloquence than in Robbins’s Essay. (s. 80)

“Case” kelimesi Türkçeye “şık” diye çevrilmiş. İktisatçıların böyle bir şıkkı mı var? Robbins şıkları mı açıklıyor? Biraz inisiyatifle ben şöyle çevirdim:

Ekonomik gerçeklerin, sadece, belirli bir olayda geçerli olup olmadıklarının kontrol edilmesi amacıyla doğrulanmaları gerektiği inancı en hevesli ve güzel ifadesini Robbins’in Essay’inde bulmuştur. Bu gerçekler, tutarlı bir tercih sıralamasına sahip maksimizasyon yapan bir tüketici, uyumlu bir üretim fonksiyonuna sahip maksimizasyon yapan bir girişimci ve mal ve faktör piyasalarında etkin rekabetin olması gibi masum ve inandırıcı önermelere dayanıyordu.

(2) Önce Türkçe çeviri:

Mises’in radikal apaçıklık konusunda yazdığı önermeler o kadar uzlaşmaz bir tutum içindeydi ki inanmak için okunmaları zorunluydu: Ekonomiye saf bilgi ve bilginin pratik kullanımı konusunda tuhaf ve benzersiz bir konum yakıştıran onun tikel teoremlerinin deneyim temelinde sağlama ya da yanlışlamaya açık olmadığı gerçeğidir. … bir ekonomik teoremin doğru olup olmadığının tek kıstası sadece deneyim yardımı olmadan yapılan mantık yürütmedir.” (s. 90)

İngilizcesi de şöyle:

Mises’s statements of radical apriorism are so uncompromising that they have to be read to be believed: “What assigns economics its peculiar and unique position in the orbit of pure knowledge and of the practical utilization of knowledge is the fact that its particular theorems are not open to any verification or falsification on the ground of experience. … the ultimate yardstick of an economic theorem’s correctness or incorrectness is solely reason unaided by experience.” (s. 80)

“Apriorism” ifadesi “apaçıklık” diye çevrilmiş. Apriorizmin apaçık olmayla ne ilgisi olduğunu bilmiyorum. Normalde “a priori” ifadesi deneysel olmayan, çıkarımsal anlamına geliyor. Mises’te de apriorizm çıkarımsal ya da tümdengelimsel anlamına geliyor. Yani Mises’e göre, insan davranışlarına ilişkin olarak yapılacak birkaç varsayımdan hareketle ve bunlardan yapılacak mantıksal çıkarımlarla belirli bir teori inşa edilebilir. Bunun da apaçık olmayla hiçbir ilgisi yok. Kendi çevirim şöyle:

Mises’in radikal apriorizm ile ilgili ifadeleri o kadar taviz vermez niteliklidir ki, böyle olduklarına inanmak için okunmaları şarttır: “Saf bilginin ve bilginin pratik açıdan kullanımının söz konusu olduğu alanda iktisat bilimine özel ve kendine özgü konumunu veren şey, bu bilimin belirli teoremlerinin deneyime dayalı hiçbir doğrulamaya ya da yanlışlamaya açık olmamasıdır. … iktisadî bir teoremin doğru ya da yanlış olduğuna ilişkin nihai ölçüt, sadece, deneyim yardımı olmadan yapılan bir akıl yürütmeden ibarettir.

(3) Okuduğum sayfalarda gördüğüm en kötü çevrilmiş yere geldik. Önce İngilizce metni vereyim:

In the 1920’s, Mises made important contributions to monetary economics, business cycle theory and of course socialist economics, but his later writings on the foundations of economic science are so idiosyncratic and dogmatically stated that we can only wonder that they have been taken seriously by anyone. (s. 81)

Şimdi de Türkçe çevirisi:

1920’lerde, Mises para ekonomisi, iş döngüleri kuramı ve tabii sosyalist ekonomiye önemli katlılarda bulundu ancak ekonomi biliminin temelleri üzerine son yazdıkları o kadar kendine özgü durumlarla ilgili ve dogmatik önermelerle doludur ki kimsenin ciddiye alabileceğini sanmıyoruz. (s. 92)

İngilizcesinde başka şey, Türkçesinde başka şey yazıyor. “Monetary economics” ifadesi “para ekonomisi” diye çevrilmiş. Oysa “economics” kelimesi “ekonomi” değil, “iktisat bilimi” demek. Özgün metindeki “dogmatically stated” ifadesi “dogmatik önermelerle doludur” diye çevrilmiş. Daha vahimi, “we can only wonder that they have been taken seriously by anyone” ifadesi tamamıyla farklı, aslıyla hiç ilgisi olmayan bir şekilde çevrilmiş. Benim çevirim ise şöyle:

1920’lerde Mises parasal iktisada, iş çevrimleri teorisine ve tabii sosyalist ekonomi konusuna önemli katkılar yapmıştı; fakat iktisat biliminin temelleri hakkındaki sonraki yazıları o kadar kendine mahsus ve dogmatiktir ki, bunların herhangi biri tarafından ciddiye alınmış olmasına sadece hayret edebiliriz.

(4) Benzeri bir örnek daha. Önce Türkçesi:

Hutchison 1938 gibi erken bir zamanda Popper’in getirdiği ayrım ölçütünün önemini ortaya çıkmasıyla birlikte kavramış olmalıydı. (s. 93)

İngilizcesi:

That Hutchison should recognized the significance of Popper’s demarcation criterion as early as 1938 is itself remakable. (s. 83)

Benim çevirim de böyle:

Hutchison’ın 1938 gibi erken bir tarihte Popper’in ayrım ölçütünün öneminin farkına varmış olması başlı başına dikkate değer bir olaydır.

Yayınevinde çevirileri gözden geçiren birileri hiç mi yok? İlâveten, “the properties of final equilibrium states” ifadesi “en son denge durumlarının özellikleri” (s. 91) diye çevrilmiş. Oysa doğrusu “nihai denge durumunun özellikleri” olacak. Bunların dışında metinde bazı yerlerde hiç virgül kullanılmamış, bu da cümleleri karmaşık hâle getirmiş. Kötü çeviri için başka örnek vermeye gerek yok.

Kitaba şöyle bir göz attığınızda kötü çevirilere ek olarak iktisat kavramlarının da garip bir şekilde çevrildiğini görüyorsunuz. Örneğin, “Pareto optimalitesi” kavramı “Pareto uygunluğu” olmuş (s. 139). Walras’ın “yordamlama” (tatonnement) kavramı “el yordamıyla erişme” yapılmış (s. 181). “Economics” kelimesi sürekli olarak “ekonomi” diye çevrilmiş. Böylece “Neo-klasik iktisat” olmuş “Neo-klasik ekonomi”, “Marksist iktisat” olmuş “Marksçı ekonomi” (s. 120-121) – sanki bu türden piyasa çeşitleri var. “Ex-post büyüklükler” olmuş “sonradan gerçeklere dayanan büyüklükler” (s. 194). Görünen o ki, kitabın çevirmeni iktisat kavramlarının Türkçedeki yerleşmiş kullanımlarını bilmiyor.

Yazık. Oysa kitabın baskı kalitesi gerçekten iyi. Bu çeviriyi gördükten sonra konuyla ilgilenen kişilere kitabı almamalarını tavsiye etmekten başka bir seçenek kalmıyor. Yayınevinin yayın programında Mark Blaug’un “Economic Theory in Retrospect” adlı kitabı da bulunuyormuş. Acaba onun çevirisi nasıl olacak?

Comments
4 Comments »
Categories
İktisat Tarihi, İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

FREİBURG OKULU VE ORDO LİBERALİZM

Yusuf EKİCİ | April 29, 2009

 

     Freiburg okulu Freiburg Albert Ludwig Üniversitesi’nde 1930’lu yıllarda Alman ekonomist Walter Eucken ve hukukçu Franz Böhm tarafından kurulmuştur Bu iktisatçılar genel anlamda, serbest piyasa ekonomisi içinde tam rekabet kurumunun bir ordo-naturel (doğal düzen) olarak kendiliğinden var olmayıp, bir ordo-sosyal (sosyal düzen) olarak devlet tarafından organize edilmesi ve yasal kurumsal önlemlerle korunması gerektiğini savunmuşlardır.

 

 

     Freiburg Okulu’nun temek öğretisi Ekonomik Düzen Teorisi ve Politikası’dır. Bu konudaki açıklamalardan önce bu okulun savunduğu bazı temel düşünceleri açıklamakta yarar var:

 

-          Freiburg Okulu mensuplarına göre toplumda düzene mutlak ihtiyaç vardır. Toplumsal düzenin ya da sosyal düzenin bir yönünü Ekonomik Düzen oluşturur.

 

-          Freiburg Okulu mensuplarına göre ekonomik düzen tümüyle kendiliğinden oluşmaz; düzenin mutlaka kural ve kurumlara dayalı olması gerekir. Freiburg Okulu, ekonomik düzenin temel ilke, kurum ve kurallarının bizzat insanlar tarafından oluşturulabileceğini kabul eder. Bu açıdan Freiburg Okulu, Fizyokratların Doğal Düzen teorisini reddeder. Freiburg Okulu, anti-rasyonalizm ya da evrimci rasyonalizm düşüncesi yerine Yapıcı ya da Kurucu Rasyonalizm düşüncesini savunur.

 

-          Freiburg Okulu, klasik iktisat okulu mensuplarının “sınırlı devlet” anlayışı yerine “aktif- yapıcı-fonksiyonel devlet” anlayışını savunmaktadır. Freiburg Okulu mensuplarına göre Aktif Devlet sosyo-ekonomik-politik düzenin kural ve kurumlarını oluşturan bir devlet anlayışıdır

 

-          Freiburg Okulu’nun liberalizm anlayışı literatürde “ordo liberalizmi” olarak geçer. “ORDO” Latince’de “doğal düzen” anlamına gelmektedir. Bunun karşıtı Latince kelime ise, “Ordinatio” dur. Ordinatio devlet tarafından oluşturulmuş bir düzendir. Bu bakımdan Alman Literatüründe buna “ordre Positif” de denilir. ORDO halen Freiburg Okulu’nun yıllık yayın organı olarak faaliyetini sürdürmektedir.

 

-          Freiburg Okulu’nun kurucularına ve savunucularına göre, piyasada mevcut rekabet yetersizdir. Devletin rekabeti teşvik edecek ve koruyacak; aksak ve haksız rekabeti engelleyecek ve cezalandıracak kurallar koyması gereklidir. Walter Eucken’in 1942 yılında yazdığı bir makalenin başlığı şu şekildedir. “Ekonomik Anayasanın Temel İlkesi Olarak Rekabet”. Anlaşıldığı üzere Eucken ekonomik düzenin en önemli ilkesi olarak rekabet kurumunu görmektedir.

 

-          Freiburg okulu mensuplarının eserlerinde sıkça kullanılan ve üzerinde durulan temel kavramlar şunlardır: “Ordnungsrahmen”, bu kavram ile yasal kurumsal düzenin temel çerçevesi ifade edilmektedir. Bu kavram yerine zaman zaman “Ordnungstheorie”dir. Türkçe’ye “Ekonomik Düzen” olarak çevirebileceğimiz bu paradigma, ekonomik düzenin gereğini ve teorik temellerini inceler. “Ordnungspolitik” (Ekonomik Düzen Politikası) kavramı ise, ekonomik düzen konusunda temel ekonomi politikası önerilerini araştırır.  Freiburg Okulu mensuplarının ( ORDO Liberallerin) temel amacı insan hak ve özgülüklerini güvence altına alacak bir ekonomik ve sosyal düzenin temel ilke, kural ve kurumlarını oluşturmaktır. Freiburg Okulu mensupları Ekonomik Düzen Teorisi içerisinde öncelikle sosyal düzenin oluşumu ve ekonomik düzene niçin ihtiyaç duyulduğu konusunu incelemektedir.

 

 

Comments
No Comments »
Categories
İktisat Tarihi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Zenginliğin Kaynağı

Can Madenci | March 30, 2009

Marx hakkında yapılan yanlışlardan biri, onun emeği zenginliğin ya da servetin tek kaynağı olarak kabul ettiğidir. Bu yanlış, özellikle sosyalizm ile ilgili tartışmalarda, Marx’ı ve sosyalizmi eleştirenler tarafından (ve tabii liberaller tarafından da) sürekli olarak ileri sürülür. Aynı yanlışa sosyalistlerde de rastlanır. Oysa Marx bu konuda hiç de böyle düşünmez. İki yerden yapacağımız alıntılarla bunu kanıtlayalım:

İlk olarak Kapital’in ilk cildinden:

Kullanım-değerleri, ceket, keten bezi, vb., yani metaların madde olarak varlıkları, iki öğenin birleşmesinden meydana gelir: madde ve emek. Bunlar üzerinde harcanan yararlı emeği kaldırırsak, geriye, insanın yardımı olmaksızın doğa tarafından konmuş olan maddî tortu kalır. İnsan, ancak tıpkı doğanın yaptığı gibi iş görür, yani maddenin biçimini değiştirir. Ne var ki, bu biçim değiştirme işinde doğal güçler kendisine durmadan yardım eder. Öyleyse görüyoruz ki, emek, maddî servetin, ürettiği kullanım-değerlerinin tek kaynağı değildir. William Petty’nin dediği gibi, maddî servetin babası emek, anası da topraktır. (Vurgu bana ait.) [1]

İkinci olarak da Gotha Programının Eleştirisi’nden:

Emek, bütün zenginliğin kaynağı değildir. Doğa da, tıpkı, bir doğa gücünün, insan emek-gücünün deyimlenmesinden başka bir şey olmayan emek gibi kullanım-değerlerinin (ve kuşkusuz maddi zenginlik de bu değerlerden meydana gelir!) kaynağıdır. (Vurgu bana ait.) [2]

Eğer Marx’ı ya da sosyalizmi eleştiren biri size, “ama emek tek zenginlik kaynağı değildir, Marx bu konuda yanılıyor” derse, işin doğrusunu artık biliyorsunuz; gereğini yaparsınız(!)
————————————-
[1] Kapital, Cilt 1, 5. baskı, Çev. Alaattin Bilgi, Ankara: Sol Yayınları, 1997, s. 55

[2] Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, 4. baskı, Çev. Barışta Erdost, Ankara: Sol Yayınları, 2002, s. 22

Comments
No Comments »
Categories
İktisat Tarihi, İktisat Teorisi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

AVUSTURYA OKULU’NUN DOĞUŞU: CARL MENGER

Can Madenci | February 21, 2009

1871 yılının ilkbahar ayında Albert Schäffle Viyana Üniversitesi’ndeki profesörlük işini bırakarak Kont Hohenwart kabinesinde maliye bakanlığı görevini üstlendi. Schäffle’in kariyeri açısından bu pek uygun bir karar sayılmazdı, zira üzerinden bir sene geçmeden kabine düştü ve kendisi işsiz kaldı. Schäffle hayatının geri kalanı boyunca bir daha ne akademik görevde ne de devlet görevinde bulundu. Yine de kabinede geçirdiği birkaç ay kendisine ömür boyu sürecek bir emekli aylığı bağlanmasına yetmişti.

Ancak Schäffle’in bu kararı o dönem 31 yaşındaki genç bir ekonomi muhabiri olan Carl Menger’in ileride işine yarayacaktı. 1840 yılında doğan Menger üniversitede hukuk ve siyaset bilimi okumuş, 1867’de hukuk doktorası almıştı. Bunun takip eden dört sene boyunca Viyana’nın önce gelen gazetelerinden biri olan Wiener Zeitung’da ekonomi muhabirliği yapmış, ardından başbakanlık ofisinin basın bürosunda muhabir olarak çalışmaya başlamıştı. Burada iktisadî koşullar ve borsa haberlerinden sorumluydu ve sıklıklar gazete yazıları yazmaya devam ediyordu.

Menger basın bürosunda çalışırken bir yandan da başyapıtı olacak Principles of Economics (Grundätze der Volkwirthschaftslehre) adlı kitabını yazıyordu. Yayınladığı 1871 yılında kitabını Viyana Üniversitesi’ne sundu ve işinden istifa ederek üniversitede Privatdozent oldu. Bu sayede Schäffle’den boşalmış koltuğa 1873 yılında Dozent olarak atandı. Menger’in 33 gibi genç bir yaşta bu makama atanması önemli bir olaydı, zira kendisi burada popüler bir öğretmen olarak ün kazanacak ve 1876’da Avusturya imparatoru tarafından 18 yaşındaki Arşidük Rudolf’a özel öğretmenlik yapmakla görevlendirilecekti.[1] Üniversitede profesör olarak edindiği konum Menger’e büyük bir güç de kazandırmıştı. Fakülteye Privatdozent olarak kimlerin görevlendirileceğine dair önerilerde bulunuyor, imparatora da yapacağı atamalara ilişkin tavsiyeler veriyordu.

O dönem Almanya’da hâkim olan Alman Tarihçi Okulu’nun üyeleri İngiliz Aydınlanması’na ve Klasik İktisat’a karşı çıkıyor, Smith, Ricardo ve Malthus’un tümdengelimci yönteminden ve laissez faire’den hoşlanmıyorlardı. Onlara göre siyasetten, geleneklerden ve yasal sistemden ayrı olan iktisadî bilimsel yasalar olamazdı. Ancak tarihsel incelemeler yoluyla iktisadî konularda birtakım sonuçlara ulaşmak mümkündü. Menger kitabının Tarihçi Okul tarafından ilgi göreceğini umuyordu; hatta Grundätze’yi okulun önde gelen ismi Wilhelm Roscher’e atfetmişti. Fakat Tarihçi Okul’un kitabını önemsememesi ve her türden teoriye kaşı çıkarak tarihsel çalışmaları vurgulaması, Menger’i üç cilt olarak planladığı kitabını bırakmaya ve iktisadın yöntemsel temellerini ele aldığı yeni bir kitap yazmaya yöneltti.[2] Menger’in fikirlerinin ilk defa öne çıkmaya başlaması da bu ikinci kitabıyla Tarihçi Okul ile, özellikle de Gutsav Schmöller ile giriştiği yöntem tartışması (Methodenstreit) sırasında oldu. Bu açıdan 1870’li ve 1880’li yıllar Avusturya Okulu’nun kuluçka yılları olarak nitelendirilebilir.[3]

Grundätze’de Yöntem

Günümüzde Avusturya Okulu’nun çıkış noktası olarak Menger’in 1871 tarihli kitabı gösterilir, ancak kitabını yayınlarken Menger’in aklında bir iktisat okulu kurmak niyeti yoktu. Amacı, iktisat teorisini klasik iktisatçıların öğretilerinden daha farklı ve sağlam temellere oturtmaktı. Başlıca hedefini iktisadî fenomenleri yöneten değişmez ilkeleri ya da kanunları bulmak oluşturuyordu. Nitekim “İktisadi ilişkiler için gerekli bilimsel temele olan ihtiyaç, hiç böylesine geniş ve kuvvetli bir şekilde duyulmamıştı.”[4] Dolayısıyla Menger için Grundätze bir ders kitabıydı ve iktisat bilimi için gerekli olan bilimsel ve teorik temelleri verecekti.

Menger Tarihçi Okul ile tartışmasında Avusturya Okulu’nun temellerini geliştirirken aynı zamanda 1870’lerde başlayan marjinalist devrimin üç öncüsünden biri hâline geliyordu. Bu devrimin iktisadî düşünceye getirdiği yenilik, malların değerlerinin, onların maliyetlerinin bir fonksiyonu olarak görülmesi yerine, tüketicilerin yaptıkları öznel değerlendirmelerin vasıtasıyla belirlendiği görüşüydü. İngiltere’de Stanley Jevons İngiliz faydacılığından hareketle, iktisat teorisinin temel meselesinin kaynakların etkin dağılımı olduğunu vurguluyor, bireylerin davranışları yerine bireylerin toplamının incelenmesi gerektiğini düşünüyordu. Jevons’ın amacı Ricardo ve J. S. Mill’in “otoritelerinin zararlı etkilerini” yıkmaktı. Fransa’da Lèon Walras birbirlerinden bağımsız olan çok sayıda faaliyetin yönlendirdiği bir ekonomide bu faaliyetlerin arasındaki tutarlılığı göstermeye çalışıyordu. Walras’a göre iktisatçıların amacı bireysel davranışları incelemek değil, bireysel mübadelelerin nasıl oluştuğunu keşfetmekti.[5]

Jevons ve Walras’dan farklı olarak, Menger için önemli olan şey insan ihtiyaçları ile bu ihtiyaçların karşılanmasına yönelik bireysel faaliyetlerdi. Bu nedenle iktisadın konusu amaçlı insan faaliyetleri ve bunların sonuçları, tahlil yöntemi de yöntemsel bireycilik olmalıydı. İktisadî faaliyetleri ardışık nedensellikler zinciri olarak gören Menger, klasik iktisatçıların yaptığı gibi işbölümü üzerine yoğunlaşmak yerine, malların niteliğini tartışmakla işe başladı. Zira Menger’in nedensellikler zincirinin başlangıç noktası insan ihtiyaçlarıydı. Bu açıdan bakıldığında, bu tahlilin çıkış noktasını bireylerin ihtiyaçları ile bunları karşılama niteliğine sahip mallar arasındaki ilişki oluşturuyordu. Bu malların miktarı bireylerin ihtiyaçlarını karşılayacak miktardan az olduğu zaman iktisadîleştirme (tasarruflu kullanma) faaliyeti başlıyordu. Diğer bir ifadeyle, faydalarını maksimize etmeye çalışan bireyler kıtlıkla karşılaşıyor ve bu da tercihlerin yapılmasını gerektiriyordu. Malların öznel olarak değerlendirilmesi, bunların fiyatlarının belirlenmesi, ticaret ve para gibi kurumların ortaya çıkışı da hep bu iktisadîleştirme mantığından kaynaklanıyordu.[6]

Amaçlanmamış Sonuçlar

Grundätze’deki bir diğer tema, iktisadîleştirme yapan bireylerin faaliyetlerinin, bu bireylerin başlangıçta amaçladıklarının daha da ötesinde birtakım etkiler yaratmasıydı. Bunun açıklamak için üç örnek verelim.

Ticaret. Birbirleriyle komşu olan iki çiftçiden birinin inek, ötekinin de at yetiştirdiğini düşünelim. Bir süre sonra ilk çiftçi daha fazla at, ikincisi de daha fazla inek ister hâle gelsin. Diğer bir ifadeyle, her ikisi de ellerindeki malların son birimlerini daha farklı değerlendirmeye başlasınlar. Bu durum, iki çiftçinin arasında ineklerin ve atların değiş tokuş edildiği bir değişim ilişkisine yol açacaktır. Eğer iki çiftçinin her mal birimine hangi değeri verdiğini öğrenebilirsek, bu değişim ilişkisinin hangi noktada duracağını bulabiliriz. Dolayısıyla, son mal biriminden elde edilen kazanç, vazgeçilen son birimin kaybından daha fazla olmadığında değişim ilişkisi son bulacaktır. Bu durum işin marjinalist yanını gösteriyor. Öte yandan, Avusturya İktisadı’nda sıkça bahsedilen “amaçlanmamış sonuçlar” ticaretin kökeniyle ilişkilidir. Menger burada, Adam Smith’in ticaretin ortaya çıkışını insanların bir nesneyi diğeriyle takas ve mübadele etme eğilimiyle açıklamasına itiraz ediyor. Eğer böyle bir eğilim mevcut ise, çiftçilerin aynı inek ve atları tekrar tekrar değişmeleri ve her değiş tokuşta yeni bir heyecan duymaları gerekirdi. Gerçi ticaretin kökeni her halükârda insan eğiliminde yatmaktadır, ancak bu eğilim ticarete olan düşkünlükle ilişkili değildir. Ticaretin kökenini oluşturan şey, insanların kendi ihtiyaçlarını, bu iş için mevcut olan mal miktarı belli iken, mümkün olan en yüksek seviyede karşılama arzularıdır. Bu arzu da iki farklı kişi kendi mallarının marjinal birimlerini farklı şekilde değerlendirdiklerinde ticarete yol açar.[7]

Para.Dolayısıyla, iktisadîleştirme faaliyeti içerisinde olan kişiler ticaretle ilişkili hâle gelirler. Ancak ihtiyaçlar karşılıklı olarak uyuşmadıklarında durum ne olacaktır? Bir kişinin elinde bira varken, bunu isteyen diğer kişinin elinde birayı verecek kişinin istediği ayakkabı yoksa ne yapılacaktır? Bira isteyen kişinin seramik tabaklar yaptığını düşünelim. Bu kişi, isteyeni olduğunda elindeki tabakları değişebilecektir. Bununla birlikte, bu değişim mümkün olmadığında iktisadîleştirme faaliyetini durduracak değildir, çünkü amacı ihtiyaçlarını mümkün olan en yüksek miktarda karşılamaktır. Bu durumda, elindeki tabakları piyasada değişilme şansı daha fazla olan diğer mallar ile değiş tokuş etmeye çalışacaktır. Bu sayede edineceği malları da kendi ihtiyaçlarını karşılamak için kullanacağı mallarla değişecektir. Zaman geçtikçe, değişilme şansı daha fazla olan bu mallar, ticarette geniş ölçüde kabul gördüklerinden dolayı insanlar tarafından daha fazla talep edileceklerdir. Bu muhakeme süreci sonuna kadar götürüldüğünde ortaya çıkan şey,ticarette herkesçe kabul gören tek bir mal, tüm mallar arasında en fazla değişilme olanağına sahip olan bir mal, yani para olacaktır. Paranın biçimi toplumdan topluma değişmekle birlikte, para, her yerde, ticaret yapan insanların iktisadîleştirme faaliyetlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar.[8]

Tekel ve rekabet. Bir üretici yeni bir malı piyasaya sürer sürmez bir dağılım sorunu ile karşılaşılır. Malın mevcut arzı, bu malı isteyen her kişiye yetmeyecektir. O zaman mevcut malları kimler satın alacaktır? En yüksek kazancı elde etmek isteyen bir tekelci sorunu kısa yoldan, fiyatlarını yükselterek çözecektir. Böylece belirli bir dönemdeki (örneğin bir haftalık) çıktı akışını tüketecek en yüksek fiyatı bulmaya çalışacaktır. Bununla birlikte, fiyat artışı uzun dönemde istikrarlı bir çözüm yolu değildir. Zira yüksek fiyatlar kendi kazançlarını arttırmak isteyen yeni üreticileri piyasaya çekecektir. Bu arada, fiyat artışlarından ve tekelci faaliyetlerden hoşnut olmayan tüketiciler daha düşük fiyatlı malları bulmak için piyasayı araştıracaklardır. Düşük fiyatları bulmak, piyasaya yeni üreticiler girip mal arzı arttıkça ve fiyatlar düştükçe daha kolay hâle gelecektir. Dahası, zaman geçtikçe mallar “daha alt düzeydeki toplumsal sınıflar” için de satın alınabilir olacaktır. Dolayısıyla, tekeli doğal olarak takip eden şey rekabetin kendisidir. Rekabet beraberinde üretim artışını ve fiyat düşüşünü getirmektedir. Ancak, tüm bunların doğal yoldan meydana gelebilmesi için, devletin tekelci üreticiyi himaye etmemesi gerekir.[9]

Bu üç farklı durumda ortak olan şey, bunların “ görünmez el ile yapılan açıklamalara” birer örnek oluşturmalarıdır. Buna göre, bireylerin iktisadîleştirme faaliyetleri, engellenmedikleri sürece amaçlanmamış ve faydalı sonuçlar verir. Bu faydaların bazıları doğrudan doğruya malların üretimiyle ilgilidir, çünkü iktisadîleştirme vasıtasıyla piyasaya yeni mallar gelmekte, tüm malların kalitesi artmakta ve daha fazla mal üretilmektedir. Bu faydalar aynı zamanda insanların hem şimdiki hem de gelecekteki ihtiyaçları ve bunları karşılayacak araçlar hakkında daha iyi nitelikteki bilgileri de içerir. Bu faydalar nihayetinde toplumun tüm katmanlarına yayılmaktadır. Bunların arasında belki de en önemli olanı, mal arzının artmasının – Menger’in ifadesiyle – “medeniyetin ilerlemesi” üzerinde olumlu sonuçlar yaratmasıdır.[10]

Subjektivizm

Menger Grundätze’de çeşitli toplumsal ve iktisadî kurumların kökenlerini açıklamasını sağlayan bazı bilimsel yasaları tanımladığını ileri sürüyor ve bu iş için subjektivizmden yararlanıyordu. Subjektivizm terimi, bireylerin kendi ihtiyaçlarını karşılayacaklarını düşündükleri nesneler hakkında yaptıkları öznel değerlendirmelerin tüm iktisadî faaliyetin kökenini oluşturduğunu ifade etmektedir.

Menger’in subjektivizmi kullandığı nedensellik zincirinin hemen başında ortaya çıkar. Nitekim kitabının başında malın tanımını verirken subjektivizmi kullanmaktadır. Menger’e göre, karşılayabilecekleri insan ihtiyaçları ile ilişki kurma becerisine sahip olan nesneler faydalı nesnelerdir. Nedensellik açısından bakıldığında, faydalı nesneler bireylerin ihtiyaçlarıyla nedensellik ilişkisine girdikleri anda ortaya çıkan şey mallardır. Bununla birlikte, her faydalı nesne mal değildir. Bir nesnenin mal sayılabilmesi için aynı anda dört özelliğe sahip olması gerekir: (a) söz konusu nesneyi gerektiren bir insan ihtiyacı olmalıdır; (b) nesnenin, ihtiyacı karşılanmasıyla nedensel ilişki kurmasını sağlayan birtakım özellikleri olmalıdır; (c) bu nedensellik ilişkisi bireyler tarafından bilinmelidir; (d) nesne, ihtiyacı karşılayacak şekilde kullanılabilmelidir.[11] Bunun ardından Menger tüm mal ve hizmetlerin bir dizi üretim sürecinden geçtiğini belirterek mallar arasında bir ayrıma gidiyor. Buna göre, insan ihtiyaçlarını doğrudan karşılayan tüketim malları “birinci dereceden” ya da “alt düzey” mallardır.[12] Bu alt düzey malların üretimi için kullanılan üretim malları da “ikinci dereceden” ya da “üst düzey” mallardır.[13] Sonuç itibariyle, mallar, onların niteliklerini bilen ve onları kendi ihtiyaçlarını karşılamak için kullanma becerisine sahip olan insanlar olmadan mal özelliğini kazanamazlar. Malların kendi ihtiyaçlarını karşılama becerileri hakkında öznel değerlendirmeler yapan insanlar olmadan malların olması da mümkün değildir.

Smith ve Ricardo gibi klasik iktisatçılar talep yönlü değişkenlerin mübadele-değerlerinin belirlenmesinde herhangi bir işleve sahip olmadığını düşünmüşlerdir. Malların mübadele-değerleri onların uzun dönemdeki normal fiyatları ya da üretim maliyetlerince belirleniyordu. Kimi durumlarda bu maliyete malın rant, ücret ve kâr unsurlarının toplanmasıyla ulaşılıyordu. Ricardo’nun değer teorisine göre göreli fiyatlar iki malda içerilmiş olan emek miktarını gösteriyordu. Elmas-su paradoksunda olduğu gibi, kullanım-değeri klasik iktisatçılar açısından özneldi, fakat mübadele-değeri malın maliyet tutarına bağlıydı. Bu açıdan malın değeri malın içindeydi ve üretimin tarihsel geçmişi tarafından belirleniyordu. Klasiklerin bu görüşlerine katılmayan Menger’e göre, Klasik İktisat’a dayanmak iktisat bilimini bilimsel temellere muhtaç kılmıştı. Mal olma niteliğine sahip nesnelerin ve iktisadî malların değerleri onların içerisinde yer almıyordu; bu değer, malların insan ihtiyaçları ile belirli bir ilişkiye girmesinden kaynaklanıyordu. Tüketim mallarının (birinci dereceden mallar) değerlerinin bu malların üretiminde kullanılan girdilerin (üst düzey mallar) değerlerine bağlı olduğuna ilişkin klasik görüş “gerçek ilişkinin tam tersini” ifade ediyordu. Oysa üst düzey mallar değerlerini birinci dereceden üretimiyle birleştirilme becerilerine borçluydular.

Menger mübadele-değerinin kaynağını bu şekilde açıklarken aynı zamanda değer ve maliyet arasındaki nedensellik ilişkisini de tersine çeviriyor, girdilerin değerlerini çıktıların değerine bağlıyordu. Menger’e göre,

Bu durumda, bir malın değerinde belirleyici olan unsur, ne o malın üretimi için gerekli olan emek ve diğer malların miktarıdır, ne de bunların o malın yeniden üretimi için gerekli olan miktarlarıdır. Bu unsur daha ziyade, o malın kullanımına bağlı olduğunu bildiğimiz doyumların sahip oldukları önemin büyüklüğüdür. Değerin belirlenişine ilişkin bu ilke evresel olarak geçerlidir ve beşerî ekonomide herhangi bir istisnasını bulmak mümkün değildir.[14]

Böylelikle, üretim faktörlerine olan talebi tüketici talebi ile ilişkilendirmiş oluyordu. Malların değerleri üretimlerinde kullanılan emek ve diğer girdilerin değerlerine göre belirlenmiyor, bunun yerine, üretim faktörlerinin ve diğer girdilerin değerleri tüketicilerin bunlarla üretilen tüketim mallarına atfettikleri önem vasıtasıyla belirleniyordu. Bu açıdan maliyet, gelecekteki muhtemel faydaya karşılık olarak bugün yapılan fedakârlığı temsil ediyordu. Üretim araçlarının değerleri tüketim mallarının değerlerinden hareketle oluştuğunda da tüm sermaye mallarının değeri ve dolayısıyla malların maliyeti, tüketicilerin yaptıkları öznel değerlendirmeler tarafından belirlenmiş oluyordu.

Menger’le ilgili ilginç hususlardan biri, Menger’in kendisini marjinalizm geleneği ile fazla ilişkilendirmemesiydi. Grundätze’nin yazarlara verilen nüshasında bile ünlü marjinal fayda tablosunun üstünü çizmişti. 1870’lerde Arşidük Ferdinand’a verdiği derslerde marjinalizmden nadiren bahsetmiş, bu tutumunu 1880’lerde de değiştirmemişti. Buna rağmen, aynı dönemde Avusturya okulu Wieser’in ve Böhm-Bawerk’in çalışmalarıyla marjinal fayda okulu ile giderek daha fazla anılıyordu. Bir diğer husus, Avrupa’nın en iyi kütüphanelerinden birine sahip olmasına rağmen, Menger’in klasik iktisatçılar hakkında fazla bilgisinin olmamasıydı. Robbins’e göre Menger, Tarihçi Okul’a karşı Smith’i savunmasına rağmen onun düşüncesinin özüne inmemiş ve düşüncelerini yanlış anlamıştı. “O muhteşem kütüphanesine rağmen, görünüşe göre Cournot’yu bilmiyordu ve Gossen’den de kesinlikle biharberdi.”[15]

Menger 1903 yılında üniversiteden emekli olmuş ve kendini Grundätze’nin yeni baskısına hazırlamaya vermişti. Aynı zamanda Tarihçi Okul ile olan yöntem tartışmasını sürdürüyor ve okuma alanını genişletiyordu. Bu esnada Grundätze’nin baskısı tükenmiş, 1880’lere gelindiğinde eski nüshalarını bulmak aşırı derecede güçleşmişti. Menger kitabının revizyonu üzerinde çalışıyor ve özgün baskıda olduğunu düşündüğü bazı sorunları çözmeye çalışıyordu. Fakat 1889 yılında ikinci baskı için bir önsöz yazmış olmasına rağmen, Menger kitabının revizyonunu asla tamamlayamadı ve yaşamı boyunca yeni bir baskısının ya da tercümesinin yapılmasına izin vermedi. Grundätze İngilizcede bile ancak 1950’de yayınlanabildi. Takipçileri olan Wierser’in Natural Value ve Böhm-Bawerk’in The Positive Theory of Capital adlı çalışmaları 19. yüzyılın sonlarında İngilizceye çevrilmeseydi Menger bugün büyük ihtimalle tanınmıyor olacaktı.

–

[1] Bruce Caldwell, Hayek’s Challege, Chicago: Chicago University Press, 2004, s. 17-18.
[2] Carl Menger, Investigations into the Methods of the Social Sciences with Special Reference to Economics, Çev. Francis Nock, Ed. Louis Schneider, New York: New York University Press, 1963.
[3] Turan Yay, “Avusturya Okulu’nun Tarihsel Gelişimi ve Metodolojisi”, Piyasa, Sayı: 11 (Yaz 2004), s. 2.
[4] Menger, s. 45.
[5] Yay, s. 3.
[6] Caldwell, s. 21.
[7] Caldwell, s. 23.
[8] Caldwell, s. 23-24.
[9] Caldwell, s. 24.
[10] Caldwell, s. 25.
[11] Menger, s. 53.
[12] Menger, s. 56.
[13] Menger, s. 57.
[14] Menger, s. 147.
[15] Lionel Robbins, A History of Economic Thought, Princeton, New Jersey: Princeton University Press, 1998, s. 271.

Comments
No Comments »
Categories
İktisat Tarihi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Post Otistik Iktisat

Yusuf EKİCİ | November 5, 2008

Fransa’nın önemli yükseköğrenim kurumlarından biri olan Ecole Normate Superieure’un öğrencilerinin 2000 yılında yayınladığı bildiri şu cümle ile bitiyordu;
“Artık bize empoze edilen bu otistik bilimi istemiyoruz.”

Bildiri, öğrencilerin almakta olduğu iktisat eğitiminden duyduğu hoşnutsuzluğu dile getiriyordu. Aslında sıkıntı , iktisadın modellemeyi tek başına bir amaca dönüştürerek , içine girdiği aşırı biçimselliğin gerçek bir şizofreni yaratmasından kaynaklanıyordu.İktisat eğitiminde iktisadın gerçeklerle olan bağlarının kopartılıyor ve otistik bir hale getiriliyor oluşundan hareketle , bildiride şu birkaç temel talep dile getirildi:

1. “ Kurgusal dünyadan kurtulmak istiyoruz!
2. Matematiğin kontrolsüz kullanımına karşıyız!
3. İktisattaki yaklaşımlarda çoğulculuğun tarafındayız!”

Birinci talep, iktisat eğitiminin , dünyadaki gerçek iktisadi sorunlarla başa çıkamadığı ve öğrencilere çevrelerindeki olayları yorumlayabilecekleri malzemeyi sunmadığı gerçeğinden hareket ediyor ve müfredata daha fazla güncel tartışmayı içeren derslerin eklenmesi isteğini dillendiriyordu.

İkinci talep, Post Otistik İktisat hareketinin, en çok konuşulan ve en çok yanlış anlaşılan yanını oluşturuyordu. Öğrenciler , “ Matematiğin , bir araç olarak kullanımı zorunludur fakat matematiksel biçimselliğe , bir araç olarak değil de kendi başına bir amaç olarak başvurmak , gerçek dünyaya ilişkin gerçek bir şizofreniye yol açmaktadir “ diye özetledikleri görüşleriyle, matematiğin önemini vurguluyor ancak matematiğin , yalnızca “doğru yerde” kullanılıp, kendi başına bir amaca dönüştürülmemesini talep ediyorlardı.

Üçüncü talep ise , doğrudan neoklasik teorinin iktisattaki hegemonyasına karşı idi.Öğrenciler, özellikle dünyadaki iktisadi gerçeklerle uyumlu bir eğitimin verilebilmesi için ; çoğulcu, yani yalnızca neoklasik öğretiyi değil, diğer iktisat okullarının teorilerini de aktaran bir eğitim almak istiyorlardı. Onların karşı oldukları şey , neoklasik öğreti değil, neoklasik öğretinin hegemonyası idi.

“Post Otistik İktisat “ ismindeki ‘otistik’ kelimesi, “ anormal subjektiflik ,gerçeklerden çok hayal dünyasını tercih etmek” anlamında kullanılıyordu. Neoklasik iktisadın otistik olduğu iddia edilmiyor ama iktisadi gerçekliğin , yalnızca neoklasik çerçeveden incelenmesinin otistik sonuçlar doğurduğu savunuluyordu. Nitekim herhangi bir teori , aynı şekilde davranarak otistik sonuçlar doğurabilirdi. Eğitimde çoğulculuk talep edilmesinin nedeni de buydu.İstenen şey , neoklasik teorinin yanına diğer teorilerin de koyulmasıydı.

Hareket , Fransa’da öğrenciler arasında yavaş yavaş hız kazanmaya başlarken , Haziran ayında Le Monde’un , öğrencilerin bildirisini haber yapması, Post Otistik İktisat Hareketini bir anda bütün dünyaya tanıttı. Fransa’nın önemli gazete ve dergileri , konuya ilişkin bir çok haber yaparak, tartışmayı uzun süre gündemde tuttu. Le Monde gazetesi, Michel Vernieres , Jean-Paul Fitoussi ve Daniel Cohen gibi Fransa’nın ünlü iktisatçıılarıyla görüşüp ,öğrencileri destekleyen görüşlerini sayfalarına taşıdı. Bu haberler , geniş bir kamuoyu yaratılmasını sağladı.Fransa radyo ve tv kanalları da hareketi duyurdu. Aynı hafta içinde öğrenci bildirisi Fransa içinde 500’den fazla iktisatçı tarafından imzalandı.

Tartışmanın gündeme oturması , hükümeti konuya müdahale etmeye zorladı ve Fransa eğitim bakanı Jack Lang; Le Monde’a yaptığı açıklamada , konuyla yakından ilgileneceğini bildirdi. Bunun ardından Fransa’da iktisat eğitiminin incelenmesi için kurulan ekibin başına J.P.Fitoussi getirildi. Fitoussi, bir rapor hazırlayarak hükümete sundu. Rapor, eğitimde çoğulculuk talebine değinmemekle beraber , genel olarak öğrencilerin taleplerinin haklılığını savunuyordu.
Bu arada üniversitelerde yaratılan hareketlilik de giderek arttı. Öğrenciler ve öğrretim üyeleri arasında birçok tartışma yapıldı, konferanslar düzenlendi, bildiriler ve broşürler yayınlandı. En çok satan ders kitaplarının eleştrisi , mikroekonomi derslerinin gerçek dünyayla ilgisi gibi konularda ateşli tartışmalar yaşandı. Öğrenciler, alternatif bir müfredat önerisinde de bulundu. Geleneksel müfredatlara örnek olarak verilen ve %90 ‘ını analitik derslerin oluşturduğu Chicago Üniversitesi müfredatı ile Post Otistik İktisat Hareketi`nin teorik derslerin sürdürülmesini ama bunlara iktisadi ve sosyal tarih , kurumlar , teori tarihi , siyaset ve ahlak felsefesi gibi derslerin eklenmesini öngören alternatif müfredatının karşılaştırılması yapıldı.

Üniversitelerde bu hareket artarak devam ederken , muhalif hareket de 31 Ekim 2000’de Le Monde’da yayınlanan 8 makale ile tartışmaya katıldı. Nobel ödüllü Amartya Sen ile yapılan bir röportajın da yer aldığı sayfalarda genel olarak öğrencilerin taleplerini saptırma , özellikle de matematiğin yerine ilişkin taleplerini, sanki öğrenciler matematiği müfredattan dışlamak istiyormuş gibi bir izlenim vererek eleştirme yolu seçildi. Bu başarısız muhalif çıkış yalnızca hareketin kamuoyu önünde daha da güçlenmesine hizmet etmiş oldu. Öğrenciler de yayınladıkları bir karşı bildiriyle konumlarını güçlendirdiler.

Fransa içinde medyanın gösterdiği yoğun ilgiye karşın Post Otistik İktisat Hareketi , dünyaya internet üzerinden yayıldı. Öğrenciler , bildirilerini hemen internete taşıdı. “Autisme-economie.org” web sitesi öğrenci bildirilerini ve bazı fransızca makaleleri yayınlarken, editörlüğünü Edward Fullbrock’un yaptığı “post autistic economics network” , ingilizce içeriği nedeniyle dünya çapında bir bülten yayınladı. Post Otistik İktisat hareketi , dünya üzerinde, 145 ayrı ülkeden binlerce takipçisi bulunan bu bülten üzerinden izlenmeye başlandı. Takip eden aylarda, dünyanın değişik ülkelerinde yayınlanan öğrenci bildirileri , bu web sitesinden yayınlandı ve ziyaretçilerin imzasına açıldı.

Bu hareketin, iktisadın genel krizinin bir yansıması olmasına karşın, ilk olarak Fransa’da başlamasının bazı özel nedenleri vardı. Fransa , tarihsel olarak radikal eğilimlerin her zaman güçlü olduğu bir ülke oldu. Son dönemde Fransa’da , kamu iktisadi teşebbüslerine , evsizlere , sosyal meselelere ilişkin birçok tartışma yaşanıyordu. Son yıllarda ülkenin içinde bulunduğu iktisadi durgunluk ve yüksek işsizlik oranları, ekonominin içinde bulunduğu durum kadar iktisadın da sorgulanmasına yol açıyordu. Fransa entelektüel geleneğinde, sosyal bilimlerin yeri, büyük önem taşıyordu. Öğrenciler, tarihin, siyaset biliminin, felsefenin öneminin farkındaydı ve bunların iktisat üzerinde de etkili olmasının gerekliliğine inanıyorlardı. Fransa’daki eğitim bundan 30 yıl önce çok daha çoğulcu olmasına karşın, son dönemde hızla iktisadi ortodoksluğun etkisi altına girmeye başlamıştı. Paris’te 1992’deki bir konferansta Edmond Malinvaud, “iktisat toplumla değil, hipotez testiyle ilgili bir araştırma alanıdır” derken , Fransa’da iyice güçlenmeye başlayan bu eğilimi temsil ediyordu. Post Otistik İktisat Hareketi de, tam olarak bu cümlenin simgelediği anlayışa karşı çıkıyordu.

Post Otistik İktisat Türkiye’deki öğrenciler ve öğretim üyeleri arasında da heyecan yarattı. İktisat dergisi, bir sayısını iktisat eğitimine ayırırken , Post Otistik İktisat Hareketi`ne geniş yer verdi. Ayrıca İzzettin Önder, Ahmet İnsel, Hülya Kirmanoğlu gibi akademisyenler, hareket üzerine makaleler yazdılar. Hem İstanbul Üniversitesi, hem de ODTÜ öğrencileri, hareketi destekleyen bildiriler yayınlayıp, tüm öğretim üyelerini konu üzerinde tartışmaya davet ettiler. “ Ceteris Paribus” web sitesi Post Otistik İktisat hareketine bir sayfa ayırıp, ilgili tüm Türkçe metinleri bir araya getirdi ve bazı çeviri çalışmaları yaptı. Bununla beraber, tartışmalar, ne yazık ki, Avrupa’daki kadar geniş bir katılım bulamadı.

Yusuf Ekici

Comments
2 Comments »
Categories
İktisat Tarihi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İktisada Viyana’dan Bakmak

admin | November 4, 2008

Hem öznesi, hem de nesnesi olarak her an içinde bulunduğumuz iktisadi hayatı, hayatımızı, matematiksel formüllere indirgeyip, ekonomistlere bir istihdam alanı yaratmaktan öte kendi malzemesi insana elle tutulur bir şey veremediği Keynes sonrası çağda iktisadın idealist bir öğrencisi olmak iki ayrı yön sunuyor insanın hayatına. İlki Barış Urhan’ın da sık sık belirttiği inandığımız şeye neden inandığımızı sorgulamadan, konjoktürün çizdiği pop ekonominin yolunda akademik geleceğini oluşturmak diğeri ise iktisadı olağandışı bir bilim olarak algılayıp, önce insanı, sonra metadolojiyi daha sonra da iktisadı çalışmaya başlamaktı.

Genel dengeden, kapital teorisinden başlayıp, değerle, marjinaliteyte devam eden; tüm iktisadı üzerinde taşıyan yapı taşlarına karşın kuşkum daha önceki yazılarımda da paylaştığım üzere gün geçtikçe artmaktayken 130 yılı aşkın tarihi, methadolojosindeki heterodoksi ile kendine has terimleri ve bir o kadar da farklı ekonomik çıkarımlardan bulunmuş öğrencileriyle Avusturya İktisat Okulu, iktisada inancımı yenileyen bir bakış açısı olarak hayatıma doğdu.
Yayın hayatına yeni başlayan İktisadiyat.com’daki yazı serilerime, Viyana Ekolü olarak da bilinen bu, bir kurum olmaktan daha çok yaklaşım açısı ya da analiz sistemi bir diğer deyişle iktisat çalışma stilini sizlerle de paylaşmak için Avusturya İktisat Okulu’yla başlıyorum.

Üç kuşaktır iktisada bakış açısında, bireyin bilgisizliğini veya doğru ya da yanlış öznel hedefleri olabileceğini göz ardı eden iktisadi ortodoksi geleneğe karşı nispeten az makale ve konferansların yanısıra pek çok kitapla ve öğrencileriyle birebir derslerde çalışmalar yapan Avusturyan iktisatçılarının tarihi Carl Menger’in 1871’de yayınlanan Grundsätze der Volkswirtschaftslehre (Ekonominin Prensipleri) kitabıyla başladı. Jevon’un ve Walras’ın başını çektiği 1870’ler ‘Marjinalist Devrimi’ Carl Menger ardından Friedrich Von Weiser Eugene Von Böhm-Bawerk ile Alman Tarih Okulu’yla atışmalara devam ederken Viyana Ekolü oluşumuna başlamış, ikinci kuşağı Mises yazınlarıyla ve Schumpeter’in de kattığı zenginlikle 1930’lu yıllarda iskeletini oluşturmayı başarmıştı. Ününü Almanca konuşan ülkeler dışına Hayek’in Londraya, Mises’in ise ABD’ye gitmesiyle duyuran ekol 1970’lerde kendini yeniden bulma ve yenileme çalışmalarına gitmiş, okulun önemli özelliklerini de bu tartışmalar çizmişti.

Gelecek yazımda birinci kuşak Avusturya İktisatçıları’ndan, ‘insan davranışı’ ve ‘praxeoloji’den bahsederek Viyana Ekolü’ne giriş yapmış olacağım. Girişi okumadan üzerinde biraz düşünmeniz için Mises’in şu cümleleriyle bitiriyorum:

”The impracticability of measurement is not due to the lack of technical methods for the establishment of measure. It is due to the absence of constant relations…. Economics is not, as…positivists repeat again and again, backward because it is not “quantitative.” It is not quantitative and does not measure because there are no constants. Statistical figures referring to economic events are historical data. They tell us what happened in a nonrepeatable historical case. Physical events can be interpreted on the ground of our knowledge concerning constant relations established by experiments. Historical events are not open to such an interpretation…”

ANIL GİRİNCİ

Comments
No Comments »
Categories
İktisat Tarihi
Tags
İktisat Tarihi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

AVUSTURYA OKULU: Menger’den öncesi

admin | November 4, 2008

Ekonomi’ye Viyana’dan bakabilmek için; Mises Enstitüsü’nden yayınlanan pek çok makale, e-kitap, yanısıra Avusturya Ekolü’ne ait iktisatçıların eserleri incelendiğinde Alman Tarihçi Okulu’ndan veya Cantillon’dan çok daha gerilerden, iktisadın baş harflerinden başlamak gerektiğini görürüz.

Viyana Ekolü’nün ismini alması, Carl Menger ile daha sonraki yazılarımda değineceğim Schmoller’in zamanında başını çektiği Alman Tarihçi Okulu arasındaki ‘Methodenstreit’ (metodoloji tartışması) ile sadece iktisatçıların değil tüm sosyal bilimler ile meşgul insanların hayatına doğan ‘Metadolojik Bireyselcilik’ kavramıyla başlamaktaydı fakat Avrupa’nın ortasında, skolastik düşünce geleneği ve Thomas Aquinas ardından aydınlanma çağının baş aktörleri, bilimsel yöntem feylesofları Bacon ve Descates ışığında aykırı rahip Franz Brentano’nun Viyana Üniversitesi’nde felsefe profesörlüğü zamanında Carl Menger ile yakın dostluğunun, Ekonomi’ye büyük ışık saçan bu Okul’un üzerindeki etkisi hiç de gözardı edilemeyecek kadar büyüktü. Ve ‘yöntemsel bireycilik’in (methadolojical individualizm) ve ‘özselcilik’in (subjectivism) asıl köklerini araştırmak isteyen biri belki ileriki zamanlarda daha ayrıntılı çalışmalar yapmak için benim de uygulamaya çalışacağım gibi, Richard Cantillon ve Adam Smith öncesi iktisadi düşüncede aramakla başlamalıydı işe.

Araştırmalarım ve makale taramaların ardından yalnızca Avusturya İktisat Okulu için değil, sosyal bilimlerde metodoloji hakkında bilgi sahibi olunması açısından karşılaştırmalı olarak Menger ve Mises’in fikirlerinin olumasında katkıları bulunan felsefecileri veriyorum sırayla:

Antik çağ:

Aristotales (özellikle)

Platon

Sokrates

Skolastik:

Thomas Aquinas

Deneyselcilik ve Bilimsel yöntem:

Francis Bacon

Rene Descartes

John Locke

David Hume

Ve

Franz Brentano

Son ve En Önemlileri olarak da:

Immanuel Kant

Friedrich Hegel + Alman Tarihçi Okulu

Arthur Schopenhauer

ANIL GİRİNCİ

Comments
No Comments »
Categories
İktisat Tarihi
Tags
İktisat Tarihi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Günün Sözü

Halkımı beslememe izin verin — Diocletianus

Üye Olun

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (13)
  • Duyurular (6)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (9)
  • İktisat Tarihi (8)
  • İktisat Teorisi (11)
  • İktisatçılar (13)
  • Köşe Yazarları (3)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (5)
  • Nöroekonomi (6)
  • Nöropazarlama (1)
  • Okuma Önerileri (4)
  • Oyun Teorisi (8)
  • Serbest Atış (28)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (8)

 

March 2010
M T W T F S S
« Feb    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Baglantilar

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox