<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktisadiyat &#187; İktisat Öğencilerine Tavsiyeler</title>
	<atom:link href="http://iktisadiyat.com/category/iktisat-ogencilerine-tavsiyeler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iktisadiyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 09 Feb 2012 18:20:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Teori Üzerine</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2012 22:15:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Levent_Neyse</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneysel ve Davranışsal İktisat]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iktisadiyat.com/?p=2952</guid>
		<description><![CDATA[Ekonomik modeller her ne kadar genellemelere dayansalar da, birçok önemli ayrıntıyı yok saysalar da ve çoğu zaman gerçeklerden uzak gibi gözükseler de hiç kuşkusuz iktisat biliminin en önemli araçlarıdırlar. Evet, deneysel iktisat, davranışsal iktisat, post-ostistik iktisat gibi alt bilim dalları ve akımlar ana akım iktisadi ve onun modellerini sert bir şekilde eleştirmektedir. Haksız da değillerdir çoğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" style="border-style: initial;border-color: initial;float: right;border-width: 0px" src="http://3.bp.blogspot.com/-khfyfZxn5-8/TcHPFC3rnHI/AAAAAAAAAYc/neVEa_mcrh8/s1600/wrapping_paper-equations.jpg" alt="" width="240" height="240" /></p>
<p>Ekonomik modeller her ne kadar genellemelere dayansalar da, birçok önemli ayrıntıyı yok saysalar da ve çoğu zaman gerçeklerden uzak gibi gözükseler de hiç kuşkusuz iktisat biliminin en önemli araçlarıdırlar. Evet, deneysel iktisat, davranışsal iktisat, post-ostistik iktisat gibi alt bilim dalları ve akımlar ana akım iktisadi ve onun modellerini sert bir şekilde eleştirmektedir. Haksız da değillerdir çoğu noktada. Ancak dikkat çekilmesi gereken bir nokta vardır ki o da bir akademisyenin, bir öğrencinin ya da akademi dışındandan bir araştırmacının fikirlerini beyan ederken veya çalışmalarını sürdürürken eleştirilerini öne sürme sebebi. Zira eleştirdiği konuyu bilmeyen bir araştırmacının veya akademisyenin yaptığı aslında eleştiri değil, okuduğu eleştirileri ve yorumları ezberlemektır. Örneğın deneysel iktisadı ele alırsak  “Zaten ana akım iktisat çoktan çürütüldü, onun varsayımları mantıksızdır” demek ve daha da kötüsü teorik çalışmaları görmezden gelerek sadece deneysel kaynaklara yönelmek bir deneysel iktisatçı için çok büyük bir kayıptır.<br />
<span id="more-2952"></span><br />
Bu bir kayıptır çünkü deneysel iktisat çoğu zaman teoriyi test eden bir araçtır ve her seferinde de teoriyi çürütecek diye bir kural yoktur. Kimi çalışmalarda da teoriyi destekleyen sonuçlar çıkması şaşırtıcı olmamalıdır. Deneysel iktisadın teorinin tamamen karşısında olduğu yanılgısının sebebi, büyük ihtimalle bu alanda öne çıkan neredeyse tüm çalışmaların yıldızlarının teorinin aleyhine  bulgularla parlamasıdır. Bu da hiç şaşırtıcı değildir aslında. Zira bir alt bilim dalının, veya yeni bir fikrin kendini kabul ettirmesi bir tutam popülizm gerektirmektedir. Hal böyle olunca bu alana adım atan birçok genç iktisatçı büyük bir ilgi ve mutlulukla o anarşist (ve bence de birbirinden güzel) çalışmalara sarılıp teoriyi görmezden gelmektedirler. Ve ne yazık ki deneysel iktisat bazılarımız için teoriyi bilme gereksinimini ortadan kaldıran bir yöntem gibi görünmektedir. Neoklasik iktisat çürüdüyse onu neden bilelim ki? Bu malesef çok büyük bir yanlış anlama ve kimi zaman bir bakıma kendi kendini aklama yoludur.</p>
<p>Ancak madalyonun diğer yüzünde de durum bundan farksız. O da iktisat literatüründeki çalışmalara belki literatürü takip etmeye gerek bile duymadığı belki de literatürü takip edecek ilgi ya da bilgisi olmadığı için yabancı kalan iktisatçılar, teorisyenler. Farklı bir konuda çalıştığı için literatürdeki gelişmeleri yakından takip etmeyenlerden bahsetmiyorum aslında. Bır iktisatçının bugüne kadar deneysel iktisadın adını dahi duymamış olması aslında herhangi bir uluslararası ekonomi dergisini takip etmediğini hatta “şu iktisatta son yıllarda neler oluyor?” diye bile sormadığını göstermez mi? Ve o iktisatçı lisans, yüksek lisans ve hatta doktora dersleri veren, doçentlik jürilerinde karşısında ter dokülen bir profesör de olamaz mı? Olabilir…</p>
<p>Teoriyi öğrenme gereksinimini ortadan kaldırmak için deneysel iktisada sarılanlar mı, literatürü takip etme “zorunluluğunu” görmezden gelip 30 yıl önce makalelerden değil de, kendi diline çevrilmış lisans ders kitaplarından dua ezberlercesine öğrendiği “konularının” arkasına saklananlar mı? Hangisi daha acı? Bence iki tarafın bir yeterlilik veya tez savunmasında karşılaşmaları bu tiyatro oyununun en trajikomik sahnesi.</p>
<p>Akademi dışına çıkarsak da bu “kayıtsız eleştiri”nin mantıksızlığını görmek mümkün. Kim Picasso’nun kübizm ile ortaya çıktığını<img class="alignright" src="http://www.beatmuseum.org/duchamp/images/fountain.jpg" alt="" width="252" height="300" /> sanıyor? Daha 12 yaşındayken klasik resim sanatında şaheserler üretiyordu, kubizm bu dönemin ardından geldi. Hugo Ball Karawane ve Dada Manifestosu’ndan önce felsefe ve sosyoloji okudu. Nietzsche hakkında çalıştı. Realizm olmadan sürrealizm, modernizm olmadan da postmodernizm karşı çıkacak bir sebep bulamayacaktı.</p>
<p>Deneysel iktisat paketi eleştirileriyle gelse de ardında yüzlerce yıllık bir iktisat literatürü yatar. O iktisat literatürü teorilerden; teori, modellerden; modeller ise varsayımlardan yararlanır. Sırf (eksik olduğu zaten kabul edilmiş ancak onlarsız da yapılamayacak olan) varsayımlara getirilen eleştirilere bakıp da sırf “seksi” oldugu için bir alt dala sarılmak ve teoriyi göz ardı etmek düşülebilecek büyük bir yanlıştır.</p>
<p>Deneysel iktisat yöntem olarak verileri deneyler aracılığıyla edinmeyi seçmiştir. Ancak dikkat edilirse yine varsayımlar yapan (örneğin hava durumunun denekler üzerinde bir etkisi olmadığı varsayımı), yine modeller kuran (sonuçta aynı regresyonlar kullanılıyor) bir alt daldır. Çünkü modellemesiz bir iktisat var etmek, varsayımsız bir model kurmak mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: center"><img class="aligncenter" src="http://www.lawrencecreaghan.com/Webpages/Thoughts_files/HalVarian.jpg" alt="" width="582" height="302" /></p>
<p>Varian’ın bir tavsiye niteliğinde yazdığı “How to build an economic model in your spare time” bu bağlamda yol gösterici bir kaynaktır. Zira bu yazıda modellerin gerekliliği, eksikliklerine rağmen geçerliliği ve bir model kurmak için tavsiyeler bulmak mümkün.</p>
<p>Varian önce “iyi” bir fikrin birçok fikrin elenmesiyle ortaya çıkacağını ve iyi fikirlerin sanılanın aksine makalelerden değil dergi, gazete gibi yayın organlarından elde edilebileceğini söylüyor. “A model of Sales” makalesinin (<a href="http://www2.isye.gatech.edu/~pgriffin/variansales.pdf">http://www2.isye.gatech.edu/~pgriffin/variansales.pdf</a>) fikrinin çıkış kaynağının yeni bir televizyon alma sürecinde çıktığını anlatıyor.</p>
<p>Bir fikrin iyi olup olmadığını anlamak için ise o fikri ekonomist olmayan birine anlatmayı deneyin. Literatür taraması yapmak için acele etmeyin. Bir iki hafta fikriniz üzerine çalışma sonucunda yayınlanmış benzer bir çalışmayla karşılmak sizi çok mutlu edecektir, üstelik bu süreç içerisinde yeni yöntemler de geliştirmiş olabilirsiniz. Modelinizi kurmaya başladınız, kendinize sorular sordunuz, yanlışlar yaptınız&#8230; Varian, fikir aşamasından yayın aşamasına dek bütün süreç için tavsiyelerini bu kaynakta toplamış: <a href="http://people.ischool.berkeley.edu/~hal/Papers/how.pdf">http://people.ischool.berkeley.edu/~hal/Papers/how.pdf</a>. Dilerim yardımcı olur.</p>
<p>Fotoğraflar:</p>
<p><em>http://www.beatmuseum.org/</em></p>
<p><em>http://lcbackerblog.blogspot.com/</em></p>
<p><em>lawrencecreaghan.com</em></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2012/01/06/teori-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilim nedir? Efendim? Bilim nedir? (Oğuz Atay&#8217;dan&#8230;)</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/06/12/bilim-nedir-efendim-bilim-nedir-oguz-ataydan/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/06/12/bilim-nedir-efendim-bilim-nedir-oguz-ataydan/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2011 19:21:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[2. BÖLÜM / 14: Her Şeyle Uğraşan Adam “Zannediyorlar ki, kendilerine lazım olan şey karşılarına çıkan matematik denklemleri çözmek, eğrileri çizmek ve buldukları sonuçları hemen Almancaya, İngilizceye çevirerek yabancı dergilere göndermek ve başkalarının kitaplarında bu makalelerden bahsedilmesini temin etmek. Peki, bütün bunları neden yapıyorsunuz? Efendim, bilim uğruna yapıyoruz. Peki, şimdi bir an için, bütün şu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>2. BÖLÜM / 14: Her Şeyle Uğraşan Adam</strong></em></p>
<p><em> </em></p>
<blockquote><p><em> </em><em> “Zannediyorlar ki, kendilerine lazım olan şey karşılarına çıkan matematik denklemleri çözmek, eğrileri çizmek ve buldukları sonuçları hemen Almancaya, İngilizceye çevirerek yabancı dergilere göndermek ve başkalarının kitaplarında bu makalelerden bahsedilmesini temin etmek. Peki, bütün bunları neden yapıyorsunuz? Efendim, bilim uğruna yapıyoruz. Peki, şimdi bir an için, bütün şu yüksek denklemleri ve uzun sonuçları bırak da bana söyle. Bilim nedir? Efendim? Bilim nedir? Dedim. Bilim mi nedir? Evet. Efendim bilim, uğraştığımız şeydir. Bilim, her şeyden önce, üniversiteyi bitirdikten sonra, ‘bilim yoklaması’ ve ‘yabancı dil sınavı’ gibi engelleri aşarak, doktora öğrencisi olmaya hak kazanabilmek için gerekli bir şeydir. Sonra, bir süre kürsüye gelen yabancı kitapları ve dergileri izleyerek bakalım ne var ne yok diye durumu izlemektir; sonra durumu kollamak ve çok küçük bir mesele seçmek ve bu küçük şeyi büyüterek onu bir doktora haline getirmektir ve bu doktorayı yapmaktır. Sonra doktora sınavından başarı göstermektir ve bu başarıyı gösterdikten sonra gülümsemeyi unutmaktır. Bilimin, birinci ve en zor şartı budur. Sonra karşınıza doçentlik sınırı gelir. Bu sınırı aşmak ilk bakışta zor gibi görünürse de asıl zorluk doçent olmak değil, eylemli doçent olmaktır; yani bir kadro ayarlamaktır. Bunun için daha bilimin başında, yani kürsü seçerken boş kadrolu birine kapılanmak ve gereğinde profesörler kurulunda sizin hakkınızı arayabilecek dişli bir kürsü başkanı bulmaktır. Sonra profesörlük bilimi gelir. Bu bilime akıl erdirmek biraz zordur; onun için en iyisi sabırla beş yılı beklemesini bilmektir; bu arada bilime oy verecek profesörleri gücendirmemesini bilmektir. Çünkü, beş yıl sonra bilim seni içine almak için gerekli sayıda parmağı kaldırmaz. Milli Eğitim Bakanı’nın onayı da bilimde önemli bir yer tutar. Bakarsın kendin bile anlamadan biraz ilerici olmuşsundur: evrakın aylarca bakanlıkta beklemiştir. Bilim için ne acılar çekmişsindir. Profesör olan bir bilimin sonu gelmiş gibidir.  Onun için demişlerdir ki “Gençliğine doyamadan profesör oldu”. Çünkü bir insan olsa olsa ne olur? En çok profesör olur. Daha sonra ne olur? Hiç. İşte öyleyse profesörlükten sonrası bir hiçtir. Fakat çoğu zaman bilim burada kalmaz. Bir de bakarsın yıllar geçmiş, kürsü başkanı olmak için sıran gelmiştir: fakat bir kürsüde birden fazla bilim olabilir ve genel kurullarda parmak sayısı hesabı birden önem kazanır.  Fakat ne de olsa artık profesörsün; kürsü başkanı olamasan da artık senin için karada ölüm yoktur. “Profesörlük takdim tezi”’ni yazalı yıllar geçmiş, artık ne doktora, ne tez, ne de kitap yazma engeli var önünde; bundan sonra olsa olsa öğrencilere ders kitabı yazabilirsin, maddi durumunu düzeltirsin ve profesörler yapı kooperatifine girerek yılardır yorulan kafanı dinleyebilirsin; tabii dekanlık, rektörlük gibi yeni bilimsel araştırmalar seni beklemiyorsa. Görülüyor ki arkadaşlar bilim uzun ve çetin bir yoldur.”</em></p></blockquote>
<p>Oğuz Atay / Bir Bilim Adamının Romanı Mustafa İnan / s. 176-178</p>
<p><em><strong>Not:</strong> TOBB ETÜ İktisat Bölümü&#8217;nden Emre Ergin&#8217;e katkılarından dolayı teşekkür ederim.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/06/12/bilim-nedir-efendim-bilim-nedir-oguz-ataydan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de İktisat Dergileri</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2011/05/12/2377/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2011/05/12/2377/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 May 2011 07:50:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ceyhun_Elgin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://Öncekiyazılarımınbirkaçında,“Türkiye’denedeniktisatbloğuyok?”,“Türkiye’dennedenaynışehirlerdekiiktisatbölümleribirarayagelipuluslararasıbiryükseklisansokulukurmazlar?”gibisorularsorarakülkedekiiktisatbilimiyleilgilieksikleri</guid>
		<description><![CDATA[Önceki yazılarımın birkaçında, “Türkiye’de neden iktisat bloğu yok?”, “Türkiye’den neden aynı şehirlerdeki iktisat bölümleri bir araya gelip uluslar arası bir yüksek lisans okulu kurmazlar?” gibi sorular sorarak ülkedeki iktisat bilimiyle ilgili eksikleri yazdığımı hatırlıyorum. Bu sefer de benzer ve ilintili bir konuya, Türkiye’deki iktisat dergilerine değinmek istiyorum. Ancak, ne mutlu ki, bu sefer bu şekilde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Önceki yazılarımın birkaçında, “Türkiye’de neden iktisat bloğu yok?”, “Türkiye’den neden aynı şehirlerdeki iktisat bölümleri bir araya gelip uluslar arası bir yüksek lisans okulu kurmazlar?” gibi sorular sorarak ülkedeki iktisat bilimiyle ilgili eksikleri yazdığımı hatırlıyorum.</p>
<p>Bu sefer de benzer ve ilintili bir konuya, Türkiye’deki iktisat dergilerine değinmek istiyorum.</p>
<p><span id="more-2377"></span>Ancak, ne mutlu ki, bu sefer bu şekilde olumsuz bir soru sormayacağım. Çünkü her ne kadar hala sayıca ve kalite yönünden eksikleri bulunsa da Türkiye’de de yavaş yavaş hem akademik hem de yarı-akademik iktisat dergileri çıkmaya başladı. Tabii ki daha kat edilmesi gereken uzun bir yol var, ama yine de bir şeylerin yapılmaya çalışıldığını görmek sevindirici.</p>
<p>Öncelikle, akademik dergilere bakalım. Ancak,  akademik dergileri değerlendirmeden önce, her ne kadar eksikleri olsa da dergileri yaşam ömrü, süreklilik ve bir noktaya kadar kalite açısından değerlendiren endekslerin varlığından da kısaca bahsetmek gerek. Bir Amerikan şirketi olan Thomson Reuters, dünyadaki bilimsel dergileri aralarında söz konusu derginin düzenli olarak yayınlandığı süre, dergiye yapılan katkıların uluslararası boyutu, editörlerin bilimsel yeterliliği ve tanınmışlığı vs. gibi kriterlerin de bulunduğu çeşitli kriterlere göre çeşitli endekslerin içine koyuyor. Sosyal bilimler için oluşturulan endeksin adı ise “Social Sciences Citation Index”. Her ne kadar, özellikle iktisat bilimi için farklı endeksler olsa da, genelde akademik dergiler, bu endeksin içinde olup olmadıklarına göre değerlendiriliyorlar. Her ne kadar, ABD ve Avrupa’nın başlıca üniversitelerinde, dergiler bu endekste olup olmadıklarından öte, akademik çevrelerde tanınmışlıklarına göre değerlendilirse de Türkiye ve birçok diğer ülkede, özellikle doçent olmak isteyen akademisyenler için SSCI endeksli bir dergide yayın yapmak aşılması gereken kriterlerden biri olarak göze çarpıyor.</p>
<p>Türkiye’ye gelirsek, açıkçası, Türkiye’de iktisat bilimi için akademik dergi sayısı bağlamında bir enflasyon olduğunu söylesek hiç de yanlış olmaz. Hemen her üniversitenin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin ve/veya Sosyal Bilimler Enstitü’lerinin kendi adlarına çıkardıkları “…. Üniversitesi İİBF Fakültesi Dergisi” türevi adları olan fakülte ve enstitü dergileri var. Bu üniversite dergilerinden ne yazık ki, genelde “sürekli ve düzenli yayınlanma” koşulunu yerine getiremediklerinden hiçbiri SSCI endeksi içersinde değiller. Bildiğim kadarıyla ODTÜ’nin çıkardığı Gelişme Dergisi, METU Studies in Development, bir ara SSCI’ya girmeye oldukça yaklaşmasına rağmen endeks içine alınmamış. Türkiye ekonomisi üzerine makale taraması yapıldığında rastlanan başka bir dergi Yapı Kredi Economic Review ise sanırım artık düzenli olarak çıkmıyor; en azından internet üzerinden erişimi yok. Her ne kadar, psikoloji, uluslar arası ilişkiler, Türkiye çalışmaları ve kamu yönetimi alanlarında iktisat makaleleri de yayınlayabilen farklı birkaç dergi bu endeks içinde yer alsak, başlı başına iktisat bilimi için Türkiye’de bu endeksin içinde yer alan tek bir dergi var, o da İktisat, İşletme ve Finans. İnsanın içinden ister istemez geçiyor, keşke bir de yurtdışındaki örneklerinde olduğu gibi “Journal of Turkish Economic Association”, “Turkish Economic Review” ya da benzer adlı bir dergimiz de olsa.</p>
<p>Yarı-akademik dergilere geçtiğimizde ise, her ne kadar politik iktisat içine sokabileceğimiz ve düzensiz yayınlanan çeşitli dergiler olsa da benim bildiğim kadarıyla an itibariyle düzenli olarak çıkan iki iktisat dergisi var. Bunlardan bir tanesi uzun yıllardır, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti tarafından 1960’lardan bu yana yayınlanan İktisat Dergisi. Bir diğer ise henüz çok yeni olan ve Ekim 2010’dan bu yana Efil Yayınevi’nce yayınlanan İktisat ve Toplum Dergisi. Muhtemelen bu iki dergi de yayıncılarına kar ettirmeyen ve belki de çıkarılmaları salt iktisadi mantıkla açıklanamayacak yayınlar. Ama Türkiye’de önemli bir açığı kapattıklarını da zannediyorum hiçkimse inkar edemez.</p>
<p>Gönül ister ki, hem akademik hem de yarı-akademik dergilerimizin sayıları ve sayılarıyla beraber kaliteleri de artsın</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2011/05/12/2377/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktisat, bir vaziyetleme bilim-ciği</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/12/26/iktisat-bir-vaziyetleme-bilim-cigi/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/12/26/iktisat-bir-vaziyetleme-bilim-cigi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Dec 2010 21:57:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Bu aralar kafam iktisatla meşgul, aslını isterseniz kendisine fena halde gıcığım. Bu düşüncelerimi hatırlamamı sağlayan ise  çok sevdiğim bir meslektaşımın şu sorusu oldu: Barış merhaba nasılsın, Vaktini almazsam birşey danışmak istiyorum sana. Bu dönem mikroteori dersinde dönem sonunda bir proposal vermemiz gerekiyor, sen de bildiğim kadarıyla mikro çalışıyosun. Aslında biraz geç kaldım bunun için son bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/12/babama-incil.jpg"><img class="size-medium wp-image-2156 aligncenter" title="babama-incil" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/12/babama-incil-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a></p>
<p>Bu aralar kafam iktisatla meşgul, aslını isterseniz kendisine fena halde <em>gıcığım</em>. Bu düşüncelerimi hatırlamamı sağlayan ise  çok sevdiğim bir meslektaşımın şu sorusu oldu:</p>
<blockquote>
<div id="_mcePaste">Barış merhaba nasılsın,</div>
<div id="_mcePaste">Vaktini almazsam birşey danışmak istiyorum sana. Bu dönem mikroteori dersinde dönem sonunda bir proposal vermemiz gerekiyor, sen de bildiğim kadarıyla mikro çalışıyosun. Aslında biraz geç kaldım bunun için son bir haftanın içindeyim çünkü. Ama şöyle birşey düşünüyorum; Tüketicilerin tüketimlerini etkileyen conformity (özentilik) ve vanity (gösteriş-statü belli eden tüketim) diye iki faktör var. En başta vanity faktörü baskın olarak tüketilen bir mal ( mesela starbucks kahve) insanların birbirlerine bakarak tüketmesiyle (cascade theory- herd behavior) conformity baskın mala dönüşür mü, hangi şartlarda dönüşür? ( ne zaman ve hangi şartlarda kamyon şoförleri de starbucks kahve içer )</div>
<div id="_mcePaste">Çok mu karışık, çünkü biraz baktım bunu hep signalling modelle falan yapmışlar gerçi sadece proposal olacak bu ama fikrini söylersen çok mutlu olurum. Şimdiden çok teşekkürler,</div>
</blockquote>
<p>Anlı şanlı okulların bizlere öğrettiği ne yazık ki bundan öte değil. Öyle ki Türkiye&#8217;nin bu anlı şanlı okullarının, anlı şanlı akademisyenleri yeri geldiğinde Nobel almış iktisatçıların sınavlarından geçenlere &#8220;Sen yeterli değilsin!&#8221; bile diyebilecek kadar <em>ulvi</em> şahıslar!</p>
<p><strong>Ne öğreniyoruz? Ne öğrettiler?</strong><br />
İktisata ilk geldiğim sene karşımda, önündeki kitabın sayfalarını okuyan insanlar vardı. Zilin çalmadığı bu büyük sınıflara amfi, kürsüde duran yüksek öğretmenlere de profesör deniyordu. Bizler de 100&#8242;ün üzerinde genç dimağ, anlattıklarını anlamaya çalışıyorduk. Hımm, bir de ÖSS&#8217;ye giren bizleri geri zekalı sanan zihniyetin zorunlu Türkçe ve tarih dersleri vardı. Hangi akılsız akıl ettiyse, bir de bunlar için okulda kalıyorduk. Üniversite demişlerdi ama pek de bir marifeti yoktu. Sabah 9:45&#8242;te başlıyor, öğlen 1 saat yemek yedikten sonra 15:30&#8242;a kadar devam ediyorduk. Zaten dersten çıkıp yurda giden adamın ertesi güne ancak hali kalıyordu. Birinci sınıf bittiğinde arzın, talebin, borçlar hukukundaki birkaç maddenin, beden eğitimi dersine girmediğimiz halde verilen &#8220;geçer&#8221; notunun dışında pek bir şey kalmamıştı aklımda. Bir de hiç unutmam, soruyu yanlış çözen 35 yaşlarındaki asistanın &#8220;kağıtta böyle yazıyor&#8221; deyişi&#8230; Bilim dediğin bu değil miydi zaten? Kağıt ne diyorsa o!<br />
<span id="more-2154"></span> <strong><br />
Bu böyle yarım kalmayacak&#8230;<br />
</strong>İkinci sınıfta işler değişmişti. Başka okullardaki arkadaşlarım talep yerine &#8220;demand&#8221;, arz yerine &#8220;supply&#8221; dedikleri için artık farklı şeylerden bahsettiğimizi sanıyorduk. Zaten bana hangi bölümü okuduğumu soranlara &#8220;İktisat okuyorum&#8221; dediğimde, &#8220;Benim oğlum da ekonomi&#8221; okuyor diye cevap veriyorlardı. Memlekette iki nesil yetişiyordu iktisatları farklı, gülüşleri aynı&#8230;</p>
<p><strong>Vatandaş uyuma, fakültene sahip çık!</strong><br />
Dördüncü sınıfa geçtiğimde artık bazı şeylerin farkına varmıştım. Kimin kaç kilo çektiğini kantara koymadan anlayabiliyorduk evelallah! Ne de olsa <em>iktisatçı-1</em>&#8216;dik. Muslukçu, çaycı, soğuk kaynakçı gibi bir şeydi bizimkisi de. Ne iş olsa yaparız abi. Bizden BDDK&#8217;ya uzman da olur, Türk adaletine idari hakim de, Emniyet&#8217;e çevik kuvvette. Hatta bizden doktor bile olabilirdi de, önümüzü kestiler!</p>
<p><strong>Ve sonunda mezun olunur</strong><br />
Dani Rodrik geçen hafta TEPAV&#8217;daydı. Kendisine, daha önce bu satırlarda yazdığım &#8220;İktisatçı olmak için sakın iktisat okumayın!&#8221; şeklindeki düşüncemden bahsettim. Acaba iktisatçılar kendi elleriyle iktisatın değerini mi düşüyor diye sordum. Gülümsedi ve &#8220;Gerçekten iyi bir soru&#8221; dedi. Sorunlara çözüm üretecek bir beceri <em>bahşetmemişti </em>yüce iktisat camiası bana, ama ne mutlu ki soru sormayı da unutturamamıştı!</p>
<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/12/hippilige-ozenen-genc-kiz.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-2165" title="hippilige-ozenen-genc-kiz" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/12/hippilige-ozenen-genc-kiz-154x300.jpg" alt="" width="154" height="300" /></a><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/12/26/iktisat-bir-vaziyetleme-bilim-cigi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hakim İktisat ve İktisadın Geleceği Üzerine</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/10/03/hakim-iktisat-ve-iktisadin-gelecegi-uzerine-2/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/10/03/hakim-iktisat-ve-iktisadin-gelecegi-uzerine-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Oct 2010 21:38:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Cunedioğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İktisatçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Dünyaya yayılan neoliberalizm dalgası neoklasik iktisadı destekleyerek iktisadi ortodoksluğun hâkim duruma geçmesine neden olmuştur. Öyle ki iktisadi alanda devlet müdahalesinin önemini vurgulayan kalkınma iktisadı ile Keynesgil iktisat, iktisat biliminin dışına atılmıştır. Bugün, Marksist kuram gibi alternatif akımları üniversite öğrencileri ancak iktisadi düşünceler tarihi derslerinde görebilmektedir ki bu tek derste de alternatif kuramların ayrıntılarına girmek mümkün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/10/iktisatcilar-300x263.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1937" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/10/iktisatcilar-300x263.jpg" alt="" width="300" height="263" /></a></p>
<p>Dünyaya yayılan neoliberalizm dalgası neoklasik iktisadı destekleyerek iktisadi ortodoksluğun hâkim duruma geçmesine neden olmuştur. Öyle ki iktisadi alanda devlet müdahalesinin önemini vurgulayan kalkınma iktisadı ile Keynesgil iktisat, iktisat biliminin dışına atılmıştır. Bugün, Marksist kuram gibi alternatif akımları üniversite öğrencileri ancak iktisadi düşünceler tarihi derslerinde görebilmektedir ki bu tek derste de alternatif kuramların ayrıntılarına girmek mümkün olamamaktadır. Diğer bir taraftan, neoklasik iktisat, kurduğu yeni krallıkta kendine yardımcı olarak “nicel yöntemlerin ağırlık kazanması” nı seçmiş ve bu iki arkadaş birbirlerine destek olarak hâkimiyetlerine süreklilik kazandırmışlardır.</p>
<p>Bilimsel camiada her ne kadar demokrasi var gibi görünse de iktisat alanında hemen hemen tüm tebaa neoklasik iktisada biat etmektedir. Bunun temel nedeni akademik atama ve yükseltme ölçütlerinin akademik prestiji yüksek olan bilimsel dergilerde yayın yapmaya bağlanmış olmasıdır. Bu tür dergilerin çoğuna sunulan çalışmaların yayınlanabilmesi, neoklasik iktisadın ana varsayımlarını kabul edip kurulan bir modelin ekonometrik olarak sınanmasına bağlı duruma getirilmiştir. Bu durum, zaten yeterince büyük olan neoklasik ateşi körüklemekten başka bir şey değildir.</p>
<p><span id="more-1936"></span></p>
<p><img src="http://iktisadiyat.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" alt="" /></p>
<p><strong>MATEMATİK: ARAÇ MI AMAÇ MI?</strong></p>
<p>İktisadi olguları formelleştirme çabası 1930’larda başladı. Bu başlangıç ekonometrinin gelişimini beraberinde getirdi ve alandaki ilerlemeye bilgisayar teknolojilerindeki gelişim hız kazandırdı. Anglo-Amerikan iktisadı artık yeni bir yol haritasına sahipti: Formelleştirilebileni kabul et, formelleştirilemeyeni dısla! Bu zihniyet yapısı nedeniyle gelişme ve kalkınma iktisadı, iktisadi düşünceler tarihi ve iktisadi sistemler gibi konular iktisadın ilim sahasından dışlanmaya başlandı ve sosyoloji, tarih gibi diğer ilimlerce sahiplenildi.</p>
<p>Nicel yöntem kullanımının iktisat içindeki hızlı artışı, konu hakkındaki tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Kimileri, bir bilim dili olan matematiğin fen bilimlerine yapmış olduğu katkının benzer şekilde iktisatta da görüleceğini savunmaktadır. Matematiğin sağladığı yöntemler yoluyla insan davranışlarına ait, ampirik olarak test edilebilir bilgiye ulaşılabilmektedir. Matematik, iktisat için sağlam bir muhakeme ve nesnel ifade yöntemi sağlamaktadır. Diğer yandan, kimileri de matematiğin aşırı kullanımının iktisadın sosyal bilim olma özelliklerini ortadan kaldırdığını öne sürmektedirler. Matematik araç olmaktan çıkmış ve amaç haline gelmiştir. Hatta bazı araştırmacılar ellerindeki matematiksel araçları kullanabilmek için uygun konu aramayı tercih etmektedirler. Bu bakış açısına göre, kullanılan yöntemin karmaşıklık ve gelişmislik derecesi, konunun kuramsal veya toplumsal öneminin önüne geçebilmektedir.</p>
<p>İktisattaki aşırı nicelleştirmenin diğer bir sonucu da mühendislik ve fen bilimi lisans derecesine sahip gençlerin iktisat alanına yönelmeyi tercih etmeleridir. Öyle ki iktisat yüksek lisans programlarına kabul almak için matematik, fizik ya da mühendislik diplomasına sahip olmak iktisat diplomasına sahip olmaktan daha avantajlı hale gelmiştir. Sosyal bilim temeli olmayan lisansüstü iktisat öğrencileri de kendileri için daha kolay olduğundan aşırı nicel araştırmalara yönelmekte ve iktisadın aşırı nicelleşmesine katkıda bulunmaktadırlar. Nobel iktisat ödülünü kazanan bilim insanlarının profillerini incelediğinizde, bu gerçek daha bariz tezahür etmektedir. İleride de değineceğim üzere iktisadın öne çıkan konularına baktığınız zaman oyun teorisi, network(ağ) teorisi ve kaos kuramı gibi elektronik ve matematik alanında öne çıkan konularla karşılaşıyoruz.</p>
<p>Klasik ve neoklasik okullar Newton fiziğiyle olan ilişkileri ile öne çıktılar. Calculus’ daki ilerlemeler neoklasik iktisadın ayrılmaz parçası haline geldi. Einstein’ın Görelelik üzerine yazdıkları olasılık kuramının matematikten fiziğe ve oradan da istatistik ve ekonometri vasıtasıyla iktisada geçmesine neden oldular. İktisat akademisinin tebaası bütün bu gelişmeleri ağızları açık izlerken, iktisadın temelinde yatan ve birkaç yüzyıl gerilere giden çok güçlü bir &#8221;ekonomi politik&#8221; geleneği unutulmaktaydı.</p>
<p><strong>İKTİSATTA ÖNE ÇIKAN ARAŞTIRMA ALANLARI VE TARTIŞMALAR</strong></p>
<p>Her horoz kendi çöplüğünde öter. Sanırım, bu atasözü iktisadın içinde bulunduğu durumu izahta kullanılabilir. Bir horoz var -neoklasik iktisat- ve bu horozun bulunduğu ortamın çöplük olduğu da aşikâr. Neoklasik iktisat bireyleri her zaman ve her yerde geçerli evrensel kanunlar çerçevesinde piyasa sinyallerine göre belirli yönlerde hareket eden edilgen aktörlere indirgeyen, optimal çözümleri toplumsal ya da tarihsel analizlere gerek duymadan marjinal analiz esaslı bazı cebirsel denklemlerde arayan bir yaklaşıma sahiptir ve bu yaklaşım eleştirileri beraberinde getirmektedir. Neoklasik dünyanın statikliğini, bilginin tamlığını, bireyin rasyonelliğini argüman alan bazı iktisatçılar alternatif akımlar öne sürmüşlerdir ki bu alternatif akımlar da heterodoks iktisat şemsiyesinde toplanmaktadır. Bu şemsiye altında Marksist İktisat, Avusturya Okulu, Feminist İktisat ve Kurumsal İktisat gibi akımları sayabiliriz. Hatta hakim iktisada en büyük eleştiri ve alternatif akım olarak, Fransa’daki iktisat öğrencilerinin 2000 yılında, iktisat eğitimine tepkileriyle başlayan ve oradan başka ülkelere de yayılan post-otistik iktisat hareketini gösterebiliriz. Bütün bu akımlar alternatif olduğundan ve bahsettiğimiz çöplüğün horozu neoklasik iktisat olduğundan nihayette borusu öten yine neoklasik akım olmuştur.</p>
<p>Son yılların ve önümüzdeki birkaç on yılın popüler araştırma alanlarına baktığımızda neoklasik akımın önemli alanlarına rastlıyoruz: Oyun Teorisi ve Endüstriyel Organizasyonlar. Neoklasik akım, kendisine yapılan elestirileri fark etmis ve kendini aklama yolları bulmustur. İlkin mevcut yöntemlerini diğer sosyal bilimlere ihraç etmeye baslamıstır. Bugün, oyun kuramı sosyoloji ve siyaset biliminde yükselen bir değer olarak karsımıza çıkmaktadır. Kontrol teorisi ve grup teorisi gibi iktisatta kullanılan ileri cebirsel kuramlar sosyolojide kendine yer edinmeye baslamıstır. Đkinci olarak da neoklasik akım kendini düzeltme yoluna girmistir. Tam bilgi varsayımının piyasalar için çökmesi eksik rekabet modellerinin doğmasına ve Endüstriyel Organizasyonlar alanının yıldızının parlamasına yol açmıstır. Neoklasik iktisatçılar daha sonra bu alana bilgisayar bilimi ile elektroniğin önemli teorilerinden ağ teorisini de dâhil ederek firma davranıslarını ve piyasaları dinamik olarak incelemeye baslamıstır. Kendini düzeltme konusunda karsımıza çıkan diğer bir popüler alan da Deneysel İktisattır. Rasyonellik mefhumunun deneysel olarak sınanması ve elde edilen bilgilerin neoklasik akıma girdi olarak dönmesi “homo economicus”a alternatif bir “homo altruist” fikrini doğurmustur. Nöroekonomi ve deneysel iktisat gibi alanlar sayesinde iktisat laboratuarlara girmis ve asırı nicel havasından arınma trendi yakalamıstır. Tıbbi görüntüleme teknolojisinden yararlanarak bireylerin iktisadi davranıslarına izahat getirmeye çalısan nöroekonomi gelecek vaat eden arastırma alanlarındandır. Sosyal bilimler temeli olmayan iktisatçı bilim insanlarının iktisada kazandırdığı gelecek vaat eden belki de en önemli alan kaos kuramıdır. Edward Lorenz’in mucizesiyle baslayan ve Benoit Mandelbrot’la cosan fraktal geometriyi temel alan kaos kuramı günümüzde özellikle finans alanında kullanılmakla beraber gelecekte gelisme, esitsizlik ve tabakalasma gibi alanlara da uygulanacak gibi görünmektedir.</p>
<p>Yukarıda değindiğimiz gibi deneysel iktisat gibi alanlarla matematikten arınma trendine giren hakim iktisat hukukla da flört ederek daha az matematiğin kullanılacağı bir noktaya yakınsadığının sinyallerini vermektedir. Rekabet, hukuk ve iktisadın harmanlandığı bir konu olarak karsımıza çıkmaktadır, ama iktisat sadece rekabet hukuku ile yetinecek gibi durmamaktadır. Hukuk ve iktisat alanındaki gelismeler, hukuk sisteminin ve daha genis anlamda toplumsal isleyisin iktisadi temellerinin daha iyi anlasılmasına, kurumsal ve hukuksal 5 değişkenleri de içererek mikro iktisat davranıs ve karar verme kuramının gelismesine katkıda bulunabilir. Bu alanda yapılabilecek araştırmalar, hukuki kurum ve kuralların uygulamalı analizi yoluyla bu alanlardaki bilgi birikiminin artmasına yol açabileceği gibi hâkim mikro iktisat kuramının sınırsız rasyonellik varsayımı gibi kimi zayıf noktalarından çıkarak daha güçlü yeni paradigmalar yaratılmasına öncülük edebilir.</p>
<p><strong>SONUÇ </strong></p>
<p>Deneysel iktisat, nöroekonomi, rekabet hukuku gibi konular hakim iktisadın matematikten ıramasına neden olurken kaos kuramı, oyun kuramı, dinamik iktisat, ağ teorisi, finans iktisadı gibi alanlar da aşırı matematikleşmeye neden olmaktadır. İktisadın matematik kullanımını bu iki tarafın baskınlık dereceleri belirleyecek gibi görünmekte, ama hakim iktisadın her nereye gidilecekse gidilsin yapı itibariyle değişeceği kesin. Gelecekte hakim bir iktisadi akım olacaksa da tam Türk işi olacak gibi: Ortaya bir karışık yap!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/10/03/hakim-iktisat-ve-iktisadin-gelecegi-uzerine-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktisat Mezununun Kariyer Telaşı</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/09/28/iktisat-mezununun-kariyer-telasi/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/09/28/iktisat-mezununun-kariyer-telasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2010 22:56:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Cunedioğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıyı okuyacak olanları uyarmalıyım. Bu yazının yazarı, lisans eğitimini daha yeni tamamlamış, ağzı laf yapan, bilim insanının üç aşamalı evrim sürecinin henüz birinci aşamasında (bilimsel köle  &#8211; bilim adamcığı – bilim adamı), Ferrari motoru takılmış Şahin havasında, 85 model biridir. Okuyacaklarınızı lütfen bu bilgiler ışığında değerlendiriniz sevgili okurum. Nedir bu yazıda anlatmaya çalışacağım? Lisans [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/09/kariyer.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1904" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/09/kariyer.jpg" alt="" width="238" height="250" /></a></p>
<p>Bu yazıyı okuyacak olanları uyarmalıyım. Bu yazının yazarı, lisans eğitimini daha yeni tamamlamış, ağzı laf yapan, bilim insanının üç aşamalı evrim sürecinin henüz birinci aşamasında (bilimsel köle  &#8211; bilim adamcığı – bilim adamı), Ferrari motoru takılmış Şahin havasında, 85 model biridir. Okuyacaklarınızı lütfen bu bilgiler ışığında değerlendiriniz sevgili okurum.</p>
<p>Nedir bu yazıda anlatmaya çalışacağım? Lisans eğitimine devam eden ya da lisans eğitimini tamamlamış bir iktisatçı adayının, kariyer konusunda kesin deyişlerde bulunmasının mavra atmaktan öteye gidemeyeceğini anlatacağım.</p>
<p><span id="more-1903"></span></p>
<p>Başarılı olmak üzerine yazılmış kişisel gelişim kitaplarının neredeyse tümü aynı teranelerle doludur. Hep şöyle başlar hikâye: Kişi önce kendini bilmeli. Tam bu noktada çekerim isyan bayraklarını: Yahu kendini bilen adam zaten tayr halindedir ve ihtiyaç duyar mı hiç bu kitaplara? Kitapların ilerleyen kısımları, Cem Yılmaz’ın Hintli guruları makaraya sardığı “Her şey içimizde” kalıbı tadındadır. Her şey içimde de batak atmaktan ve sınav vakitleri sınava hazırlanmaktan dolayı içimi açacak zamanım olmadı. İstisnai durumlar hariç, lisans talebeleri “kendini arayan adam” modunda değildir. Öğrencinin, batak atmak, her türlü ortamda muhabbete dalmak, sevgili aramak, bulunan sevgiliyle takılmak, konserlere gitmek ve sınav öncesi sınava çalışmak gibi önemli işleri vardır. Bu yoğunluğun içinde, öğrencinin kendi içine yönelmesini bekleyemeyiz, değil mi?</p>
<p>İktisat bölümünde geçirdiğin süre ≥ 4 diyelim. Bu süreci azıcık da olsa iktisat öğrenerek ve en değerli üretim kaynağımız olan zamanın seri katili olarak geçirdiğini düşünelim. Eğer babadan torpilli değilsen, hoş geldin ‘Yusuf Yusuf’ hali. Arkadaşlar arasında geçen muhabbetler şöyledir bu zamanlarda: “Abi, bir yere kapak atmam lazım yoksa durum vahim!”, “Babam, iktisat okuyup işsiz mi kalacaksın demişti. Sanırım adam haklı çıkacak.”, “Bu sene ÖSYM’yi zengin ettik. Ne sınav varsa giriyorum: ALES, ÜDS, KPSS, KPDS. Sonu ‘S’ ile biten diğer tüm alternatiflere de talibim.”… Bu muhabbet şeklinin ikinci aşamasında ise mevzular farklı bir eksen üzerinde şekillenmeye başlar. Konuşulanlar artık şöyledir: “X Bankası, uzman yardımcılığı kadrosu ilanı vermiş.”, “Özel sektörde bin lira ile işe başlayacağıma kral gibi uzman yardımcısı ya da müfettiş yardımcısı olurum daha iyi!”, “Filanca çocuk kaymakamlığı kazanmış. Biz de şans yok ki!”, “En kötü ihtimalle şu üniversitede yüksek lisansa başlarım.”… Akademik kariyerin stepne olarak görüldüğü tek ülke de bizizdir belki ya bu da ayrı bir yazının konusu olsun.</p>
<p>Sevgili mezun adayı başı dönmüş koyun modundadır ve bizim toplumda da çoban köpeği rolünü icra edecek bir sürü merci vardır. Yönlendiricilerin bolluğu ve öğrencinin çaresizliği durumun vahametini daha da arttırır. Sonunda öğrenci, baba ocağında, içinde bulunduğu durumdan hızlıca kurtulmasını sağlayacak senaryolar tasarlarken bulur kendini. Türk gençlerinin riskten kaçan ve sözde garanti işlere iştah besleyen yapısının arkasındaki evrimsel gerçek bence budur. Kendini bu pozisyonda bulmak istemeyen geleceğin mezun adayları, “Büyüyünce ne olacağım?” sorusuna cevap aramayı bırakır ve tez yoldan memur olmayı yaşamın ana amacı seviyesine yükseltir. Bu nedenle, alacağınız herhangi bir örneklemden çizginin dışındaki istisnaları çıkardığınızda geriye kalanlar için, t sonsuza giderken iktisat mezunu memurdur (Sadece devlet kadrolarında çalışanları değil bankalarda istihdam edilenleri de sayıyorum).</p>
<p>Kendi bakış açımla olması gerekeni anlatayım. Taze bir iktisat mezununa, nereden mezun olduğu fark etmeksizin 1500 liradan fazla maaş vermem şayet işveren olsaydım. Çünkü mezun kişi, iş yapma adına lise mezunundan farksızdır. Ancak, aşina olduğu kavramların reel hayattaki kullanımına hızlıca aşina olma gibi bir meziyeti vardır. Tam bu noktada, mezun kişinin, bu meziyetini kullanarak bir ustanın yanında pişmesini önereceğim. Planlama yaparken sadece içinde bulunduğumuz zamanı hesaba katmak gibi bir gaflette bulunuruz genellikle. Oysa getiriyi hesaplarken gelecekte beklenen getirilerin bugünkü değerini hesaplayıp, bu değerler arasında mukayeseye gitmeliyizdir. Şu anda çulsuzken ve hâlâ baba cebine el uzatırken, ömür boyu sürecek bir 2000 lira aylık bizim için mükemmel fırsat olarak görünür. Oysa iki üç yıl 800 liraya talim etmek 10000 liraya gebe olabilir. İki üç yılın hayatımızdaki payı o kadar da fazla değildir. “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayalım” sözlerini duyar gibiyim. Öğrenen olarak geçireceğiniz yıllar size 10000 lira getirmese bile işinizi iyi yapmayı öğrenip, entelektüel birikiminizi arttırabilirsiniz. Muhasebeyi doğru yapmak lazım.</p>
<p>Kariyer konusundan bahsedeceğim dedim, ama daha kariyer namına pek bir şeye değinmedim. Size en uygun olanı seçmek için iki araca ihtiyacınız var. Birincisi, kişisel gelişim kitaplarının da dediği gibi kendinizi az da olsa tanımalısınız. Lisans yılları kendinizi tanımak için çok uygun bir ortam sunar sizlere, ama değerlendirmeyi bilene. İkincisi ise elinizdeki alternatiflerin olası getirilerini bilmeniz gerektiğidir. Eğer önünüzde üç alternatif kariyer varsa ve bu kariyerlerin size neler getireceğini biliyorsanız, kendinizi tanıdığınız varsayımı altında doğru seçimi yapabilirsiniz. Oysa mezun durumundakiler, farklı yolların neler getirebileceğini hiç araştırmadan, ben bu olacağım kesinliğinde, direkt yürümeye başlarlar karşılarına çıkan ilk yolda. Aslında kendilerine uygun olmayan işlerde çalışan gençlerin çokluğu, çalışma konusundaki yüksek memnuniyetsizliğin asıl sebebidir. İleride mutsuz bir birey olmak istemiyorsan iki üç yılını risk alarak geçir ve farklı işlerde çalış. Bu süreçte kendini tanımaya çalışmayı da boşlama lütfen.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/09/28/iktisat-mezununun-kariyer-telasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Genç Ekrem&#8217;in Acıları 3</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/09/13/genc-ekremin-acilari-3/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/09/13/genc-ekremin-acilari-3/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Sep 2010 23:00:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Cunedioğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Bu üçüncü yazıyla hikâyemi sonlandırıyorum. Bu yazıda bir öğrencinin yolunu yeniden çizerken çektiği sıkıntıları ve inanmanın gücünü bulacaksınız.   Bölüm 8: İkinci ÖSS Tecrübesi: Seçilecek Öğrenciyi Bir Kez Daha Oynamak Sosyal bilimci olmak hayaliyle hiçbir ön hazırlık yapmadan tekrar ÖSS’ye giriyordum. ÖSYM’nin hatası nedeniyle öğrenciler kimlik numaralarına göre sınav yerlerine dağıtılmış ve bu da erkek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/09/134-success.png"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1789" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/09/134-success-297x300.png" alt="" width="297" height="300" /></a></p>
<p>Bu üçüncü yazıyla hikâyemi sonlandırıyorum. Bu yazıda bir öğrencinin yolunu yeniden çizerken çektiği sıkıntıları ve inanmanın gücünü bulacaksınız.</p>
<p><span id="more-1782"></span></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline">Bölüm 8: İkinci ÖSS Tecrübesi: Seçilecek Öğrenciyi Bir Kez Daha Oynamak</span></strong></p>
<p>Sosyal bilimci olmak hayaliyle hiçbir ön hazırlık yapmadan tekrar ÖSS’ye giriyordum. ÖSYM’nin hatası nedeniyle öğrenciler kimlik numaralarına göre sınav yerlerine dağıtılmış ve bu da erkek ve kız kardeşimle aynı sınıfta sınava girmeme yol açmıştı. Tuhaf bir durumdu kardeşlerinle aynı sınıfta, kardeşlerini görerek üç saatlik çok önemli sınava girecek olmak.</p>
<p>Bir zamanların bir buçuk saatte sınav bitiren Ekrem’i, araya giren iki koca yılın etkisiyle aşırı yavaşlamıştı soru çözmede, ama panik yoktu çünkü elde bir koz vardı: İTÜ. En kötü ihtimalle, başarısız olursam İTÜ’ye dönerdim. Aheste aheste başlamıştım matematik sorularını çözmeye. Sonra Türkçe sorularını çözmüştüm. Arada kardeşlerimin ve sınıftaki diğer öğrencilerin telaşlarını izliyordum. Sınavın bitmesine yaklaşık bir saat vardı ve benim önümde bomboş fen bilimleri ve sosyal bilgiler kısımları duruyordu. Çok yavaştım ve bu da bir tercihi zorunlu kılıyordu: Eşit ağırlıktan tercih yapıp sosyal bilimci mi olacağım yoksa sayısaldan tercih yapıp matematikçi mi? Bir beş dakika bunun üzerine düşündüm dersem yalan olmaz. Sosyal bilimci olmaya karar verdikten sonra dalıverdim tarihe, coğrafyaya, felsefeye. Elimde on dakikam daha kalmıştı ve bu sürede on, on beş tane de fizik sorusu yanıtlamıştım, sınav bitmişti. Durum kötü gibiydi, ama rahattım.</p>
<p>Sınav sonuçları açıklanmıştı: Türkçe 45 D, 0 Y; Sosyal Bilgiler 40 D, 5 Y; Matematik 43 D, 2 Y; Fen Bilimleri<a href="http://iktisadiyat.com/wp-admin/post-new.php#_ftn1">[1]</a> 10 D, 0 Y. Fena değildi! Eşit ağırlıkta ilk dört bindeydim, ama tam derecemi hatırlamıyorum. Eylül ayında İTÜ’ye kesmeyecektim otobüs biletimi, mutluydum. Gönlüm sosyoloji okumaktan yanaydı, ama sayısal çıkışlı olduğum için ya işletme, ya iktisat yazacaktım. İşletmenin mühendisliğini okuyamamış bir adam olarak işletme yazmak çok saçma olacağından geriye iktisat yazmak kalmıştı ve tercihlerim şöyle şekillenmişti: 1) TOBB ETÜ İktisat 2) ODTÜ İktisat 3) Galatasaray İktisat. TOBB ETÜ’ye yerleşeceğimi biliyordum ve gerisi sırf tercih etmiş olmak için yapılmış tercihlerdi. Nitekim beklediğim oldu: Ekrem artık ETÜ’lüydü.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline">Bölüm 9: Maça Kötü Başlamak</span></strong></p>
<p>Anadolu Lisesinin hazırlığı, o sene bana konan diyabet teşhisi nedeniyle ziyan olmuştu. İTÜ’nün hazırlığını bir şey öğretmiyorlar bahanesiyle yarım dönemde bitirmiştim. İki senesini İngilizce hazırlık sınıfıyla ziyan etmiş bir öğrencinin üçüncü kez İngilizce hazırlık sınıfına gitmeye ihtiyacı var mıdır? TOBB ETÜ’lü yetkililer bana İngilizceyi çok iyi öğreteceklerini vaat etmişlerdi ve ben de bu vaade kanıp muafiyet sınavına girmeye gerek bile görmemiştim. Eğer tekrar hazırlık okuyacaksam ve bu kez İngilizceyi öğreneceksem sıfırdan öğrenmem gerekiyordu bu dili. Muafiyet sınavına girmedim, ama aşırı kolay yaptıkları düzey belirleme sınavı neticesinde kendimi ikinci iyi kurda buldum. Dönem başlamıştı.</p>
<p>Bir hafta, iki hafta, üç hafta derken bir ay geçti, ama ben hala neyin farklı öğretildiğini anlayamadım. Kitap aynı kitaptı, hocalar aynı yöntemle ders anlatıyordu. Bana İngilizceyi böyle devam ederek nasıl çok iyi öğreteceklerdi? Sıkılıyordum ve sıkkınlık hallerinde geçmişten getirdiğim kaçma düşüncesi gün yüzüne çıkıyordu yavaş yavaş. “Şu hazırlığa devam edeceğime kitap okur kendimi eğitirim, daha iyi” diyordum kendi kendime. Devamsızlık yapmaya başlamıştım, kaçıyordum aslında. Hazırlık bittiğinde elimde hazırlığı atlamama yarayacak hiçbir sınav sonucu yoktu, ama 880 saat devamsızlığım vardı.</p>
<p>Mart sonuna doğru devamsızlıktan dolayı sınıfta kaldığımı ve bu nedenle bursumun kesildiğini öğrendim. Yurda param yatmıyordu, Ankara’da yaşayabilmem için gereken yaşam bursum da yoktu ve dımdızlak kalmıştım ortada. Parası ödenmediği için yurt beni kapı dışarı etti. Ben de aynı evde kalan üç kuzenime durumu anlatıp, yanlarında kalıp kalamayacağımı sordum, evet kalabilirsin dediler. Aramızdaki anlaşma benim durumumdan kimsenin haberdar olmayacağı yönündeydi, ama ertesi hafta köye gitmişti Ekrem’in sınıfta kaldığının ve bursları kesildiği için kuzenlerine sığındığının haberi. Ailem beni arıyor ve köye, yanlarına çağırıyordu.</p>
<p>Ailemin çağrısına kulak verip, biraz da kafa dinlemek için köye attım kendimi. Nereden bilirdim sadece kafamın ütüleneceğini? Babam, “Oğlum herkes üniversite okuyacak diye bir şart yok. Senin başarın buraya kadarmış. Sen üniversite okuyacak çapta bir adam değilmişsin demek ki” şeklinde üzerime üzerime geliyordu. Hatta bir gün bana “Seni Libya’ya inşaat işçisi olarak gönderelim de para kazan bari” demişti. Bir tek annem vardı, o da ağlıyordu sürekli. O da inanmıyordu belki başaracağıma ve oğlunun başarısızlığı için gözyaşı döküyordu, bilinmez. Herkes başarısız olduğuma kani oluyordu yavaş yavaş. Eğer durumu abarttıklarını, benim performansımı göstermem için bana henüz şans verilmediğini bilmeseydim ben de inanabilirdim başarısız olduğuma.</p>
<p>Hazırlığı atlamam için TOEFL’a girmem gerekiyordu ve bana TOEFL parası verecek kimse yoktu. Yazdım okula dilekçeyi ve bana para vermezseniz okulu bırakacağım gibisinden kelamlarla aldım TOEFL vizesini. Sınava İstanbul’da giriyordum ve korkuyordum başaramamaktan. Sınav rezalet geçmişti ve sadece bir paragraf yazabildiğim yazma kısmından altı üzerinden iki buçuk alamazsam TOEFL’a boş yere girmiş olacaktım. Artık takdir-i ilahi mi desem yoksa kâğıdı okuyanlar acıyıp fazla puan vermiş mi desem bilmiyorum ama tam sınır puanı alarak hazırlık engelini aşmıştım. Anlayacağın, maça kötü başlamıştım!</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline">Bölüm 10: Maç 90 Dakika ve Top Yuvarlak</span></strong></p>
<p>Maçın beşte biri bitmişti ve durum şuydu: TOBB ETÜ 1- Ekrem 0. Yediğim erken gol beni çok yıpratmıştı ve belli bir süre defans yapmakla yetindim. Hayattan yiyeceğim olası bir ikinci gol beni yıkabilirdi. Bu nedenle kendi kabuğuna çekilmiş, içten sohbetlere uzak, dalgın, kafası puslu bir adamı oynadım birinci sınıfın ilk aylarında. Sonra, atı ve Üsküdar’ı hatırlayıp başladım akın akın TOBB ETÜ’ye saldırmaya. Rasih Hoca’nın, rektör yardımcısı, bana dedikleri içimdeki akıncılara kuvvet veriyordu. “Sen başarısızsın. Ben neticeye bakarım ve elimde hazırlıkta kalmış bir öğrenci var. ÖSS falan geride kaldı. İstersen Türkiye birincisi ol, sınıfta kaldıysan başarısızsındır” diyordu Rasih Hoca, karşısında duran gözü yaşlı bana.</p>
<p>Haklıydı. Rasih Hoca, ÖSS bitti ve burada yaptığın derecenin hiç önemi yok derken haklıydı. Birinci ile on bininci aynı sınıfta okuyordu ve hangisinin daha başarılı olacağını yapmış olduğu ÖSS netleri belirlemeyecekti. Burada yeni insanlar, yepyeni dersler ve farklı bir rekabet vardı. Ben, iyi bir sosyal bilimci olmak için baş koydum bu yola ve şimdi hakkını vermek gerekiyordu bu yolda bana sağlanan TOBB ETÜ’de iktisat okuma imkânının.</p>
<p>Tek odağım başarılı olmaktı ve bu odaklanışın meyvelerini toplamaya başlamıştım. Dört yıl boyunca yinelenen başarım kendimi bölüm birincisi, fakülte ikincisi olarak kürsüde bulmamla sonuçlanmıştı. Kürsüde olmak işin sadece sembolik tarafıydı, ama içerideki ses şöyle haykırıyordu: Rasih Hoca, anne, baba görüyor musunuz başardım. Ben başarısız değildim. Maç doksan dakikaydı ve top yuvarlaktı.</p>
<hr size="1" /><a href="http://iktisadiyat.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref1">[1]</a> Sonucu tam olarak hatırlamıyorum, ama tüm cevaplarım doğruydu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/09/13/genc-ekremin-acilari-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Genç Ekrem&#8217;in Acıları 2</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/09/09/genc-ekremin-acilari-2/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/09/09/genc-ekremin-acilari-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Sep 2010 23:00:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Cunedioğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Hikâyeme kaldığım yerden devam ediyorum. Bu kısımda İTÜ’lü yıllarımın özetini bulacaksınız.   Bölüm 5:   17’sinde Bir Sabinin Ailesinden İlk Uzaklaşması İstanbul’da yedi yıl kalmış olmasına rağmen çocukluk dönemine denk geldiğinden, İstanbul’un tadına varamamış bir insandı 17’sinde Ekrem. İstanbul Teknik Üniversite’sinin adında geçen İstanbul kelimesi dahi yetmişti Ekrem’in heyecanlanmasına. Bir de Hatay’dan ve aileden yeterince uzaklaşmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/09/confused-indecisive.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1787" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/09/confused-indecisive.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a></p>
<p>Hikâyeme kaldığım yerden devam ediyorum. Bu kısımda İTÜ’lü yıllarımın özetini bulacaksınız.</p>
<p><span id="more-1775"></span></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline">Bölüm 5:   17’sinde Bir Sabinin Ailesinden İlk Uzaklaşması</span></strong></p>
<p>İstanbul’da yedi yıl kalmış olmasına rağmen çocukluk dönemine denk geldiğinden, İstanbul’un tadına varamamış bir insandı 17’sinde Ekrem. İstanbul Teknik Üniversite’sinin adında geçen İstanbul kelimesi dahi yetmişti Ekrem’in heyecanlanmasına. Bir de Hatay’dan ve aileden yeterince uzaklaşmak vardı ki değme keyfime.</p>
<p>Tüm eylemlerimiz özgürlük içindir. Her insanın özgürlük tanımlaması farklıdır, ama çoğu üniversite çağındaki genç için özgürlük aileden ıramak, keyfi davranmanın tadını çıkarmaktır. Bu keyfilikten dolayı hayattaki çoğu ilk, üniversite döneminde yaşanır. Bende de bu düşüncelerin verdiği çakırkeyiflik, hayatımda gerçekleşecek ilklerin neler olacağı üzerine hayaller kuruyorum. Ant olsun ki yaşadığım ilkler beş para etmezdi. İstanbul’da acıya göğüs germeyi, içeriden ağlamayı, yalnızlığı denizle paylaşmayı, aileye rol yapmayı vb öğrendim.</p>
<p>Kayıt yapmaya babamla gitmiştik. Babam kaydımı yapmama yardımcı olmuş, cemaatin yurduna beni yerleştirmiş ve beni İstanbul’a emanet edip Hatay’a geri dönmüştü. Artık ben, İstanbul ve cemaatin sıcak ortamı vardı sosyal ortamımda. Liseden vardığım yargıya göre iyi bir abi olabilirdim. Cemaat yurdundaki iyi stajyer abilik performansım sayesinde ikinci dönemde kendimi cemaat evinde, ev abisi olarak bulmuştum. Burası zurnanın zırt dediği yerdi. Benden abi olmayacağını bu evde anlamaya başladım. Sakin olan beynim sorularla dalgalanan bir okyanusa dönüyordu, bir şeyler yanlıştı.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline">Bölüm 6: Kendini Bulamayan Adam</span></strong></p>
<p>Nirvana bireyin kendisidir. Bu yüzden ömür denen süre boyunca aradığımız şey aslında kendimizdir. Hepimiz, kendini arayan adamlarızdır. Kendini arama sürecinde attığın her olumlu adım mutluluk getirir, olumsuz adım da mutsuzluk. Kendini bulamayan adamlar boşlukta sallanan adamlardır. Boşlukta sallanmak ölmekle yaşamak arasında sıkışmak gibidir. Bu pozisyondaki birey sıkkındır, kaçmak ister ve kaçar!</p>
<p>Hep aktif, girişken, başarılı, insanların takdir ettiği bir üniversiteli olacağımı düşünmüştüm. Hayaller hesabı dopdoluyken gerçekler hesabı bomboştu: Elde var sıfır. Cemaatçi yaftam cemaatçi olmayanların bana mesafeli davranmasına yol açıyordu. Akademik başarı hanesinde yeller esiyordu çünkü kendime zaman ayıracağıma geleceğin potansiyel abileri olan ortaokul talebelerime zaman ayırıyordum. Okula gitmekten haz almıyordum çünkü okul, içinde sallandığım boşluğun bir parçasıydı. Her sabah Maçka otobüsüne binip İTÜ durağında ineceğime Beşiktaş son durakta iner, denizle hasbıhal ederdim. İTÜ’de, ülkemin en güzel üniversitelerinden birinde, okuyordum ama mutsuzdum. İTÜ, içine düştüğüm boşluğun bileşenlerinden biriydi ve ona karşı gram sevgi kalmamıştı içimde.</p>
<p>İnsanın mutluyken şiir yazdığına hiç tanık olmadım. Ben de hep mutsuz, umutsuz, dağılmış hallerimde şiir yazmışımdır. Güzel şiir yazdığımı iddia etmiyorum, ama o zamanki ruh halimi anlaman için “boşlukta sallanan adam” olduğum zamanlardan bir şiirimi senle paylaşacağım.</p>
<p><em>Bir keşkeler zincirinden ibaret hayat.</em></p>
<p><em>“Keş” ve “ke” diye iki heceden oluşacak kadar basit,</em></p>
<p><em>Yazılmaya başlandığında üç noktayla bitecek kadar uzun.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Keşke Saul Bellow’ un Boşlukta Sallanan Adam’ı olsaydım,</em></p>
<p><em>Boşlukta sürekli düşeni oynamaktansa.</em></p>
<p><em>Keşke yalnız olmasaydım, </em></p>
<p><em>Ağacın gövdesine kazınmış iki b harfini </em></p>
<p><em>Ben ve ben zannedebilecek kadar.</em></p>
<p><em>Keşke sevebilseydim, </em></p>
<p><em>Çocukların ağzına sakız olacak kadar düşmüş sevgiyi </em></p>
<p><em>Yüceltebilmek için.</em></p>
<p><em>…</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Keşke, </em></p>
<p><em>Bir keşke ile başlayıp virgüllerle devam eden </em></p>
<p><em>Ve tek noktayla bitecek şu hayata hiç başlamamış olsaydım.</em></p>
<p>Bu şiir isyan ve acı yüklü. İçindeki isyan aslında kendini bulamamış, kendini gerçekleştirememiş olmaya isyandır. Acıysa hayallere ulaşamamanın verdiği acıdır.</p>
<p>İTÜ’den aldığım en önemli ders, Mastercard’ın hoş reklamına benziyor: Boğaziçi’nde okumak 223 puan, ODTÜ’de okumak 220 puan, İTÜ’de okumak 216 puan, ama kendini gerçekleştirmenin hazzı puanla ölçülemez! Hedefin ODTÜ ya da İTÜ’de okumak değil de kendini bulmak olmalıdır. Kendini bulmaya giden yol ODTÜ’den geçmiyor. Ben İTÜ’ye gidip bu yoldan sapabileceğim kadar saptım.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline">Bölüm 7:  Kaçış</span></strong></p>
<p>İTÜ’yü neden bıraktın sorusuna çeşitli yanıtlar vermişimdir: “Bölümü beğenmedim”, “İşletmenin mühendisliği mi olurmuş?”, “Cemaatten kurtulmak için” vb. Gerçek nedeni çok az kişi bilir ve şimdi sen de bu az kişinin arasına gireceksin. Esas neden kendini bulamayan adamı oynamaktan vazgeçişimdi. Boşlukta sallanan adamların yaptığı gibi kaçtım ben de.</p>
<p>İki yılı boşa harcamak gibi geliyordu insanlara, İTÜ’den ayrılma kararım. Akademisyen olmak istiyorsam İTÜ de buna müsaitti, haklılardı. Ancak insanların susması, karşı çıkmaması için öyle bahaneler hazırlamıştım ki arada kendime esas terk nedenimi hatırlatmasam ben de kanabilirdim ürettiğim bahanelere. Ama gerçek nedeni biliyordum.</p>
<p>Kardeşim ÖSS’ye onu hazırlamam için yanıma gelmişti. Bir yandan onu ÖSS’ye hazırlıyor bir yandan da kafama saplanan kaçma düşüncesinin sebep olduğu peki, ben nereye kaçacağım, ne olacağım sorularına cevap arıyordum. Günlerim şu şekilde geçiyordu: Kardeşine matematik anlat, oku ve düşün.</p>
<p>Cemaatin bir misyonu vardı ve misyon tartışmasız güzeldi, ama bana göre değildi. Bu misyonun benim dünyaya geliş nedenim olmadığına inanıyordum ve asıl misyonum üzerine düşünüyordum. Aslında dünyaya geliş nedenim basitti: Kulluk etmek, sınanmak. Diğer taraftan, reenkarnasyona inanmadığımızdan dünyaya sadece bir kez gelme şansım olduğunu da biliyordum. O halde evvelce kesilmiş bu tek gidiş-dönüş biletini iyi kullanmam gerekiyordu. Benim dışımda milyarlarca insan vardı dünyada ve bu diğerlerine yararı dokunacak işlere imza atmam gerekiyordu. Dünyada o kadar problem vardı ki bu problemlerin çözümüne tırnak kadar katkı sağlamak beni faydalı kılacaktı. Kadınların hor görüldüğü, açlığın ve ölümün her yerinde volta attığı, eşitsizliğin had safhalara ulaştığı bir dünyada yaşıyorduk. Fark ettim ki üzerine düşündüğüm bütün problemler sosyal bilimlerin ilgi sahasına giriyordu. Bulmuştum: Ben sosyal bilimci olmalıydım ve bunun yeri kendimi baştan bina edebileceğim herhangi bir yerdi.</p>
<p>Babam İstanbul’a ben ve kardeşimi ziyarete gelmişti. Onu kaldığımız cemaat evinde misafir etmiştik ve kaldığımız ortam babamın hiç de hoşuna gitmemişti. Babam da fark etmişti bu ortamda kalmaya devam ederek dünyaya büyük katkı sağlayacak bir adam olamayacağımı. Bu yüzden babamın bizi ziyaret ettiği yılın baharında, Eminönü’nde kardeşimle otururken, gözlerim yaşlı, babamı arayıp “Baba, dayanamıyorum artık, bırakıp geleceğim” dediğim de elbette oğlum bırak ve yanımıza gel yanıtını almıştım. Dersleri, sınavları, harf notlarını hiç umursamadan her şeyi bırakıp kaçmıştım Hatay’a.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/09/09/genc-ekremin-acilari-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Genç Ekrem&#8217;in Acıları 1</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/09/04/genc-ekremin-acilari-1/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/09/04/genc-ekremin-acilari-1/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2010 12:59:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Cunedioğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Bu yazı 25 yıllık kısa hayatımın öğrencilik yılları kısmının kısa bir anlatımıdır. Benim hikâyem sana ne katabilir bilmiyorum, ama seni eğlendireceği kesin. Eğer seni eğlendirecekse bu hikâye iyi bir hikâyedir ve senle paylaşmam gerekir diye düşünüyorum ve başlıyorum Yeşilçam filmi tadındaki hikâyeme. Aşk, ihtiras, gözyaşı, gülücükler… Huzur film gururla sunar: Genç Ekrem’in Acıları. Bu filmde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/09/0.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1768" src="http://46.137.161.244/wp-content/uploads/2010/09/0-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p>Bu yazı 25 yıllık kısa hayatımın öğrencilik yılları kısmının kısa bir anlatımıdır. Benim hikâyem sana ne katabilir bilmiyorum, ama seni eğlendireceği kesin. Eğer seni eğlendirecekse bu hikâye iyi bir hikâyedir ve senle paylaşmam gerekir diye düşünüyorum ve başlıyorum Yeşilçam filmi tadındaki hikâyeme. Aşk, ihtiras, gözyaşı, gülücükler… Huzur film gururla sunar: Genç Ekrem’in Acıları. Bu filmde aradığınız her şeyi bulacaksınız sevgili izleyiciler.</p>
<p><span id="more-1764"></span></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline">Bölüm 1: İstanbul’da İlkokul Yılları</span></strong></p>
<p>22 Aralık 1985’de Allah’ın ikramı olarak doğduğuna inanılan 4,5 kilo ağırlığındaki esmer ve tombul bebeğe Ekrem adı verilir. Ekrem, gürbüz bir bebektir ve kucaktan kucağa büyür. Saymayı ve kelimeleri Susam Sokağı yardımıyla öğrenir ve Susam Sokağı terbiyesi sağ olsun bu çocuğun yedisinden evvel okula başlamasına olur verirler. Okul hayatına İstanbul’da merhaba diyen tombul ve tatlı (bu sıfat Ekrem’i hayatı boyunca bırakmamıştır) Ekrem, tombulluğu nedeniyle arka sıralarda oturan tayfaya dâhil olmuşsa da çalışkan olmayı tercih etmiştir. Hatay’daki bir aşiretin mensubuysan ve adına çalışkan öneki eklendiyse hayat inan zor oluyor senin için. Adına beklentiler denen şekilsiz varlığın nefesini hep ensende hissediyorsun. “Oğlum senden çok şey bekliyoruz”, “ Bizi utandırma”, “Bir matematik problemini birkaç saniyede çözüyormuşsun, maşallah” gibisinden söylemlerle henüz ilkokuldayken muhatap olmaya başlamıştım. Gerçekten de Cedric’in dediği gibi sekiz yaşındaki bir çocuk için hayat çok zor!</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline">Bölüm 2: Millet gider Mersin’e, Biz Gideriz Tersine</span></strong></p>
<p>İstanbul’da ne de güzel gidiyordu okul hayatı. Ne anlamı vardı İstanbul’un şahane ortamını bırakıp Hatay’a gitmenin? Benim elimde değildi karar vermek çünkü baba vardı, anne vardı ve bana da onları takip etmek düşüyordu. Kadıköy’de başlanan Anadolu Lisesi macerasına Antakya’da devam edeceksin dedi babam ve bana tamam demek bile düşmedi çünkü otururken buldum kendimi Osman Ötken Anadolu Lisesi’nin tahta sırasında.</p>
<p>Başlarda adına adaptasyon sorunu denen çadıra sığınarak hüznümü yansıttım ebeveynlerime ve başarı grafiğimde sürekli azalan bir trende hanemin kapılarını açtım. Tam etrafımdakiler “Demek ki ilkokulda başarılı olan ortaokulda da başarılı olacak diye bir kaide yok” demek üzereydiler ki ben aynanın karşısına geçip “Oğlum titre ve kendine gel, toparlanma zamanın geldi” dedim. Bu an başarı grafiğimin kırılma noktasıydı ve sürekli azalan trendin yerini sürekli artan trend aldı: Eski Ekrem geri döndü, yaşasın. Kendimi kandırmayı başarmıştım: Başarılı olmak için İstanbul’da olmak şart değil ki! Etrafa iyice baktığımda Antakya’daki Anadolu Lisesi’nin aşırı rekabetçi ortamını fark ettim ve bu lisede yaşayabilmek için ilkokulda kazandığım önekin hakkını vermem gerekiyordu. Yarış atı olmak zamanı gelmişti, at gözlüğümü de kendim taktım.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline">Bölüm 3: Abiler, Hocaefendi, ÖNEM Dershanesi: Başarıya Giden Yol Cemaatten Geçer</span></strong></p>
<p>Ortaokul yıllarında bisküvi yemek için giderdik abilere. İyi bir anlaşma vardı aramızda: Biz namaz kılıyorduk ve karşılığında bisküvi alıyorduk. Altıncı sınıf öğrencisinin gözünden durum böyleydi. O zamanlar pek de sosyolojik tahlil yapacak seviyede değildim yani. Hocaefendi Fethullah Gülen’in sevgili talebeleri bize ders de anlatıyorlardı ki onları sevmemiz için bisküviden daha önemli neden buydu aslında.</p>
<p>Sekizinci sınıfta bazı akrabaların uyarıları nedeniyle abilere gitmekten vazgeçmiştim. Artık onlarla bağlantım yoktu. Lise birinci sınıf, ÖSS’nin varlığına aşinalığın başladığı yıldır Antakya’da. Başarılı olanlar SBS’lerde gösterdikleri performans sayesinde, parası olanlar da paralarının gücüyle dershanelere yazılmıştı. Ben, ne SBS’ye girmiştim ne de param vardı, ortada kalmıştım. Fizik öğretmeni olan bir akrabamın referansıyla sıradan bir dershaneye bedava gitmeye başlamıştım. Gitmeye başladığım dershanenin öğrencilerinin seviyesi çok düşüktü ve herkesin züğürt olduğu yerde bana paşa olmak kalmıştı. Bu paşalık hali başka dershanelere transferimi gündeme getirmişti, aynı futbol takımlarında olduğu gibi. Şu işe bak ki cemaatin dershanesiyle benim dershanem aynı binadaydı ve cemaatin hocaları benim tüm sınav sonuçlarımı rahatlıkla görebiliyordu. Nitekim performansım hoşlarına gitmiş olacak ki bana aynı binada ama üst katta olan dershanelerine devam etmek isteyip istemeyeceğimi sordular. Antakya’nın en iyi dershanesi cemaate ait olan ÖNEM Dershanesi idi ve bu dershane beni transfer etmek istiyordu: Ekrem artık ÖNEM’ liydi.</p>
<p>Sürekli artmaya devam eden başarı grafiğim insanların nezdindeki önemimi de beraberinde arttırıyordu.  Artık yeni bir önekim vardı: Özel derece sınıfı öğrencisi. Ben özeldim, 180 sorunun en az 160’ını çözebiliyordum. Lisenin sonlarına doğru bir buçuk saatte 180 soru çözebilir seviyedeydim ve bazen bu 180 cevabın tümü doğru oluyordu. Beklentiler’in sıcacık nefesini artık içimde hissediyordum. Herkes, ilk yüze garanti girer ama ilk on şans diyordu olası ÖSS neticem için. Peki, netice neydi? On değil, yüz değil, 2390. Yıkıldım! Ben çok üzgündüm, ama dershanem o kadar da üzülmedi: 2390. olsa da iyi bir abi vardı ellerinde. Yıkkınlık halim pek de uzun sürmedi çünkü olmuşa çare yoktu, farkındaydım.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline">Bölüm 4: Benim Oğlum Doktor Olacak: Tercih Bunalımı</span></strong></p>
<p>Türkiye’de doktorların %15’i Hatay’ lıdır<a href="http://iktisadiyat.com/wp-admin/post-new.php#_ftn1">[1]</a>. Ancak benim aşiretçiğimde hiç doktor yoktur ve her yıl “Bu sene biri doktor olacak” heyecanıyla takip ederler ÖSS sonuçlarını. Böyle bir ortamda Hacettepe hariç tüm tıp fakültelerine girebilecek puana sahip olduğunda inanılmaz bir sosyal baskıya maruz kalıyorsun. Ebeveynlerim de aşiretin ilk doktorunu yetiştirmenin gururuna nail olmak için ayrı bir baskı yapıyordu bana. Herkes tıp yazmamı istiyordu, ben hariç.</p>
<p>Elimdeki puanla gitmek isteyeceğim tek yer vardı: Bilkent Matematik. Okuyup bilim adamı olacaktım, ama insanların matematik bölümü algısı benim algılayışımdan farklıydı. İlk tepkiler şöyleydi: “Matematik öğretmeni mi olacaksın?”, “O zaman git de matematik öğretmenliği oku!”, “Yaptığın puana yazık!”. Bu baskılara pek dayanamadım, ama boyun da eğmedim onlara. Pazarlığa gitmeyi önerdim. Siz matematikçi olmamı istemiyorsunuz, ben de tıpçı olmak istemiyorum; bir ara noktada buluşalım. En büyük ağabeyim endüstri mühendisliğinin geleceğin CEO’larından biri olmaya giden yol olduğunu düşünüyordu ve CEO olmak fazla para kazanmak anlamına geliyordu. Mantık basit: Ekrem fazla para kazanmalı ve bunun için endüstri mühendisi olmalı. Endüstri mühendisliği veya endüstri mühendisliğine yakın bölümler Ekrem ve Ekrem’in ailesi için ideal gibi duruyor. Bu düşünce tarzı neticesinde şöyle şekillendi tercihlerim: 1) ODTÜ Endüstri Mühendisliği 2) ODTÜ İşletme 3) İTÜ İşletme Mühendisliği 4) Bilkent Matematik 5) Boğaziçi Matematik 6) ODTÜ Matematik. Matematikleri de yazdım yani. ODTÜ’lerin gelmeyeceğini biliyordum, ama puanım İTÜ’nün 6-7 puan üzerindeydi. O kadar dua ettim ki İTÜ’nün puanı yükselsin de Bilkent’e yerleşeyim diye. Dualarım işe yaramadı: Ekrem artık İTÜ’lüydü.</p>
<hr size="1" /><a href="http://iktisadiyat.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref1">[1]</a> Resmi bir veri değildir. Sadece Hatay’lı velilerin tıp sevdasının boyutunu belirtmek için kullandım.</p>
<p>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/09/04/genc-ekremin-acilari-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Erasmus Değişim Programları: Bol alkol, geçilemeyen dersler, uzatılan okullar&#8230;</title>
		<link>http://iktisadiyat.com/2010/07/02/erasmus-degisim-programlari-bol-alkol-gecilemeyen-dersler-uzatilan-okullar/</link>
		<comments>http://iktisadiyat.com/2010/07/02/erasmus-degisim-programlari-bol-alkol-gecilemeyen-dersler-uzatilan-okullar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jul 2010 10:06:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>U.Baris_Urhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İktisat Öğencilerine Tavsiyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Atış]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Sağ olsun Ekrem dün bir isyan bayrağı çekti. Ben de bugün onun bayrağının yanına bir başka bayrak çekmek niyetindeyim: Erasmus değişim programları! Google&#8217;a bu işin amacı nedir diye sorduğumda önce nazlandı &#8220;Git Binali Yıldırım&#8217;a sor&#8221; dedi ama sonra ikna etmeyi başardım. Çıkan sonuçlarda şöyle bir şeyle karşılaşıyorsunuz: Programın amacı Avrupa Birliği ülkeleriyle aday ülkelerin yüksek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sağ olsun Ekrem dün bir isyan bayrağı çekti. Ben de bugün onun bayrağının yanına bir başka bayrak çekmek niyetindeyim: Erasmus değişim programları!</p>
<p>Google&#8217;a bu işin amacı nedir diye sorduğumda önce nazlandı &#8220;Git Binali Yıldırım&#8217;a sor&#8221; dedi ama sonra ikna etmeyi başardım. Çıkan sonuçlarda şöyle bir şeyle <a href="http://www.erasmusrehberi.com/erasmus-programi-nedir/#ixzz0sVxQEFzR" target="_blank">karşılaşıyorsunuz:</a></p>
<blockquote><p>Programın amacı Avrupa Birliği ülkeleriyle aday ülkelerin yüksek öğretim kurumları arasındaki işbirliğini teşvik edip geliştirerek yükseköğretimde Avrupa boyutunu ön plana çıkarmaktır. Bu amaçla Erasmus programı kapsamında her yıl binlerce öğrenciye ve öğretim görevlisine eğitim ve öğretim faaliyetlerinin bir kısmını yurtdışında geçirme imkanı tanınmakta, bunun yanında ortak araştırma projeleri, yoğun programlar, müfredat geliştirme çalışmaları ve Avrupa çapında Tematik Ağların finansmanı sağlanmaktadır. Erasmus eylemi oluşturulurken hedefler arasında Avrupa’da yüksek öğrenimin kalitesini arttırmak, farklı kültürler ve yaşam biçimlerine karşı toleranslı yaklaşabilme becerisini geliştirmek ve dünyanın en rekabetçi ekonomileri arasında Birlik olarak yer alabilmek için küreselleşme sürecinde istihdam piyasasının niteliklerine uygun eleman yetiştirebilmek amaçlanmıştır.</p></blockquote>
<p>Sevgili Avrupa Birliği&#8217;nin ilgili birimleri başta olmak üzere tüm &#8220;paydaş&#8221;lara, bu aralar necip Türk köşe yazarlarının arasında moda olduğu üzere, ben de bir açık mektup yazayım. Hoş, açık mektubun dili Türkçe olduğu için Avrupalı dostlarımız zorluk çekebilirler ama Google Translate pek de fena değildir. (Please use Google Translate my dear EU)<span id="more-1609"></span></p>
<p><strong>Sevgili Avrupa  Birliği ve onun Erasmus Programı ile ilgili kişileri,</strong></p>
<p>Siz ne kadar akıllısınız böyle? Hiç gidip şu öğrenciler ne yapıyor, kaç dersi geçiyor, kaç ders alıyor diye bakıyor musunuz? Türkiye&#8217;den giden öğrenciye verdiğiniz aylık 600 Euro&#8217;ya yakın parayla sabahlara kadar içip en az 4 ay boyunca yatan, girdiği dersleri doğru düzgün başaramayan, geldiği okulla denk dersleri bulamadığı için okulunu uzatan çocuklar hangi bilimsel iş birliği çalışmalarını yapıyorlar? Bu çocuklar zaten bin türlü dert çekerek üniversiteye giriyorlar, aileleri yüzlerce lira harcıyor ama sonra siz gelip yoldan çıkartıyorsunuz! Avrupa&#8217;nın ve kültürler arası buğulu günlerin sonu geldiğinde uzamış okulları ve ailelerinin bir yıl daha katlanmak zorunda oldukları masraflarıyla dımdızlak ortada kalıyorlar. Yapmayın böyle şeyler, sizin amacınız bizi bitirmek mi?</p>
<p><strong>Eyyy AB&#8217;ye öğrenci gönderen yurdum üniversitelerinin değerli bölüm başkanları, sizlere de bir çift sözüm var:<br />
</strong>Bu çocuklar daha matematiksel ekonomiyi bilmeden ileri makro ekonomi derslerini nasıl başaracaklar? Kalkıp da lisans 4. sınıf öğrencisinden yüksek lisans ileri makro ekonomi 2 dersini almasını istemenin mantığı nedir? Bu çocuklar bu dersleri nasıl geçsinler? Sonra da efendim yok okulu uzatıyorlar, yok çok tembeller, yok efendim her gece alemdeler&#8230; Ne yapsın yavrucaklar? Dert onlarda, keder onlarda!..</p>
<p><strong>Hızımı almışken bir çift sözü de İspanyol Hükümeti&#8217;ne edeyim:<br />
</strong>Eyyy İspanya&#8217;nın aklı evvel yöneticileri! Gönderdiğiniz çocukların bir kısmı İngilizce konuşamıyor; konuşamadıkları için derslere giremiyor, girse de bir şey anlamıyorlar. Anlamadıkları için hep İspanyol arkadaşlarıyla geziyorlar. Zaten verdiğiniz para da üç kuruşmuş; pizzacıda, kebapçıda çalışmaktan hafta içleri helak oluyorlar. Şaraba da çok düşkünler. Demedi demeyin, sonra başınıza dert olurlar! Hem siz bu çocukları göndermeden önce İngilizce sınavı yapmıyor musunuz? Kasap Alfredo mu hazırlıyor bu sınavları kardeşim? (Not: İspanya Kasaplar Odası alınmasın, dost acı söyler!)</p>
<p><strong>Durun, durun. Çiftlerden birini de Erasmus öğrencilerine ders veren akademisyenlere edeyim:</strong><br />
Eyyy aziz ve leziz toprakların akademisyenleri. Türk, İspanyol ve İtalyan öğrenciler başta olmak üzere gelişmekte olan ve geliştiğini sanan ülke evlatlarının notlarını ittirin. Kanaat notu lisede kaldı sanmayın, kıt kanaatli olmayın! 67&#8242;den 68 değil, 90 yapın! Bu çocukların çoğu mezun olunca işsiz kalıyor, işe başlasa da işletme bitirip pilot oluyorlar. O yüzden diplomanın bir önemi yok. Hem ne demiş ünlü Türk büyüğü: <em>&#8220;Beş yılda okulda öğrendiklerinizi unutmak için bir beş yılı da piyasada geçirmeniz gerekiyor&#8221;</em>. Pilot demiştim, şaşırmayın. Oluyor, siz bana rüşvetten bahsedin ben sizi AB kriterlerini en iyi uygulayan sevgili yeni üyelerden Bulgaristan&#8217;ın pasaportuyla Fransa&#8217;da tatile göndereyim!</p>
<p><strong>Kapanışı da sevgili öğrencilere birkaç nasihat vererek yapmak istiyorum:<br />
</strong>Değerli ve çok nezih Erasmus öğrencileri. Çektiğiniz sıkıntıların farkındayım ve bunu her platformda dile getiriyorum, getirmeye de devam edeceğim.</p>
<ul>
<li>Hepimizin bildiği gibi alkol fiyatları, özellikle Almanya ve İskandinavya&#8217;ya giden arkadaşlarımız için büyük bir problem. Tiz zamanda Erasmus öğrencilerine vergi indirimine gidilmesi için bakanlıklar nezdinde çalışmalara başlayacağım!</li>
<li>Derslerin uyumsuzluğu ve hocaların ittirmemesi ise herkesin bildiği bir başka sorun. Hocalara buradan fırçayı kaydım, anlamazlarsa elçilerini Dış İşleri&#8217;ne çağırır orada rahatsızlığımızı bildiririz İsrail&#8217;e bildirdiğimiz gibi. Baktık olmuyor 2 akademisyeni buraya getirip haftada 28 saat derse sokar, 900 kağıt okuturuz; o zaman anlarlar!</li>
<li>Kız ve erkek arkadaşlar arasındaki birliktelikleri de değişim süresince yasal teminat altına almak için Adalet Bakanlığı ile görüşmelere başlıyorum. Prensipte bu konuya karşı değiller ama AKP&#8217;li Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı&#8217;nın önerisini AB&#8217;ye de taşıyarak Truva Atı prensibiyle kaleyi içeriden fethedebileceğimizi düşünüyorlar. Bu ufak pürüz dışında gönüllerimiz bir, inşallah.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iktisadiyat.com/2010/07/02/erasmus-degisim-programlari-bol-alkol-gecilemeyen-dersler-uzatilan-okullar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

