iktisadiyat

  • Home
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

GSM Firmalarında Ücretlendirme: Kişisel Bir Araştırma

U.Baris_Urhan | January 21, 2010


Yaklaşık 6 aydır aktif olarak kullandığım Turkcell hattımın her ay gelen faturalarındaki artıştan yola çıkarak Avea ve Vodafone ile karşılaştırmalı bir araştırma yaptım ve şöyle bir sonuç ortaya çıktı:
.
Ayda, en yoğun konuştuğum dönemde bile, yaklaşık olarak 8.000sn’lik (Turkcell+ Sabit Hat + Diğer Operatörler) bir görüşme yapmışım. Bu görüşmenin karşılığı olarak 28,61TL (vergiler hariç) ödemede bulunmuşum. (Vergiler ve SMS’lerle beraber her ay ortalama 85-90TL ödüyor(d)um)
.
Oysa bunun yerine Vodafone Cep Kamu 20 paketine geçseydim (ailenizde bir yakınınız kamu çalışanıysa ya da emekliyse geçebiliyorsunuz) bu görüşme için ödeyeceğim ücret vergiler dahil 20TL olacaktı ve numaramı Turkcell’den taşıdığım için bir de ilk 6 ay boyunca 7200sn (120dk) fazladan yani toplamda 14.400sn (240dk) görüşebilecektim. Bu şu demek, Turkcell’den yaklaşık 60TL’ye yapacağım görüşmeyi Vodafone’dan 20TL’ye yapabilirim.

Mesajlaşmam ise şu andaki tarifem olan Turkcell Genç Tarife’de 30kr iken Vodefone Cep Kamu 20 tarifesinde 25kr.

Telefonumda kayıtlı numaraların 3 tanesi dışında hepsinin Turkcell olduğu yani Vodafone’a geçtiğimde görüşme yapacağım hemen herkesin “diğer operatörler”e dahil edileceği durumda bile Vodafone’a geçerek daha ucuza konuşabilirim.

Bu tarifenin 30 ve 40 olanları da var. Detaylara şuradan bakabilirsiniz (http://www.vodafone.com.tr/Tarifeler/cep-kamu.php)

Şu halde Avea’dan da ucuz olduğu için numaramı Vodafone’a taşıyorum. En azından bir yıl Vodafone’da kalıp bakacağım.

Bence siz de bir değerlendirmede bulunun. Şu linkler işinize yarayabilir:

http://www.vodafone.com.tr/Tarifeler/tarifeler.home.php
http://www.avea.com.tr/tr/sta/bireysel/index.shtml
http://www.turkcell.com.tr/bireysel/tarifeler


Hala bir değişime gitmek sıkıntılı ve zor bir süreç gibi gözüküyorsa o zaman şu makaleye bir bakmanızda fayda var:
.

Status quo bias in decision making

William Samuelson and Richard Zeckhauser


Abstract:
Most real decisions, unlike those of economics texts, have a status quo alternative—that is, doing nothing or maintaining one’s current or previous decision. A series of decision-making experiments shows that individuals disproportionately stick with the status quo. Data on the selections of health plans and retirement programs by faculty members reveal that the status quo bias is substantial in important real decisions. Economics, psychology, and decision theory provide possible explanations for this bias. Applications are discussed ranging from marketing techniques, to industrial organization, to the advance of science.

Key words: decision making – experimental economics – status quo bias – choice model – behavioral economics – rationality

http://www.springerlink.com/content/h1548722q126n043/

Comments
No Comments »
Categories
Deneysel ve Davranışsal İktisat, Serbest Atış, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Cogito’dan Darwin Sayısı

Can Madenci | January 14, 2010

Cogito dergisinin son çıkan sayısının tamamı Darwin’e ayrılmış. 460 küsur sayfalık büyük boy dergide şimdiye dek okuduğum kısımlar arasından en beğendiğim Kahraman İpekdal ve Şafak Mert imzalı “Biyolojik Evrim ve Evrim Kuramı” yazısı oldu. Basit ve sıkıcı olmayan bir üslupla yazılmış. Dergideki yazıların listesi şurada. Meraklılara Tübitak’ın popüler bilim kitapları serisinden çıkan Alan Moorehead’in “Darwin ve Beagle Serüveni” adlı kitabı da tavsiye ederim. (Kitabın linki şurada.)

Dergide “Osmanlı Darwinizmi” adlı yazısında Mehmet Ö. Alkan şöyle yazıyor:

Osmanlı literatüründe, Darwin’e ve evrimci kuramlara yönelik olarak Batı’da olduğu gibi ani ve kurumsal bir dinî reddediş görülmemiştir. 1860’lardan itibaren yayınlara baktığımızda, daha çok anlamaya yönelik mesafeli bir çaba dikkat çeker. Özellikle II. Meşrutiyet döneminde, doğa bilimlerinin gelişmediği bir ortamda bu konuda yapılan tartışmalar, özgün olmaktan ziyade elbette takip edilen Batılı kaynaklar üzerinden yürütülmektedir. (s. 357)

Darwin ve evrim kuramları özellikle II. Meşrutiyet döneminde son derece seviyeli tanıtılmış ve tartışılmıştır. Üniversite ders kitabı hâline dahi gelmiştir. Cumhuriyet döneminde 12 Eylül 1980 darbesine kadar, “din-bilim” çatışması gibi yapay bir eksenin dışında, hatta Milli Eğitim Bakanlığı’nın desteklediği müfredatta yer verilen bir konu olmuştur. Elbette Darwin adından da evrim kuramlarından da rahatsız olanlar eksik olmamıştır. Özellikle de 1970’li yıllarda muhafazakâr kesimde bu rahatsızlık dile getirilmiştir.

Ancak şaşırtıcı olan, 1980 darbesinden sonra bu konunun ciddî bir çatışma, saflaşma ve kavga konusu hâline gelmesi, milli eğitim müfredatının da bundan olumsuz etkilenmesidir. Âdeta siyasal bir meydan okuma ile, dönemin Milli Eğitim Bakanı evrim kuramının anlatıldığı derslerde yaratılışın da anlatılması gerektiğini söylüyor, bunu haklı çıkaracak tarzda, bilimsel hiçbir anlamı olmayan ve Amerikan muhafazakârlarının propaganda kitaplarından çevriltilmiş raporlar hazırlattırıyordu. Sonunda istenen oluyor, âdeta inancın imtihanı hâline gelen konu, bir din-bilim çatışması şekline dönüşüyordu. (s. 358)

Görünen o ki, Osmanlı Darwin’e şimdilerde Türkiye’de “Akıllı Tasarım” gibi bilimsel olmayan garipliklerin savunuculuğunu yapan kişilerden daha açık fikirli yaklaşıyormuş. Bu da eskiye kıyasla bir gerilemeye tekabül etmez mi?

Comments
No Comments »
Categories
Okuma Önerileri, Serbest Atış, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Kitap Tavsiyeleri

Can Madenci | November 28, 2009

Zamanında okuduğum bazı kitaplardan karışık bir liste yaptım. İktisat meseleleriyle borsa tahminleri, faiz oranları, dış ticaret hadleri gibi günübirlik yüzeysel analizlerin ötesinde ilgilenmek isteyenler listede kendilerine ilgi çekici gelebilecek bazı kitaplar bulabilirler sanırım. Araya doğrudan iktisatla ilgili olmayan birkaç kitap da ekledim. Hayek’i pek sevmem, ama şu hususta tamamıyla haklı: sadece iktisatçıdan ibaret olan biri iyi bir iktisatçı dahi değildir.

* * *

İktisat Düşünürleri, Robert Heilbroner, Çev. Ali Tartanoğlu, Dost Kitabevi.

En tanınmış iktisadî düşünce tarihi kitabı. Orijinal ismi “The Wordly Philosophers” (Dünyevi Filozoflar). Kitapta Smith, Marx, Veblen, Keynes ve Schumpeter gibi iktisatçılardan bahsediliyor ve Neo-klasik ya da diğer ana akım iktisat okulları yer almıyor. 279 sayfa; okuması kolay, sıkmayıcı bir üslubu var. Piyasadaki çok az sayıdaki düzgün iktisat tarihi kitabından biri.

Maddi Uygarlık, Cilt 2 – Mübadele Oyunları, Fernand Braudel, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi.

Fransız tarihçi Braudel üç ciltlik Maddi Uygarlık serisinin bu cildinde 15.-18. yüzyıllar arasındaki kapitalizmi anlatıyor. Kendisi kitap için “genel iktisat tarihi” demiş. Dipnotları dahil 570 küsur sayfa olan bu büyük boy ve küçük yazılı kitabı okumak kolay değil. Ama ilgilenenler en azından kapital, kapitalist ve kapitalizm kelimelerinin ortaya çıkışından bahseden 203-211 sayfalar arasını okumalılar.

Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Leo Huberman, Çev. Murat Belge, İletişim Yayınları.

Amerikalı Marksist yazar Huberman kitapta feodalizmden itibaren kapitalizmin 20. yüzyılın başlarına kadarki tarihini anlatıyor. Rahat okunabilen, akıcı bir dili var. Braudel’in kitabına kalın olduğu için bulaşmak istemeyenler en azından bunu okumalı. Ben kitabı lisans öğrencisiyken okumuş ve beğenmiştim. O nedenle bu meselelerle doğrudan ilgilenmeyen, ancak kapitalizmin tarihini merak eden kişilerin de ilgisini çekeceğini düşünüyorum.

Tutkular ve Çıkarlar, Albert O. Hirschman, Çev. Barış Cezar, Metis Yayınları.

Politik iktisat ya da iktisadî düşünce tarihiyle ilgilenenler için gerekli bir kitap. Kitabın konusunu kabaca, Adam Smith öncesinde görünmez el nasıl savunuluyordu ya da kapitalizm günah olmaktan nasıl çıktı diye özetleyebiliriz. Zaten kitabın alt başlığı “Kapitalizm Zaferini İlan Etmeden Önce Nasıl Savunuluyordu?” Baskısı kalmamış, ama Hirschman’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan “Gericiliğin Retoriği” kitabını da listeye eklemek gerek. Burada Hirschman ilerleme karşıtı gericilerin toplumsal yapıyı değiştirme girişimlerine karşı çıkarken hangi argümanları kullandıklarını inceliyor. Günümüzde liberallerin sürekli olarak devlet müdahalesine karşı çıkarken kullandıkları argümanlar da bunların aynısı.

İktisatçılar ve İnsanlar, Ayşe Buğra, İletişim Yayınları.

Daha önceki yazıda bahsettiğim Blaug’un Metodoloji kitabının benzeri bir kitap. Zaten alt başlığı “Bir Yöntem Çalışması”. Buğra Aristo’dan itibaren tarihsel bir sırayla iktisatta yöntem konusunu incelemiş. Bende kitabın ilk baskısı bulunuyor, ama sanırım diğer baskılarında kayda değer herhangi bir değişiklik yapılmış değil. Benzeri konularla ilgilenenler, Yordam Kitap’tan çıkan Orhan Kurmuş’un “İktisat Tarihinin Doğuşu” kitabına da bakabilirler.

Wittgenstein’ın Maşası, D. Edmonds ve J. Edinow, Çev. Aslı Biçen, Yapı Kredi Yayınları.

Kitap 1946 yılında Cambridge Üniversitesi’nde Karl Popper ve Ludwig Wittgenstein arasında geçen ve sadece on dakika süren tartışmanın hikâyesini anlatıyor. Popper “Felsefi Sorunlar Var mıdır?” başlıklı bir bildiri sunmak üzere geldiği toplantıda dönemin önde gelen filozoflarından Wittgenstein’ı kendisine maşa sallar vaziyette buluyor. Okuması kolay, her iki filozof hakkında tartışmanın dışında bilgiler de veren bir kitap.

Osmanlı-Türkiye İktisadî Tarihi 1500-1914, Şevket Pamuk, İletişim Yayınları.

Osmanlı ekonomisine giriş niteliğinde yazılmış, kolay anlaşılır üsluplu bir kitap. Kitapta Pamuk tarihsel bir sıra izlemiş, böylece olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkileri daha rahat anlaşılıyor. 242 sayfa ve büyük boy, okurken rahat not alabildiğim, şimdiye dek Osmanlı hakkında okuduğum beni sıkmayan tek kitap.

Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, Carl Sagan, Çev. Miyase Göktepeli, Tübitak Yayınları.

Tübitak’ın bozulmadığı ve düzgün kitaplar bastığı dönemlerde çıkan bir kitap. 1996’da ölen Amerikalı astronom Sagan kitapta örnekler vererek boş inançlar ve kendisinin sahte bilim olarak gördüğü şeylere karşı bilimsel düşünceyi savunuyor. Tüm bunları yaparken olaylara şüpheci ve sorgulayıcı bir tavırla yaklaşıyor. Kitabın orijinal ismi “The Demon-Haunted World: Science as a Candle in the Dark”. Yaşı tutanlar belki Sagan’ı yıllar önce TRT 2’de yayınlanan “Cosmos” adlı belgeselden hatırlarlar. Sagan’ın “Contact” adlı kitabı da 1997’de aynı isimle filme çekildi. Başrolünde Jodie Foster’ın oynadığı filmi bir yerlerden bulup izleyin.

* * *

Son iki kitabı diğerlerinden farklı tuttum.

Mülksüzler, Ursula K. LeGuin, Çev. Levent Mollamustafaoğlu, Metis Yayınları.

LeGuin 1974 tarihli kitabında biri anarşist (Anarres), diğeri kapitalist (Urras) iki dünyayı anlatıyor. Roman Anarresli fizikçi Shevek’in Urras’a gidişiyle başlıyor ve iki dünyanın karşılaştırmalı anlatımıyla sürüyor. Bu tür meselelerle ilgilenen kişilerin rahatça okuyabilecekleri bir kitap. Orijinal ismi “The Dispossessed”. Benzeri romanlar olarak, George Orwell’dan “Hayvan Çiftliği” ve “1984”, John Steinbeck’ten “Gazap Üzümleri” ile “Fareler ve İnsanlar” sayılabilir.

The People of the Abyss, Jack London.

Jack London 1902 yılında kılık değiştirerek Londra’da işçilerin yaşadığı Doğu Yakası’na (East End) gidiyor ve birkaç ay boyunca burada işsiz bir gemici olarak yaşıyor. Sonra da gördüklerini “The People of the Abyss” (“Uçurum İnsanları” olarak çevrilebilir) adı altında kitaplaştırıyor. Ben kitabı okurken kimi yerlerde hayretten duraklamadan edemedim. Alıntı yapmak gerekirse:

Yapışkan kaldırımlardan portakal ve elma kabukları ve üzüm salkımları topluyor, bunları yiyorlardı. Yeşil erik çekirdeklerini içlerinden çıkanları yemek için dişlerinin arasında kırıyorlardı. Fasulye tanesi büyüklüğündeki tek tük ekmek içlerini, elma koçanlarını (bunlar öylesine siyah ve kirlilerdi ki, elma koçanı olduklarını insan kırk yıl düşünse aklına getiremezdi) topluyorlardı. Bu şeyleri bu iki adam ağızlarına atıyor, onları çiğniyor ve yutuyorlardı; ve bu olay Tanrı’nın 1902 yılının 20 ağustosunda,  akşam saat altı ile yedi arasında, dünyanın şimdiye dek gördüğü en büyük, en zengin ve en kuvvetli imparatorluğun tam kalbinde oluyordu.

Kitap Türkçeye “Doğu Yakası”, “Altta Kalanlar” gibi isimlerle çevrilmiş. Kitabı basan birkaç yayınevi var, ancak hangisinin çevirisi daha iyi bilmiyorum. Bugün dahi Londra’nın doğu kesimi batısıyla kıyaslandığında gelişmişlik açısından oldukça farklıdır. Batıda genellikle durumu iyi olan İngilizler yaşarken, doğusunda Araplar, Türkler, zenciler ve diğer doğulular yaşar. Kitabı özellikle kapitalizmin zenginlik yarattığı masalına inanmayan herkese tavsiye ederim.

Comments
2 Comments »
Categories
Okuma Önerileri, Serbest Atış, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Türkiye’de İktisat Eğitimi 3: İktisatçı olmak için sakın iktisat okumayın, hele Türkiye’de!

U.Baris_Urhan | June 13, 2009

Atila Abdulkadiroğlu, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Duke Üniversitesi Profesörü; Ali Hortaçsu, lisans & yüksek lisans Stanford Üniversitesi – Elektrik Mühendisliği, Chicago Üniversitesi Profesörü; Tayfun Sönmez, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Boston College Profesörü; Utku Ünver, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Boston College Profesörü… diye gider bu liste. Dünyanın en iyi üniversitelerinde akademisyenlik yapan bu Türk iktisatçıların ortak özelliği nedir sizce? Evet, evet; yakaladınız: hiçbiri lisansta iktisat okumamış! Öyleyse formül basit, lisansta iktisat okumanıza gerek yok; sonra gider bir yerde yüksek lisans yaparsınız. Şu sıralar Avrupa ve ABD’deki saygın okulların başvuru kriterleri arasında gördüğüm kadarıyla, yıllardır kabul edilen matematik mezunlarının yanında, fizik mezunlarını da kabul ediyorlarmış.

Başlığın yarısına açıklık getirdiysek diğer yarısına niye getirmeyelim! Neden Türkiye’de okumuyoruz peki? Cevabı basit, lisans eğitimi bizde 4 sene komşuda 3 sene! E hal böyle ise ve bir de yüksek lisansta iktisat okuyacaksak neden lisansta 1 sene fazladan gitsin a dostlar!

Espriyle karışık bir giriş yaptık ya, sonumuz hayır olsun!

Türkiye’nin iktisat eğitimini ele alırken tartışılması gereken bir diğer mesele de ders programları ve eğitim süreleridir. Gördüğüm kadarıyla Avrupa’daki saygın okulların tamamında lisans eğitimi 3 yıldır. Amerika ile benzer olan 4 yıllık eğitimimiz ise doktoraya başlamak için zorunlu 2 yıllık yüksek lisans ve üzerine 5 yıllık doktora eğitimi eklendiğinde belki de dünyanın en uzun süreli iktisat eğitimlerinden birine tekabül ediyor. Oysa ABD’de lisansın ardından doğrudan doktoraya başlayabilirsiniz. Bizde de “bütünleşik doktora programı” diye duyurdular ama neredeyse hiçbir yerde uygulanmıyor!
Peki bütün bunları planlayan kimlerdi? Neden kimse değiştirmeyi düşünmüyor?

Genel planlamanın sebebi yasal olarak kimdi bilemiyorum ama işin ucunda YÖK, Milli Eğitim Bakanlığı ve ilgili rektörlüklerden başkasının olamayacağı açık! Birileri “ama öğrenciler?” diye düşünmüyordur umarım! Onların görevi okumak, son zamanlarda da uygulamada yasal hiçbir gücü olmayan ‘temsilcilik’ ile uyutulmak!

Bir önceki yazımızda programların içeriğinin neye göre belirlendiğini az çok irdelemiştik. Şimdi gelin iki örnek alıp karşılaştırma yapalım:
Türkiye’den –torpil yaparak- kendi okulumu ve Avrupa’dan da Nottingham Üniversitesi’ni seçiyorum:

Nottingham şöyle demiş: İlk yıl 20 kredi mikro iktisata giriş, 20 kredi makro iktisata giriş, 20 kredi kantitatif ekonomi ya da 20 kredi matematiksel iktisat ve ekonometriye giriş… diye gidiyor.

DEÜ İİBF de şöyle demişti bizim zamanımızda: İlk yıl 10 kredi iktisata giriş, 10 kredi matematik. Gerisi şunlar; hukuk, davranış bilimleri, tarih, edebiyat, beden eğitimi, işletme 1-2, muhasebe 1-2, İngilizce, Türkçe, bilgi teknolojileri.

Nottingham’dan mezun olan birisinin doğrudan iktisatla ilgili aldığı ders sayısı 12/12; benim aldığım ders sayısı ise 30/62. Örneğin bendeniz bir dönemde 7 derse çalışırken Nottingham eşrafı senede 4 ders geçmekle meşgulmuş.

Şöyle bir hatırlıyorum da makro iktisatı bir dönem görürken vergi hukukunu 2 dönem görmüştük. Hatta o kadar çok zorunlu hukuk dersi vardı ki hocalarımdan birisi bunu övünç malzemesi yaparak  “bir de Roma Hukuku dersini koysaydık iki diploma ile mezun olurdunuz” diye anlatırdı. Aman ne iyi oldu; bir de zahmet edip birkaç iktisat dersi daha koysaydınız!

Tabi meselenin birçok yönü var. Bunlardan ilki mevcut olan statükoyu kırmak! Ders programlarının yenilenmesi bölümün kararı üzerine gerçekleştirilir. Bu da genelde bölümün yaşça büyük, hürmet edilen profesörlerinin arzu ettiği yönde; gençlerin de ufak tefek gönüllerinin alınmasıyla olur. Aslında her bölümde az çok bu eski-yeni çıkmazı vardır. Bir taraf programların daha iyi olmasını ister çünkü onlar gençtir, çalışmaya ve yeni bir şeyler bulmaya, öğrenmeye açtırlar. Diğer tarafta ise 20 senedir aynı notlardan, aynı dersi hiçbir yerini güncellemeden anlatan ve hoş sohbet bir profesör vardır. O ise zaten ünvanını 20 sene önce aldığı için artık yeni bir şey yapmasının gerekli olmadığını düşünerek akademik memuriyetin keyfini çıkartmak; böyle zararlı(!) işlerler uğraşmamak ister. Şimdi gelin de siz bir doktora öğrencisi araştırma görevlisi olarak böyle bir bölüm başkanının karşısına geçip programı değiştirtin! (Bu satırları lütfen bir genelleme olarak algılamayın, kişisel gözlemlerden ibarettirler sadece ve her yerde böyledir anlamına gelmezler)

Bir diğer yönü ise şu: Bizdeki İİBF’ler birbirlerine derse giden akademisyenlerden oluşurlar. Örneğin bir işletmeci, iktisat bölümüne derse giderken bir iktisatçı da maliye bölümüne derse gider. Programları yaparken eğer siz: “şu işletme derslerinden 3 tanesini seçmeli havuzuna koyalım, iki tanesini de kaldıralım” derseniz karşı tarafın da tepkisi benzer olur. Peki olur da ne olur? Ne olacak, birilerinin cebine giden ders başına para musluğu kesilmiş olur. Siz akademisyeninize doğru düzgün maaş vermezseniz o da parasını “öğretmenlik”  yaparak kazanmak zorunda kalır!
Meselenin vahim bir diğer yönü de akademisyenlerin kendi verdikleri dersleri; bölümdeki diğer akademisyenlerin birçoğu ve hatta öğrenciler bile zorunlu olarak almak istemeseler dahi, zorla programda tutma istekleridir. Ne yazık ki bunun sebebi de yine maddiyattır.

Kim demiş homo-economicus yok diye!

Comments
No Comments »
Categories
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Türkiye’de İktisat Eğitimi 2: Tasnif

U.Baris_Urhan | May 18, 2009

Bir önceki yazımızda bu konuda “kafa patlatmış” akademisyenlerin yayınlarını listeleyerek okurları konuya ısıtmaya çalışmıştık. Bu yazımızla da durum tahlili yapmaya başlayacağız.

Türkiye’deki mevcut iktisat eğitimine bakmadan önce meselenin tarihsel boyutuna bakmakta büyük fayda görüyorum. Dünyadaki iktisadi gelişmelere paralel olarak değişen iktisat ekollerinde bizim yerimiz neresiydi? Kendimiz bir ekol olabildik mi? Dünya iktisat literatürüne ne gibi katkılarımız oldu? Bu ve benzeri birçok soruyu da siz okurlarımıza ev ödevi olarak veriyorum! Bu ev ödevinden benim payıma mevcut iktisat okullarını “tasnif etmek” düşüyor.

Türkiye’de iktisat eğitimi veren okulları 4’e ayırabiliriz:

  1. Türkçe eğitim veren özel okullar
  2. Türkçe eğitim veren devlet okulları
  3. İngilizce eğitim veren devlet okulları
  4. İngilizce eğitim veren özel okullar

Eğitim dili bakımından yaptığım değelendirmenin ana sebebi akademisyen profilinin ve kullanılan kaynakların buna bağlı olarak değişiyor olması.

Örneğin benim mezun olduğum Dokuz Eylül İ.İ.B.F.’de, Prof.Dr. Tevfik Pekin’in İktisada Giriş kitapları kullanılırken İngilizce eğitim veren bir üniversitede Gregory Mankiw’in kitabı kullanılmaktadır. E, ne oluyor peki bu kitap kullanılıyorsa? Şu oluyor; dördüncü sınıfa gelip de uluslararası iktisat görmeye başladığınızda bir taraf Krugman’dan konuyu öğrenirken diğer taraf yine Türkçe başka bir yayından, matematiksel olmayan, bir uluslararası iktisat öğreniyor. Bunun doğal sonucu olarak da iktisat mezunlarının yarısı, diğer yarısını anlamıyor! Aslında cümleyi şöyle düzeltmeliyiz, Türkiye’deki iktisat mezunlarının ortalama olarak ancak 1/5’i dünyanın takip ettiği iktisatı anlayabiliyor.

Burada, gelebilecek “neoklasik iktisatçılık” merkezli taşlamaları engellemek için de bir parantez açalım. Yazar bunun ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olduğundan bahsetmiyor, zaten amacı da böylesine normatif yargılara varmak değil! Bu yazının ve gelecek yazıların amacı durum tahlili yapmaktan öteye, şimdilik, geçmeyecek.

Şimdi, verdiğimiz örnekten yola çıkarak konuyu biraz daha derinleştirelim:
Son yıllarda özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nın yurt dışına zorunlu hizmet karşılığı gönderdiği öğrencilerin yaklaşık 5 yıllık eğitimlerine karşılık 10 yıl hizmet vermek üzere Türkiye’ye dönmeleri ile Pamukkale, Gaziantep, Van, Erzurum vb. üniversitelerimizde ABD’den doktoralı, belki de lisansta takip ettiklerinin tam da zıttı bir eğitim almış akademisyenler görev alacak ve mevcut farklılığı yabancı dilde eğitim veren üniversitelerin lehine değiştirecekler.

Bu farkın kapanması ise artan yıllarda Türkiye’deki iktisat eğitiminin Avrupa ve ABD’deki öncü iktisat okullarına eklemlenmesini hızlandıracaktır. Yine, bunun olumlu ya da olumsuz bir şey olduğu yargısına varmadığımızı belirtelim!

Ülkemizdeki mevcut rekabeti şöyle özetleyebiliriz: üç büyük şehirdeki İngilizce eğitim veren özel okullar ile devlet okullarının arasındaki rekabete, köklü iktisat geleneği olan ve Türkçe eğitim veren devlet okullarının bazıları ve yine Türkçe eğitim veren özel okulların bir kısmı da katılmakta ve ortaya “kim ABD ve AB’nin verdiği iktisat eğitimine daha yakın iktisat eğitimi verirse o en iyi öğrencileri çeker” türünden bir rekabet çıkmaktadır.

Türkiye’deki mevcut üniversite seçme sınavı da aslında bir üniversitenin ne kadar iyi olduğunu değil, iyi olan öğrencilerin nereleri seçtiklerini tesciller niteliktedir. Öyle olmasa Boğaziçi Üniversitesi’nden bir öğrenci MIT’ye doktoraya kabul edilirken aynı üniversiteden A grubu dergilerde (AER, Econometrica, QJE) belli aralıklarla da olsa yayınlara rastlayabilirdik.
Bu tarz bir sonucun bir diğer özelliği de aslında üstü kapalı olarak “biz seni daha fazla yetiştiremiyoruz, sen bizim verebileceklerimizi fazlasıyla aldın, artık daha fazlasını öğrenmek için oralara gitmelisin” demektir. Ez cümle mesele şudur:

- Öğrenci o kadar iyi ki, nereye gitse farketmez!

Bu durumu tesciller bir başka veri de velilerin yabancı dil meselesine yaklaşımlarıdır. Birçok kişi yabancı dille eğitim veren kurumların İngilizce öğrenmeyi hızlandıracağını, bu okullardan mezun olanların İngilizce bilgilerinin daha iyi olacağını ve bu sebeple iyi bir gelecek için gerekli olan “yabancı dil” şartının ancak bu okullardan mezun olunarak sağlanabileceğini düşünmektedir. Hal böyle olunca özel okulların da bir kısmı bu “pastadan” pay kapmak adına yabancı dil ile eğitim verme eğiliminde olmaktadırlar. Bu ise bir anda Türkiye’deki iktisat eğitiminin temeline aslında detaylıca düşünülmemiş bir değişim hamurunun girmesine sebep olmaktadır. Hakim iktisat olarak nitelenebilecek iktisat eğitimi ne okullar bunu doğrudan istiyor diye, ne de velilerin ve öğrencilerin bu yönde talepleri var diye ortaya çıkıyor: İngilizce olarak ders anlatabilen akademisyenlerin hepsi bu eğitimden geçtiler de o yüzden!

Bu durum öyle bir noktadadır ki bazı okullarda mantıksızlık seviyesine ulaşmıştır. Örneğin Hacettepe Üniversitesi’nde hem İngilizce hem de Türkçe iktisat bölümü bulunmaktadır. Şimdi, bunun anlamını aklı başında bir tek iktisatçı açıklayabilir mi?Aklima Hacettepe’nin masumane bir tavırla “ingilizce iktisat eğitimi pastası”ndan kendisine de pay almayı istemesinden daha makul bir sey gelmiyor. Üniversite örneklerini Dokuz Eylül Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi vb.  şeklinde uzatabiliriz.

Geriye Türkiye’deki iktisat okullarının büyük bir çoğunluğunu oluşturan Türkçe iktisat okulları kalmaktadır. Bu okulların da akademisyen profili ya İngilizce dışında başka bir dil ile eğitim almış akademisyenlerden (çoğunlukla Fransız Ekolü oluyorlar) ya da eğitimlerinin tamamını kendi okullarında tamamlamış olanlardan oluşuyor. Bu durumda da “babadan oğula” şeklinde devredilen tahtlar gibi iktisat öğretimi de çağın değişimleriyle “flört” etse de çok da ileriye gitmeden devinimini sürdürüyor.

Türkiye’deki iktisat eğitiminin bu kadar “çığrından çıkmasının” bir sebebi de yeni açılan her üniversiteye “bir masa, bir sıra = İİBF” formülü ile yerleştirilen iktisat bölümleridir. Başbakan göğsünü gererek kaç tane üniversite açtıklarını söylüyor da iktisat eğitiminin kalitesini ne hale getirdiklerinden bahsetmiyor. Örneğin Bozok Üniversitesi’ndeki iktisat bölümünde 1 profesör, 3 yardımcı doçent, ve 5 araştırma gorevlisinden oluşan toplam 9 akademisyen varken İstanbul Üniversitesi’in iktisat bölümünde sadece 12 tane profesör bulunmaktadır. Toplam 9 kişilik bir akademik kadro koca bir iktisat bölümünün müfredatını nasıl kaldırabilir? Fakülte denilen şey ilkokul mudur ki her derse aynı akademisyen girsin.
Bu üniversiteler de Türkçe iktisat eğitimine yani dünyadaki iktisadı takip edemeyen iktisatçılara yüzlerce mezun ile katkı vermekte ve aslında mevcut siyasi irade aradaki farkı bir taraftan Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursları ile kapatır gibi görünürken diğer taraftan da açmaktadır.

Gelecek yazımızda konuyu biraz da müfredat yönüyle irdelemeye çalışacağız.

Not: Murat Cokgezen hocamiz bir onceki yazimiza konuyla ilgili soyle bir ekleme yapmis; yorumlar arasinda kaybolmamasi icin buraya da aliyorum:
M. Cokgezen ve N. Terzi, ‘ Türkiye’de devletin eğitime müdahalesinin yeterli gerekçesi var mı?’, Liberal Düşünce, Yıl: 13, Sayı: 49, 2008

Comments
6 Comments »
Categories
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Türkiye’de İktisat Eğitimi 1: Mevcut Literatür

U.Baris_Urhan | April 5, 2009

Bu alanla ilgili yazılarımıza başlamadan, iyi bir antrenman tutmanızın yararınıza olacağını düşünerek öncelikle aşağıda listeleyeceğim yazılardan bulabildiklerinizi okumanızı öneriyorum:

1. Ercan Kumcu’nun 2005 yılında Hürriyet’te yayınladığı yazi dizisi bu konuda önemli bir başlangıç olabilir. Altı hafta boyunca yayınladığı bu yazı dizisini listenin sonunda bulabilirsiniz. 

2.  Prof. Dr. Salih Şimşek ve Araştırma Görevlisi Şükrü Cicioğlu’nun İktisat Eğitiminde Temel Sorunlar ve Öneriler isimli makalesine bakmanızda fayda var. Makaleyi arşivine koymak isteyenler Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşverenleri Sendikası Dergisi, Cilt 20, Sayi 3.’teki pdf uzantısına şuradan, online olarak okumak isteyenler de şuradan ulaşabilirler.

3. Ben edinemedim ama siz bulabilirseniz Türkiye Ekonomi Kurumu’nun Ulusal İktisat Eğitimi Sempozyumu’nu kitaplaştırdığı yayınına da bakmakta fayda var. İçindekileri merak edenler buyursunlar. 

4. Prof. Dr. Dinç Alada, Marmara Universitesi İİBF Dergisi’nde İktisat Düşüncesinin Yakın Dönem Evrimi ve Türkiye’de İktisat Okuryazarı Olmak isimli bir makale yayınlamış. Ücretsiz olarak ulaşılabilecek makalenin linki şöyle. 

5. Biz kaçırmışız ama kaçırmayanların hafızalarını yoklamalari için Mehmet Altan ve Ercan Kumcu’nun 7 Kasım 2006 tarihinde Marmara Üniversitesi İİBF İktisat Kulübü’nün katkıları ile düzenlenen ”Dünyada ve Türkiye’de Üniversite ve İktisat Eğitimi Üzerine” başlıklı konferansını hatırlatalım.
Ercan Hoca’nın yetkinliğine saygı duyuyoruz ama umarız Mehmet Altan’ın kuantum fiziği konusundaki kafa karışıklığı bu konferansa da yansımamıştır. Hangi kafa karışıklığı mı? Şuraya buyrun.

6. Fatih Üniversitesi’nde 27-29 Mayis 2004 tarihlerinde gerçekleşen ve bizim yine kaçırdığımız Uluslararasi Üniversite Eğitimi Kongresi’nden aşağıda sizler için seçtiğim yazılara da bakmanızda fayda var. (Başlıklara tıklayarak makale özetlerine ulaşabilirsiniz)

TÜRKİYE’DE YÜKSEKÖĞRETİMİN ORTAÖĞRETİMDEN KAYNAKLANAN SORUNLARI�
Arslan, Mehmet, Doç. Dr., Erciyes Üniversitesi
(arslan@erciyes.edu.tr)

ÜNİVERSİTELERİMİZİN KARŞI KARŞIYA BULUNDUĞU ÖNEMLİ SORUNLAR: PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ ÖRNEĞİ�
Erdem, M. Ali Rıza, Yrd. Doç. Dr., Pamukkale Üniversitesi
(arerdem@pamukkale.edu.tr)

ÜNİVERSİTENİN NELİĞİ, AKADEMİK ÖZGÜRLÜK VE ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ�
Günay, Durmuş, Prof. Dr., Zonguldak Karaelmas Üniversitesi
(dgunay@hotmail.com)

BİR ORTAM OLARAK ÜNİVERSİTE TASARIMI�
İskender, Abdülhalik, Doç. Dr., Uludağ Üniversitesi
(iskender@uludag.edu.tr)

TÜRKİYE’DE YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMLARINDA EĞİTİM VE BİLİMSEL ARAŞTIRMA ÖNCELİKLERİ, SORUNLARI VE YÖNTEMLERİ�
Koldemir, Birsenö Dr., İstanbul Üniversitesi
(bkr@istanbul.edu.tr)

İŞ DÜNYASININ ÜNİVERSİTE MEZUNUNDAN BEKLENTİLERİ
Köksal, Mehmet Haluk, Dr., S. Olayan School of Business, American University of Beirut
(mk79@aub.edu.lb)

AKTİF EĞİTİMDE ÖĞRENCİ VE ÖĞRETİCİLERİN ROLLERİ 
Özyürek, Rasim, Dr., Bilkent Üniversitesi
(rasim@bilkent.edu.tr)

ENDİŞELİ EĞİTİM VE ÜNİVERSİTELERİN FONKSİYONU�
Söylemez, Mikail, Doç. Dr., Uluslararası Türkmen Türk Üniversitesi
(msoylemez@ittu.edu.tm)

VAKIF ÜNİVERSİTELERİNİN TÜRK YÜKSEKÖĞRETİM SİSTEMİNDEKİ YERİ�
Şahin, Sevilay, Dr., Gaziantep Üniversitesi
(t_yasar@gantep.edu.tr)

BENiM ÜNIVERSİTE MODELİM�
Terzioğlu, Tosun, Prof. Dr., Rektör, Sabancı Üniversitesi
(tosun@sabanciuniv.edu)

ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ�
Tuncel, Fehmi, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi
(tuncel@pharmacy.ankara.edu.tr)

TÜRKİYE’DE İKTİSAT EĞİTİMİ: TARİHSEL BİR PERSPEKTİF�
Çakır, Coşkun, Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi
(coskuncakir@yahoo.com)

7.  Eskiden İktisat, İşletme ve Finans Dergisi’nde de tartışılırmış bu konular. Bakın 1990 yılında, Merkez Bankasi’ndan Meral Durmuş ne yazmış! Makale ücretli olduğu için sadece künyesini yayınlamakla yetinmek zorunda kalıyorum.

Türkiye”de İktisat Eğitimi Ve Sorunları
Meral DURMUŞ (T.C. Merkez Bankasi)
Makalenin Yayınlandığı Dergi: İktisat İşletme ve Finans
Yayınlanma Tarihi: 1990-10-01 00:00:00
Cilt: 5, Sayı: 55, Yıl: 1990
Sayfa(lar): 31-37
ISSN: 1300-610X Digital Object Identifier (DOI): 10.3848/iif.1990.55.109

8. Fuat Ercan’ın internet arşivinden öğrendiğimiz kadarıyla Eğitim Sen Ankara 5 Nolu Şube  4-5-6 MAYIS 2007 tarihlerinde Türkiye’de Üniversite Sistemi ve Dönüşümü konulu bir kongre düzenlemiş.Ne yazık ki sunulan tebliğlerden herhangi birine ulaşamadım. Eğer bu konuda bilgisi olan varsa bizlerle paylaşmasını rica ediyorum.

9. Benim de birkaç sunumuna katılma şansını elde ettiğim Gazi Üniversitesi İİBF Dergisi Ekonomik Yaklaşım Dergisi Kongreler Dizisi’nin beşincisi olan İktisat İdeolojisi konulu kongre 19-21 Ekim 2005′te İİBF 100 Yıl Konferans Salonu’nda gerçekleşmişti. Derginin sayfası ne yazık ki çalışmıyor ya da benim denediğim süre zarfında arızalıydı. 

Dergi’nin kongre metinlerini topladığı bir yayını olduğunu sanıyordum ancak ana sayfasına ulaşamadığım için sadece aşağıda, başka bir yerde bulduğum yayının künyesini vermekle yetinmek zorundayım. Bu dergi de diğerleri gibi paralı olduğundan ilgilenenlerin kitapçılardan, bulamazlarsa da dergi adresinden istemesi gerekiyor.    

Şiriner, İ., Ö. Üstün, O. Üzmez, E. Yüksel ve M. Zorlu, “Vakıf ve Devlet Üniversiteleri Perspektifinden Türkiye’de İktisat Eğitimi”, Ekonomik Yaklaşım ve Yorumlar Dergisi, 57/16, 131-148, (2005).

10.  Fikret Şenses’in 2006 yılında (TÜBA) Türkiye Bilimler Akademisi’nin yayın organı Günce’de yayınladığı  “Ercan Kumcu’nun Gözlemleri Kapsamında Türkiye’de İktisat Eğitimi”  başlıklı makalesini yine, diğerleri gibi bulamadığımdan sadece listelemekle yetiniyorum. 

11. Prof. Dr. Fikret Şenses’in editörlüğünde TÜBA tarafından yayınlanan İktisat Öngörü Çalışması 2003-2023, 13TL karşılığında okunabilir.Önce bir fikir sahibi olayım diyenlerdenseniz İktisat Öngörü Çalışması 2003-2023 Yönetici Özeti’ne şuradan ulaşabilirsiniz.

Bu çalışmanın kadrosu ise TÜBA’nın sayfasında şöyle listelenmiş:

Prof. Dr. Fikret Şenses (ODTÜ) (Çalışma Grubu Yürütücüsü)
* Prof. Dr. İnsan Tunalı (Koç Ü.),
* Prof. Dr. Erinç Yeldan (Bilkent Ü.),
* Doç. Dr. İsmail Sağlam (Boğaziçi Ü.),
* Prof. Dr. Mehmet Baç (Sabancı Ü.) ,
* Prof. Dr. Fikret Adaman (Boğaziçi Ü.),
* Doç. Dr. Remzi Sanver (Bilgi Ü.),
* Prof. Dr. Hacer Ansal (Işık Ü.),
* Prof. Dr. Eyüp Özveren (ODTÜ),
* Prof. Dr. Seyfettin Gürsel (Galatasaray Ü.),
* Prof. Dr. Nurhan Yentürk (Bilgi Ü.),
* Prof. Dr. Semih Koray (Bilkent Ü.),
* Prof. Dr. Gülten Kazgan (Bilgi Ü.)

12.  Petrol İş Sendikası , 17-18 Aralık 2005 tarihlerinde Birinci Türkiye Sosyalist İktisat Kongresi’ni İstanbul Altunizade’deki merkez binasında toplamış. Kongre Programı’nda görebildiğim kadarıyla Nihat Falay’ın İktisat Eğitimi ve Alternatif Arayışları
başlıklı sunumu ilginizi çekebilir. Açıkçası benim ilgimi çekti ama bulamadım :-)

13. Peki uzmanları okuduktan sonra öğrencilerin neler düşündüğünü de öğrenmek istemez misiniz? Mesela şuradaki kısacık sohbette lisans öğrencisi ve adayı arkadaşlar Gazi Üniversitesi mi yoksa İstanbul Üniversitesi mi iktisat alanında daha iyidir diye tartışmışlar.

14. Marmara Üniversitesi’nde okuyan Fatih Kansoy da günlüğünde bu konuda kısa bir yazı yazmış.Yazının içeriği, okumakta olduğunuz bu yazı gibi kaynakça toplamaktan öteye gitmese de yorumlara bir göz atmanızda fayda olduğunu düşünüyorum. Bakın öğrenciler hangi okulu, neden seçiyor ya da seçmek istiyor ve bu yolda ne gibi tavsiyeler alıyorlar?
Bulabildiklerim bunlar. Gördüğünüz gibi aslında birçok insan bu konuda kafa yormuş, kalem oynatmış. Bundan sonraki yazımızda biz de birkaç kelam edeceğiz. Sizi şimdi Ercan Hoca ile başbaşa bırakıyorum… 

 

a. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (1) – 7 agustos 2005

Halbuki, benim çocukluğumda durum çok farklıydı. İktisat, üniversitelerin iktisat bölümlerinde öğretilirdi.

Üniversitenin ikinci sınıfında otobüsle okuldan eve giderken yanımda oturan orta yaşlı bir bey ne okuduğumu sormuştu. İktisatokuduğumu söyleyince, muhasebeci mi olacaksın diye sormuştu. Çok bozulmuştum. Çok sonradan, muhasebenin iktisat biliminin temel taşlarından biri olduğunu kavradım. O iktisat bilmiyordu, ben muhasebe bilmiyordum.

Üniversitelerimizdeki iktisat eğitimini eleştirmek için ‘doğru insan’olmayabilirim. Ama, iktisat eğitiminin nasıl yapılandırılması gerektiği konusunda bazı fikirleri ortaya atmanın yaralı olacağı düşüncesindeyim. 

KONUYU SEVDİRMEK

Her bilim dalında olduğu gibi, iktisat da giderek çok daha teknik bir konu oldu. Matematik, iktisat öğreniminin ortasına gelip yerleşti.Matematik bilmeden iktisat alanındaki bilimsel yazını takip etmek giderek zorlaştı. O kadar ki, iktisat okumadan önce matematik okumuş olmanın daha iyi olabileceği bile tartışılmaya başlandı.

Yurt içinde de, yurt dışında da çok kaliteli iktisatçılar yetişmeye başladı. Lisans üstü düzeyde son derece teknik iktisadi konularla boğuşup iktisat yazınının en son gelişmeleriyle donanmış akademik iktisatçılar üniversitelerde iktisat dersleri veriyorlar. Eleştirmek için söylemiyorum, ama bu çok kıymetli iktisatçılarımız, hepsi olmasa da,Türkiye ekonomisini ya da dünya ekonomisini hiç dikkate almadan tamamen teknik konulara yoğunlaşarak üniversitelerin lisans bölümlerinde iktisat dersleri verebiliyorlar. Üzerinde durmak istediğim bu konu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde yaşanıyor.

Türkiye ya da dünya ekonomisini bilmek ile iktisat bilimini bilmek arasında bazen dağlar kadar fark olabiliyor. Farklı ekonomileri anlayabilmek ve analiz edebilmek için iktisat bilimini bilmek gerekiyor. Ama, iktisat bilimini bilmek için dünya ekonomilerini bilmek ya da anlamak her zaman şart olmuyor.

Genç akademisyenler lisans üstü eğitimleri sırasında öğrendikleri iktisattaki teknik konuları 17 yaşındaki iktisat okuyup okumayacağından henüz emin olmayan üniversitedeki birinci ya da ikinci sınıf öğrencilerine öğretmeye çalışıyorlar. Bir anlamda, kendi lisans üstü eğitimlerinde öğrendiklerini lisans öğrencilerine kusuyorlar. 

Halbuki, o çocuklar için ‘iktisat’ terimi gazetelerin ekonomi sayfalarında anlatılanlardan öteye gitmiyor. Öğrendikleri ile görüp yaşadıkları arasında fazla bir ilgi bulamayan bu öğrenciler iktisat biliminden soğuyorlar. 

ASIL AMAÇ

Sınıf geçmek için anlamadıkları ve ne işe yaradıklarını bilmedikleri bir takım teorileri ezberliyorlar. İktisadi konuları kendi başlarına gazetelerden öğrenmeye çalışıyorlar. Ne gazetelerde çıkan iktisadi haberleri doğru dürüst analiz edebiliyorlar ne de iktisadi teoriler ile yaşayıp gördükleri arasında bir ilişkiyi anlayabiliyorlar. Biri ders oluyor, diğeri dedikodu. Bu ortama, konuyu bilmeden ‘fanatik’ yetişmesi çok kolay oluyor.

Tüm üniversitelerde bunlar yaşanıyor demek istemiyorum. Ama, bu çelişkilerin yaşandığına çok sık tanık oluyorum. Galiba, bazı temel ilkelerde fikir birliği oluşturmamız gerekiyor. Üniversitenin lisans düzeyinde amaç iktisadi teorileri mi öğretmek olmalıdır yoksa iktisat biliminin günlük hayat ile ilişkisini gözler önüne serip öğrencilerin iktisat biliminin değerini anlamalarına mı çalışılmalıdır? 

Gelecek pazar günü devam edeceğim.

b. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (2) – 14 Agustos 2005

TÜRKİYE’de lise müfredatı içinde iktisat dersleri yoktur. İktisat dersleri içinde işlenebilecek konular matematik derslerinde problem olarak öğrencilerin karşılarına çıkarlar. Lise öğrencisi iktisat öğrenmeden üniversiteye gider. 

Halbuki, ‘ev ekonomisi’ adı altında birçok iktisadi konular lise düzeyinde çok rahatlıkla işlenebilir. Gençler bir yandan matematik derlerinde türev almaya çalışırlarken, öğrendikleritürev ya da fonksiyon gibi kavramların gerçek hayatta ne işe yaradıklarını ‘ev ekonomisi’derslerinde öğrenebilirler.

Daha da ileri gidersek, üniversitelerin iktisat bölümleri, liseden çıkan öğrencilerin hakkında hiçbir şey bilmeden girdikleri bölümlerden biridir. Az ya da çok, felsefe,psikoloji, sosyoloji, edebiyat, fizik, kimya ve matematik konularında bir şeyler öğrenmişlerdir. Ama, liselerde iktisattan çok fazla söz edilmez.

UYGULAMALI EĞİTİM

Böyle bir eğitim sisteminde, öğrenciye önce konuyu sevdirmekle başlamak gerekmektedir diye düşünüyorum. Hiçbir konu karmaşık ve ne işe yaradığı belli olmayan teorilerin ezberletilmesi yoluyla konunun yabancısına sevdirilemez. Sanıyorum, iktisat eğitiminde en büyük yanlışı burada yapıyoruz.

Birçok konuda olduğu gibi, iktisat bilimi öğrendikçe sevilen alanlardan biridir. Önce, ne işe yaradığını öğretmek gerekmektedir. Tek başına matematik nasıl zor ve sıkıcı olarak algılanırsa, iktisat bilimi de yapılanların ne işe yaradığı bilinmediğinde, zor ve sıkıcıdır. ‘Sanat, sanat içindir’ yaklaşımı lisans üstü düzeyde olmalıdır. Üniversitelerin lisans bölümlerinde ‘sanat, toplum içindir’ yaklaşımıyla iktisat öğretilmelidir.

Bu yaklaşımın başlangıç noktası gerçek hayatta yaşanan olaylar olacaktır. Her derste gerçek hayattan bir iktisadi olay ele alınıp iktisat, uygulamalı öğretilmelidir. Tek başına arz ve talep teorilerini anlamak zor ve sıkıcı olabilir. Ama, petrol fiyatlarının son günlerde neden artma eğiliminde olduğunu anlatmaya çalışırken az ve talep teorilerinden söz etmek öğrencinin canını sıkmayacaktır. Aynı konuda, maliyet, yeni yatırım olanakları vebeklentilerin iktisadi dengeler üzerindeki etkilerini de kapsamak kolaylaşacaktır.

Para teorisi iktisattaki en soyut ve karmaşık teorilerden biridir. Üniversitelerin lisans düzeyinde, para teorisini ayrıntılarıyla anlatmak yerine, Merkez Bankası’nın kısa vadeli faizleri geçen ay neden düşürdüğünü ya da düşürmediğini anlatmak öğrencilerin ilgisini çok daha fazla çekecektir. Farkında olmadan, para teorisinin bazı temel noktalarını da öğreneceklerdir.

HEDEF

Üniversitelerde lisans düzeyindeki iktisat eğitiminin hedefi iktisadi konuların varlığından öğrencileri haberdar etmek ve bu konuların sevdirilmesi olmalıdır. İktisat bilimini öğretmek lisans üstü eğitimin hedefi haline gelmelidir.

Bu yaklaşım, birçok akademik iktisatçının kolaylıkla kabul etmeyebileceği bir yaklaşımdır.Konuların basitleştirilmesini, kolaylaştırılmasını, çarpıtılmasını (vulgarize edilmesi)akademik iktisatçılar genellikle fazla sevmezler. Ama, Gerçek hayatla akademik iktisat arasında bağları sıkı tutmadığımız zaman iktisat eğitiminin kalitesini düşürmüş oluyoruz. Ne öğreteceksek öğretelim, ama önce öğreteceğimiz konunun bütün içindeki yerini, uygunluğunu (relevance) öğretmek zorundayız.

İktisat bilimi üç-beş yılda öğrenilebilecek bir alan değildir. Dolayısıyla, öğrencilerin iktisadın can sıkıcı yanlarını öğrenecek çok zamanları olacaktır. İşin başında, öğrenciler neyi neden öğrendiklerinin farkında olmalıdırlar. 

Burada anlatmaya çalıştığım yaklaşımla bana iktisat bilimini sevdiren rahmetli Demir Demirgil, sağlıkla yaşamlarını sürdürmelerini dilediğim Kenan Bulutoğlu ve Baran Tuncer gibi hocalarıma şimdi çok daha fazla minnettarım.

c. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (3) – 21 Agustos 2005

Makro ve para ekonomisi derslerinde bize Merkez Bankası’nın açık piyasa işlemlerianlatılırdı. Para arzını artırmak ya da azaltmak için Merkez Bankası’nın Hazine bonosu alıp sattığı söylenirdi. Bu işlem yapılırken de bono fiyatları oynadığından, faizlerin nasıl değiştiği gösterilirdi. Biz de oturup ezberlerdik.

Ezberlerdik, çünkü o dönemde Türkiye’de Hazine bonosu diye bir şey yoktu. Hatta, evdeki konuşmalardan Hazine bonosunu kötü bir şey diye bilirdik. O dönemde 1960′ların tasarruf bonosu macerasından dayak yememiş hiç kimse yoktu.

PARA EKONOMİSİ

O dönemde, Hazine bono satarak borçlanmazdı. Hazine, bankalara ya salma çıkarırdı ya da Merkez Bankası’nda doğrudan borçlanırdı. Para arzının aktif kontrolü diye bir şey yoktu. Para arzı devamlı artardı. 

Kısacası, Türkiye’de olmayan bir şey bize öğretilmeye çalışılırdı. Çünkü, okuduğumuz Batı’da basılmış kitaplar bizde olmayıp yazarının memleketindeki uygulamaları anlatırdı. Bizim hocalarımız da sanki bizde varmış gibi, kitabı takip ederlerdi. Biz de para ekonomisi öğrenmiş olurduk!

Açık piyasa işlemlerinin ne olduğunu ve nasıl kullanıldığını sonradan Amerika’da lisans üstü eğitim yaparken öğrendim. Konuyu Amerika’daki sınıf arkadaşlarımdan çok daha iyi biliyordum. Ama,uygulamayı görmeden bilgileri yuttuğumdan neyin neyle ilgisi olduğunu çok sonradan öğrenmiştim.

Bugün artık bu gibi komiklikler yaşanmıyor. Merkez Bankası açık piyasa işlemi yapıyor. Hazine, bono satarak borçlanıyor. Bugünkü nesil Merkez Bankası bilançosunu da öğreniyor. Ama, Hazine’nin ya da Merkez Bankası’nın neyi neden yaptıklarını o denli iyi öğrendiklerini iddia edemem.

İKTİSATTA MATEMATİK

İktisat bilimine matematiği sokmuş insanlardan biri Hollanda doğumlu Amerikalı iktisatçı Yale Üniversitesi profesörlerindenTjalling Koopmans’dır. Aynı dönemde beraber çalıştıkları Nobel Ödülü sahibi iktisatçı James Tobin’in ağabeyi sayılır. Tobin1960′larda Başkan John F. Kennedy’nin ekonomi baş danışmanlığını da yapmıştır. 

Tobin, 1950′lerde verdiği seminerlerin birinde tahtaya bir tüketim fonksiyonu yazar. Koopmans bu denklemin ne anlattığını sorar. Artık klişeleşmiş bir hale gelen tüketim fonksiyonunun ne olduğunu Koopmans’ı memnun edecek bir biçimde Tobin anlatamaz. Koopmans, ‘öğrencilere matematik değil, iktisat öğretmek için buradasın, unutma!’ diyerek semineri terk eder.

Bu hikayeyi çok sonra Tobin’in ağzından duymuştum. ‘O gün Koopman’ın ne demek istediğini anlayamamıştım, ama artık ben de öğrencilerime aynı şeyi yapıyorum’ demişti. Bu hikaye benim için de çok öğretici oldu. Öğreticiydi, çünkü, amaçla aracı karıştırmamak gerekiyordu. 

İktisat, uygulamalı bir bilim dalıdır. İktisat öğretiminin başlarında uygulama daima önde olmalıdır. Miktara değil, kaliteye önem verilmelidir. ‘Sanat, sanat içindir’ değil, ‘sanat toplum içindir’ anlayışıyla iktisat öğretilmelidir.

Bu tartışma bizi doğrudan ‘iktisatta ne öğretmelidir?’ sorusuna getiriyor. İktisat elbette evrensel bir bilimdir, ama uygulamasıkurumsal farklılıklar taşır. Evrensel boyutu ‘sanat, sanat içindir’ anlayışına uygundur. Ama, uygulaması ‘sanat toplum içindir’ anlayışıyla ele alınmalıdır. Dolayısıyla, lisans düzeyinde kurumsal yapıyı ihmal ederek öğrencilere iktisat eğitimi verildiği iddia edilemez.

d. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (4) – 28 Agustos 2005

Farklı iktisat yoktur. Geçmişte, üniversitelerin lisans bölümlerinde ‘kalkınma iktisadı’ diye dersler okutulurdu. Sanki,kalkınmakta olan ülkelerle kalkınmış ülkeler arasında farklı iktisadi ilkeler geçerliymiş gibi bir izlenim verilirdi. Halbuki, farklı olan iktisadi analiz değil, kurumsal farklılıklardı. Yani, ‘çevre’ farklıydı.

DİĞER DİSİPLİNLER

Artık üniversitelerimizde ‘kalkınma iktisadı’ diye bir ders okutulup okutulmadığını bilmiyorum. Okutuluyorsa, öğrencilerin kafaları karışıyor demektir. ‘Kurumsal yapı ve iktisat’ diye bir ders okutulmasının ise son derece faydalı olacağına inanıyorum.

İktisat öğretimi matematiğin bolca kullanılmasıyla üniversitelerin lisan düzeyinde gereksiz bir biçimde teknik hale getirildi. Kurumsal yapı arka plana itildi. 

Örneğin, Hazine’nin görev ve yetkilerini iktisat öğrencileri ne kadar öğreniyor acaba? Merkez Bankası Kanunu’nun Merkez Bankası’nın para politikası üzerindeki kısıtları ya da etkileri hiç anlatılıyor mu?IMF’nin ne iş yapmaya çalıştığı, gazete dedikodusunun ötesinde ne kadar öğretiliyor. Dünya Bankası ve diğer uluslararası kalkınma bankaları hangi ayrıntıda öğrencilere öğretiliyor?

‘İktisadi çevre’ yalnızca iktisadi kurumları tanımakla öğrenilmiyor. Üniversiteden mezun bir iktisatçının belli bir ‘hukuk’ nosyonunun da olması gerekiyor. Üniversitelerimizin iktisat bölümlerinde acaba ne kadar hukuk okutuluyor? 

Geçmişte, geleneksel iktisat bölümlerine sahip üniversitelerde ciddi düzeyde hukuk okutulurdu. Belki, o biraz fazlaydı denebilir. Ama,şimdi, hukuk giderek iktisat öğretiminde azalan bir pay almaya başladı yönünde bir izlenimim var.

Sosyoloji ve psikoloji gibi disiplinler iktisadın çok önemli tamamlayıcısı durumundadırlar. Özellikle, psikoloji, deneysel iktisadın alt yapı taşlarından biri halindedir. Lisans düzeyindedeneysel iktisat aslında mikro iktisat öğretmek için kolay bulunamayacak malzemelerle doludur.

LİSAN

Matematik, iktisat bilimi açısından, İngilizce, Fransızca veya Almanca gibi bir dildir. Diğer dillerden farklı olarak, iyi iktisat bilmek için iyi matematik bilmenin sayısız yararları vardır. Aynı şekilde,İngilizce de bilmek iktisat bilimini öğrenmek ve iktisat yazınını takip etme açısından çok yararıdır. Çünkü, artık iktisatta kayda değer söyleyecekleri olanlar çoğunlukla İngilizce söylüyorlar. 

Bu lisanları öğretelim. Ama, bu lisanların bir amaç değil, araç olduklarını hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Çünkü, amaç ve aracı karıştırdığımızda, amaç olan iktisat ikinci planda kalıp araç olan matematik ve İngilizce gibi dilleri amaç haline getirmek gibi bir risk almış oluruz. Galiba, bu riski bolca alıyoruz.

Birçok ‘vakıf üniversiteleri’nde öğretim dili İngilizce olmaya başladı. Bazı üniversitelerde ‘İngilizce iktisat’ adı altında bölümler açıldı. İngilizce öğrenmek için bu programlar mutlaka çok faydalıdır. Ama, lisans düzeyinde iktisat öğretmek için böyle programlara ihtiyaç var mıdır?

e. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (5) – 4 Eylul 2005

İktisat alanında lisans üstü eğitim yapmayı arzulayanlar için yabancı dilde yapılan iktisat eğitiminin önemini de yadsımıyorum. Özellikle lisans üstü iktisat eğitiminde, bilimselkaynakların neredeyse yüzde yüzü yabancı dilde yazılmış çalışmalar olmaktadır. Dolayısıyla, yabancı dil bilmek iktisat yazınını yakından takip edebilme olanağı sağlamaktadır. Bu olanak hiçbir şekilde küçümsenemez.

Ama, lisans düzeyinde işler biraz karışıyor. Çoğu zaman öğrenci yabancı dil ve iktisat konularını aynı anda öğrenmeye çalışmaktadır. Yani, yabancı dil ile iktisat öğrencinin kafasında yarışmaktadır. Bazen, yabancı dil kazanmaktadır. Bazen de, iktisat.

TÜRKÇE İKTİSAT

Yabancı dile bir ‘iletişim aracı’ olarak bakmamızın daha doğru olduğu düşüncesindeyim. Düşünün ki, Türkiye ekonomisi hakkındaki bir dersi Türk bir hoca anadili Türkçe olan öğrencilere İngilizce anlatmaya çalışmaktadır. Bundan daha komik bir durum olabilir mi? 

Derste kullanılan kaynaklar Türkçe. Hocanın anadili Türkçe. Büyük bir olasılıkla, hoca Türk aksanıyla İngilizce konuşuyor. Özellikle başlarda, öğrenciler çoğu zaman dersi İngilizce anlamakta zorluk çekiyorlar.Söyleneni anlamaya mı yoğunlaşsınlar, yoksa söylenenleri not defterlerine mi geçirsinler bilemiyorlar. Böyle bir ortamda iktisat eğitiminin yabancı dilde olmasının öğretimin verimliliğini düşürdüğünü düşünüyorum.

Lisans öğrencileri iktisadi terimlerin Türkçe karşılıklarını çoğu zaman bilemiyorlar. Türkçe konuştukları zaman dahi, iktisadi terimler yabancı dilde söyleniyor. Garip bir iktisat dili ortaya çıkıyor. Ama, üniversite öğreniminden sonra bu öğrenciler iş bulabilmek için çeşitli kamu ve özel kuruluşların sınavlarına giriyorlar. Sınavlar doğal olarak Türkçe yapılıyor. Öğrenciler, üniversitenin son sınıfında büyük bir çabayla Türkçe iktisat öğrenmeye çalışıyorlar. Komik bir durum yaratılıyor.

KAYNAK SORUNU

Sistemi eleştirirken, sistemin en önemli parçalarından olan kaynak sorununa parmak basmamak işi yarım bırakmak olur. Kaynak mutlaka ‘mali kaynak’ olarak anlaşılmamalı. Mali kaynaklar kadar üniversite eğitiminde önemli olan öğreticilerin kalitesi ve kaynak kitaplardır. Hiç kimse üzerine alınmasın, bu konularda çok büyük eksikliklerimiz vardır.

Kaliteli eğitimin yaratıcısı kendilerini öğretmeye adamış kaliteli öğreticiler ve kaliteli kaynak kitap ve diğer okuma malzemeleridir. Türkiye’de lisans düzeyinde iktisat kitapları çok azdır. Olanların da kalitesini iyi sorgulamamız gerekiyor.

Türkçe basılmış lisans düzeyinde okutulabilecek kaç tane iktisat kitabı vardır? Ama, yabancı dillerde böyle kitapların sayısı çok fazla. Dolayısıyla, öğrenciye yabancı dilde iyi kitap önermek çok daha kolay olmaktadır. İktisatçılarımız yazmıyorlar. Yazıyorlarsa, kendi kariyerlerine katkı yapabilecek çalışmalar üretiyorlar. En iyi olasılıkla, lisans öğrencilerinin kullanabileceği iktisat eğitimine yönelik Türkçe kitap sayısı çok sınırlı düzeydedir. 

Hoca yazmazsa, öğrenci okumaz. İktisat öğrencilerini gazetelerin ekonomi sayfalarına mahkum ediyoruz. Gazeteden elde edilen iktisat bilgisiyle, iktisat öğrenilmez, içki masasında ‘memleket kurtarılır’ ancak.

Gelecek hafta son.

f. İktisat eğitimi üzerine düşünceler (6) – 11 Eylul 2005

Öğreticinin kalitesi terimiyle yalnızca öğretenin kalitesi anlaşılmamalıdır. İktisat alanında birçok Nobel Ödülü almış insan vardır. Ama, bu kişilerin tümünün iyi öğretmen oldukları iddia edilemez. Hiç şüphesiz hepsi birinci sınıf iktisatçı ve bilim adamıdırlar.

Bilim adamı olmak bir şey, iyi eğitici olmak bir başka şeydir. Lisans düzeyindeki eğitimde bu farklılık özellikle önem kazanmaktadır.

YARIM ZAMANLI HOCALAR

Son yıllarda, arzu edilen eğitim kalitesine ulaşmak için gerekli ve yeterli kaynakların çok üzerinde üniversite açıldı. Belki, nitelikten çok niceliğe önem verildi. Neredeyse, bütün illerimizde artık bir üniversite var. Bunların yanında, giderek yaygınlaşan vakıf üniversiteleri var. Laboratuar gibi maliyetli öğretim aracına ihtiyaç göstermediği için, bütün üniversitelerimizde iktisat bölümleri de var.Bütün bu iktisat bölümlerinde yeterli sayıda ve nitelikte öğretici var mı?

Elbette, çeşitli dersler çeşitli öğreticilerle götürülmeye çalışılıyor. Kimi üniversitede bir hoca haftada 4-5 farklı ders veriyor, kimi üniversitelerde de bir hoca haftada 2 farklı ders veriyor. Bir hocanın üstlendiği ders sayısı arttıkça, o hocanın verimliliği doğal olarak düşüyor. Öğretici kendi başına çok iyi olsa da, üzerindeki ders yükü nedeniyle, öğretimin kalitesi kaçınılmaz olarak düşüyor.

Eskiden bazı üniversite hocaları özel sektörde danışmanlık yaparlardı. Bu hocalara ‘holding profesör’ denirdi. Yanlış ya da doğru, bu kişiler benzer danışmanlık görevleri almayanlar ya da alamayanlar tarafından eleştirilirdi. Şimdi, asıl işi üniversite dışında olan kişilerin üniversitelerde dersler vermeye başladığını görüyoruz (ben de bunlardan biriyim).

Üniversite dışından gelen kişiler genellikle haftada bir gün derslere girip ortadan kayboluyorlar. Üniversitede bulunmaları verdikleri dersin süresi ile sınırlı. Öğrenci hocasını ders dışında görmek istese, hoca ortada yok. Bu da eğitimin kalitesini düşüren bir unsurdur.Üniversite eğitiminde ders içi eğitim kadar ders dışı eğitim de önemlidir. Normal şartlarda, bir üniversite hocası verdiği ders saati kadar bir süre kendini öğrencilerinin ders saatleri dışında görebilmeleri için hazır bulundurması gerekir.

Yarım zamanlı diye adlandırılan üniversite dışındaki kişilerle böyle bir standardı tutturabilmek doğal olarak mümkün değildir. Onlar da haklı olarak, esas işlerine zaman ayırmak zorundadırlar. Onlar üniversite hocalığını büyük ölçüde zevk için yapmaktadırlar.

FARKLI YÖNTEM

Böyle kişilerin üniversitelerimize yarar sağlamadığını söylemek istemiyorum. Bu kişilerden de üniversiteler faydalanmalıdır. Ama, faydalanma yöntemi üniversite dışından gelenlere ders verdirme yoluyla değil, onlara konferans verdirerek ya da tartışma panellerinde rol vermek suretiyle olmalıdır. Üniversite eğitiminin ayrılmaz parçalarından biri de zaten budur. Özellikle iktisat alanında, teori kadar pratik de önemlidir.

Kısacası, iktisat eğitiminde üniversitelerimizde insan kaynağı sıkıntısı vardır. Üniversite dışından gelenlere ders verdirmek göze ve kulağa hoş gelmektedir. Ama, çoğu zaman eğitimin kalitesini düşürmektedir.

Şimdilik bu kadar. İleride, zaman bulup yeniden bu konuya dönmek istiyorum.

Comments
1 Comment »
Categories
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İktisat Öğrencilerine Tavsiyeler – 2 veya “Biraz Daha Matematik Yapalım”

admin | November 5, 2008

Sevgili arkadaşlar,
Bugün ben, geçen sefer Barış’ın size verdiği tavsiyelerine birkaç not eklemek ve birazcık daha ayrıntıya girmek istiyorum. Anlayacağınız, yine matematikten bahsedeceğim. İşi hem sizler için hem de kendim için kolaylaştırmak amacıyla soru ve cevap şeklinde ilerleyelim:

SORU 1: “Neden Matematik ?”

CEVAP: İlk neden; çünkü her yerde isteniyor, herkes soruyor ve tavsiye ediyor da ondan. İster kabul edin, ister karşı çıkın veya eleştirin, matematik bir iktisatçı için zorunlu ama yeterli olmayan bir koşul olarak görülmekte. İkinci neden; iktisatçıların birçoğu matematiği kullanıyorlar ‘hem de ciddi bir şekilde’. Bu durumda onların yaptıklarını anlayabilmek için senin de bu işten anlaman gerekiyor. Üçüncü neden; birazcık bilim tarihi ve felsefe ile uğraşırsan şunu görceksin; “Felsefenin ve bilimsel uğraşıların kökeni günlük hayattan doğmuş olmakla birlikte, (ki bundan kasıt insanın hayal etmek yerine anlamaya ve sorgulamaya başlaması ve özellikle tarımla uğraşırken karşılaşılan sorunların çözümü için geometrinin icadı), ilerlemesi matematik üzerinden devam etmiştir. Tamam, daha sonra bir yandan felsefe ile bilmin yolu ayrılıyor; (dünyayı neden-sonuç ilişkisi bütünü olarak görenler ve daha çok soru sorup cevap bulanlar bilim adamı olurken, dünyanın tam olarak nasıl bir şey olduğundan pek de emin olamayanlar veya olmak istemeyenler ve daha cok soru sormayi sevenler de filozof oluyor), diger yandan da bilimsel faaliyetler kendi içinde alt dallara ayrılıyor ve süreç böylece ilerliyor. Bu arada tabi ki matematik de kendi yolunda ilerliyor; hem de ciddi bir şekilde. Tabi bütün bunlarin üç bin yıllık bir geçmisi var; hani Geothe dememiş miydi “Üç bin yıllık geçmişin hesabını yapamayanlar gün be günlük yaşayan insanlardır”. Bu durumda, şu üç bin yıllık geçmişin hesabını yapabilmen için senin üç şeyden anlaman gerekiyor: (1) Felsefe, (2) Bilim ve (3) Matematik. Dördüncü neden; aslında inanılmaz bir zevk bulabilirsin bu işte. Tabi ki bu sana bağlı ama ben bir denemeni öneriyorum. Yani bir iktisatçı olarak değil de, sadece meraklı bir insan olarak en azından su üç kitabı bir oku istersen: (1) Fermat’in Son Teoremi (yazari Simon Singh), (2) Matematiksel Düsünme (yazari Cemal Yildirim) ve (3) A History of Mathematics (yazari Jeff Suzuki).

SORU 2: “Peki bu işe nereden başlamalıyım ?”

CEVAP: Eger Soru 1’i ve onun cevabini okumadan buraya geçtiysen ‘Soru 1’ den baslamalısın. :) Eğer okuyup da buraya devam ediyorsan, yukarıdaki cevabıma kısmen de olsa ikna olmuş olduğunu varsayacağım.


Bu senin matematikten ne kadar anladığına bağlı. Ancak bir matematikçi değilsen, bence işe mantıktan (logic) başlamalısın. Tabi çok içine girersen felsefe ile karışmaya başlar mantik; o noktada durabilirsin. Durduğun noktada su kavramlar sana kesin anlamlar ifade etmeli (1) Önerme (statement), (2) Tanım (definition) ve (3) Çıkarsama. Sonra birkaç basit ‘ispat’ yapmalısın kendi kendine, örnegin ‘kök iki rasyonel sayı değildir’.

Ondan sonra, matematik kitaplarına bakmalısın. Başlangıç için;

(1) “Essential Mathematics for Economic Analysis”, (K.Sydeaster ve P.Hammond.) (Türkçe çevirisi var)

(2) “Mathematical Methods for Economics”, (Micheal Klein).

Daha sonra sırasıyla şunlara da bakın:


(1) Fundamental Methods of Mathematical Economics, (Kevin Wainwright, Alpha C Chiang)

(2) Mathematics for Economists (Carl P. Simon, Lawrence Blume)

(3) Schaum’s Outline Introduction to Mathematical Economics, (Edward T. Dowling)

Zaten bir noktadan sonra hepsi ayni hikaye anlatmaya başlar. :) …

SORU 3: “Matematiği Öğrenmenin Kolay Bir Yolu Yok Mu ?”

CEVAP: Var; ‘çalışmak’ :) Sanırım H.de Balzac söylemişti şunu ‘Bilginin efendisi olmak için çalışmanın kölesi olmak gerekir’. Ya da her şeyde iktisadi bir mantık arayanlardansan şunu söyleyeyim sana ‘There is no such a thing as a free lunch’.

SORU 4: “İyi de Bunlar Çok Karışık ?”

CEVAP: İlk başta öyle olabilir; ama inan bana adım adım ve sistematik bir yol izlersen (ki matematiğin kendisi zaten böyle bir şey) işi sökebilirsin.

SORU 4: “Tamam anladım dediklerini ama Ne Kadar Matematik ?”

CEVAP: Bu sorunun cevabını merak eden biriysen ya birazcık ‘tembel’sindir ya da cok ‘meşgul’ birisindir veya ikisinin karışımı. Ben kendimi üçüncü gruba ait buluyorum. Makro, mikro, ekonometri gibi ögrenilecek birsürü şey var, yani bizler icin zamanin alternatif maliyeti yüksek. Eger bir lisans ögrencisiysen, Simon&Blume ve Alfa Chiang’a hakim olacak kadar matematik bilmen işini bir hayli kolaylaştırır. Eğer yüksek lisansa yeni başlamışsan (veya lisans son sınıf öğrencisiysen ve işi ilerletmeyi düşünüyorsan), Angel De La Fuente ‘Mathematical Methods For Economists’ ve Akira Takayama ‘Mathematical Economics’ gibi kitaplara hakim olacak kadar matematik sana çok ama çok yardımcı olacaktır. Tabi bunların ‘yeterli’ olacağını söylemedim. Linear Algebra, Topology ve Mathematical programming gibi konularda daha derine inmen ve bu kitapları aşman gerekebilir. Örneğin, graduate micro (Advanced micro) için ne kadar matematik ‘zorunludur’ diyorsan Jehle&Reny, ‘Advanced Microeconomics’ kitabının ‘Mathematical Appendix’ kısmına bir bakmalısın, aynı şeyi Ekonometri için soruyorsan, W.H.Greene ‘Econometrics’in ‘Mathematical Appendix’i sana yardımcı olur.

Son olarak şunu eklemeliyim: geçen gün daha önce okumak isteyip de yeteri kadar matematik bilmediğim için okuyamadığım bir kitabı okudum; G.Debreu ‘Theory of Value: An Axiomatic Approach to Economic Equilibrium’. Kitabın sonuna geldiğimde hem sevinmiştim hem de birazcık üzülmüştüm. Sevindim, çünkü iktisat literatüründeki şaheserlerden birini okumuş ve anlamıştım. Üzüldüm, çünkü benim matematik bilgim, şu an, sadece G.Debreu’nün yaptığını anlayacak düzeyde, yani aynı şeyi kendim yapamam (henüz :) …

Uuganbaatar NINJBAT

Institute For Advanced Studies, Vienna.


Barış Urhan’ın Notu: Sevgili dostum, davetimizi kırmayarak aramıza katıldığın ve bildiklerini paylaşarak herkes için faydalı bir sayfanın sürdürülmesine katkı verdiğin için teşekkür ederim.İnanıyorum ki seninle birlikte daha güçlü bir sayfa olacağız…

Comments
1 Comment »
Categories
İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İktisat Öğrencilerine Tavsiyeler -1-

admin | November 5, 2008

— Gelebilecek taşları şimdiden durdurmak için bir açıklama ile başlayalım.İlkine bugün başlayacağımız tavsiyeler dizisinde, “hakim” iktisat okuyanlar ve okumak isteyenler için tavsiyelere yer verilmektedir. Yeri geldiğinde “ayrıca” diğerlerine de değinilecektir.—

”Sınırsız ihtiyaçları sınırlı kaynaklarla…” diye başlamıştık ilk dersimize.Sonra ilginç bir kelime olan “ceteris paribus” u duyduk.Belli ki farklı bir yer, farklı bir dünyaydı iktisat.

Dört yıllık bir eğitimi bitirip akademik hayatın ilk basamağı olan yüksek lisansa gönüllü olarak başlamış birisi olarak geç kaldıklarımı, bu yollardan geçmeyi düşünen arkadaşlarımla paylaşayım istedim.Şimdi sırasıyla, lisans eğitimi sırasında değerini bilemediğim dersleri anlatmaya ve nerelerde dikkatle durulması gerektiğiyle ilgili önerilerimi vermeye başlayayım.Şimdiden uyarıyorum, bizden sadece söylemesi :)

A) Matematik

İktisat, Cowles Toplantıları’nın da etkisiyle son 100 yılında matematiksel bir bilim dalına dönüştü.Her ne kadar Anıl Girinci, Avusturya Okulu ile bu gerçeğe karşı çıksa da, İktisadiyat’ın özgürlük bahçesinden kopardığımız bir gülle yazımıza devam edelim :)
Dönüştü diyorum çünkü matematik ve istatistik-ekonometri bilmeden bu alanın “iktisat tarihi ve iktisat felsefesi” alanları dışında ilerlemek pek de kolay değil.Peki bir iktisat öğrencisi lisans eğitimi süresince hangi konuları öğrenmelidir?

Bu konuda, ODTÜ’nün yüksek lisans dersi olan “Econ 500-Mathematics for Economists[1]”in konularına bir bakalım;

1.Vectors and Matrices
2.Differential Calculus of Functions of Several Variables
3.Static Optimization
..3.1.Equality-constrained Optimization
..3.2.Inequality-constrained Optimization
4.Dynamics and Stability
..4.1Continuous Time Dynamics
..4.2Discrete Time Dynamics
5.Dynamic Optimization
..5.1Dynamic Optimization in Continuous Time
..5.2Dynamic Optimization in Discrete Time

Peki matematik hangi alanlarda işimize yarar?

-Mikro İktisat
-Makro İktisat
-İktisadî Büyüme ve Kalkınma
-İktisat Politikası
-Uluslararası İktisat ve Dış Ticaret
-Oyun Teorisi
-Hesaplanabilir Genel Denge
-İstatistik
-Ekonometri

E daha ne kaldı?

Yazımızı bitirmeden birkaç da kitap önerisinde bulunalım;

1. Mathematics for Economists, (Carl P. Simon, Lawrence Blume)
2. Fundamental Methods of Mathematical Economics, (Kevin Wainwright, Alpha C Chiang) Bu kitabın eski baskısının, pek iyi olmasa da, Türkçe çevirisi bulunmakta.Yalnız, en son ikinci el kitapçılarda 2 cilt halinde görmüştüm.
3. Schaum’s Outline Introduction to Mathematical Economics,  (Edward T. Dowling)

Yoksa bu işler başımıza nasıl geldi diye kara kara düşünmeye mi başladınız? O zaman şu kitaba da bir göz atın bakalım;

- How Economics Became a Mathematical Science, (E. Roy Weintraub)

Herkese iyi eğlenceler :)

Ü.Barış Urhan

Comments
No Comments »
Categories
İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İktisat Öğencilerine Tavsiyeler; Bir e-Postaya Cevaben

admin | November 4, 2008

Kısa bir süre önce aldığım e-postayı ve verdiğim cevabı, diğer arkadaşlara da faydası olabileceği düşüncesiyle buraya da koymaya karar verdim. Metin içerisindeki kişiye özel bölümler tarafımdan kaldırılmıştır.

SORU: selam,ben …. öğrencisiyim ancak durumum pek iç açıcı değil …. girişliyim hazırlık okudum ve daha şimdiden okulu 1.5 sene uzatmış görunuyorum.şunu merak ediyorum acaba iyi bir iktisatçı olabilmek için biraz geç mi kaldım?okulu bırakmayı bile düşünüyorum ancak bunca seneye yazık olacak.şu da var giderek sevmeye başladım bu bölümü ancak dediğim gibi biraz geç mi kaldım acaba.
ve bana bu yolda yardımcı olacak,kendimi geliştirmemi sağlayacak kaynak isimleri verebilirmisin? şimdiden teşekkürler.

CEVAP:
>>> daha şimdiden okulu 1.5 sene uzatmış görunuyorum… acaba iyi bir iktisatçı olabilmek için
biraz geç mi kaldım?

Selam …,

Bana bu e-postayı attığına göre bu konuda umutsuz olmadığın açık. Demek ki senin inancına göre hala bir şans var. Zaten ancak sen inanıyorsan bu iş olabilir.
Okulu uzatmış olman sadece hedefine ulaşmanı birkaç sene geciktirebilir, o kadar. Bu konu pek de önemsenecek bir şey değil; eğer ki ders aldıysan!

Bölümü sevmen güzel. Hazırlık okuduğunu göz önüne alırsak şu anda resmen 2. sınıfta oluyorsun ya da 1. ve 2. sınıftan dersler alıyorsun. Yani 3. sınıfın derslerine başlamadınız.
İşin en önemli kısmı 3 ve 4. sınıflardaki derslerdir. İlk iki yıl sadece bir hazırlık. Hatta 1. sınıf tüm İİBF’nin -neredeyse- aynı dersleri aldığı bir dönemdir. Ama ortalama konusu da önemli olduğu için işleri sıkı tutmanda fayda var.
Kendimden örnek verirsem sanırım ikna ediciliğim de yükselmiş olur.
İlk sene ortalamam 62 idi. Derslerin bir kısmına, özellikle işletme dersine, gitmezdim çoğu zaman; uyuklardım yurtta. Matematiğin vizesinden 25 almıştım. İngilizceden 50 almıştım. İktisat da 45 idi sanırım. Anlayacağın durum felaketti. Ama 2, 3 ve 4. sınıfta çıtayı yükselterek sonunda genel ortalamayı 70′in üzerine çıkarmayı başardım. Bunu şunun için söylüyorum; birçok “iyi” okul 2.50-3.00/70-75 ortalama istiyor yüksek lisansa başvuru için. Keza burs başvurularında da alt koşul bu. Kendini en baştan bu başvurular konusunda kısıtlamamak için ilk hedefin olabildiğince ortalamanı bu düzeye çıkartmaya çalışmak olsun. Hatta taktik icabı bazı derslerini büt’e bile bırakabilirsin. (Eğer büt yok da yaz okulu varsa sadece, o zaman sıkı çalış ve yaz sıcaklarına kalma sakın :)

Ortalama bu olayın bir boyutu. İkinci boyutunda ise akademik hayata yavaş yavaş ısınman gerçeği yatıyor. Bunun en güzel başlangıcı Ege Üniversitesi’nin her yıl düzenlediği İktisat Öğrencileri Kongresi’dir.
….Bu şekilde analiz becerini de geliştirmiş olursun. Bu şansı kaçırma derim. Konuyla ilgili olarak herhangi bir asistan hocamıza da danışmanda fayda var….

Üçüncü boyutu ise sana faydalı olabilecek, ufkunu açabilecek dersleri/hocaları yakın takibe almandır. Bunların hangisi olduğuna sen karar vermelisin. Benim için bu hocalar; ….. idi. Kendileri ile hala da görüşürüm. Sen de benzer şekilde kendine hedef hoca ve ders seçmeye başlamalı ve onların, eğer varsa konferansları da dahil, yayınlarını ve derslerini dikkatle takip etmeye çalışmalısın. Ara ara yanlarına giderek kendini tanıtmalı ve yardımcı kaynak yayınlar talep etmelisin. Kısaca, bana sorduğun gibi onlara da danışmalısın. Bundan bir hayli de memnun olacaklarına eminim.

Dördüncü boyutu da yabancı dildir! Hele ki hazırlık okumuş ve bu uğurda 1 senesini harcamış birisi olarak hiçbir mazaretin olamaz ve kimse de bunu kabul etmez. Alanındaki ingilizce yayınları okuyabilir düzeyde ingilizce “gramer” bilgisi sahibi olduğuna eminim. Bu konudaki teknik bilgiyi de ancak Türkçesini okuduğun teorilerin bir de İngilizcelerine göz atarak elde edebilirsin. İlk başlarda zor olacaktır ama zamanla alışacak ve tüm “hikayenin” aynı kelimeler etrafında döndüğünü farkedeceksin.

Beşinci ve son boyutu ise sabır, çalışma disiplini ve hayal kurmaktır. Bu konuda ben ne durumdayım diye sorarsan; hala öğrenmeye çalışıyorum. Ama işin en önemli ayağı olduğunun da farkındayım. Disiplinli çalışma çünkü iktisat da yabancı dil gibidir. Okumayı bırakırsan unutursun; takip etmeyi bırakırsan günceli yakalayamaz ve analizlerinde eksik kalırsın. Sabır çünkü bu iş bina yapmaya benzer. Biz daha temeldeyiz. Eğer temeli yaparken bu işten vazgeçeceksek hiç başlamayalım daha iyi! Ve hayal kurmak çünkü ancak hayaller bizi “belkide ulaşamayacağımız kadar” büyük hedefler için motive edebilir.

İstediğin gibi “kaynak” isimleri vermediğimin farkındayım. Kaynakları senin; eski kitapçıları, hocaların ders sayfalarını ve kütüphane raflarını gezerek bulabileceğine eminim. Lisans eğitimi için gerekli olan kaynaklar; Mikro-Makro-İstatistik-Ekonometri ve Matematik kitaplarından ibaret olduğu için çok da zorluk çekeceğini zannetmiyorum. Elimde “sihirli” bir kitap listesi de olmadığı için bu konulardaki herhangi bir kitaptan başlaman yeterli. Ama mutlaka başlamalısın!

Kendine iyi bak.

Sevgiler,

Ü.Barış Urhan

Comments
No Comments »
Categories
İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Günün Sözü

Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz. — J. Krishnamurti

Üye Olun

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (13)
  • Duyurular (6)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (9)
  • İktisat Tarihi (8)
  • İktisat Teorisi (11)
  • İktisatçılar (13)
  • Köşe Yazarları (3)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (5)
  • Nöroekonomi (6)
  • Nöropazarlama (1)
  • Okuma Önerileri (4)
  • Oyun Teorisi (8)
  • Serbest Atış (28)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (8)

 

March 2010
M T W T F S S
« Feb    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Baglantilar

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox