Atilla Yayla ve Kes-Yapıştır – Cato Journal’dan Yazı “Almak”
Can Madenci | January 16, 2012Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.
Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu. Yayla’nın bu yazarları aralarında bağlantı kuracak derecede okuduğunu bilmiyordum.
Ancak asıl şaşkınlığı Berdyaev’in kim olduğunu öğrenmek için İngilizce Wikipedia’ya baktığımda yaşadım. Çünkü Berdyaev 1948 yılında ölmüştü! Oysa Atilla Yayla Berdyaev’in 1990’da kitap yazdığını söylüyordu. Ama garip bir şekilde, Yayla yazısında bu kitabın ismini vermiyordu. Böyle olunca işin aslını öğrenmek için internette biraz dolandım. Maalesef karşıma çıkanlar bir hayli canımı sıktı, çünkü Yayla’nın yazdıkları kendisine ait değildi ve başka bir yerden alınmıştı. Geçen sene bu zamanlarda burada yayınladığım bir yazıda, Yayla’nın The Economist dergisindeki bir yazıdan kaynak göstermeden parçalar alarak Zaman gazetesindeki bir yazısında kullandığını yazmıştım. Ama bu defa durum biraz daha ağırdı.
Yayla’nın yazısının neredeyse ilk altı paragrafı Cato Journal adlı akademik bir dergide yayınlanan bir yazıdan âdeta cümle cümle tercüme edilerek yazılmıştı. Orijinal yazıdan Tolstoy’la ilgili yerleri alırken Yayla tek bir paragraf dahi atlamamış, sadece bazı ufak tercüme değişiklikleri yapmıştı. Yazısının son paragrafının yarısı da aynı dergide yayınlanan bir başka makaleden “kısmen” tercüme edilerek yazılmıştı. Cato Journal merkezi Washington’da bulunan ve liberal bir düşünce kuruluşu olan Cato Enstitüsü’nün üç ayda bir yayınladığı ve hakemli dergi denilen türden bir dergi.
Yayla yazısında bu derginin 1991 yılında yayınlanan bir sayısını (volume 11, number 2, fall 1991) kullanmış. Bu sayının içeriği şurada bulunabilir. Yayla’nın yazısının ilk altı paragrafı Otto Latsis’in “Obstacles in the Pursuit of Happiness” (ss. 259-268) adlı yazısından alınmış. Daha az kullandığı diğer yazı da Charles Murray’nin “The Pursuit of Happiness Under Socialism and Capitalism” (ss. 239-258) başlıklı makalesi. Bu iki yazı tek dosya hâlinde şuradan indirilebilir. Ne yazık ki Atilla Yayla Zaman gazetesindeki yazısında bu iki yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor ve bu nedenle yazılanların kendisine ait olduğu izlenimini yaratıyor.
Aşağıda Yayla’nın Türkçeye çevirerek kendi yazısında kullandığı yerleri (tespit edebildiğim kadarıyla) gösterdim. İngilizce alıntıların sonunda bunların alındığı yerlerin sayfa numaralarını köşeli parantezler içinde verdim. 1 ve 2 numaraları alıntılar Latsis’in yazısından, 3 ve 4 numaralı alıntılar da Murray’nin makalesinden yapılmış. Verdiğim linklere girerek yazılara bakabilir, alıntıları cümle cümle karşılaştırabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz.
(1)
Yukarıda Yayla’nın Berdyaev’in 1990 yılında kitap yazdığını söylediğinden bahsetmiştim. Yayla’nın böyle düşünmesinin nedeni, Otto Latsis’in yazısında Berdyaev’in Rusça aslı 1937’de yayınlanan ve tercüme ismi The Source and Meaning of Russian Communism olan kitabının 1990 baskısını kullanmış olması. (Berdyaev’in kitabının bir diğer tercümesi de The Origin of Russian Communism adıyla 1955’te yayınlanmış.) Tabii Yayla Berdyaev’in kim olduğunu kontrol etmediği için onun hâlâ hayatta olan bir Rus yazar olduğunu ve 1990 yılında kitap yazdığını zannetmiş.
Rus düşünür Nikolai Berdyaev, 1990′da yazdığı bir kitapta “Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır.” dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı.
——–
As the Russian philosopher Nikolai Berdyaev (1990, p. 9) pointed out, the Russian people and the Russian intelligentsia are prone to the quest for a kingdom built upon truth. Entire generations, for the most part, believed that socialism was such a kingdom. [s. 259]
(2)
Yayla’nın en uzun alıntı yaptığı yer de aşağıdaki şekilde. Yayla alıntı yaparken bazı ufak değişiklikler yapmış, ama aldığı yerin içeriğini korumuş. Kendisinin kullanmadığı İngilizce cümleyi parantez içinde gösterdim:
19. yüzyıl edebiyatçısı Leo Tolstoy, “Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum (Grain)” adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlaken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu bir şekilde yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı hikâye eder. Bu âdil ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin olmaması gerektiğini söyler. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar’a şöyle seslenir:
“Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı… Benim tarlam Tanrı’nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.”
Tolstoy bu “adil” ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü de aşağıdaki gibi ifade eder:
“Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı’ya saygı duyarak (godly) yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.”
Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu “güzel” geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Tolstoy’u bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuklar hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesirleriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günün popüler kültüründe eşit adalet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm’e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, “paranın kötülüğü” fikri Shakespeare’de de vardır. “Adil” ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella’nın eserlerinde de görülür.
——–
One key story by Tolstoy is a tale called “A Grain as Big as a Chicken Egg.” It expresses the dream of a just life that ensures human harmony with nature, moral and physical health, and longevity. What are the secrets of this happiness? Absence of money, trade, and property. The old peasant says to the Tsar:
“In my time, no one could even think of such a sin as selling or buying bread. As for money, no one even knew of such a thing: everyone had enough bread of his own… . My field was God’s land. Wherever you ploughed, that’s where the field was. The land was free then. No one could call a piece of land his own; only your labor was yours.”
This is how Tolstoy’s hero explains the fall of the high morality of old:
“All of this happened because people no longer lived by their labor; they began to set their eyes on what other people had. That’s not how they lived in the old times; in the old times people lived in a godly way: they had what was theirs, and did not covet what was someone else’s.”
(The other tales and stories preach reasonable self-restraint, limited consumption, and modest wants.) Tolstoy had studied history in depth; he knew very well that the beautiful past he was describing had never existed. The tales convey the dream of a just life that is typical of the patriarchal peasantry, which was bewildered and frightened at the turn of the century by the onslaught of capitalist ways on the communal traditions of the Russian village.
The dream of a world of equal justice, equal division of labor and goods—a world where no one has too much or too little—is surely a universal human dream. These ideas were certainly not originated by Marxists. The idea that “money is the root of all evil” can be found not only in Tolstoy but also in Shakespeare. And projects for a just, rational world order were developed centuries ago by Sir Thomas More and Campanella. [ss. 260-261]
(3)
Aşağıdaki kısım Yayla’nın sonuç paragrafının bir bölümünü oluşturuyor ve nispeten serbestçe tercüme edilmiş:
Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir.
——–
The ultimate reason to adopt a system of limited government that protects a free market and private property is not to increase economic production. The ultimate reason is that such a system better enables its citizens to live together harmoniously and to fulfill their potential as human beings – in short, to pursue happiness. [s. 240]
(4)
Aşağıdaki diğer kısım da Yayla’nın sonuç paragrafının son kısmını oluşturuyor. Bu bölüm orijinal yazıdan diğerlerine kıyasla daha esnek bir şekilde alınarak kullanılmış, ancak “sınırlı devlet” vurgusuna dikkat edin. Yayla İngilizce makaledeki Jefferson alıntısını doğrudan kullanmış, ama Jefferson’nun dediklerini hangi kitaptan aldığını yazmamış. Oysa makalede parantez içinde kaynak gösteriliyor.
Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi’nin yazarı ve 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson’ın 1801′deki göreve başlama nutkunda tanımladığı üzere, “İnsanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini düzenlemede (regüle etmede) serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlet”tir.
——–
Specifically, I am presenting a case for “limited government,” the kind of state that is sometimes called “Jeffersonian,” after Thomas Jefferson, author of the Declaration of Independence and third president of the United States. This is how he described what he called “the sum of good government” in his inaugural speech as he assumed the office of president in 1801: “A wise and frugal government, which shall restrain men from injuring one another, which shall leave them otherwise free to regulate their own pursuits of industry and improvement” (Peterson 1975, p. 293). [s. 249]
* * *
Böyle baktığınız vakit, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısının yarısının Cato Journal dergisinden alındığını görüyorsunuz. Ne yazık ki, Yayla yazısının hiçbir yerinde bu dergiden alıp kullandığı yerler için kaynak göstermiyor. Yayla’nın yazısında ne derginin, ne makalelerin, ne de bu makalelerin yazarlarının ismi geçiyor. Bu nedenle yazımın başlığında “kes-yapıştır” ifadesini kullandım. Bu size belki sert bir ifade gibi gelebilir, hatta yukarıda yazdıklarıma da katılmayabilirsiniz, ama ben gördüklerimi (istemeye istemeye) başka türlü değerlendiremiyorum.
Yayla’nın yazısını okuyan ve bu konuları yeteri kadar bilmeyen bir üniversite öğrencisi düşünün. Bu öğrenci yazıyı okuduğunda Yayla’nın Berdyaev, Tolstoy, Shakespeare, Thomas More ve Campanella’yı gerçekten okuduğunu ve bu yazıyı onların fikirlerini karşılaştırarak yazdığını düşünecektir. Böyle yapmakla da maalesef yanlış bir izlenime kapılacaktır. Oysa Yayla zaman zaman kendisinin bir fikir adamı ve akademisyen olduğunu ifade ediyor. Ama başkalarının yazdıklarını böyle almakla nasıl fikir adamı ve akademisyen olunabilir?
Yazının başına koyduğum resim 2007 yılında Atilla Yayla’yı Stockholm’de bulunan The Stockholm Network adlı liberal bir düşünce kuruluşundan yılın adamı ödülünü alırken gösteriyor. Bir resme bakıyorum, bir de Yayla’nın yazısına ve sıkılarak sormadan edemiyorum: Başkasının emeğinin ürünü olan yazılardan hiç kaynak göstermeden parçalar alarak ve üzerine kendi ismini koyarak bunları yayınlamak, zamanında üniversite hocalığı yapmış bir profesöre ve şu anda bir meslek yüksek okulunda hoca olan birine yakışıyor mu?







Bu durumu fark etmen ve özellikle üşenmeyip bütün bunları yazıya dökmen konusunda seni tebrik ederim. Merak ettiğim bu gibi bir durumda herhangi bir ceza veya yaptırım söz konusu oluyor mu? İyi çalışmalar dilerim.
Sağol Tuna. Benim bildiğim kadarıyla gazete yazısı olduğu için bir şey olmaz. Sonuçta hakemli dergide yayınlanmış bir makale değil bu.
Sizce bu Yayla Bey utanir mi peki?
Muhendislik uygulamalarinda arizalari (failures) normal dagilimla degil, beta veya yanlis hatirlamiyorsam gamma dagilimlarindan biri ile modelliyorduk. Boyle bakinca, bir yil arayla iki ariza gorundugunden cok daha yaygin bir ariza (sistem hatasi) davranisi demek. Oyleyse, intihalin soz konusu akademisyen icin bir aliskanlik halini aldigi soylenebilir mi? Meslek hayati boyunca yazdiklari incelendiginde neler bulunacaktir? Hassas emeginiz icin nice tesekkurler.
Yayla’nın bu yazıdan haberi olur mu, olursa da “utanır” mı bilmiyorum, ama ben yazarken hayli sıkılarak yazdım.
Geçen sene tespit ettiğim olaydan sanırım Yayla’nın haberi olmuştur, zira üzerinden vakit geçti. Ama buna rağmen bu ikinci olay gerçekleşmiş ise, o zaman bunun bir alışkanlık olduğu ve aynı süre içinde benim fark etmediğim başkalarının da olabileceği ihtimali ortaya çıkar. Aynı şey akademik anlamda da geçerli, ki bu çok vahim bir şey.
Akademisyen diyoruz ama Yayla en son hangi ciddi hakemli dergide özgün bir çalışma yayımlamıştır?
Kariyerini düşündüğümüzde, meslek yüksek okuluna geçmesi gayet isabetli olmuş bence.
Isvec´ten bir örnek, aktüel oldugu icin ilginc olabilir.
Cok ünlü bir doga fotorafcisi aniden aklini peynir ekmekle yiyip fotomontaj ile bir yarismaya katilip en iyi fotograf ödulu aliyor. Tabii montaj oldugu ortaya cikinca büyük bir skandal oldu ve ödulu elinden alindi. 4 aydir terapi göruyor, dun basin kulübünde herkesin önunde “hesap” verip özur diledi. Ama yetmez diyenler cok. Ve bir daha bu adama kimsenin guvenmeyecegi acik ve net. Cok zavalli bir durum, trajedi aslinda.
Sizin olmayan bir metni kullanmaniz, fotomontaj ile olmayan bir hayvan fotografini cekmis gibi göstermeniz sanat, basin ve yayinciliktaki inandiriciligi ortadan kaldirir.Bunlar dijital cagimizda buyuk bir tehlike ve cok tartisilan konular.
Yukaridaki durum ile Bu Yayla Bey´in yaptigi arasinda bir fark ben göremiyorum. Bence bu ve benzerlerinden “hesap” sorulmali. Cok mu sert oldu?
Türkiye’de şu anda medyada akademisyen sıfatıyla görünen kişilerin önemli bir bölümü son akademik çalışmalarını en az 10 sene önce yayınlamışlardır. Bunların ne kadar özgün olduğu da kuşku götürür. Gerçi önemli olan sürekli makale basmak değil, özgün bir şeyler söylemek. Ama sıklık kriterini azaltsak bile sonuçlar o kadar iyi olmuyor. Benim kıstasım uluslararası hakemli dergiler. Akademisyen sıfatlarını kullanan kişilerin bu dergilerde kaç tane yazıları olduğuna bakmak lazım. Yoksa Türkiye’de kendi hakemli derginizi çıkarıp orada da yazı yayınlayabilirsiniz.
Bu türden olaylar bazılarınca “akademik yayın değil, gazete yazısı” diyerek geçiştirilebilir. Gerçekten de akademik yayın olmadıktan sonra yaptırımın olacağını sanmıyorum. Bence önemli olan şey bu tür işleri ifşa etmek. İnternette yazdığınızda bunları herkes görüyor ve böylece kendi kararını veriyor. Bazıları bunu sessiz kalıp geçiştirebilir, ama internette yazdığınız şey orada durmaya devam edecek. Kaldı ki, insanların gözündeki değerinizin düşmesi de bir tür yaptırım olabilir.
Atilla Yayla’ya söz konusu yazıyla ilgili attığım maile şöyle bir cevap vermiş. Bana pek tatmin edici gelmedi ama yine de buraya aktarıyorum.
,,,
Sözünü ettiğiniz yazı bir gazete yazısı olduğu için dip notlu ve referanslı yazma imkanı pek yok. Bunu yaptığım zaman gazete yönetimi buduyor. Bu yüzden bir kaçamak olması için bazen kaynakları yazının içinde geçirmeye çalışıyorum. Akademik olası için değil ama okuyucunun haberdar olması için kaynakları zikretmek istiyorum.
O yazı Berdyaev ile ilgili değil. Sadece ondan esin kaynağı olan bir fikir aktarılmış. Bütün yazılarımı, elbette başka yazarlardan etkilenmekle beraber, mutlaka kendi görüş ve fikirlerim üzerine inşa etmeye çalışıyorum. Bu haliyle de gazete yazılarımın tarz bakımından her zaman ve muhteva bakımından genellikle orijinal olduğu kanaatindeyim.
Selamlarımla
Atilla Yayla
Haber verdiğin için sağol Mehmet. Böylece Yayla’nın da bir nevi cevabını öğrenmiş olduk.
Şu lafa kim inanır Allah aşkına! Hakkında yazı yazdığı kişinin kaç yılında öldüğünden bile haberdar olmayan Atilla Yayla’nın yapabileceği en makul şey özür dilemek olur. Bireysel haklardan dem vuran birisinin, başkasının yazısı ile ilgili olarak bu kadar ihlal yaptıktan sonra söyleyeceği herhangi başka bir şey tatmin edici olmaktan fazlasıyla uzak oluyor! Kimse kusura bakmasın, bizler de enayi değiliz!
Ben de maalesef Yayla’nın yanıtını pek tatmin edici bulmadım. Zira Yayla yazılarında yeri geldiğinde bir şekilde de olsa kaynak gösterebiliyor ve alıntı yapabiliyor. Bunun için aşağıda iki yazısına bakılabilir:
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1180151
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1206083
Öncelikle özenli çalışmanız için teşekkür ederim. Yukarıdaki yorumlardan birinde de söylendiği gibi bunun bir alışkanlık olma hali var. Zaten Atilla Bey’in gönderdiği açıklama da aslında hiç bir şeyi açıklamıyor. Zira mesele yalnızca bir iki alıntı değil ve onların kaynağının gösterilmemesi değil, paragrafların bire bir tercümesi… Dolayısıyla ortada net bir intihal örneği var. Hakikaten çok yazık.
Bir liberal olarak,boyle bir insanin kendine liberalilm demesi ve onun uzerine yazilar yazmasini ahlaki deger yargilarima sigdiramiyorum.
Iyi ve adil olma arasindaki farki ogrenmek icin yillarini vermis bir insan olarak boyle HIRSIZLIGA ne yuregim ne ahlaki yapim
izin verir.
Sadece istegim ,arzum ve hayalim hicbir insanin, hirsizligin en buyugu olan bilgis hirsizligini af etmemesi ve ve ona gereken adli cezanin verilmesi.
En icden saygilarimla