iktisadiyat

  • Home
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

İki Şey Üzerine Betimlemeler

Tolga_Bagci | September 24, 2009

Liberalizm, birey var oldukça doğru olandır- olması gerekendir. Özgürlük bilincinden doğan haklı bir basamaktır ; insan- kendisi olan insan- istence sahiptir doğal olarak ve bu istenç, vicdanla eşgüdümlü olduğu sürece kutsanmalıdır da. Liberal, temel ve evrensel insan haklarını, hukukun üstünlüğünü savunduğu içindir ki onun moral yetisinden övgüyle bahsedilebilir. Ancak liberalin moral yetisinin sınırı ‘pür liberalliğe’ kadardır. Ötekinin hakkını umursamayan pür liberal, aslında kendini de ötekileştirdiğinin farkında değildir- ve bunu erdem saydığı ölçüde bilgisizdir. Pür liberallik, ana liberalizm akımından dışlanmış olsa da , sapkın bir dürtü olarak onun içinde gizil olandır ve ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu sapkın dürtü,  kapitalizm adıyla tezahür eder – hep istemeye, kendi için istemeye olan eğilim. Bir ahlaksal bozukluk olarak kapitalizm- kapitale tapınma ritüeli-  üretimi ve verimi tanrısallaştırır; bunun sonucu  bireyin materyalleşmesidir .  Kapitalist de kendine yabancılaşmıştır; dürtülerinin esiridir çünkü o artık. Nitekim  Lenin,  “Emperyalizm , Kapitalizmin Son Aşamasıdır” derken haklıdır ; ancak tipik bir Marksist sanrısı içinde olduğundan, aynı zamanda da güçlü bir ruhbilimsel önerme  ortaya attığının farkında değildir.

 
Sosyalizm ise liberalizmin yanlış olduğu denli doğrudur.  Birey, toplumu oluşturduğunun farkındaysa eğer,  bireysel hırsından vazgeçmesi moral olarak doğru olandır. Sosyalistin onuru, insanın vahşi doğaya serbestçe salınmasına olan karşı-duruşunda,  ezilenin hep ezilen kalmasına olan diklenişinde yatar. Görünürde bireyi özgürleştirir; ancak salt proleterleri zincirlerinden kurtarmanın verdiği hafiflik ve onda gizil olan birey ve özgürlük düşmanlığı, sosyalistin erdeminin tükendiği yerdir. Erdemsizliğinin kaynağı, bütün tarihi salt sınıf mücadelesine indirgemesinde yatmaktadır.  Bireyin etkenliğini yok sayar ; edilgenlik bireyin kaçınılmaz yazgısıdır. Doğayı açıklarken materyalizmi temel almasında ve pozitivizmi övmesinde ne kadar haklıysa, dünya tarihini açıklarken yalnızca olgulara başvurmasında- insanı materyalleştirmesinde- o derece haksızdır. Çünkü Dünya Tinini bilmez ya da kavramak istemez . Ve komünizme ulaşıldığında, onun burjuvanın iktidarı olarak betimlediği devlet, kendini ortadan kaldıracaktır. Bunu sevinçle düşler Marksist-Sosyalist ; çünkü özgürlüğü ve bireyselliği yeterince tanımaz. Devletin, özgür bireylerin nesnel uslamlaması olduğunu ıskalar ve ona göre Devlet varsa özgürlük yoktur.Özgürlük olduğunda ise devlet olmayacaktır (Lenin).

 
Geist ( Tin),  ilkin kendi varlığını tanır. Öznel olarak benliğini ve özgürlüğünü deneyimler. Sonrasında başka bedenleri ve zihinleri de farketmeye başlar. Bu süreçte o artık, öznelden nesnele geçişi yaşar; çünkü ötekinin de tıpkı kendi gibi varolduğu bir dünyada bulur kendini.  Ve en sonunda Mutlak Tine  ulaşma yolundadır;  nesnel olan, herkes için geçerli olan, evrensel ahlak -  Us, Yasa ve Devlet- belirir (Hegel).  Eğer liberalizm birey demekse, o  tezdir;   sosyalizm de onun antitezidir. İkisinin ahlaksal sapkınlıkları ancak ve ancak tinsel bir birlikte eriyip yokolabilir; bu birlik, karşıtların diyalektik biroluşundan başka birşey değildir. Olması gereken sentezdir;  içlerinde başından beri varolan Kötü’yü yokederek ve yine içlerinde başından beri varolan İyi’yi  bularak, bilerek ve  daha da yükselerek. Tarih bilinçsiz değildir- bunu göstermek için çabalamıştır ve  insanın ona haksızlık etmesi epey yadırganacak bir durumdur ; zira o tarihin bizzat kendisidir.

Comments
No Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Hayek Çevirileri

Can Madenci | September 22, 2009

Hayek’in bazı makalelerinin ve The Road to Serfdom adlı kitabının bir kısmının 40’ların başlarında Türkçeye çevrildiğini biliyordum. Son yazımdan sonra internete girip biraz karıştırınca bu çevirileri Ankara Üniversitesi’nin dergilerine ait veritabanında bulabildim. Çevirilerin hepsi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dergisi’nde yayınlanmış. Fakat metinler yarım yüzyıldan fazla bir süre önce çevrildikleri için dilleri gayet eski; bu nedenle anlaşılmaları kimi yerlerde zorlaşıyor.

Dergiler iki farklı siteye konulmuş. Bunların birinde derginin bazı sayıları bulunmuyor. O yüzden aşağıda yazdığım makale linklerinden biri diğerlerinden faklı. Dergilerin künyeleri sitede biraz karışık verildiği için aşağıda künyeleri parantez içinde yazdım. Sayfa numaraları dosyalar açıldığında gözüküyor.

Hayek’in editörlüğünü yaptığı Collectivist Economic Planning adlı kitabı için yazdığı iki makale Planlı Kolektivist İktisat adı altında dört bölüm hâlinde yayınlanmış. Bunların linklerini makalelerin orijinal isimlerini yazarak aşağıda verdim. İngilizcesine güvenenler için aynı makalelerin olduğu Hayek’in bir başka kitabının linkini de ekledim.

Hayek’in en bilinen kitabı The Road to Serfdom da Esaret Yolu adıyla üç bölüm hâlinde yayınlanmış. Ancak dergide yayınlanan son bölümde “devam edecek” denmesine rağmen çevirinin devamı gelmemiş. Dolayısıyla giriş ve sonuç bölümleriyle birlikte toplam 20 bölüm tutan kitabın sadece ilk dokuz bölümü yayınlanmış.

Collectivist Economic Planning

(a) The Nature and History of the Problem

1. bölüm (Cilt 1, Sayı 4, 1943)

2. bölüm (Cilt 2, Sayı 1, 1947)

(b) The Present State of the Debate

1. bölüm (Cilt 2, Sayı 3, 1947)

2. bölüm (Cilt 3, Sayı 1, 1948)

İngilizce kitap için link.

The Road to Serfdom

1. bölüm (Cilt 2, Sayı 3, 1947)

2. bölüm (Cilt 3, Sayı 1, 1948)

3. bölüm (Cilt 3, Sayı 3, 1948)

Comments
2 Comments »
Categories
İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Liberal ve Diktatör

Can Madenci | September 18, 2009

Yukarıdaki resimde sol tarafta duran kişiyi belki bazılarınız tanımayabilir. Arkaya eğilmiş hâlde gülen bu kişi 80’li yıllarda iki dönem Amerikan başkanlığı yapmış olan Cumhuriyetçi Ronald Reagan. Onun hemen yanında, elleri önde, yüzünde geniş bir gülümsemeyle duran gözlüklü kişi de 1974’de Nobel ödülü alan ve Milton Friedman’la birlikte Neo-liberalizmin kurucu babalığını yapan iktisatçı Friedrich von Hayek. Fotoğraf 1983 yılında Hayek Beyaz Saray’da Reagan’ı ziyaret ederken çekilmiş. [*]

Friedman’la kıyaslandığında Hayek’in çok az tanınan bir iktisatçı olmasının nedeni, Hayek’in de üyesi olduğu Avusturya İktisat Okulu’nun ana akım iktisat tarafından ciddiye alınan bir iktisat okulu olmamasında yatıyor. Hayek’in Nobel almasıyla birlikte 70’lerde kısa süreli bir canlanış yaşayıp ilgi gören Avusturya Okulu, bugün iktisat ders kitaplarında adı geçmeyen iktisat okullarından biri.

1899 doğumlu Hayek adını ilk olarak 1930’ların başlarında Keynes ile Treatise on Money adlı kitabı hakkında tartışmaya girince duyurmuş, ancak Keynes’in kişisel cazibesi ve retorik kabiliyeti karşısında yenilgiye uğramıştı. Kendisi açısından daha da vahimi, Keynes’in sonradan yayınlanan General Theory’sini eleştirmemesi olmuştu. Tüm bunlar 40’ların başından itibaren Hayek’in ününün sönmesine katkıda bulunmuştu. Böylece, Keynesyen devrim karşısında Hayek 1940’ların sonlarına gelindiğinde unutulmuş biriydi. Bu unutulmuşluktan ancak 70’lerin ortalarından itibaren kurtulacak ve 80’li yıllarda Amerika ve İngiltere’de uygulanan ekonomi politikalarının fikir babası olacaktı.

Aslında 1974’de Nobel alıncaya kadar geçen sürede Hayek iktisatçı olmaktan ziyade bir düşünür olmuştu.  1944’de yayınladığı The Road to Serfdom, 1960’da yayınladığı The Constitution of Liberty ve 1979’da tamamlanan üç ciltlik Law, Legislation and Liberty onun en önemli kitaplarıdır. Bu açıdan Hayek’i 20. yüzyılın en önemli liberal düşünürü olarak görebiliriz. Dahası, Hayek tüm hayatı boyunca uzlaşmaz bir piyasa ekonomisi savunucusu ve sosyalizm düşmanıydı. Ona göre,

Sosyalizm ahlâkî açıdan bakıldığında tüm ahlâkî kuralları, kişisel özgürlüğü ve sorumluluğu oluşturan temelleri yok etmeden duramaz. Siyasî açıdan bakıldığında er ya da geç totaliter bir devlete yol açar. Maddî açıdan bakıldığında da, fiilen fakirliği yol açmasa bile, refahın üretilmesini çok büyük ölçüde engeller. [1]

Hayek’in düşüncesinde sosyalizm ile özgürlükler arasında temel itibariyle bir uyumun olmamasının ana nedeni, klasik sosyalizmde devlete atfedilen gücün derecesinden kaynaklanıyordu. Bireylerin planlamacıların tablolarının bir parçası olduğu toplumda bireysel özgürlükler söz konusu olamazdı. Bu açıdan Hayek’in sosyalizme yönelik itirazı ekonomik verimlilik değil, bireysel özgürlükler üzerine temellenmişti. Kapitalizm ekonomik açıdan sosyalizme kıyasla daha verimli olduğu için meşru değildi; meşru olmasının ana nedeni sosyalizmin özgürlüklerle çatışmasından kaynaklanıyordu.

Hayek sınırlandırılmaması durumunda sonunda sosyalizme yol açacağı gerekçesiyle demokrasiye de karşı çıkıyordu. Dolayısıyla Hayek’in en büyük korkusu demokrasinin sınırsız bir demokrasiye dönüşmesiydi. Aslında Hayek’e göre demokrasi kelimesi gerçek anlamını da hemen hemen yitirmişti ve başka bir kelimeyle ikâme edilmesi gerekiyordu:

Eğer demokrasi bugün için tam olarak çoğunluğun sınırsız gücü anlamına geliyorsa, çoğunluğunkinden daha üstün bir gücün bulunmadığı devlet sistemini tanımlamak için (…) yeni bir kelime bulmak gerekecektir. Böyle bir devlet sisteminin demarşi kelimesiyle adlandırılmasını öneriyorum – bu devlet sisteminde halk (demos) kaba kuvvete (kratos) sahip olmayacak ve yönetim (archein) “irticalen çıkarılan kanunnamelerle değil, yürürlükte bulunan ve halk tarafından bilinen daimî olarak yerleşmiş kanunlar” (John Locke) ile sınırlandırılacaktır. [2]

Hayek entelektüel hayatını devlet planlamasının ve müdahalesinin olmadığı serbest piyasa sistemini savunmaya ve meşrulaştırmaya adamıştı. The Road to Serfdom adlı kitabında, devlet kurumlarının bireysel özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik doğal bir eğilimleri olduğunu ve bunun da sosyalizm ya da faşizm şeklindeki “köleliğe giden yol”u açtığını belirtiyordu. Buna göre, devlet müdahalesi ve kurumsal müdahale ekonomik alanda etkinsizliğe ve politik alanda otoriterliğe yol açıyordu. Oysa piyasa düzeni bireysel olarak amaçlanmamış da olsa toplumsal açıdan faydalı sonuçlar yaratıyordu. Bu nedenle, devlet tarafından yönlendirilen kurumsal bir tasarım düzeninde, bireysel özgürlüğü ekonomik etkinlikle birleştirmek mümkün değildi. Serbest piyasa düzeninin zayıflamasının ana nedeni, refah devleti uygulamaları ve buna bağlı olarak devlet bütçesinin genişlemesiydi. Hayek’e göre bunlar demokratik bir düzenin zararlı yan etkilerini oluşturuyorlardı. Buna yol açan da sınırsız demokrasiydi.

Peki, demokrasinin sonunda sosyalizme varmaması için ne yapmak gerekiyordu? Bunun yanıtı Hayek gibi liberal ve özgürlük savunucusu biri için gayet garip görünüyor, ama Hayek’e göre yapılması gereken şey bir “diktatörlük” kurmaktı. Hayek bunu şöyle meşrulaştırıyordu:

Bir yönetimin bozulma hâli içerisinde bulunduğu ve hiçbir kurala itibar edilmediği bir durumda, nelerin yapılabileceğini ve nelerin yapılamayacağını söylemek için kuralların oluşturulması gerekir. Bu türden koşullarda, bir kişinin hemen hemen mutlak nitelikteki güçlere sahip olması pratik açıdan kaçınılmazdır. [3]

Bu açıdan bakıldığında diktatörlük, hem kanunî otoriteyi yeniden kurmak için oluşturulan bir devlet örgütüdür, hem de demokratik kitle hareketleri karşısında liberal devletin ve toplumsal düzenin güvenliğini sağlamak için gerekli olan bir araçtır. O hâlde, kendisine sınırlar koyan, halkın demokratik arzularını liberal değerlerle sınırlandırarak piyasa özgürlüğünü sağlayan, piyasalardaki karışıklığı ve sendikalar gibi ekonominin işleyişine olumsuz etkide bulunan birtakım özel güçleri ortadan kaldırmak amacıyla toplumsal ilişkileri yeniden düzenleyen bir diktatörlük, liberal değerler açısından hiçbir tehlike yaratmaz.

Nitekim Hayek, Şili’de seçimle işbaşına gelmiş sosyalist Salvador Allende’ye karşı 1973 yılında darbe yapan diktatör Pinochet’yi desteklemişti. Aynı zamanda İngiliz Times gazetesine bir mektup yazarak Pinochet’nin kurduğu cuntayı savunmuştu. Yazdığı mektupta Hayek’e göre, fazlasıyla “iftiraya uğramış” olan Pinochet rejiminde kişisel özgürlük Allende dönemine kıyasla çok daha fazlaydı ve kendisi bunu kabul etmeyen tek bir kişi bile görmemişti. Bir başka yerde de şunları diyordu:

Otoriterliği totaliterlik ile karıştırmayın. Latin Amerika’da olan hiçbir totaliter hükümet bilmiyorum. Sadece bir tane vardı, o da Allende yönetimindeki Şili’ydi. Şili şu anda büyük bir başarıdır. Dünya Şili’nin zamanımızın büyük ekonomik mucizelerinden biri olduğunu anlayacaktır. [4]

Darbelere “alışık” olan bir ülkede yaşayan bizler için Hayek’in sözleri gayet garip görünüyor, ama 20. yüzyılın en önemli liberal düşünürünün özgürlüklere bakışı böyle. Neo-liberalizmin gerisinde yatan bu mantığı ortaya sermesi açısından aşağıya Hayek’den bazı alıntılar koydum. 12 Eylül Darbesi’nden sonra Türkiye’de Neo-liberal ekonomi politikaların uygulandığını hatırlarsak, Hayek’in sözleri daha bir manidar görünüyor.

Kimi zaman bir ülke için, şu veya bu biçimdeki bir diktacı gücün bir süreliğine mevcut olması zorunludur. Sizin de anlayacağınız üzere, bir diktatörün liberal yoldan yönetimde bulunması mümkündür. Aynı şekilde, bir demokrasinin de liberalizmden tamamıyla yoksun olarak yönetimde bulunması mümkündür. Şahsen ben, liberal bir diktatörü, liberalizmin olmadığı demokratik bir yönetime tercih ederim. [5]

(…) bir diktatörlük kendisine sınırlar koyabilir ve bilinçli olarak kendisine sınırlar koyan bir diktatörlük, politikalarında, sınırlı olmayan demokratik bir meclisten daha fazla liberal olabilir. [6]

(…) geçmişte iyi diktatörler de olmuştur; bunların yeniden ortaya çıkması uzak bir ihtimaldir. Fakat bir diktatörün özgürlük düzenini, yani bireysel özgürlük düzenini yeniden kurduğu bir ya da iki deney yapılabilir. [7]

Ne kadar hoşlanmasak da, gerçek anlamıyla mutlak olan değerlerin hiçbir biçimde var olmadığını tekrar tekrar kabul etmek zorunda kalıyoruz. İnsan yaşamının kendisi dahi mutlak bir değer değildir. Bazı yüksek değerler uğruna insan yaşamını feda etmeye her defasında hazır olmalıyız ve etmeliyiz. [8]

En fazla sayıda yaşamın korunması gereği, bütün bireylerin yaşamlarının aynı derecede önemli sayılacağı anlamına gelmez. Bir doktorun hayatını kurtarmak, hastalarından herhangi birinin hayatını kurtarmaktan daha önemli olabilir; aksi takdirde kimsenin hayatını kurtarmak mümkün olmayabilir. Başkalarına yaşam veren ya da onların hayatlarını koruyan kişilerin hayatları açıkçası daha önemlidir. Bir topluluktaki iyi bir avcı ya da koruyucu, doğurgan bir anne ya da belki yaşlı bir bilge bile, çoğu bebekten ve yaşlı insandan daha önemli olabilir. [9]

Özgürlük belirli bir derecede demokrasiyi gerekli kılar; fakat bu sınırsız demokrasi ile, yani her şeyi kapsayan yetkilere sahip olan kanun koyucu ve temsilci bir meclisin varlığı ile uyumlu değildir. (…) özgürlüğün olmaması, sadece bir süreliğine dahi olmaması yerine demokrasiyi geçici olarak, tekrar ediyorum geçici olarak, feda etmeyi tercih ederim. [10]

Reagan’ın askerî harcamaları azaltmamakla doğru bir iş yaptığına inanıyorum. Dünya barışı Amerika’nın güçlü olmasına bağlı. Mesele, Sovyetlerin bizi tamamıyla boyun eğecek derecede sindirdiği bir duruma kendimizi sokup sokmadığımızdır. Batı en az Sovyetler Birliği kadar güçlü olmak zorundadır. Hiçbir Rus’un nükleer bir savaş başlatacak denli kaçık olduğunu zannetmiyorum. Fakat Ruslar bizi askerî üstünlükleriyle sindirecek konumda olurlarsa, istedikleri her şeyi yapmaktan çekinmeyeceklerdir. [11]

Özgür bir toplum, nihaî analizde, yaşamların muhafaza edilmesine indirgenebilecek olan bazı ahlâkî kuralların varlığını gerektirir. Ancak bütün yaşamların değil, zira daha geniş sayıdaki diğer yaşamların korunması için bireysel hayatların feda edilmesi zorunlu olabilir. Bu yoldan ancak “yaşamların tartılmasına”, yani mülkiyete ve sözleşmelere yönelik kurallar ahlâkî sayılabilirler. [12]

____________________________

[*] Fotoğrafı Hayek’in kurduğu Mont Pelerin Society adlı derneğin resmî sitesinden aldım. Linki şurada.

[1] Friedrich von Hayek, “Socialism and Science”, The Essence of Hayek, Ed. Chiaki Nishiyama ve Kurt R. Luebe, Stanford, California: Hoover Institution Press, 1984, s. 123.

[2] Friedrich von Hayek, “The Constitution of a Liberal State”, New Studies in Philosophy, Politics, Economics, and the History of Ideas, Chicago: Chicago University Press, 1978, s. 104.

[3] Friedrich von Hayek, “Friedrich von Hayek: Leader and Master of Liberalism”, Röportaj: Renèe Sallas, El Mercurio (s. D8-D9), 12 Nisan 1981, Santiago de Chile.

[4] Daily Journal (Venezuella), 15 Mayıs 1981, s. 4. Aktaran: Alan Ebenstein, Friedrich Hayek: A Biography, Chicago: Chicago University Press, 2. Basım, 2003, s. 300.

[5] Hayek, Friedrich von Hayek: Leader and Master of Liberalism.

[6] Friedrich von Hayek, “Friedrich von Hayek: From Servitude to Liberty”, Röportaj: Lucia Santa Cruz, El Mercurio (s. D1-D2), 19 Nisan 1981, Santiago de Chile.

[7] Friedrich von Hayek, Nobel Prize-Winning Economist Friedrich A. von Hayek, Oral History Program, Los Angeles: University of California Press, 1983, s. 165.

[8] Hayek, Socialism and Science, s. 117.

[9] Friedrich von Hayek, The Fatal Conceit, Chicago and London: The University of Chicago Press, 1991, s. 132.

[10] Hayek, Friedrich von Hayek: Leader and Master of Liberalism.

[11] Encounter, Mayıs 1983, s. 54. Aktaran: Ebenstein, s. 301.

[12] Hayek, Friedrich von Hayek: From Servitude to Liberty.

Comments
4 Comments »
Categories
İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Sosyallik karşıtı cezalandırma!

U.Baris_Urhan | September 14, 2009

Bazı terimleri ilk kez Türkçe’ye çeviriyorsanız her söylediğinizde ağzınızda bir küf tadı varmış hissine kapılırsınız, çünkü kulağınız alışmamıştır. İşte “sosyallik karşıtı cezalandırma” da benim için böyle bir çeviri, henüz fırın(ım)dan yeni çıktı. Literatüre “anti-social punishment” olarak geçen bu kavram, en güzel örneğiyle Simon Gaechter’in, Benedikt Hermann’ın birgün kendisini ziyarete gelip “daha önce yaptığınız çalışmanın Rusya’da benzer sonuçlar vereceğine inanmıyorum” iddiası ile hayat geçirdiği “Antisocial Punishment Across Societies“de karşımıza çıkıyor. Merak buyurmayın, Türkiye de “boyunun ölçüsünü” alanlar listesinde İstanbul’da yapılmış bir deneyle yerini almış! .

. Deneyin içeriği sıradan bir kamusal mal deneyinden farksız. (Ama nedir bu deneylerin detayları diyenler şuraya!) Kısaca: Varsayalım ki biz 4 kişiyiz ve birbirimizi ne tanıyoruz ne de görüyoruz. Herkesin önüne bir anda gökten 20TL düşüyor. Bu parayı kullanmanın da şöyle basit bir kuralı olsun: düşen 20TL’den herkes istediği miktarı ortaya koyacak (bu 0TL ile 20TL arasında bir mebla olabilir), ortadaki miktar 2 ile çarpılıp geri dağıtılacak. Dağıtım gerçekleştikten sonra isteyenler ellerindeki paradan bir miktar ödeyerek (yani fedakarlık ederek) istedikleri kişiyi (ki makul olan ortaya para koymayanları) cezalandırabilecekler. Örneğimizde de bu, verdiğinizin 3 katı kadar cezalandırma hakkınızın olması şeklinde olsun. Örneğin 2TL vererek, herhangi bir kişiyi bunun 3 katı ile yani 6TL ile cezalandırabilirsiniz. Cezalandırma, ellerine geçenden bu değerin düşülmesi olarak algılanmalıdır. İşte buraya kadar her şey normal! En rasyonel davranış herkesin elindeki tüm parayı ortaya koyması ve sonra ortaya konan 80TL’nin (4*20) 2 ile çarpılıp 160TL’ye dönüşmesi ve nihayette geri dağıtımla herkesin 40TL kazanmasıdır. Yani herkes birbirine güvenir ve tüm parasını ortaya koyarsa herkes kazanır! Hermann ve diğerleri bu deneyi İstanbul’un da aralarında bulunduğu 16 ülkenin şehirlerinde gerçekleştirmişler, sonuçlar ilginç! En çok katkı yapan şehirler Boston(18/20), Kopenhag(17.7/20), St.Gallen(16.7/20) ve Zürih(16.2/20). Buna karşılık en az katkı yapanlar İstanbul(7.1/20), Riyad(6.9/20) ve Atina(5.7/20). Ege’nin iki yakası yine komşuluğunu göstermiş desenize! Sosyallik karşıtı cezalandırma ise, sıkı durun, ortaya katkı yapmayanların katkı yapanları cezalandırması demektir. Biz Türkler bu durumu “hem suçlu hem güçlü” diyerek nesilden nesile izah ediyoruz zaten! Bu izah etkili olmuşa benziyor ki katkıda bulunanaları cezalandırma sıralamasında en iyi 5. ülke olarak yerimizi almışız! “İyi de bunu niye yapıyorsunuz kardeşim?”  diye sormamız gerektiğini söyleyen Simon Gaechter, bunun konuyla ilgili arkadaşlar için üzerinde düşünülmesi gereken güzel ve ilginç bir alan olduğunu belirtip 1. Türkiye Deneysel İktisat Yaz Okulu‘nda reklamını da yapmıştı diyerek topu atayım bırakayım. Sizce neden Türkiye’deki katılım oranları Kopenhag’dakinden böylesine düşük? Alın size bir ipucu.

Comments
No Comments »
Categories
Deneysel ve Davranışsal İktisat
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İktisadiyat’ta yenilikler

U.Baris_Urhan | September 9, 2009

Birkaç zamandır üzerinde çalıştığımız yeniliklerimizle karşınızdayız!

1. Artık sağ tarafta karşınıza “günün sözü” ile çıkıyoruz.
2. RSS üyeliğini sağ tarafa aldık, yakında e-posta ile üyelik özelliğini de aktive edeceğiz. Böylece her yeni yazımız e-posta adresinize otomatik olarak düşecek.
3. Her metnin sonunda, bir tık ile e-posta göndermenize, facebook, twitter vb. üzerinden paylaşmanıza yarayan bir eklentimiz var.
4. Artık metin boyutumuz daha büyük ve metin fontumuz daha bir çekici :-)
5. İki taraftaki boşlukları azalttık, böylece her satıra yazılabilecek kelime sayısı artarken kısa bir yazı için sayfayı aşağı kaydırmanıza gerek kalmayacak.

Şimdilik elimizden gelen bunlar. Bizi takip etmeye devam edin!

Comments
3 Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Yiğit Bulut Vakası

Tolga_Bagci | September 7, 2009

Sansürsüz programındaki Adnan Hoca Vakası’nın ardından Yiğit Bulut’la da ilgili bir analiz oldukça anlamlı olurdu. Ancak bundan önce , http://herseyuzerine.blogspot.com/ blogunun sahibinin , Yiğit Bulut’un evrim üzerine zırvaladığı bir köşe yazısına cevaben yayınladığı bu hoş yazıyı paylaşmak istedim.

Mr. Çok Bilmiş vs. Evrim
Yiğit Bulut, evrime inananlara inanamıyormuş:
“Sevgili dostlar, iki gün önce “kızım neden evlenmiyor” başlıklı yazıda “hayatta tesadüf olamayacağını” daha doğrusu “tesadüflerin” matematiksel olarak “nasıl imkansız” olduğunu “bir genç kızın” 40 milyon kişide “aradığını” bulma ihtimali üzerinden tartışmış ve “matematik olarak” imkansız görünenlerin, nasıl olabildiği noktasında konuyu bırakmıştım. ”
Tesadüfler matematiksel olarak imkansız mıymış? Bunu da matematiksel olarak göstermiş. Hem de genç bir kızın aradığı erkeği bulma ihtimali üzerinden göstermiş. E bravo sana Yiğitcim. Büyük adamsın …

Yazının devamına http://herseyuzerine.blogspot.com/2009/08/mr-cok-bilmis-vs-evrim.html üzerinden erişebilirsiniz.

Comments
No Comments »
Categories
Köşe Yazarları, Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İki Eleştiri

Can Madenci | September 7, 2009

Tez için okuma yaparken bana ilginç gelen iki pasajla karşılaştım. Bunlardan biri sosyalizm, diğeri de liberal iktisat eleştirisi sayılabilir.

(1) Sosyalizm eleştirisi Alfred Marshall’dan geliyor:

Sosyalizme eğilimim vardı; bu eğilim daha sonraları Mill’in Fortnightly Review’de yayınlanan denemeleriyle daha da güçlendi. Böylece, on yıldan fazla bir süre boyunca, “sosyalizm” kelimesiyle ilişkili olarak öne sürülen önerilerin, tüm dünya için olmasa bile, en azından benim için en önemli araştırma konularını oluşturdukları inancını taşıdım. Fakat sosyalistlerin yazıları beni cezbettiği kadar itti de; çünkü bunlar gerçeklerle ilişkili olmaktan çok uzaktılar ve, kısmen bu nedenle, üzerinde daha fazla düşününceye değin bu meseleler hakkında fazla bir şey söylememeye karar verdim.

Şimdi, ilerlemiş yaşım düşünmek ve konuşmak için zamanımın neredeyse sona erdiğini gösterirken, işçi-sınıfı kesiminin tüm yönlerde olağanüstü gelişmeler kaydettiğini ve, kısmen bunun sonucu olarak, sosyalizm projeleri için Mill’in yazdığı döneme kıyasla daha geniş ve sağlam temellerin mevcut olduğunu görüyorum. Ancak şu âna değin ileri sürülen hiçbir sosyalist proje, ne yüksek yatırım düzeyinin sürdürülmesi ne de kişilerin karakterlerinin güçlendirilmesi konusunda yeterli koşulları sağlamış görünüyor. Bu projeler, ülkenin toplam geliri eşit şekilde paylaşılsa bile, ticarî kuruluşların ve diğer maddî üretim donanımlarının sayısında, el işçisi sınıfların reel gelirlerinin (tıpkı yakın geçmişte olduğu gibi) hızla artmaya devam etmesini sağlamaya yetecek derecede hızlı bir artış gerçekleştirmeyi vaat ediyor da görünmüyorlar. Batı dünyasında insan doğasının ortalama seviyesi son elli yıl boyunca hızla yükselmiştir. Fakat bana öyle geliyor ki, ideal açıdan mükemmel olan toplumsal örgütlenmeyi amaçlayan uzak hedefe yönelik olarak en hakikî gelişmeyi gösteren kişiler, enerjilerini yolları üzerindeki bazı özel güçlüklere yoğunlaştırmışlar ve bunları hızla geçip gitmeyi denemek için güçlerini kullanmamışlardır.[1] (Kalın yerler bana ait.)

Türkiye İş Bankası bu yılın sonuna doğru Kapital’in Almancadan yapılmış bir çevirisini yayınlamaya başlayacak. Piyasada sadece tek bir çevirinin tekeli olduğu düşünüldüğünde aslından yapılmış yeni bir çevirinin yayınlanması iyi bir şey. Ama Marksizm’in diğer klasik eserleri hâlâ çevrilmedi. Rosa Luxemburg’un The Accumulation of Capital adlı kitabının Türkçe çevirisinin iyi olmadığını duydum. Rudolf Hilferding’in Finans-Kapital kitabının tam bir çevirisi hâlâ yayınlanmadı. Bizim memlekette durum bu. Öte yandan benim esas merak ettiğim, finans kesimiden kaynaklanan ekonomik krizleri açıklayan yeni Marksist bir teorinin olup olmadığı. Post-Keynesçilerin Hyman Minsky’sinin “Finansal İstikrarsızlık Hipotezi” (Financial Instability Hypothesis) var. Marksistlerin neyi var?

(2) Liberal iktisat eleştirisi de Knut Wicksell’den geliyor:

Ekonomik fenomenleri ciddî şekilde bir bütün olarak görmeye ve tüm insanların refahı için gerekli olan koşulları araştırmaya başladığımız andan itibaren, proletaryanın çıkarları hakkında düşünceler de ortaya çıkmaya başlar. Ve bu vakitten sonra herkesin eşit haklara sahip olduğu ileri sürmek yetersiz kalır.

Bu nedenle, politik iktisat anlayışı ya da bu adı taşıyan bir bilimin varlığı, açık söylemek gerekirse, tamamıyla devrimci olan bir program içerir. Söz konusu anlayışın muğlak olması şaşırtıcı değildir, zira devrimci programlar çoğu defasında böyle olurlar. Gerçekten de, ekonomik ya da toplumsal gelişmenin hedefi açıkça anlaşılıncaya değin, pek çok pratik ve teorik sorun çözülmemiş hâlde durur. Bu arada, eski bakış açısı lehine bazı şeyler söylenebilir; fakat, her halükârda, açıkça ve kaçamak yapmadan söylenmelidir bu. Örneğin, çalışan sınıfları aşağı türden varlıklar olarak görürsek ya da, bu kadar ileri gitmeden, bu sınıfların toplumun üretiminden tam bir pay almaya henüz hazır olmadıklarını düşünürsek, bunun böyle olduğunu açıkça söylemeli ve daha sonraki muhakemelerimizi bu görüşe dayandırmalıyız. Bilim açısından değersiz olan tek bir şey varsa, o da gerçeği saklamak ya da çarpıtmaktır. Yani ele aldığımız durumda, bu sınıfların durumlarını, makul bir şekilde diledikleri veya bekledikleri tüm şeyleri hâlihazırda almışlar gibi göstermektir ya da ekonomik ilerlemelerin herkes için mümkün olan en yüksek doyuma yönelik olduğu gibi temelsiz ve iyimser inançlara dayanmaktır. Bu sonuncu hata özellikle son yüzyılın ortalarında, “uyum” iktisatçıları olarak adlandırılan Amerikalı Carey ve diğer açılardan takdire değer Fransız Bastiat gibi iktisatçılar tarafından yapılmıştır. Her ikisinin de hem kendi ülkelerinde hem de bizim ülkemizde önceden ve şimdilerde hâlâ pek çok müridi vardır.[2] (Kalın yerler bana ait.)

Son ekonomik krizden sonra özellikle makro iktisadın gerçek hayattan kopuk olan ve gereksiz yere matematik kullanan modelleri hakkında yazılanlar Wicksell’in eleştirisinin özünü değiştirmemiş görünüyor. Tüm bu modeller ve bunlara dayanarak oluşturulan teorileri öğrencilere derste anlatan kişiler, gerçek hayattaki ekonomik işleyişi açıklayacaklarına, denklemlerle karman çorman hâle getirilmiş hayalî bir dünyayı öğrencilerin kafasına boş yere doldurup duruyorlar. Bu dünyanın önkabulü de piyasaların düzgün işlediği şeklindeki dogmatik inanca dayalı. İşin kötüsü, zavallı öğrenciler iktisat öğrendik zannedip yerine matematik öğreniyorlar. Tabii, onu da ne kadar düzgün öğrendikleri kuşkulu.

Bunları derste anlatan bir hocaya üretim fonksiyonunda sermayeyi nasıl ölçtüğünü bir sorun, bakalım ne cevap verecek.

————————————–

[1] Alfred Marshall, Industry and Trade, s. 9.

[2] Knut Wicksell, Lectures on Political Economy, Cilt I, Çev. E. Classen, New Jersey: Augustus M. Kelley, 1977, s. 4-5.

Comments
5 Comments »
Categories
İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Günün Sözü

Economics is extremely useful as a form of employment for economists. — J.K.Galbraith

Üye Olun

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (13)
  • Duyurular (6)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (9)
  • İktisat Tarihi (8)
  • İktisat Teorisi (11)
  • İktisatçılar (13)
  • Köşe Yazarları (3)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (5)
  • Nöroekonomi (6)
  • Nöropazarlama (1)
  • Okuma Önerileri (4)
  • Oyun Teorisi (8)
  • Serbest Atış (28)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (8)

 

September 2009
M T W T F S S
« Aug   Oct »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

Baglantilar

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox