iktisadiyat

  • rss
  • Home
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi
  • Hakkımızda (yenilendi!)

Türkiye’de İktisat Eğitimi 4: Nedir bu akademisyenlerin çektiği!

U.Baris_Urhan | August 31, 2009

Öncelikle sevgili ekip arkadaşlarıma ilgilerinden ve katkılarından ötürü teşekkür ediyorum. Umuyorum gittikçe uzayan bu seri yazılar bir o kadar da artan derinliği ile iktisat eğitimimiz hakkında daha ciddi düşünmemize vesile olurlar.

Buraya kadar tasnif ve mevcut egitim boyutuyla irdelemeye çalıştığımız konuya akademisyenler açısından da yaklaşmamız yerinde olacaktır. Malum, iktisat eğitiminde öğrenci ile akademik materyal arasındaki köprü görevi kendilerinde olan; bunun yanında hem kendi sosyal hayatlarını hem de öğrencilerinin sosyal hayatlarını düşünen ve bir de akademik çalışma yapmak zorunda olan bir gruptan söz ediyoruz.
Durum aslında dünyadaki yaygın eğitim kültüründen biraz farklı ve belki de -öznelliğini kabul ederek söylemeliyim ki- daha sıcak. Hatırlarım, yabancı bir arkadaşım bana “Aslında sizlerin en büyük özelliğiniz sinerjiniz. Buralarda kimse bir hocasına kız arkadaşıyla yaşadığı sorunları anlatmayı düşünmez ama sizin için de ve hocalarınız için de bunlar çok normal şeyler” demişti. Evet, işte bu yüzden bizdeki akademinin ilgi alanı ve kültürel anlamdaki sorumluluk çizgisi diğer ülkelerden biraz daha geniş bir hal alıyor.

Önceki yazılarımızda dünya ile rekabet edebilen bir iktisat eğitimine olan ihtiyactan bahsetmiştik. Yukarıdaki satırların desteğiyle söyleyebilirim ki bu sistem ne yazık ki ithal edilebilecek bir sistemle olamaz. Eğer medet umulanlar ithal sistemler olursa o zaman karşılığında kaçınılmaz fedakarlıklar da yapılması gerekir. Örneğin hiçbir akademisyenden 900 sınav kağıdını iki haftada okumasını isteyemezsiniz, eger bunu isterseniz karşılığında uygun ek ücreti de vermeniz gerekir, hem akademisyene hem de asistanına. Oysa bizdeki devlet okullarımız yeri geliyor çalışan müstahdemlerinin sayısını düşürmek zorunda kalıyor mali sıkıntıları sebebiyle. Öyleyse durup bir düşünmek lazım.

Burası Türkiye hemşehrim, burada işler farklı yürüyor!
Danimarka’da bir profesörün dönemlik vermekle yükümlü olduğu ders sayısı 1 tanedir ve bunun da haftalık süresi 135 dakikadır. Bunun dışındaki tüm zamanı araştırma faaliyetlerine ayrılmıştır. Araştırma amacıyla kullandığı tükenmez kalemine kadar her şey üniversite tarafından karşılanır; her türlü akademik seyahatin tüm masrafları ödenir; SSCI’daki her yayını için 5.000 Euro civarında destek verilir.
Türkiye’deki bir profesorun kac saat ders vermek zorun oldugunu bilmiyorum ama benim zamanımda bir devlet üniversitesinde olup da gündüz ogretimindeki hocalarımız haftada 180 dakika ders verirlerdi. Akademiyle ilgili giderlerini karşılamak içinse maaşları dışında hiçbir destekleri yoktu. Şimdilerde TÜBİTAK’ın sosyal bilimlere destek olmasıyla bu alanda bir miktar da olsa nefes alınabildiğini söyleyebiliriz. Maaşlar ise ayrı bir sorun; son düzenlemelerle ne yapıldı bilemiyorum ama maaş ile karşılığında beklenen işin, özellikle asistanlar düzeyinde fazlasıyla adaletsiz olduğunu söyleyebiliriz.
İşin bir diğer traji-komik tarafı ise bu isi, hem de bu zor koşullarla yapmaya gönüllü birçok insanın olması ve her şeye rağmen çalışmalarına devam etmesi. Demek ki bilim insanlarımız da birçok konuda özverili oluyor ve Türk bilim hayatının devam etmesi için fedakarlıklarda bulunuyorlar.

Not: Hem deneysel iktisat yaz okulunun yorgunluğu, hem de TEPAV’daki yeni işim dolayısıyla bir miktar yoğundum; 1,5 ay önce düzenlemek için bir kenara bıraktığım yazıyı havasını bozmamak amacıyla kısa da olsa aynen yayınladım.

Comments
No Comments »
Categories
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Lanet Olsun İçimdeki Bilim Sevgisine!

Tolga_Bagci | August 18, 2009

Görenleriniz mutlaka olmuştur ; 7 Ağustos’ta , Yiğit Bulut yönetimindeki  Sansürsüz Programı’na,  Adnan Oktar Hoca, nam-ı diğer Harun Yahya, katıldı.  Programın birkaç bölümünü Youtube’dan izleme fırsatım oldu, ardından da bu yazıyı paylaşmak istedim. Efendim bilindiği üzere Adnan Hoca ve talebeleri, kendi deyimleriyle Evrim Teorisi’ne karşı “bilimsel” olarak mücadele vermektedirler ve bu yolda kendilerini  “Allah’ın  mükellef kulları” olarak görmektedirler.  Öncelikle Adnan Hoca’nın kitaplarında gördüğüm üsluptan yola çıkarak , bu anlayışlarının bana bugüne kadar öğretilen bilimsellikle uzaktan yakından alakası olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.  Eğer bilimsellik, üç-beş bilimadamının özenle kırpılmış kişisel görüşlerini ve Kutsal Kitaplar’dan alıntı ayetleri derleyip, üstüne yorum yapmaksa, bugüne kadar bilimadamı diye bildiğimiz ne Newton’un, ne Einstein’in,  ne de Stephan Hawking’in bilim adamlığıyla uzaktan yakından alakası yokmuş meğer. Bizim  bugüne kadar okullarda gördüğümüz ama önümüzdeki yıllarda bu iktidarın kökleşmesiyle tarih olması muhtemel  “Bilim, deneye ve gözleme dayanır” , “Şüpheyle  ilerler”, “Teste tabidir” gibi tanımlamalar da fasa fisoymuş. Onun yerine, dindar kesimin takdiriyle, bilim için  “ Allah’tan gelmiştir” ,“Değiştirilemez”, “ Mukadderata tabidir “ gibi tanımlamalar kullanılması daha makbul olacaktır kuşkusuz. Her neyse ben yine de Adnan Hoca’yı tv’de ilk defa görmenin verdiği heyecanla ve merakla, Evrim Teorisi’ne ne gibi yanıtlar vereceğini bekledim. Yiğit Bulut sorularını sormaya başladı ve Adnan Hoca cevabına “Allah vardır”  gibi “bilimsel” ve kendinden emin bir önermeyle başladı.  Akabinde kaç kere “Allah öyle istemiştir”, “Allah öyle buyurmuştur” cümlelerini sarfetti sayamadım ama kendince koca Evrim Teorisi’ni iki-üç kişisel görüşle “bilimsel olarak altüst etti”.  Fakat , en sonunda Yiğit Bulut da dayanamamış olacak ki,  hocam biz ne desek , maillerden hangi soruyu seçip sorsak, “Allah öyle istedi” diye cevap veriyorsunuz, bunun sonu nereye gider, diye sormaktan kendini alamadı. 

 
Ancak şunu belirteyim ki program devam ettikçe, Adnan Oktar’la ilgili tüm önyargılarım yıkıldı. Son derece kibirli ve asık suratlı bir adam beklerken, oldukça güleryüzlü ve sevecen bir üslubu olduğunu söylemeliyim.  Nedense ,kendince iyi niyetli bir saflıkla bu mücadeleyi sürdürdüğüne inanasım geldi. Ne de olsa 20 yıl sonra Türk-İslam Birliğinin kurulacağını ve Yiğit Bulut’un şaşkın bakışları arasında İsrail’in de bunun içine dahil edileceğini müjdeledi ! Ama ne yazık ki Evrim Teorisi’ne verdiği cevaplar, kitaplarında da yaptığı gibi önceden inanmış olduğu ve bozuk plak gibi tekrarladığı varsayımlardan oluştuğu için- iyi niyetli de olsa- aklı başında olan bir insanı zerre kadar ikna edecek şeyler değildi.  Şunu gözledim ki Adnan Hoca ve talebelerini Evrim’e ikna edecek hiç bir delil anasının karnından doğamaz  zaten. Siz karşılarına yüz bin tane delil de sunsanız, onlar yine olayı inandıkları şeye bağlarlar. Adı üstünde “inanç” bu, laf anlatamazsınız. Evrim Teorisi’ne karşı sözde kanıtları – ara geçiş formlarının olmamasıymış, bunların fosillerine  bilim dünyasında hiç rastlanmamışmış. Meraklılar için aşağıda adresini verdim [1];  bugüne kadar evrime delil olacak kaç tane ara geçiş formu olduğuna bakabilirsiniz. Fosiller zaten çok zor ve özel koşullarda oluşurlar, dolayısıyla ara geçiş fosillerine rastlamak olasılık olarak düşüktür  ama buna rağmen hakemli bilim dergilerinde evrimi gösteren bu yönde çok ciddi kanıtlar yayınlanmıştır. Bir tanesi de 2006 yılında saygın bilim dergisi Nature’da yayınlanmıştır. Bir diğer konu da indirgenemez karmaşıklık olayıdır. Sözde bilimsel evrim karşıtlarına göre, mesela göz gibi bir organın en ufak birimi eksik olsa körlükle sonuçlanacağından,  bunun evrimle oluşmasına imkan yoktur. Bu tezin de bilimsellikten uzak olduğu birçok bilimadamınca dile getirilmiş, hatta genel olarak “junk science” , Türkçesi’yle “çöp bilim” yani “çakma” olarak nitelendirilmiştir.  Bu iddianın evrimi çökertecek yeterlilikte olmadığı nı gösteren birçok bilimsel makale yine hakemli dergilerde yayınlanmıştır. Öte yandan evrim karşıtlarının bu konuda  hakemli bilim dergilerinde yayınlanmış nedense bir tane bile makaleleri yoktur.[2]

 
Ha bir de unutmadan söyleyeyim, bütün bu “bilimsel” ispatlarını sunduktan sonra Adnan Hoca, bütün Avrupa’da artık Evrim Teorisi’nin çöktüğü iddiasında bulundu. Oysa ki bugün değil Avrupa’da bütün dünyada akademik kurumlarda, üniversitelerde ve araştırma merkezlerinde Evrim Teorisi kabul gören yegane bilimsel kuramdır (aksi ispatlanana kadar). Adnan Hoca, bir de üzerine yanılmıyorsam Türk halkının yüzde 95’ inin böyle bir “safsataya” inanmayacak kadar akıllı bir halk olduğunu da sözlerine ekledi. Vikipedi’den bir veriyi direkt olarak aktarıyorum: “İzlanda’da halkın %80′inden fazlası, Danimarka, Fransa,İngiltere ,Japonya’da yaklaşık %80′i evrimi kesin olarak doğru kabul etmektedir. Geri kalanların büyük bir kısmı ise emin olmadığını belirtmiştir.”[3]. Bu verilere göre Adnan Hoca mantığıyla gidersek;  eğitim ve refah seviyesinin, kitap okuma oranın oldukça yüksek olduğu bu ülkelerin halkları, evrimin “safsata” olduğunu göremedikleri için;  yıllarca eğitimsiz bırakılmış, hala cahillikle kıvranan , ama her konuda fikir sahibi olan Türk halkından çok çok daha aptaldırlar. El insaf yahu !

 
Son olarak Adnan Hoca ve talebelerinin Evrim’in olmadığına dair en büyük “bilimsel” kanıtları da “hiç bir şeyin tesadüfen olamayacağı” yargısıdır. Efendim, bunu çocuklar bile görürmüş.  Yani fizikle, matematikle, biyolojiyle, kimyayla senelerce uğraşıp kafa patlatan, laboratuvar köşelerinde kendilerini paralayan birçok biliminsanı “gerizekalı” olmalı ki, Adnan Hoca ve müritlerinin gördüğü bu basit gerçeği göremiyorlar.  Peki Adnan Hoca’ya göre neden göremiyorlar? Tabii ki doğru tahmin ettiniz- Allah onları öyle yarattığı için. Neyse efendim, uzun lafın kısası, vakit tamam oldu ve veda anı geldi. Yiğit Bulut Beyefendi, Evrim Teorisini “bilimsel” olarak masaya yatırmanın verdiği hafiflik ve nurla programının kapanışını yaparken, ben de  içimdeki bilim sevgisine lanet okuyaraktan, ertesi sabah gitmem gereken laboratuvarda “deneysel fizikçiler” sıfatıyla yaptığımız işin ne olduğunu ciddi ciddi sorgulamaya başladım.

 
1-http://www.evrimteorisi.og/?p=212
 2-http://en.wikipedia.org/wiki/Irreducible_complexity
3-http://tr.wikipedia.org/wiki/Evrim_teorisi

Comments
33 Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Alman İdealizmi Üzerinden “Spekülatif Fizik” Değinisi I – Kant ve Ding an sich Kavramı

Tolga_Bagci | August 7, 2009

1781 yılında Immanuel Kant’ın başyapıtı ,Salt Aklın Eleştirisi’nin( Kritik der Reinen Vernunft)  yayınlanmasıyla başlayan ve  Hegel’in ölümüyle son bulan Alman İdealizmi ,felsefe tarihinin en derin etki bırakan akımlarındandır. Elli yıllık zaman zarfında başlıca Kant , Fichte , Schelling ve Hegel’le şekillenen bu düşünce sistematiği , Hegel’le bir doruk noktasına ulaştıktan sonra, Marx ve Engels’in eleştirisiyle Diyalektik Materyalizm’in de doğuşuna  ortam oluşturmuştur. Temel  noktaları arasında, süje(özne-ben)- obje(nesne) ilintili  zorunlu ilişkilerin sorgulanması  yöntemiyle, bütünsel ve sistematik bir epistemoloji  oluşturma arzusu yattığından  mütevellit , fiziğin ne olduğu, sınırları ve araladığı metafizik olasılıklar babında kuvvetli bir  düşünce egzersizini mümkün kılar. Alman idealizmi sadece o dönemle kalmayıp, bugünkü modern bilimin de eleştirisi projesi adına, yönelttiği sorular ve metodolojisiyle, ışık tutma gücünden bir şey kaybetmemiştir.

“Bütün bilgimizin deneyle başladığına kuşku yoktur” [1]önermesi Kant’ın Salt Aklın Eleştirisi’ndeki giriş cümlesidir. Her fizikçinin seveceği bir yargıdır bu, çünkü bir anlamda spekülasyonu gereksiz kılar; fakat Kant bu kadar rahat değildir . Bu önermeden yola çıkarak ,aslında daha derinde yatan başka bir gerçeğe ulaşmak arzusundadır. Kant ,yargıları farklı iki şekilde, ikiye ayırır;  a priori- a posteriori ve analitik-sentetik olmak üzere;
A priori ( önsel) yargı, deneyden gelmeyip evrensel geçerliliği olan,zorunlu yargıdır. A posteriori(sonsal) yargı ise deneyden gelen yargıdır. Bir diğer taraftan da analitik-sentetik ayırımı mevcuttur; analitik(çözümlemeli) yargı, kavramı kendi içinde barındırır, akılla rahatlıkla kavranabilir. Örneğin, “Hiç bir bekar, evli değildir” gibi. Sentetik( birleşimsel) yargı ise yüklemle özne arasında tanımsal bir ilişki barındırmayıp, iki bilgiyi birleştiren yargıdır. Örnek; ”Bekarlar çok yemek yemezler” . Kant’a göre bu iki farklı ayırımı birleştirirsek, toplamda bilgiyi 4 olası kombinasyonla açıklayabiliriz; analitik a priori, sentetik a priori, analitik a posteriori ve sentetik a posteriori olmak üzere.  Kant için en kritik olanı sentetik a priori bilgidir; çünkü bu bilgi hem sentetiktir, objelere aittir ve bilgimizi genişletir,  hem de aynı zamanda a priori bilgidir; zorunlu ve tümel  yargılardır. Örneğin, “Doğru, iki nokta arasındaki en kısa yoldur” ya da “her türlü değişime karşın, toplam maddenin miktarı sabittir.” Değişimle ilgili önermeyi incelersek; bu hem a prioridir, deneye dayanmaz, zorunlu olarak kavranabilir, hem de sentetik bir yargıdır,değişim ile madde gibi iki farklı kavramı birleştirir . İşte Kant’a göre, en kritik soru yani salt aklın problemi burada başlar; öyle ya, bu bilgi nasıl mümkündür? Bir anlamda matematiksel bilgiyi ve fiziği olanaklı kılan koşullar nelerdir? Kant ancak bu sorunun araştırılmasıyla, bilgimizin sınırlarına ulaşabileceğimizi ve objeyle-süje arasındaki bağlantıyı anlayabileceğimizi iddia eder. Bu sorudan yola çıkarak da yine başka bir kritik sorunun peşindedir; dogmatik rasyonalizme girmeden, yani  birtakım kavramlar  tanımlayıp , onların anlamlarıyla hokus pokus yapmadan,  metafizik yapmak mümkün müdür? Hem bizi dünya hakkında sentetik önermelerle aydınlatacak, hem de apriori olup, genel-geçer yapıda olacak düşünce sistemine ulaşabilir miyiz? Mesela, bir metafizik problem olarak “ Dünyanın bir başlangıcı olmalıdır “ önermesini ne açıdan ve nasıl irdeleyebiliriz? [1]

Bir başka deyişle Kant’ın çetrefilli yolculuğunda, bütün umudu ve can yoldaşı “sentetik a priori “ bilgidir.  Filozofun temel  amacı, bilen süjenin( insan) bu bilgiye nasıl ulaştığını anlamak ve objelerden gelen deneysel edinimi bizim nasıl kategorize ettiğimizi  bulmaktır. Buna ulaştığımız zaman, her türlü objeyi nasıl olup da deneyimleyebildiğimizi ve dolayısıyla objelerin uyması gereken, genel-geçer a priori koşulları anlamış olacağız. Bu ise büyük projeyi tamamlayacaktır. İşte Salt Aklın temel amacı, deneysel edinimimizi mümkün kılan koşulları araştırmaktır. Kendi de tanımladığı üzere Kant , felsefede Kopernik devrimine eşdeğer bir devrim yapmıştır; paradigmayı ters çevirmiştir; süjenin objeyi nasıl deneyimlediğine  ve ondan gelen bilgiyi nasıl işlediğine bakarak, objeler hakkında a priori ve dolayısıyla bütünsel-bilimsel bir bilgiye ulaşmayı hedeflemiştir. [2]

Ding an sich’e Giriş:
Kant’ın sentetik a priori bilgiye erişmedeki araçları da “Transcendental Conditions” olarak adlandırdığı  “Aşkınsal Koşullar “dır.  Öyleyse bunu araştıran felsefe de “Aşkınsal Felfese”den başkası değildir. Objelerin deneyimlenmesi, deneysel bilginin mümkünlüğü, hem duyumlamaya( Sinnlichkeit) hem de anlamaya (Verstand) bağlıdır. Örneğin “Aşkınsal Estetik” sezgiyle ilgilenir, “Aşkınsal Mantık” da objelere bağlı a priori bilgiyle. Kant’a göre objeleri deneyimleyebilmemiz için birtakım kavramların ve formların anlağımızda ve duyumuzda a priori bulunması gerekmektedir; objeler bu formlara uyarlar, algımız böylece oluşur. Mesela uzay-zaman Kant’a göre  sezginin a priori formlarıdırlar; aşkınsal olarak ideal, empirik olarak gerçektirler. Dolayısıyla deneyimlediğimiz bütün objeler uzay-zamanda bulunmak zorundadırlar.[2]

Kant’ın epistemolojisinde bir diğer kritik nokta da , “Aşkınsal İdealizm” kavramı içersinde yer alan, numen-fenomen ayırımıdır.  Kant’a göre fenomenlerle( yani bize görünenler)  ilgili tüm zorunlu ve evrensel bilgiye ulaşmamız mümkündür; çünkü zaten bütün olası nesneler , anlağımızdaki  ve duyumuzdaki a priori formlara uydukları için deneysel edinim mümkün olmuştur. Ancak , numenler hakkında hiçbir şey bilemeyiz; onlar kendinde şeylerdir. Almancası’yla  Ding an sich. Ding an sich nesnelerin bizden bağımsız olarak var olan halleridir, dolayısıyla onlar hakkında deneysel bir veriye ulaşamayız; çünkü bize represante olmazlar bile. Onları a priori olarak da kavrayamayız; çünkü kendi kendine nesnelerdir onlar, genel-geçer yasalara uymak gibi bir zorunlulukları yoktur. İşte Kant’ın bu kendinde şey kavramı , bir anlamda bilgimizin sınırına son noktayı koymuştur. Filozofa göre kendinde şeyleri algılayamayız. Ding an sich’e dokunamayız bile, uzaktan agnostizmle imgeleyebiliriz onu ancak. Kant tarafından ortaya konuluş biçimi ve yarattığı sonuçlar anlamında Ding an sich, felsefe tarihinde en tartışmalı ve en çok eleştiriye maruz kalan kavramlardan biri olagelmiştir.

Yazının birinci bölümünü burada noktalamak istiyorum; amacım Kant’ın epistemolojisinde temel kavramlara giriş yapmak ve eserinde sorduğu kritik sorunun, fizik ve metafizik açısından önemini vurgulamaktı. İkinci bölümde Kant’tan sonraki dönem, Fichte , Schelling ve Hegel’den kısaca bahsedip, esas olarak Schelling’in “Spekülatif Fizik” kavramı üzerinde durmak istiyorum.  Nihai hedefim,  bütün bunlar eşliğinde bir modern fizik eleştirisine temel oluşturabilmek.

[1] Critique of Pure Reason( Kritik der Reinen Vernuft), Immanuel Kant.
[2]Understanding German Idealism, Will Dudley.

Comments
No Comments »
Categories
Kuantum Fiziği ve Felsefesi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Site içi arama

Son Yapılan Yorumlar

  • Serkan kiremit on Üreticiler Soruyor: Âdil Fiyat Nedir ve Tüketiciler Neden Mağdur Rolü Oynar?
  • Lev on Üreticiler Soruyor: Âdil Fiyat Nedir ve Tüketiciler Neden Mağdur Rolü Oynar?
  • BLC on Aman Petrol -2

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (7)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (28)
  • Duyurular (26)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (29)
  • İktisat Tarihi (26)
  • İktisat Teorisi (37)
  • İktisatçılar (46)
  • İşgücü Piyasaları (2)
  • Kalkınma İktisadı (2)
  • Kent Mekan İlişkisi (1)
  • Konuk Yazarlar (2)
  • Köşe Yazarları (6)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (7)
  • Mutluluk ve Refah İktisadı (2)
  • Müzik (7)
  • Nöroekonomi (12)
  • Nöropazarlama (12)
  • Okuma Önerileri (11)
  • Oyun Teorisi (11)
  • Özel Dosyalar (2)
  • Petrol (2)
  • Psikoloji (4)
  • Risk ve Belirsizlik (2)
  • Röportajlar (2)
  • Sanat ve İdeoloji (1)
  • Serbest Atış (77)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Toplumsal Cinsiyet (2)
  • Türkiye Ekonomisi (1)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (18)
  • Uluslararası İktisat (1)
  • Uncategorized (3)
  • Yoksulluk (3)

 

August 2009
M T W T F S S
« Jul   Sep »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Baglantilr

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • Homoekonomikus – Murat Çokgezen
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox