iktisadiyat

  • Home
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

Iktisat Egitimi: Kim Tarafindan?

Can Madenci | June 24, 2009

Su anda bulundugum yerde Turkce klavye olmadigi ve ben de klavyede Turkce karakterleri ayarlamayi bilmedigim icin yaziyi bu sekilde yazmak zorunda kaldim. Daha duzenli bir yazi yazacak kadar vaktim yok; o yuzden sadece aklima gelen bazi seyleri calakalem yazip belirtecegim. Konuya biraz baska acidan bakmak istiyorum.

Ikitsat bolumlerinin mufredatindan bahsetmek isin sadece bir yonunu olusturuyor. Oysa Turkiye’deki universitelerin durumu goz onune alindiginda, bu, ilk sirada yer alacak bir husus degil. Burada cok daha onemli olan ve kimsenin bahsetmedigi sey, verilen derslerden ziyade o dersleri kimin verdigi. Diger bir ifadeyle, bolumlerdeki hocalarin ve asistanlarin kalitesi. Bence iktisat egitimine ciddi anlamda darbe vuran unsur burada yatiyor. Lisans sonrasi egitime devam etmek bolumlerin kalitesi hakkinda daha iyi fikir edinmek icin iyi bir firsat sunuyor. Ve ne yazik ki, bu asamada gorulen seyler hic de ic acici ve umut vaat edici olmuyor. Bu sadece benim dusuncem degil, ayni zamanda kendi cevremde iktisat egitimi alan kisilerden de isittigim bir gercek.

Bugun iktisat bolumlerinin onemli bir kisminda iktisat bilgisi lisans duzeyinden cok fazla oteye gecmeyen kimi insanlar akademisyen unvaniyla yer isgal ediyorlar. Bunlarin cok buyuk bir bolumu makale ya da kitap yazmak veya belirli konular hakkinda arastirma yurutmek anlaminda akademik calisma yapmadigi gibi derslere de girmiyor. Yaptiklari tez danismanligi da ogrenciyi tum tez yazimi suresi boyunca kendi basina birakmak ve danismanlik odentisi almaktan ibaret kaliyor. Boyle olunca doktora programlarinda literature katki yapma vaadi tasiyan calisma yapma imkani azaliyor, cunku ogrenciler yonlendirilmiyor.

Daha da vahim olani, bu insanlar kendileri gibi olan ve tek ozellikleri kendi dediklerini harfiyen yerine getirmekten ibaret olan kisileri bolumlere asistan olarak alip bir nevi kendi kendilerini yeniden uretiyorlar. Asistan olarak alinan bu kisilerin onemli bir bolumu ne iktisat cikisli oluyor ne de asistan olduktan sonra iktisat ogrenmeye calisiyor; iktisat cikisli olanlarin da yeterli bilgileri bulunmuyor. Tum bu insanlar sadece bir devlet memuru olarak bolumlerde yer isgal ediyorlar. Dikkat edilirse, bu yoldan bolumlerin kalitesizligi kurumsal hale getirilmis oluyor; yani bir nevi ”surdurulebilir kalitesizlik” yaratiliyor. Kimi ”sozde” akademisyenlerin ideolojik acidan hemfikir olduklari kisileri bolumlere asistan olarak alip soz konusu bolumleri ayni ideolojiyi paylasan kisilerden olusan bir ”ari kovanina” cevirmeleri bugun ne yazik ki Turkiye’deki iktisat egitiminin karin agrilarindan birini olusturuyor.

Iki hususa daha deginmek gerekiyor.

Ilk olarak, iktisat egitiminde belirli bir kalite saglanamadigi icin bolumlerde kurumsallasma da saglanamiyor; yani iktisat bolumlerinde belirli teoriler ya da okullar uzerinde uzmanlasmaya gidilemiyor. Ornegin, falanca universitedeki iktisat bolumu falanca iktisat okulu uzerinde calisiyor ya da filanca bolum filanca teorinin gecerliligi hakkinda arastirma yurutuyor diyemiyoruz.

Ikinci olarak, akademisyenlerin kalitesizligi ve bolumlerdeki yozlasma akademik arastirma yapmak ve uzmanlasmak isteyen hevesli genclerin heyecenlarini kisa surede olduruyor. Kendisine yardim edecek, arastirmasinda yol gosterecek kisileri bulamayan gencler fikirlerinden vazgeciyor ve boylece bilimsel bilgi uretmenin onu tikanmis oluyor. Bize lazim olan sey, hem bilgi uretmeye niyetli hem de bunu yapmaya hevesli kisilere yol gostermeye hazir kisiler. Universitelerin bu kisilerden olusan yerler olmasi gerekiyor.

Turkiye’deki iktisat egitiminin kalitesini yukseltmenin onemli bir bolumu universite bolumleride revizyona gitmekten geciyor. Bundan kastettigim, akademik calisma uzerine birtakim kistaslar getirmek. Dolayisiyla, kaliteyi yukseltmek icin ciddi kistaslar getirmek ve bu kistaslari yerine ”getirmeyen” kisileri de isten cikarmak gerekiyor. Bunu hic cekinmeden, acik acik soylemek lazim. Burada ”kistaslari yerine getiremeyen” ifadesini bilincli olarak kullanmiyorum. Zira Turkiye’deki universitelerle biraz asinaligi olan herkes bu kistaslarin yerine getirilmeyecegini ve bir sekilde bundan kaytarilmaya calisilacagini bilir. Docentligini aldiktan sonra hicbir yayin yapmamis ya da son makalesini on sene once yazmis kisilerin universitede tutulmamasi gerekiyor. Okula gelmeyen, makale ya da kitap yazmayan, ders vermeyen, konferanslara ya da seminerlere katilmayan, literaturu takip etmeyen ve – en onemlisi – bilimsel bilgi uretmeyen kisilerin universitelerde yeri yok. Tabii, burada devlet universiteleri ve ozel universiteler ayrimina dikkat etmek lazim. Devlet guvencesinin olmasi, yani ise girdikten sonra hicbir sey yapmasa dahi emekli oluncaya kadar is garantisinin saglanmasi, yukarida bahsettigim kisilerin davranislari icin rahat bir ortam sunuyor.

Teknik dille soylersek, yukarida olumsuz anlamda bahsettigim tum bu insanlar birer gizli issizden baska bir sey degiller. Aslinda akademik ortami yozlastirdiklari icin bu kisilerin marjinal verimliliklerinin ”eksi” oldugunu da rahatlikla soyleyebiliriz

Bu yazdiklarim Turkiye’deki diger universite bolumleri icin de gecerli. Ama tahminimce, bu tarz bir yozlasma sosyal bilimler bolumlerinde cok daha fazla. Peki, bu kistaslari kim belirleyecek ve bunlarin uygulanmasini kim saglayacak? Yaptirim gucu kimin elinde olacak? Boyle bir uygulama merkezi bir kurum tarafindan mi yurutulecek, yoksa universitelerin ic duzenlemelerine mi birakilacak? Universitelerin ozerkligi meselesini dikkate almadan bunlara cevap vermek mumkun degil. Kaldi ki, bu tarz bir uygulamaya belirli bir ideolojik kilif uydurup karsi cikmak da mumkun. Belki de hepsinden onemli olani, boyle bir ise duzgun bir sekilde girismeye niyetli bir iktidarin bulunmasi zorunlulugu. O da su anda mumkun degil.

Ifade ettiklerim biraz sert ya da kimi kisiler icin haksiz gorunebilir, ama bunlari bir sekilde belirtmeden de gecemedim.

Comments
No Comments »
Categories
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İktisat Eğitimi (mi?): Kim İçin?

Murad TiRYAKiOĞLU | June 24, 2009

Bir soru takılıyor aklıma yazılanları okudukça…

İktisat Eğitimi (mi?): Kim İçin?

İktisadiyat’ta yazmak, İktisat’a dair yazmak keyifli bir uğraş.
Ancak sitenin kurucusu ve temel taşı olan Sevgili Barış’ın benim gibi tembel yazarlardan çok keyif almadığı çok aşikâr. : )
İktisat eğitimi üzerine seri halde üç yazı yazan sevgili Barış’ın son yazısı ilgimi nedense (!?) çok çekti. Sanırım bu konu kolay kolay bitmez, Barış yazar, Ceyhun yazar, Murad da duramaz… Ve aslında bilgi, araştırma ve geliştirme, teknoloji, yenilik düzleminde ileri geri bağlantıları ve bunların ekonomik sisteme etkilerini ele alan yazılar yazmak niyetiyle kabul etmiştim Barış’ın davetini. Ancak bu son yazı beni biraz yoldan ayrılmaya ve bu konuda bir iki kelam etmeye itti. Düşüncelerimi sistematikleştirmesi açısından Barış’ın son yazısı üzerinden fikirlerimi, yorum ve eleştirilerimi paylaşmaya başlayacağım. Ancak bir diğer taraftan Ceyhun’un benden önce davranıp keyifli bir yazıyı zamanlamış olması, Ceyhun’un yazısı hakkında da söyleyeceklerimden dolayı iletimi -görece- uzun kıldı.
Sevgili Barış kadar eğlenerek yaklaşmayı çok arzu etmeme rağmen içimden bir ses (ve acı) bana bu konuda itidalli davranmam gerektiğini söylüyor. “Ya siz neden bahsediyorsunuz  kardeşim. Bakın bakalım diğer pencerelerden iktisadi(ha)yat nasıl gözüküyor…” diyeceğim ve arkasından devam edeceğim içimden gelen sesi dinlemezsem… Bakalım içimden gelen bu sese ne ölçüde kulak verebileceğim…

Barış demiş ki,  “…Türkiye’nin iktisat eğitimini ele alırken tartışılması gereken bir diğer mesele de ders programları ve eğitim süreleridir…”
Ben müsadenizle özelde ders programları ve içerikleri açısından bir değerlendirme yapmak istiyorum.
Serdar (Sayan) Hocam, 1987 yılında kaleme aldığı [İktisat Eğitimi Nasıl Yapılma(ma)lı?] isimli makalesinde, iktisat bölümlerinin denkliğine atfen şu ifadelere yer veriyor;
“ …programlar ne kadar aynılaştırılırsa aynılaştırılsın, yakından bakıldığında kişiyi Orwell’vari bir deyişle, ‘Bütün üniversitelerin aynı bölümleri eşittir, fakat bazıları daha eşittir’ sonucuna götürüyor…”
Bu ifadeleri, bir taşra üniversitesinde eğitim almış (?) ve buna karşın büyük kentlerdeki üniversitelerin iktisat eğitimine yönelik müfredatı lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde takip etmeye çalışan bir öğrenci ve araştırma görevlisi olarak hem zihinsel olarak hem de yaşamsal olarak kanıtlıyorum. Türkçe eğitim veren bir devlet üniveritesinde verilen derse ilişkin bir slybuss ile Türkçe eğitim veren başka bir devlet üniveritesinde verilen derse ilişkin bir slybuss karşılaştırıldığında ki (ne yazık ki çoğunda bu tür dökümanları bulmanız zordur…) göreceksiniz ki bazıları daha eşit…
Barış demiş ki, “Bir önceki yazımızda programların içeriğinin neye göre belirlendiğini az çok irdelemiştik. Şimdi gelin iki örnek alıp karşılaştırma yapalım: Türkiye’den –torpil yaparak- kendi okulumu ve Avrupa’dan da Nottingham Üniversitesi’ni seçiyorum.”
Bence o kadar uzağa gitmeye gerek yok… Yukarıdaki ifadelerime devamen söyleyebilirim ki, Türkiye içinde özel üniversite, kamu üniversitesi ayrımı yapılmaksızın iktisat bölümüne sahip olan üniversiteler arasında (ki ne yazık ki olmayanı yok denecek düzeyde) bir değerlendirme ile karşılaştırma yapıldığında bile hayret verici sonuçlarla karşılaşmak (ne yazık ki) içten bile değil.
Barış demiş ki, “…mevcut olan statükoyu kırmak! Ders programlarının yenilenmesi bölümün kararı üzerine gerçekleştirilir. Bu da genelde bölümün yaşça büyük, hürmet edilen profesörlerinin arzu ettiği yönde; gençlerin de ufak tefek gönüllerinin alınmasıyla olur. Aslında her bölümde az çok bu eski-yeni çıkmazı vardır… Şimdi gelin de siz bir doktora öğrencisi araştırma görevlisi olarak böyle bir bölüm başkanının karşısına geçip programı değiştirtin! (Bu satırları lütfen bir genelleme olarak algılamayın, kişisel gözlemlerden ibarettirler sadece ve her yerde böyledir anlamına gelmezler)…”
Ne yazık ki genellemeye yakın düzeyde olduğu bir gerçek. Ancak asistanlarının/öğrencilerinin  fikirlerine değer veren ve onları ötelerken onların da kendilerini ve bölümü ötelemelerine imkân sağlayan bölümler, bölüm başkanları yok değil. Ama ütopik sayılabilecek bu yapılanmanın içinde yer alanlar mutlu, huzurlu ve en önemlisi verimli bir azınlığı oluşturur. Bu ayrıca verilen tepkiye göre nitelikleri daha iyi hale getirebilir ya da daha düşüebilir. 

Ceyhun’un önerisi ile ilgili de bir iki kelam etmeden duramayacağım. Yüksek lisans ve daha öncelikli olarak doktora programlarının müfredat bakımından çok ciddi farklılıklar gösteriyor olması ve bunun çok doğal sonucu olarak farklı niteliklerde akademisyenlerin (!) yetişmesine neden olması gerekçeleri ile Türkiye Ekonomi Kurumu tarafından 2004 yılında düzenlenen İktisat Eğitimi Sempozyumu‘nda ele alınmıştı bu konu. Başarılabileceği yönünde hiç bir inancım olmamasına karşın, yapılmasını ve bu şekilde temel düzeyde eş sayılabilecek bir eğitim ve akademik kültür altyapısına sahip akademisyenler yetişmesini ülkenin bilimsel geleceği açısından da çok zaruri buluyorum.  Ancak bu Barış’ın bahsettiği gibi tamamen duygusal nedenlerden ve dahi daha önemli nedenlerden (…) dolayı çok mümkün değil.

Ne kadar adil değil mi?
Bir soru takılıyor aklıma, yazılanları okudukça…  İktisat  Eğitimi (mi?) Kimin için…

Comments
No Comments »
Categories
Serbest Atış
Tags
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Türkiye’de İktisat Eğitimi: Bir Öneri

Ceyhun_Elgin | June 19, 2009

Sevgili Barış Urhan’ın Türkiye’de iktisat eğitimi ile ilgili iki yazısını ve bu yazılardaki atıflardaki kimi makaleleri büyük bir ilgiyle okudum. Bu yazı yazıldığı sıralarda serinin üçüncü yazısı henüz yayınlanmamıştı, ancak ben de konuya kısa bir öneri yazısı ile katkıda bulunmak istedim.

Malum, Türkiye’de iktisat eğitimi, ne lisans ne de yüksek lisans derecelerinde, henüz istenen seviyede değil. Bu yetersizliğin nedenleri üzerine sayfalarca uzunlukta yazılar yazılabilir. Ama, benim üzerinde durmak istediğim şey, ne yapılabileceği ile ilgili. Hatta bu konuda, aslında çok da orjinal olmayan küçük bir-iki önerim olacak.

Önerim kısaca şu: Öncelikle İstanbul ve Ankara’da, belki daha sonra birden çok üniversiteye sahip İzmir’de sadece yüksek lisans eğitimi veren araştırma enstitüleri kurulması. Örneğin, İstanbul’da Boğaziçi, Koç, Sabancı, Marmara ve İstanbul Üniversiteleri biraraya gelseler ve İstanbul İktisat Enstitüsü veya benzer başka bir adla bir enstitü kursalar. Ya da Ankara’da ODTÜ, Bilkent ve Ankara Üniversitesi’nce bir Ankara İktisat Ensitüsü kurulsa. Bu enstitülerde, bu üniversitelerin öğretim görevlilerinin ortak katılımıyla yüksek lisans ve doktora programları açılsa. Ciddi bir kaynak tasarrufu ve sinerji sağlanmaz mı?

Bu yukarda da dediğim gibi, aslında çok orjinal bir öneri değil. Bir örneği, Barselona’da uygulandı ve Barselona’daki en önde gelen üç devlet üniversitesi, Pompeu Fabra, Barselona Üniversitesi ve Autonoma Üniversitesi biraraya gelerek, Barcelona Graduate School of Economics’i (BGSE) kurdular. Amsterdam’daki Tinbergen Enstitüsü ve Paris’teki Paris School of Economics ve Roma’daki Einaudi Enstitüsü de benzer mantıkla kuruldu.

Bu kurumlardan örneğin, BGSE, ekonomi ile ilgili 6 farklı yüksek lisans ve 2 tane de doktora eğitimi veriyor. Bu eğitimlere bu okulu kuran 3 farklı üniversitelerin hocaları ortak olarak katılıyor. 3 kurum bir araya geldiği ve güçlerini birleştirdiği için, okula kaynak bulmak daha kolay oluyor, okulun uluslararası itibarı artıyor ve bu sayede oldukça yüksek miktarda yabancı öğrenci de okula çekiliyor.

Benzer bir uygulama Türkiye’de de hayata geçirilemez mi? İstanbul Graduate School of Economics ya da Ankara Graduate School of Economics kurulamaz mı? Ve ek bir öneriyle, bu okulların açılmasıyla Türkiye’de daha da gelişecek olan iktisat bilimine bir de Türkiye Ekonomi Kurumu’nca kurulacak bir “Turkish Economic Review” eşlik etse?

Bu öneriler sizleri de heyecanlandırmıyor mu?

Comments
1 Comment »
Categories
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri
Tags
iktisat eğitimi, Türkiye, üniversite
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Türkiye’de İktisat Eğitimi 3: İktisatçı olmak için sakın iktisat okumayın, hele Türkiye’de!

U.Baris_Urhan | June 13, 2009

Atila Abdulkadiroğlu, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Duke Üniversitesi Profesörü; Ali Hortaçsu, lisans & yüksek lisans Stanford Üniversitesi – Elektrik Mühendisliği, Chicago Üniversitesi Profesörü; Tayfun Sönmez, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Boston College Profesörü; Utku Ünver, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Boston College Profesörü… diye gider bu liste. Dünyanın en iyi üniversitelerinde akademisyenlik yapan bu Türk iktisatçıların ortak özelliği nedir sizce? Evet, evet; yakaladınız: hiçbiri lisansta iktisat okumamış! Öyleyse formül basit, lisansta iktisat okumanıza gerek yok; sonra gider bir yerde yüksek lisans yaparsınız. Şu sıralar Avrupa ve ABD’deki saygın okulların başvuru kriterleri arasında gördüğüm kadarıyla, yıllardır kabul edilen matematik mezunlarının yanında, fizik mezunlarını da kabul ediyorlarmış.

Başlığın yarısına açıklık getirdiysek diğer yarısına niye getirmeyelim! Neden Türkiye’de okumuyoruz peki? Cevabı basit, lisans eğitimi bizde 4 sene komşuda 3 sene! E hal böyle ise ve bir de yüksek lisansta iktisat okuyacaksak neden lisansta 1 sene fazladan gitsin a dostlar!

Espriyle karışık bir giriş yaptık ya, sonumuz hayır olsun!

Türkiye’nin iktisat eğitimini ele alırken tartışılması gereken bir diğer mesele de ders programları ve eğitim süreleridir. Gördüğüm kadarıyla Avrupa’daki saygın okulların tamamında lisans eğitimi 3 yıldır. Amerika ile benzer olan 4 yıllık eğitimimiz ise doktoraya başlamak için zorunlu 2 yıllık yüksek lisans ve üzerine 5 yıllık doktora eğitimi eklendiğinde belki de dünyanın en uzun süreli iktisat eğitimlerinden birine tekabül ediyor. Oysa ABD’de lisansın ardından doğrudan doktoraya başlayabilirsiniz. Bizde de “bütünleşik doktora programı” diye duyurdular ama neredeyse hiçbir yerde uygulanmıyor!
Peki bütün bunları planlayan kimlerdi? Neden kimse değiştirmeyi düşünmüyor?

Genel planlamanın sebebi yasal olarak kimdi bilemiyorum ama işin ucunda YÖK, Milli Eğitim Bakanlığı ve ilgili rektörlüklerden başkasının olamayacağı açık! Birileri “ama öğrenciler?” diye düşünmüyordur umarım! Onların görevi okumak, son zamanlarda da uygulamada yasal hiçbir gücü olmayan ‘temsilcilik’ ile uyutulmak!

Bir önceki yazımızda programların içeriğinin neye göre belirlendiğini az çok irdelemiştik. Şimdi gelin iki örnek alıp karşılaştırma yapalım:
Türkiye’den –torpil yaparak- kendi okulumu ve Avrupa’dan da Nottingham Üniversitesi’ni seçiyorum:

Nottingham şöyle demiş: İlk yıl 20 kredi mikro iktisata giriş, 20 kredi makro iktisata giriş, 20 kredi kantitatif ekonomi ya da 20 kredi matematiksel iktisat ve ekonometriye giriş… diye gidiyor.

DEÜ İİBF de şöyle demişti bizim zamanımızda: İlk yıl 10 kredi iktisata giriş, 10 kredi matematik. Gerisi şunlar; hukuk, davranış bilimleri, tarih, edebiyat, beden eğitimi, işletme 1-2, muhasebe 1-2, İngilizce, Türkçe, bilgi teknolojileri.

Nottingham’dan mezun olan birisinin doğrudan iktisatla ilgili aldığı ders sayısı 12/12; benim aldığım ders sayısı ise 30/62. Örneğin bendeniz bir dönemde 7 derse çalışırken Nottingham eşrafı senede 4 ders geçmekle meşgulmuş.

Şöyle bir hatırlıyorum da makro iktisatı bir dönem görürken vergi hukukunu 2 dönem görmüştük. Hatta o kadar çok zorunlu hukuk dersi vardı ki hocalarımdan birisi bunu övünç malzemesi yaparak  “bir de Roma Hukuku dersini koysaydık iki diploma ile mezun olurdunuz” diye anlatırdı. Aman ne iyi oldu; bir de zahmet edip birkaç iktisat dersi daha koysaydınız!

Tabi meselenin birçok yönü var. Bunlardan ilki mevcut olan statükoyu kırmak! Ders programlarının yenilenmesi bölümün kararı üzerine gerçekleştirilir. Bu da genelde bölümün yaşça büyük, hürmet edilen profesörlerinin arzu ettiği yönde; gençlerin de ufak tefek gönüllerinin alınmasıyla olur. Aslında her bölümde az çok bu eski-yeni çıkmazı vardır. Bir taraf programların daha iyi olmasını ister çünkü onlar gençtir, çalışmaya ve yeni bir şeyler bulmaya, öğrenmeye açtırlar. Diğer tarafta ise 20 senedir aynı notlardan, aynı dersi hiçbir yerini güncellemeden anlatan ve hoş sohbet bir profesör vardır. O ise zaten ünvanını 20 sene önce aldığı için artık yeni bir şey yapmasının gerekli olmadığını düşünerek akademik memuriyetin keyfini çıkartmak; böyle zararlı(!) işlerler uğraşmamak ister. Şimdi gelin de siz bir doktora öğrencisi araştırma görevlisi olarak böyle bir bölüm başkanının karşısına geçip programı değiştirtin! (Bu satırları lütfen bir genelleme olarak algılamayın, kişisel gözlemlerden ibarettirler sadece ve her yerde böyledir anlamına gelmezler)

Bir diğer yönü ise şu: Bizdeki İİBF’ler birbirlerine derse giden akademisyenlerden oluşurlar. Örneğin bir işletmeci, iktisat bölümüne derse giderken bir iktisatçı da maliye bölümüne derse gider. Programları yaparken eğer siz: “şu işletme derslerinden 3 tanesini seçmeli havuzuna koyalım, iki tanesini de kaldıralım” derseniz karşı tarafın da tepkisi benzer olur. Peki olur da ne olur? Ne olacak, birilerinin cebine giden ders başına para musluğu kesilmiş olur. Siz akademisyeninize doğru düzgün maaş vermezseniz o da parasını “öğretmenlik”  yaparak kazanmak zorunda kalır!
Meselenin vahim bir diğer yönü de akademisyenlerin kendi verdikleri dersleri; bölümdeki diğer akademisyenlerin birçoğu ve hatta öğrenciler bile zorunlu olarak almak istemeseler dahi, zorla programda tutma istekleridir. Ne yazık ki bunun sebebi de yine maddiyattır.

Kim demiş homo-economicus yok diye!

Comments
No Comments »
Categories
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

21.YÜZYILDA SOSYALİZM DENEMELERİ – VENEZÜELLA

Tolga_Bagci | June 5, 2009

Malumunuz Latin Amerika, dansları, renkli insanları ve  çılgın futbolunun yanında, bitmek bilmeyen politik gerilimleri,ekonomik bunalımları, darbecileri ve devrimcileriyle dünya gündeminde sıcaklığını koruyan bir toprak parçasıdır. Son yıllarda da hızlı ve sert bir şekilde esen “sol rüzgarıyla” politik arenada ilginçliğini koruduğunu görüyoruz. Bu trendin baş mimarlarından Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’ın ekonomik ve sosyal alandaki icraatlerine baktığımızda ise geçici bir hevesin ötesinde, ‘21.Yüzyıl Sosyalizminin’ inşası anlamında emareler belirmekte. Chavez’in darbeci-asker geçmişi  her ne kadar demokratikliği hakkında şüpheler doğursa ve sivri , anti-emperyalist çıkışlarının ‘şovenist’ boyutları tartışılsa da , sosyalizm teorisinin yeniden modellenmesi ve pratiğe geçirilmesi  babında dünya için incelemeye değer bir deney ortamı oluşturduğu ortada. Teorik temellerine indiğimizde , Chavez’in konuşmalarında ısrarla vurguladığı “21. Yüzyıl Sosyalizmi” kavramının, doğuşunu Alman sosyolog Heinz Dieterich’e borçlu olduğunu söyleyebiliriz.  Dieterich’in 1996 yılında ortaya attığı ve genel anlamda Bolivarcı sosyalist devrimi tanımlayan bu  anlayışın, hem kapitalist sisteme hem de geçmiş sosyalist rejimlere  eleştiri getirdiği gerçeğini göz önünde bulundurursak, global krizle çalkalanan dünyanın “Eyvah nereye gidiyor bu kapitalizm?” diyerekten, Marx ve Das Kapital heyecanlanmaları yaşadığı şu dönemde, duruma modern, sakin ve rasyonel bir bakış getirebileceğini düşünüyorum.

 
Dieterich’in “21.Yüzyıl Sosyalizmi” adı altında şekillendirdiği görüşün temelinde, ne kapitalizmin ne de geçmişte tecrübe edilen sosyalizmin,  insanlığın temel sorunları olan yoksulluk, açlık, sömürü, ayrımcılık ve ırkçılığa karşı etkin bir çözüm oluşturamadığı gözlemi yatıyor. Kapitalizmin vurdumduymaz piyasa ortamı ve rekabet tabanlı sistemi ile, klasik sosyalizmin ağır devlet bürokrasisi ve antidemokratik şekillenmelerinin  insan faktörünü ıskalaması, kuşkusuz gözleri daha hümanist , katılımcı demokrasiyi temel alan, bireysellik ve sosyal yaşam vurgusunu aynı anda yapabilen ve planlı bir modellemenin gerekliliğini öngören bir sisteme çeviriyor. Dieterich, post-kapitalist uygarlık çağında insanlığın temel sorunlarının çözümü için, 4 temel noktanın baz alınarak modelleme yapılması gerektiğini düşünüyor;
1)Piyasa yerine, emekçilerin ve değer üretenlerin demokratik katılımlarıyla yön verilen, Marksist değer teorisi üzerine kurulu ekonomik model.
2)Her vatandaşın önemli konular üzerinde etkin şekilde yönetime katılabildiği demokratik anlayış.
3)Azınlık haklarının güvenceye alındığı, demokratik kurumların halkın ortak çıkarlarını koruduğu temel demokrasi.
4)Rasyonalite ve etik bağlamında kendi geleceğini çizebilen vatandaş kavramı.
[1]
Kapitalizmin getirdiği çarpıklıkları ya da dönem dönem yaşattığı buhranları , sistemin bir parçası olarak kabul edip yola devam etmek de tabii ki bir seçim. Ancak olayın insani boyutunu düşündüğümüzde, zaten yoksulluktan kıvranan milyonlarca insanın barındığı bu dünyaya, bir de dönem dönem krizlerin yaşandığı, insanların bir anda işsiz kalabildiği, ailelerin yıkıldığı, çocukların eğitim , sağlık ve sosyal hizmet güvencesinin olmadığı bir dünya daha eklemek pek akılcı görünmüyor. Tabii ki yeni bir yol ararken de geçmişte tecrübe edilen aşırı merkezci , bürokratik diktatörlüğe dönüşen, ekonomik eşitlik adına insanları koca bir duvarın ardına hapseden Sovyet tarzı sosyalizmin getirdiği acıları da unutmamak gerek.

 
 İşte yeni sosyalizm anlayışının pratik yansımaları bağlamında, Venezüella’da olup bitenlere göz gezdirmekte fayda var. 1998’de Hugo Chavez’in iktidara gelişiyle birlikte, Venezüella genellikle tepkiyle karşılanan hızlı bir kamulaştırma  dönemine girmişti. Bu kamulaştımaları ise  Chavez’in deyimiyle ‘kapitalizmin halka zarar veren yönlerini törpüleyen’ sosyal içerikli ekonomi politikaları takip etti. Tabii ki Venezüella ekonomisinin, petrol faktörü göz ardı edildiğinde, ne kadar başarılı olduğu ya da sürekli kalkınmayı sürdürüp sürdüremeyeceği tartışmaya açık. Resmi kaynaklara göre , yoksulluk 10 yılda yüzde 20’lerden yüzde 10’lara , işsizlik ise yüzde 16’lardan yüzde 7’lere düşmüş. Zengin ve fakir arasındaki fark da yaklaşık yüzde 13 oranında gerileme göstermiş[2]. Son birkaç seneye baktığımızda,  yıllık ortalama yüzde 10’larda seyreden bir ekonomik büyüme hızı söz konusu. Yalnız bu rakamlara ,ekonomik büyümenin büyük oranda petrol fiyatlarının yükselmesine bağlı olduğundan yola çıkılarak yapılan eleştirileri de eklemek gerek [3]. Venezüella ekonomisini doğru şekilde analiz etmek için elbette bunlar tümüyle yeterli göstergeler değil,  ancak esas dikkat çekmek istediğim nokta, sosyalizme bakış açısı anlamında radikal değişikliklerin filizlendiği ve ekonomik kaynakların sosyal projelere etkin bir şekilde aktarıldığı gerçeği.   Bütün Venezüella vatandaşları şu an Ulusal Kamu Sağlık Sistemi kapsamında parasız sağlık hizmeti hakkına sahip. Bunun yanında eğitim projelerine, okuma-yazma programlarına  verilen destek arttırıldı ve 2005 yılında UNESCO standartlarına göre cahillik durduruldu[2].  İnsan eksenli sosyalizm anlamında  gözüme çarpan diğer uygulamalar ise halkın katılımcı demokrasi çerçevesinde örgütlendiği, karar mekanizmasına katılabildikleri, hükümetle iletişimde oldukları  Halk Meclisleri. Hugo Chavez özellikle tabanın yönetime katılımı ve sosyal projeleri desteklemesi  için ciddi bir ağ kurmak istiyor. ‘Bolivarcı halkalar’ da bu mantıkta oluşturulan, yerel sosyal hizmetler için çalışan küçük gönüllü topluluklar. Bunun dışında işçilerin yönettiği sosyalist  işletmelere de değinmek gerek.  İşçiler, fabrikayı yönetenleri seçiyorlar ve yönetime doğrudan katılıyorlar. Bu sistemin yukardan dayatmacılığı ve bürokratik yozlaşmayı önlemesi , avantajlar arasında nitelendiriliyor. Ayrıca halka genel olarak sorumluluk bilincini aşılaması açısından önemli yer tutuyor [4]. Bütün bunlara rağmen Venezüella’da kapitalizmin  tümden rafa kalktığını söylemek yanlış olacaktır. Kalıcı bir sosyalist yapılanma oluşana kadar en azından şu an için halkı kapitalizmin olası ‘sendromlarından’ koruyan bir ekonomiye geçildiğini söyleyebiliriz.

 
Kısacası, Heinz Dieterich’in teorik danışmanlığını yaptığı 26 milyon nüfuslu Chavez Venezüella’sı sosyalizm denemeleri anlamında dünyaya  farklı bir insancıl bakış açısı getirebilir. Venezüella denemelerine bakınca ironik bir sosyalizm eleştirisi olan Good bye Lenin filmini hatırlamadan edemedim. Başkahraman Alex’in sosyalizm neferi annesi ,duvar yıkılmadan önce komaya girer. Ancak Alex, sosyalizmin çöktüğünü annesine fark ettirmemek için, Doğu Almanya’yı gerçekte olmayan bir masala dönüştürür. Kurduğu düzmece dünyada, annesine hayali  Doğu Almanya başkanı Sigmund Jähn’in duvarı kaldırdığı konuşmasını televizyondan izlettirirken, şöyle seslenir  Jähn insanlığa;  
“Sosyalizm bir duvarın arkasında yaşamak değildir. Diğerlerine ulaşabilmektir ve diğerleriyle yaşayabilmektir. Sadece daha iyi bir dünya hayali değil, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışmaktır.”
Kim bilir, belki Sigmund Jähn’ler Latin Amerika’dan çıkar…

Kaynakça:
[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Socialism_of_the_21st_century
[2] http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=2408
[3] http://en.wikipedia.org/wiki/Economy_of_Venezuela
[4] http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=2606

Comments
2 Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Günün Sözü

…we must constantly adjust our lives, our thoughts and our emotions, in
order to live simultaneously within different kinds of orders according to different
rules.
— F. A. von Hayek

Üye Olun

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (13)
  • Duyurular (6)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (9)
  • İktisat Tarihi (8)
  • İktisat Teorisi (11)
  • İktisatçılar (13)
  • Köşe Yazarları (3)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (5)
  • Nöroekonomi (6)
  • Nöropazarlama (1)
  • Okuma Önerileri (4)
  • Oyun Teorisi (8)
  • Serbest Atış (28)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (8)

 

June 2009
M T W T F S S
« May   Jul »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930  

Baglantilar

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox