Türkiye’de İktisat Eğitimi 2: Tasnif
U.Baris_Urhan | May 18, 2009Bir önceki yazımızda bu konuda “kafa patlatmış” akademisyenlerin yayınlarını listeleyerek okurları konuya ısıtmaya çalışmıştık. Bu yazımızla da durum tahlili yapmaya başlayacağız.
Türkiye’deki mevcut iktisat eğitimine bakmadan önce meselenin tarihsel boyutuna bakmakta büyük fayda görüyorum. Dünyadaki iktisadi gelişmelere paralel olarak değişen iktisat ekollerinde bizim yerimiz neresiydi? Kendimiz bir ekol olabildik mi? Dünya iktisat literatürüne ne gibi katkılarımız oldu? Bu ve benzeri birçok soruyu da siz okurlarımıza ev ödevi olarak veriyorum! Bu ev ödevinden benim payıma mevcut iktisat okullarını “tasnif etmek” düşüyor.
Türkiye’de iktisat eğitimi veren okulları 4’e ayırabiliriz:
- Türkçe eğitim veren özel okullar
- Türkçe eğitim veren devlet okulları
- İngilizce eğitim veren devlet okulları
- İngilizce eğitim veren özel okullar
Eğitim dili bakımından yaptığım değelendirmenin ana sebebi akademisyen profilinin ve kullanılan kaynakların buna bağlı olarak değişiyor olması.
Örneğin benim mezun olduğum Dokuz Eylül İ.İ.B.F.’de, Prof.Dr. Tevfik Pekin’in İktisada Giriş kitapları kullanılırken İngilizce eğitim veren bir üniversitede Gregory Mankiw’in kitabı kullanılmaktadır. E, ne oluyor peki bu kitap kullanılıyorsa? Şu oluyor; dördüncü sınıfa gelip de uluslararası iktisat görmeye başladığınızda bir taraf Krugman’dan konuyu öğrenirken diğer taraf yine Türkçe başka bir yayından, matematiksel olmayan, bir uluslararası iktisat öğreniyor. Bunun doğal sonucu olarak da iktisat mezunlarının yarısı, diğer yarısını anlamıyor! Aslında cümleyi şöyle düzeltmeliyiz, Türkiye’deki iktisat mezunlarının ortalama olarak ancak 1/5’i dünyanın takip ettiği iktisatı anlayabiliyor.
Burada, gelebilecek “neoklasik iktisatçılık” merkezli taşlamaları engellemek için de bir parantez açalım. Yazar bunun ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olduğundan bahsetmiyor, zaten amacı da böylesine normatif yargılara varmak değil! Bu yazının ve gelecek yazıların amacı durum tahlili yapmaktan öteye, şimdilik, geçmeyecek.
Şimdi, verdiğimiz örnekten yola çıkarak konuyu biraz daha derinleştirelim:
Son yıllarda özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nın yurt dışına zorunlu hizmet karşılığı gönderdiği öğrencilerin yaklaşık 5 yıllık eğitimlerine karşılık 10 yıl hizmet vermek üzere Türkiye’ye dönmeleri ile Pamukkale, Gaziantep, Van, Erzurum vb. üniversitelerimizde ABD’den doktoralı, belki de lisansta takip ettiklerinin tam da zıttı bir eğitim almış akademisyenler görev alacak ve mevcut farklılığı yabancı dilde eğitim veren üniversitelerin lehine değiştirecekler.
Bu farkın kapanması ise artan yıllarda Türkiye’deki iktisat eğitiminin Avrupa ve ABD’deki öncü iktisat okullarına eklemlenmesini hızlandıracaktır. Yine, bunun olumlu ya da olumsuz bir şey olduğu yargısına varmadığımızı belirtelim!
Ülkemizdeki mevcut rekabeti şöyle özetleyebiliriz: üç büyük şehirdeki İngilizce eğitim veren özel okullar ile devlet okullarının arasındaki rekabete, köklü iktisat geleneği olan ve Türkçe eğitim veren devlet okullarının bazıları ve yine Türkçe eğitim veren özel okulların bir kısmı da katılmakta ve ortaya “kim ABD ve AB’nin verdiği iktisat eğitimine daha yakın iktisat eğitimi verirse o en iyi öğrencileri çeker” türünden bir rekabet çıkmaktadır.
Türkiye’deki mevcut üniversite seçme sınavı da aslında bir üniversitenin ne kadar iyi olduğunu değil, iyi olan öğrencilerin nereleri seçtiklerini tesciller niteliktedir. Öyle olmasa Boğaziçi Üniversitesi’nden bir öğrenci MIT’ye doktoraya kabul edilirken aynı üniversiteden A grubu dergilerde (AER, Econometrica, QJE) belli aralıklarla da olsa yayınlara rastlayabilirdik.
Bu tarz bir sonucun bir diğer özelliği de aslında üstü kapalı olarak “biz seni daha fazla yetiştiremiyoruz, sen bizim verebileceklerimizi fazlasıyla aldın, artık daha fazlasını öğrenmek için oralara gitmelisin” demektir. Ez cümle mesele şudur:
- Öğrenci o kadar iyi ki, nereye gitse farketmez!
Bu durumu tesciller bir başka veri de velilerin yabancı dil meselesine yaklaşımlarıdır. Birçok kişi yabancı dille eğitim veren kurumların İngilizce öğrenmeyi hızlandıracağını, bu okullardan mezun olanların İngilizce bilgilerinin daha iyi olacağını ve bu sebeple iyi bir gelecek için gerekli olan “yabancı dil” şartının ancak bu okullardan mezun olunarak sağlanabileceğini düşünmektedir. Hal böyle olunca özel okulların da bir kısmı bu “pastadan” pay kapmak adına yabancı dil ile eğitim verme eğiliminde olmaktadırlar. Bu ise bir anda Türkiye’deki iktisat eğitiminin temeline aslında detaylıca düşünülmemiş bir değişim hamurunun girmesine sebep olmaktadır. Hakim iktisat olarak nitelenebilecek iktisat eğitimi ne okullar bunu doğrudan istiyor diye, ne de velilerin ve öğrencilerin bu yönde talepleri var diye ortaya çıkıyor: İngilizce olarak ders anlatabilen akademisyenlerin hepsi bu eğitimden geçtiler de o yüzden!
Bu durum öyle bir noktadadır ki bazı okullarda mantıksızlık seviyesine ulaşmıştır. Örneğin Hacettepe Üniversitesi’nde hem İngilizce hem de Türkçe iktisat bölümü bulunmaktadır. Şimdi, bunun anlamını aklı başında bir tek iktisatçı açıklayabilir mi?Aklima Hacettepe’nin masumane bir tavırla “ingilizce iktisat eğitimi pastası”ndan kendisine de pay almayı istemesinden daha makul bir sey gelmiyor. Üniversite örneklerini Dokuz Eylül Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi vb. şeklinde uzatabiliriz.
Geriye Türkiye’deki iktisat okullarının büyük bir çoğunluğunu oluşturan Türkçe iktisat okulları kalmaktadır. Bu okulların da akademisyen profili ya İngilizce dışında başka bir dil ile eğitim almış akademisyenlerden (çoğunlukla Fransız Ekolü oluyorlar) ya da eğitimlerinin tamamını kendi okullarında tamamlamış olanlardan oluşuyor. Bu durumda da “babadan oğula” şeklinde devredilen tahtlar gibi iktisat öğretimi de çağın değişimleriyle “flört” etse de çok da ileriye gitmeden devinimini sürdürüyor.
Türkiye’deki iktisat eğitiminin bu kadar “çığrından çıkmasının” bir sebebi de yeni açılan her üniversiteye “bir masa, bir sıra = İİBF” formülü ile yerleştirilen iktisat bölümleridir. Başbakan göğsünü gererek kaç tane üniversite açtıklarını söylüyor da iktisat eğitiminin kalitesini ne hale getirdiklerinden bahsetmiyor. Örneğin Bozok Üniversitesi’ndeki iktisat bölümünde 1 profesör, 3 yardımcı doçent, ve 5 araştırma gorevlisinden oluşan toplam 9 akademisyen varken İstanbul Üniversitesi’in iktisat bölümünde sadece 12 tane profesör bulunmaktadır. Toplam 9 kişilik bir akademik kadro koca bir iktisat bölümünün müfredatını nasıl kaldırabilir? Fakülte denilen şey ilkokul mudur ki her derse aynı akademisyen girsin.
Bu üniversiteler de Türkçe iktisat eğitimine yani dünyadaki iktisadı takip edemeyen iktisatçılara yüzlerce mezun ile katkı vermekte ve aslında mevcut siyasi irade aradaki farkı bir taraftan Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursları ile kapatır gibi görünürken diğer taraftan da açmaktadır.
Gelecek yazımızda konuyu biraz da müfredat yönüyle irdelemeye çalışacağız.
Not: Murat Cokgezen hocamiz bir onceki yazimiza konuyla ilgili soyle bir ekleme yapmis; yorumlar arasinda kaybolmamasi icin buraya da aliyorum:
M. Cokgezen ve N. Terzi, ‘ Türkiye’de devletin eğitime müdahalesinin yeterli gerekçesi var mı?’, Liberal Düşünce, Yıl: 13, Sayı: 49, 2008






Bir masa, bir sıra mantığıyla yeni fakülteler açılıyor ve bunların kontejyanları doluyor.Genel olarak üniversite öğreniminin bu kadar talep edilmesi ilginç bir durum. Kamu ve vakıf üniversitelerinin yanısıra özel üniversitelerin de açılmasına imkan sağlanmalı. Dersane sektörüne harcanan paralar yükseköğrenime yönlendirilebilir. Çocuğunu bir yıl dersaneye gönderen bir aile o bir yıllık dersane masrafını bir defalığına üniversiteye ödese bile yükseköğrenim için önemli bir kazanç olur.
İktisat öğreniminde kullanılan Türkçe kitapların çoğu dünyanın takip ettiği iktisattan uzak. İngilizce kitapların Türkçeye çevrilmesiyle de bu fark kapatılabilir. Almanya Krugman, Bernanke ve Pindyck gibi yazarların ders kitaplarını Almancaya çeviriyor ve üniversitelerinde okutuyor.Türkiye’de Fisher-Dornbush’un Macroeconomics kitabı ve Gujarati’nin Econometrics kitabının Türkçe çevirisi var.Üniversitede öğretim elemanları kendi yazdıkları cin ali kitaplarını okutmak yerine öğrencilerine bu kitapları önerseler iyi olur.
İktisat Bölümleri Taban Puanları
Türkiye iktisat bölümlerinin ÖSS’deki puanlarını belirleyen değişkenler neler olabilir? Bunlar nasıl ölçülebilir ve ölçülemeyenleri varsa başka hangi değişkenler bunları kestirmek için bir gösterge olabilir? Aşağıda 2008-2009 dönemi için öss taban puanları var.
ÖSS taban puanları
Ülkemizdeki iktisat eğitiminin en önde gelen sorunlarından biri bence akademisyenlerin yeter(-li-)+(-siz-)liğidir. Sizin de bahsetmiş olduğunuz gibi akademsiyenler neredeyse kırtasiyecilik yapıyor.
)
“Kitaptan şuraya kadar işledik.Sınavda kitap açık olacak. Sınavda fotokopi yasak sadece benim kitap serbest”
Hocalarımızın güncel değil…matematik yok… ne hocalar ne öğrenciler matematik biliyor…. “iktisadı matematiğe boğmaya gerek yok” deyip çekiliyoruz kenara..hocalarmızın akademik ortamları yok ve bunu sağlamaya yönelik aşk ve şevkleri yok…öğrencilerin çoğu bu durumdan memnun.
Bir çok okulda 10 sene önce sınavlarda çıkan soruların (rakamları bile değişmeden) aynısı tekrar soruluyor…
Derste işlenilen müfredat hala p.Samuelson örnekleri üzerinden ilerliyor. amerikada şöyle şöyle dergilerde böyle böyle makaleler/teoriler çıkıyormuş bizi ilgilendirmiyor…
Ancak ben de meb in yurt dışına gönderdiği öğrencilerin ufakta olsa bu durumun değişmesinde etkili olabileceklerini düşünenlerdenim.
Çünkü onlar geri geldiklerinde(gelirler mi sizce ? ) atıyorum bir sivasta bir trabzonda bir bursa da akademik farklarını ortaya koyacaklar. ister istemez ilgi odagı haline gelecekler. rekabet edilebilirlik için diğer hocalar ekstradan çalışmaya başlayacak,öğrenciler karşılarında daha farklı yapıda hocalar görüp iktisatı bitirince sadece “serbest muhasebeci” olunmadığını anlayacaklar.
Yoksa böyle devam ederse yani akademisyen diye derslere giren,son 10 yılda ya hiç ya da elin parmağını geçmediği (hakemli dergilerde) yayınlanmış makaleleri bulunmayan hocaların sayısı git gide artacaktır…
Yazıların üzerinden epey zaman geçmiş; ancak başka birşeyler ararken, tesadüfen denk geldiğim ve çok beğendiğim sitedeki bu konu hakkında ben de birşeyler yazmak istedim.
Ben Sakarya Üniversitesinde 1998-2002 yılları arasında okudum. Yazıda ve yorumlarda hiç değinilmeyen bir konuyu (şahsen yaşadığım için) eklemek isterim.
Bizler 17 Ağustos depremini takip eden yıllarda okuduk. Ekim ayında başlaması gereken sezon, Mart ayına kadar bekletildi. Çevre üniversitelere misafir gönderilebilirdik ama hayır. Neden, bölge esnafı öğrenciler üzerinden kazansın, halk zenginleşsin…Tamam belki olağanüstü şartlar olağanüstü çözümleri getirir, böyle bir yaklaşım, diyelim ki o günün şartlarında doğruydu…
Ya Eğitim? O dönem öğrencileri (iibf özelinde değil), pek çok dersi gerçekten geçmiş olmak için geçti. 1. ve 2. öğretimler birarada okudu, sınıf mevcudu yükseldi, hocalar sırf barınma sorunu nedeniyle yüksek not verek zorunda bırakıldılar, vs.
Sanıyorum depremin yaralarını sarmak amacıyla o dönem, başta ABD olmak üzere yurt dışında YÖK bursuyla doktora yapan bir çok akademisyen okulumuza katıldı. Bunlar ekonometri, para teorisi, u.arası iktisat gibi en önemli derslere geldiler. Yazılarda ve yorumlarda geçtiği gibi, daha güncel hocalar, memur hocaları gaza getiremedi, aksine onlarda o duruma uymak zorunda kaldılar…
Bunun suçunu hocalara atmıyorum. Bunun nedeni öğrencilerdi… “Hocam ben buraya 5 matematik netiyle geldim, ne anlarım türevden, matriksten, logaritmadan” sesleri her sınıfta bolca yükseldi… 1-2 hocamız, resmen iktisat dersini bırakıp matematik öğetmeye koyuldular mikro ekonomi dersinde yada başka derslerde ve hemen öğrenciler tarafından istenmeyen adam ilan edildiler. Ve yavaş yavaş sistemin çarklarına uymak zorunda kaldılar…
Özetle, ben tek suçlu olarak akademisyenlerin gösterilmesine karşıyım; iktisadın ne olduğunu bilmeyen ve resmen 4 yıllık KPSS hazırlık kursunda gibi yetiştirilen öğencilere birilerinin gerçek iktisadı göstermek istediğinde yaşadıkları zorlukları bizzat gördüm çünkü..
ben bazi seyleri oyrenmek istiyorum iktisada girmek 1 azeri vatandasi icindemi zor?kac puan gecidi?ve hangi fenn bilgilerni bilmek gereklidir?tsk saolun
Bahsettiğiniz Mankiw-Akerlof-Rodrik-Stiglitz vs.vs.. yazdığı kitaplar boş bilgilerden ibaret..niye boş bilgi..zira post otistik bir bilim bir iktisat doğuruyor da ondan.. pek muhterem fisher ağbimiz de 2001 krizinden önce uygulanmakta olan İMF reçetesinin hazırlayanı ve savunucusu olan, kriz çıkınca da hamam taşı gümüşten anlamadım bu işten diye çığıran kişiliktir.
zaten bu neoliberaller o kadar boş konuşurlar ki 2008 credit crunch ya da tayyibin teğet geçti dediği küresel krizi bile yorumlamaktan acizdirler..krizi öngörmeleri bii ana şimdi de geçti bitti bak demiştik falan deme modundaar..demek ki 2010 yılında bi tokat daha yiyecekler…