iktisadiyat

  • rss
  • Home
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi
  • Hakkımızda (yenilendi!)

İktisat ve Matematik

Ceyhun_Elgin | May 23, 2009

Öncelikle, İktisadiyat.com okuyucularına merhaba. Site için ilk yazımı, doğrudan spesifik bir iktisadi konuya ayırmak istemedim. Bu şekildeki yazıları daha sonrası için saklamak isterim. Bu ilk yazıda, kısa bir şekilde, iktisat teorisinde süregelen bir tartışmadan hareketle, metodolojik bir perspektif çizmek istiyorum.

Metodolojik tartışmanın konusu, iktisatta matematiğin artan sıklıkta kullanımı.

Sadece 1-2 ders iktisat dersi almış olan lisans öğrencileri dahi iktisadın araçlarını giderek daha sık kullandığı bilimlerden birinin de matematik olduğunu bilirler. Öyle ki, günümüzde, önde gelen akademik bir iktisat dergisinde yayımlanan bir makaleyi anlayabilmek için lisans düzeyinde matematik bilgisi yeterli olmayabilmektedir. Lisans programlarında sık sık alıştırması yapılan, türev ya da integral almanın çok ötesinde, gerçel analiz, topoloji, fonksiyonel analiz, olasılık ve ölçüm teorisi gibi dersler çerçevesinde, doktora düzeyinde matematik birikimine sahip olmak, ana-akım (ya da teknik ifadeyle ortodoks) bir makro ya da mikro iktisatçı için olmazsa olmazlardandır.

Matematiğin iktisatta kullanılmasının egemen görüş ve bir zorunluluk haline gelmesiyle, dünyada ezici sayıdaki ekonomi bölümünün matematiksel yöntemleri benimsemesi sonucunu doğurmuştur. Lisans ve yüksek lisans derslerine gittikçe artan bir ölçüde matematik dersleri eklenmiştir. Diğer yandan, bu durum, özellikle matematik dışındaki, tarih, siyaset bilimi, sosyoloji gibi diğer bilimlerin araç, konu ve yöntemlerini kullanan veya yukarda bahsettiğim çerçevede matematik bilgisine sahip olmayan iktisatçılarca oldukça tepkiyle karşılanmaktadır.

İktisadi düşünce tarihine baktığımızda, her ne kadar öncesinde de çeşitli matematiksel yöntemler iktisatta kullanılsa da (örneğin Kapital’de dahi birçok matematiksel ifade vardır, bunu sevgili Can Madenci’nin sitede yayınlanan son yazısında da görebiliriz.) matematiğin iktisatta yoğun biçimde kullanımının, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında William Stanley Jevons, Alfred Marshall, John Bates Clark gibi ilk ikisi İngiliz ve üçüncüsü Amerikalı neoklasik iktisatçılar tarafından başlatıldığını görürüz. Bu kullanım daha sonra 1930′da, tüzüğünde temel amacının matematiksel yöntemlerin iktisatta kullanılması olduğunu yazan Econometric Society adı verilen iktisatçılar topluluğunun kurulmasıyla da hız kazanmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş döneminde hızla gelişen oyun teorisi ile birlikte Batı’da iktisat ve matematik ilişkisi gittikçe gelişmiştir. Yüksek matematik kullanan oyun teorisi modelleri sadece mikroekonomiyi etkilemekle kalmamış zamanla makroekonomik analize de girmiştir. Öte yandan, Sovyet matematikçileri ve iktisatçıları da planlı ekonominin gerektirdiği hesaplama ihtiyacı nedeniyle, lineer programlama ve dinamik optimizasyon gibi teknikleri geliştirmişlerdir.

Günümüzde ise, akademik dünyada neoklasik ortodoksi denen ve çeşitli alt akımları da içinde bulunduran egemen görüş, matematiği iktisatta kurduğu modeller çerçevesinde artan sıklıkta kullanmaya devam etmektedir. Bunun karşısında ise, farklı görüşlerdeki ana-akım dışı ve eleştirel (Teknik ifadeyle heterodoks) iktisatçılar vardır. Tüm heterodoks iktisatçılar olmasa da, bu grubun önemli bir kısmı (Bunların içinde yelpazenin bir ucundaki Avusturya okulu üyelerini, diğer ucunda Marksist iktisatçıları veya ortadan kimi Post-Keynesyenleri ya da konu ayrımıyla özellikle iktisat tarihçilerini ve iktisat sosyolojisi çalışanları sayabiliriz.) matematiğin iktisatta kullanımına şiddetle karşı çıkmaktadır. Matematiğin iktisattan toptan atılması çağrısı yapılan metinler hazırlanmakta ve bunlar kimi heterodoks yayınlarda yer almaktadır. Avusturyalılar, matematiğin iktisatta kullanımının er ya da geç, planlı ekonominin pazara üstünlüğüne varacağından korkmakta, diğerleri ise genelde matematiksel modelleme yapmadıkları için dışlandıkları egemen görüşü eleştirmektedirler. Bu eleştiri son zamanlarda şiddetini oldukça arttırmış ve matematiksel modeller içeren iktisat makalelerine bir bütün olarak Otistik İktisat adı verilmiştir.

Oysa, unutulmamalıdır ki, iktisatta matematiğin kullanılması çeşitli sayıdaki yöntem tercihlerinden birisidir. Disiplinlerarası olmasıyla övündüğümüz iktisat biliminin, pek doğaldır ki, sosyoloji, psikoloji, matematik ve hatta fizikle dahi kesişim alanları olacaktır. Bu kesişim alanlarını iktisattan soyutlamanın, iktisat bilimine hiçbir katkı sağlamayacağı açıktır. Unutulmamalıdır ki, iktisat biliminde matematik bir amaç değil, iktisadi gerçeklikleri açıklayabilmek için kullanılan bir araçtır. Pazar ekonomisine karşı olan biriyseniz, düşünmelisiniz ki, pazar ekonomisinin güzelliklerini meşrulaştıran modellerde eğer varsa suç, matematiğin değil, gerçek dışı varsayımlar yapan iktisatçılarındır. İktisadi modeller, dünyadaki bir gerçekliği açıklayamıyorsa, burada yalan söyleyen matematik değil, iktisatçının kendisidir. Örneğin, matematiğin yoğun olarak kullanıldığı kimi modeller, çeşitli varsayımlar altında liberalizmi, pazar ekonomisini ya da eşitsizliği meşrulaştırıyor olabilirler. Ancak, aynı modeller, farklı varsayımlar altında, daha eşitlikçi bir sistemi ve hatta sosyalizmi dahi meşrulaştırabilirler. Önemli olansa bu varsayımların ne olduğunun ve bunların modele olan etkisini sorgulamaktır. Ancak, altını çizerek vurgulamak gerekir ki, matematik ve iktisat ilişkisini güçlendirmek, iktisadı uygulamalı matematik haline getirmek ya da iktisadın sosyal bir bilim olduğunu unutarak, siyaset bilimini, sosyolojiyi, psikolojiyi, tarihi, felsefeyi iktisattan koparıp atmak olarak görülmemelidir. İktisadi perspektifin, en az matematiksel boyutunun olduğu kadar, sosyolojik, felsefi, tarihi ve siyasi boyutları da önemlidir. İktisat disiplinlerarası özellikleri ağır basan sosyal bir bilimdir ve bu özelliği onun gelişmesi için büyük bir avantajdır.

Ceyhun Elgin

Comments
2 Comments »
Categories
İktisat Teorisi, Serbest Atış
Tags
heterodoks, iktisat, matematik, metodoloji, ortodoks, Yeni etiket ekle
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Türkiye’de İktisat Eğitimi 2: Tasnif

U.Baris_Urhan | May 18, 2009

Bir önceki yazımızda bu konuda “kafa patlatmış” akademisyenlerin yayınlarını listeleyerek okurları konuya ısıtmaya çalışmıştık. Bu yazımızla da durum tahlili yapmaya başlayacağız.

Türkiye’deki mevcut iktisat eğitimine bakmadan önce meselenin tarihsel boyutuna bakmakta büyük fayda görüyorum. Dünyadaki iktisadi gelişmelere paralel olarak değişen iktisat ekollerinde bizim yerimiz neresiydi? Kendimiz bir ekol olabildik mi? Dünya iktisat literatürüne ne gibi katkılarımız oldu? Bu ve benzeri birçok soruyu da siz okurlarımıza ev ödevi olarak veriyorum! Bu ev ödevinden benim payıma mevcut iktisat okullarını “tasnif etmek” düşüyor.

Türkiye’de iktisat eğitimi veren okulları 4’e ayırabiliriz:

  1. Türkçe eğitim veren özel okullar
  2. Türkçe eğitim veren devlet okulları
  3. İngilizce eğitim veren devlet okulları
  4. İngilizce eğitim veren özel okullar

Eğitim dili bakımından yaptığım değelendirmenin ana sebebi akademisyen profilinin ve kullanılan kaynakların buna bağlı olarak değişiyor olması.

Örneğin benim mezun olduğum Dokuz Eylül İ.İ.B.F.’de, Prof.Dr. Tevfik Pekin’in İktisada Giriş kitapları kullanılırken İngilizce eğitim veren bir üniversitede Gregory Mankiw’in kitabı kullanılmaktadır. E, ne oluyor peki bu kitap kullanılıyorsa? Şu oluyor; dördüncü sınıfa gelip de uluslararası iktisat görmeye başladığınızda bir taraf Krugman’dan konuyu öğrenirken diğer taraf yine Türkçe başka bir yayından, matematiksel olmayan, bir uluslararası iktisat öğreniyor. Bunun doğal sonucu olarak da iktisat mezunlarının yarısı, diğer yarısını anlamıyor! Aslında cümleyi şöyle düzeltmeliyiz, Türkiye’deki iktisat mezunlarının ortalama olarak ancak 1/5’i dünyanın takip ettiği iktisatı anlayabiliyor.

Burada, gelebilecek “neoklasik iktisatçılık” merkezli taşlamaları engellemek için de bir parantez açalım. Yazar bunun ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olduğundan bahsetmiyor, zaten amacı da böylesine normatif yargılara varmak değil! Bu yazının ve gelecek yazıların amacı durum tahlili yapmaktan öteye, şimdilik, geçmeyecek.

Şimdi, verdiğimiz örnekten yola çıkarak konuyu biraz daha derinleştirelim:
Son yıllarda özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nın yurt dışına zorunlu hizmet karşılığı gönderdiği öğrencilerin yaklaşık 5 yıllık eğitimlerine karşılık 10 yıl hizmet vermek üzere Türkiye’ye dönmeleri ile Pamukkale, Gaziantep, Van, Erzurum vb. üniversitelerimizde ABD’den doktoralı, belki de lisansta takip ettiklerinin tam da zıttı bir eğitim almış akademisyenler görev alacak ve mevcut farklılığı yabancı dilde eğitim veren üniversitelerin lehine değiştirecekler.

Bu farkın kapanması ise artan yıllarda Türkiye’deki iktisat eğitiminin Avrupa ve ABD’deki öncü iktisat okullarına eklemlenmesini hızlandıracaktır. Yine, bunun olumlu ya da olumsuz bir şey olduğu yargısına varmadığımızı belirtelim!

Ülkemizdeki mevcut rekabeti şöyle özetleyebiliriz: üç büyük şehirdeki İngilizce eğitim veren özel okullar ile devlet okullarının arasındaki rekabete, köklü iktisat geleneği olan ve Türkçe eğitim veren devlet okullarının bazıları ve yine Türkçe eğitim veren özel okulların bir kısmı da katılmakta ve ortaya “kim ABD ve AB’nin verdiği iktisat eğitimine daha yakın iktisat eğitimi verirse o en iyi öğrencileri çeker” türünden bir rekabet çıkmaktadır.

Türkiye’deki mevcut üniversite seçme sınavı da aslında bir üniversitenin ne kadar iyi olduğunu değil, iyi olan öğrencilerin nereleri seçtiklerini tesciller niteliktedir. Öyle olmasa Boğaziçi Üniversitesi’nden bir öğrenci MIT’ye doktoraya kabul edilirken aynı üniversiteden A grubu dergilerde (AER, Econometrica, QJE) belli aralıklarla da olsa yayınlara rastlayabilirdik.
Bu tarz bir sonucun bir diğer özelliği de aslında üstü kapalı olarak “biz seni daha fazla yetiştiremiyoruz, sen bizim verebileceklerimizi fazlasıyla aldın, artık daha fazlasını öğrenmek için oralara gitmelisin” demektir. Ez cümle mesele şudur:

- Öğrenci o kadar iyi ki, nereye gitse farketmez!

Bu durumu tesciller bir başka veri de velilerin yabancı dil meselesine yaklaşımlarıdır. Birçok kişi yabancı dille eğitim veren kurumların İngilizce öğrenmeyi hızlandıracağını, bu okullardan mezun olanların İngilizce bilgilerinin daha iyi olacağını ve bu sebeple iyi bir gelecek için gerekli olan “yabancı dil” şartının ancak bu okullardan mezun olunarak sağlanabileceğini düşünmektedir. Hal böyle olunca özel okulların da bir kısmı bu “pastadan” pay kapmak adına yabancı dil ile eğitim verme eğiliminde olmaktadırlar. Bu ise bir anda Türkiye’deki iktisat eğitiminin temeline aslında detaylıca düşünülmemiş bir değişim hamurunun girmesine sebep olmaktadır. Hakim iktisat olarak nitelenebilecek iktisat eğitimi ne okullar bunu doğrudan istiyor diye, ne de velilerin ve öğrencilerin bu yönde talepleri var diye ortaya çıkıyor: İngilizce olarak ders anlatabilen akademisyenlerin hepsi bu eğitimden geçtiler de o yüzden!

Bu durum öyle bir noktadadır ki bazı okullarda mantıksızlık seviyesine ulaşmıştır. Örneğin Hacettepe Üniversitesi’nde hem İngilizce hem de Türkçe iktisat bölümü bulunmaktadır. Şimdi, bunun anlamını aklı başında bir tek iktisatçı açıklayabilir mi?Aklima Hacettepe’nin masumane bir tavırla “ingilizce iktisat eğitimi pastası”ndan kendisine de pay almayı istemesinden daha makul bir sey gelmiyor. Üniversite örneklerini Dokuz Eylül Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi vb.  şeklinde uzatabiliriz.

Geriye Türkiye’deki iktisat okullarının büyük bir çoğunluğunu oluşturan Türkçe iktisat okulları kalmaktadır. Bu okulların da akademisyen profili ya İngilizce dışında başka bir dil ile eğitim almış akademisyenlerden (çoğunlukla Fransız Ekolü oluyorlar) ya da eğitimlerinin tamamını kendi okullarında tamamlamış olanlardan oluşuyor. Bu durumda da “babadan oğula” şeklinde devredilen tahtlar gibi iktisat öğretimi de çağın değişimleriyle “flört” etse de çok da ileriye gitmeden devinimini sürdürüyor.

Türkiye’deki iktisat eğitiminin bu kadar “çığrından çıkmasının” bir sebebi de yeni açılan her üniversiteye “bir masa, bir sıra = İİBF” formülü ile yerleştirilen iktisat bölümleridir. Başbakan göğsünü gererek kaç tane üniversite açtıklarını söylüyor da iktisat eğitiminin kalitesini ne hale getirdiklerinden bahsetmiyor. Örneğin Bozok Üniversitesi’ndeki iktisat bölümünde 1 profesör, 3 yardımcı doçent, ve 5 araştırma gorevlisinden oluşan toplam 9 akademisyen varken İstanbul Üniversitesi’in iktisat bölümünde sadece 12 tane profesör bulunmaktadır. Toplam 9 kişilik bir akademik kadro koca bir iktisat bölümünün müfredatını nasıl kaldırabilir? Fakülte denilen şey ilkokul mudur ki her derse aynı akademisyen girsin.
Bu üniversiteler de Türkçe iktisat eğitimine yani dünyadaki iktisadı takip edemeyen iktisatçılara yüzlerce mezun ile katkı vermekte ve aslında mevcut siyasi irade aradaki farkı bir taraftan Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursları ile kapatır gibi görünürken diğer taraftan da açmaktadır.

Gelecek yazımızda konuyu biraz da müfredat yönüyle irdelemeye çalışacağız.

Not: Murat Cokgezen hocamiz bir onceki yazimiza konuyla ilgili soyle bir ekleme yapmis; yorumlar arasinda kaybolmamasi icin buraya da aliyorum:
M. Cokgezen ve N. Terzi, ‘ Türkiye’de devletin eğitime müdahalesinin yeterli gerekçesi var mı?’, Liberal Düşünce, Yıl: 13, Sayı: 49, 2008

Comments
6 Comments »
Categories
İktisat Öğencilerine Tavsiyeler, Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

İKTİSAT DENEYSEL BİR BİLİM OLMAYA MI BAŞLIYOR?

U.Baris_Urhan | May 14, 2009

Yard. Doç. Dr. Zafer Akın & Ü. Barış Urhan

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi ve Kopenhag Üniversitesi

 

 

GİRİŞ

İktisat uzun yıllar boyunca deneysel bir bilim olarak düşünülmemiş ve bu sebeple de birçok akım tarafından bilim olup olmadığı konusu uzun tartışmalar ışığında sorgulanmıştır. Bugün geldiğimiz noktada özellikle yirminci yüzyılla birlikte matematiğin iktisat içindeki yerini hızla sağlamlaştırması mevcut tartışmanın boyutunu “iktisat ne kadar deneysel bir bilim dalı olabilir?” noktasına getirmiştir.

Vernon Smith ve Daniel Kahneman’ın elli yılı aşkın süredir bu alanda yürüttüğü çalışmalar beraberinde Nobel Ekonomi Ödülü’nü getirmekle kalmayıp iktisat içerisinde, günümüzde en hızlı ilerleyen ve gelişen bir akımın da geniş kitleler tarafından kabul edilmesini sağlamıştır.

Bu çalışma iktisada deneysel bakışın gelişimini mevcut uygulamaları ile ele alarak bu alanda Türkiye’de yapılan çalışmalara yer vermekle birlikte, disiplinin pratik uygulamalarından da bahsedecektir. Konuyla ilgili bir diğer alan olan davranışsal iktisat ise yine ayrıca irdelenecektir.

Comments
No Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Marx’ta Toplumsal Sermayenin Birikimi: Yeniden-Üretim Modelleri (I)

Can Madenci | May 8, 2009

Bir süre önce bir vesileyle Marx’ın yeniden-üretim modellerinden bahsetmek nasip oldu. Yüksek lisans tezimden bu yana Kapital’in ikinci cildinin en önemli bölümü olan yeniden-üretim modellerine bakmamıştım. Eski word dosyalarını karıştırınca o dönem yazdıklarımı yeniden buldum ve buraya koyayım dedim. Yazının dili biraz kuru ve sıkıcı olabilir, ne de olsa matematik içerikli bir yazı. Ancak kullanılan matematik, amiyane tabiriyle söylersem, basit dört işlemden başkası değil. Dolayısıyla dikkatli bir şekilde okuyup not tutulursa anlaşılmayan bir şey olmayacağını düşünüyorum. İktisada giriş derslerinde anlatılan Walras’ın üretim döngüsüne bir de Marx’ın gözüyle bakın.

Kapitalist üretim sisteminde toplumsal üretim uyumlu bir bütün oluşturmaz. Bu üretim, kapitalistlerin özel mülkiyetinde bulunan bireysel işletmeler tarafından gerçekleştirilir. Bu sistemde kapitalistler tek tek ya da firma olarak istediklerini belirli sınırlar dahilinde yapmakta serbesttirler. İstedikleri metaları üretebildikleri gibi, sermayelerini istedikleri yere istedikleri şekilde yatırabilirler. Bu özelliğiyle kapitalizm plansız bir üretim sistemidir. Üretim anarşisi denildiğinde anlatılmak istenen budur. Ancak bu kavram, kapitalist üretim sisteminin keyfince ve düzensiz işlediği anlamına gelmekten ziyade, onun merkezî bir yönlendirme olmadan işlediğini ifade eder. Dolayısıyla bu sistemde işletmeler özerk üretim birimleri olarak görev yaparlar. Böylece her işletmenin üretimi diğer işletmelerin üretimine bağlı hâle gelir.

Bu karşılıklı ilişki ve bağımlılık sistemi içerisinde bireysel sermayelerin toplamı “toplumsal sermaye”yi meydana getirir. Bu açıdan toplumsal sermaye, hareket süreçleri birbirlerine sıkıca bağlı olan iç içe geçmiş bireysel sermayeler bütününden oluşur.

Buna ilâveten, üretim süreci daimi bir niteliğe sahip olduğundan dolayı, bu süreç boyunca kullanılan üretim araçlarının yerlerine yenilerinin konulması zorunludur. Üretim araçlarının bu yenilenme sürecine “yeniden-üretim” adı verilir. Dolayısıyla, üretim sürecinde kullanılan üretim araçlarının zamanında ve tam olarak yenilenmeleri sorunu yeniden-üretim teorisinin temelini oluşturur.

Kapitalist sistemde yeniden-üretim, toplumsal sermayeyi bir bütün hâline getiren, birbirlerinden bağımsız olarak hareket eden tekil sermayelerin hareketlerinin iç içe geçmesiyle gerçekleştirilir. Hiçbir kapitalist yeniden-üretimi tek başına gerçekleştiremez. Toplumsal sermayenin yeniden-üretimi, ancak kapitalistlerin (a) ürettikleri metaları pazarda satabilmeleri, (b) ihtiyaç duydukları emek-gücünü ve üretim araçlarını pazarda bulabildikleri ve (c) bütün işçilerin ve kapitalistlerin gerekli olan tüketim mallarını pazardan temin edebildikleri bir düzende sağlanabilir.

Bu üretim süreci sonunda yaratılan toplam ürün, üretim araçları ve tüketim araçları olarak ikiye ayrılabilir. Üretim araçları üretim alanında kalırken, tüketim araçları üretim alanının dışına çıkıp bireysel tüketimin alanına girer. Bu duruma uygun olarak toplumsal üretim süreci de iki sektöre ayrılabilir. Bu sektörlerden birincisi üretim araçlarının üretimini içerirken, ikincisi tüketim araçlarının üretimini içerir. Birinci sektörde hem üretim araçlarını hem de tüketim araçlarını üreten işletmeler için üretim araçlarının üretimi yapılırken, ikinci sektörde günlük ihtiyaç malları ve lüks malları üreten işletmeler söz konusudur.

Son olarak, toplumsal sermaye birikimi şu varsayımları içerir:

(a)    Tüm ekonomi kapitalist üretim sistemi içerisindedir.

(b)    Toplum, kapitalistler ve işçiler olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır.

(c)    Metaların fiyatları değerlerinden sapmamakta, yani bütün metalar değerlerini yansıtan fiyatlardan satılmaktadır.

(d)    Dış ticaret yoktur.

Basit Yeniden-Üretim Modeli

Üretim araçlarının miktarlarının tam bir biçimde yenilendiği ve emek miktarının sabit kaldığı üretim süreci “basit yeniden-üretim” olarak adlandırılır. Bu model ile amaçlanan, kapitalist ekonominin her yıl aynı yoldan kendini nasıl ürettiğini göstermektir. Modelde söz konusu olan şey, ilk olarak 1. sektör ve 2. sektör tarafından üretilen toplam ürünün satışı, ikinci olarak her iki sektörde kullanılan değişmeyen sermayenin yerine konulması için gerekli üretim araçlarının sağlanması, son olarak da her iki sektördeki kapitalistlerin ve işçilerin elde ettikleri artı-değeri ve ücreti harcayarak kendileri için gerekli olan tüketim mallarını satın almalarını sağlayacak oranları gerçekleştirmeleridir. Bundan dolayı modelde net yatırımlar sıfıra eşittir. Ekonomi, her yıl yıpranan teçhizatını yenileyerek kapitalistler ve işçiler için tüketim malları üreterek kendisini dönemler boyunca yeniler.

Bu modelin olduğu ekonomide kapitalistler artı-değer elde etmekle birlikte, bu artı-değeri yeni yatırımlar için harcamayıp kendi kişisel tüketimleri için kullanırlar. Net yatırım söz konusu olmadığından (yani sadece amortisman harcamaları yapıldığından), basit yeniden-üretim sıfır büyüme oranlı, statik ekonominin olduğu bir modeldir. Modelde bütün değişmeyen sermaye çıktıları yıpranmaya ve tükenmeye karşılık olmak üzere girdi olarak kullanılır ve tüketim kesiminin çıktısı kapitalistler ve işçiler tarafından tüketilir. Nitekim Marx basit yeniden-üretim modelinin gerçek bir ekonomiyi yansıtmadığını belirtir. Bu model, kapitalizme özgü genişleyen yeniden-üretim modelini anlamak için bir basitleştirme, bir ön aşamadır.

Modelin önemli bir özelliği tüketim yönlü oluşudur. Ekonomide kapitalistler her ne kadar artı-değeri elde etseler de, amaçları sermaye birikimi olmayıp kendi bireysel ihtiyaçlarını karşılamaktır. Dolayısıyla, ekonomideki kapitalistler tüketici davranışı gösterdiklerinden ekonomiye yön veren “ihtiyaçlar”dır.

Basit yeniden-üretim modeli iki varsayımdan hareket eder:

(1) Bir dönem içinde yaratılan toplam ürünün değeri (Y) üç bölüme ayrılır: yıpranan değişmeyen sermayenin değeri (C), kullanılan değişen sermayenin değeri (V) ve bu değişen sermayenin yarattığı artı-değer (S). Eşitlik biçiminde yazarsak:

[pmath size=5]C + V + S = Y[/pmath]

(2) Ekonomi iki sektöre ayrılır. Birinci sektörde üretim malları, ikinci sektörde tüketim malları üretilir:

[pmath size=5]C_1 + V_1 + S_1 = Y_1[/pmath]                 1. sektör

[pmath size=5]C_2 + V_2 + S_2 = Y_2[/pmath]                 2. sektör

Ekonomideki toplam sermaye harcaması [pmath size=5](K_T)[/pmath] iki sektörün toplam sermaye harcamasına eşit olduğundan:

[pmath size=5]K_T = K_1 + K_2 = (C_1 + V_1) + (C_2 + V_2)[/pmath]

Yine, ekonomideki toplam üretim [pmath size=5](Y_T)[/pmath] iki sektörün ürettiği metalara eşit olduğundan:

[pmath size=5]Y_T = Y_1 + Y_2 = (C_1 + V_1 + S_1) + (C_2 + V_2 + S_2)[/pmath]

[pmath size=5](C+V)[/pmath] üretim maliyeti olarak kabul edilirse, toplam artı-değer [pmath size=5](S_T)[/pmath]:

[pmath size=5]S_T = Y_T – K_T = S_1 + S_2[/pmath]

Modelde 1. sektör 2. sektörden tüketim malı [pmath size=5](V_1)[/pmath] talep etmekte ve 2. sektöre üretim malı [pmath size=5](C_2)[/pmath] satmaktadır. 1. sektördeki kapitalistler elde ettikleri artı-değerin [pmath size=5](S_1)[/pmath] tamamını tüketime harcadıklarından dolayı [pmath size=5]S_1[/pmath]’in tamamını, işçiler de ellerine geçen gelirin [pmath size=5](V_1)[/pmath] tamamı ancak geçimlik ihtiyaçlarını karşılamaya yettiğinden dolayı [pmath size=5]V_1[/pmath]’in tamamını tüketim malı satın almak için harcarlar.

2. sektör de 1. sektörden üretim malı [pmath size=5](C_2)[/pmath] talep etmekte ve 1. sektöre tüketim malı [pmath size=5](V_1)[/pmath]satmaktadır. Aynen 1. sektörde olduğu gibi, bu sektörün kapitalistleri artı-değerin ve işçileri de gelirlerinin tamamını tüketime harcarlar. Bu durumda basit yeniden-üretim modeli şöyle yazılabilir:

[pmath size=5]C_1 + V_1 + S_1 = C_1 + C_2[/pmath]                                                   (a)

[pmath size=5]C_2 + V_2 + S_2 = (V_1 + S_1) + (V_2 + S_2)[/pmath]                (b)

Eşitliklerin sol tarafları sektörlerin toplam talebini (dolayısıyla ekonomideki toplam talebi), sağ tarafları da sektörlerin toplam arzını (dolayısıyla ekonomideki toplam arzı) göstermektedir. 1. sektör hem kendi içindeki kapitalistlerin hem de 2. sektördeki kapitalistlerin üretim malı talebini [pmath size=5](C_1 + C_2)[/pmath] karşılamakta ve böylece elde ettiği gelirle 2. sektörden tüketim malı [pmath Size=5](V_1 + S_1)[/pmath] talep etmektedir. 2. sektör de hem kendi içindeki hem de 1. sektördeki kapitalistlerin ve işçilerin tüketim malı talebini [pmath size=5](V_1 + S_1) + (V_2 + S_2)[/pmath] karşılamakta ve böylece elde ettiği gelirle 1. sektörden üretim malı [pmath size=5](C_2)[/pmath] talep etmektedir.

(a) ve (b) eşitlikleri toplanırsa:

[pmath size=5]C_2 = V_1 + S_1[/pmath]

Bu yeni eşitliğe göre, 2. sektörün üretim malı talebi 1. sektörün tüketim malı talebine eşittir. Yani 2. sektör, 1. sektörden elde ettiği gelirin [pmath size=5](V_1 + S_1)[/pmath] tamamını yine 1. sektörden üretim malı [pmath size=5](C_2)[/pmath] satın almak için kullanmaktadır. Aynı şekilde 1. sektör, 2. sektörden elde ettiği gelirin [pmath size=5](C_2)[/pmath] tamamını yine 2. sektörden tüketim malı [pmath size=5](V_1 + S_1)[/pmath] satın almak için kullanmaktadır. Diğer bir deyişle, tüketim malı sektöründe kullanılan değişmeyen sermayenin değeri, üretim mallarının üretimiyle uğraşan kapitalistlerin ve işçilerin tükettikleri metaların değerlerine eşit olmalıdır.

Böylece [pmath size=5]C_2 = V_1 + S_1[/pmath] eşitliği, basit yeniden-üretimde iki sektör arasındaki değişim dengesinin ve yeniden-üretim sürecinin aynı ölçekte sürmesinin gerekli şartını verir. Bu şart sağlandığı sürece üretimin ölçeği bir yıldan diğerine değişmeden kalacaktır.

Basit yeniden-üretim modelini bir örnekle ifade edelim:

Marx’ın Kapital’in ikinci cildinde kullandığı üretim şemasından hareketle bir yıllık toplumsal üretim sektörel olarak yazılırsa:

[pmath size=5]4000C_1 + 1000V_1 + 1000S_1 = 6000Y_1[/pmath]                1. sektör
[pmath size=5]2000C_2 + 500V_2 + 500S_2 = 3000Y_1[/pmath]                    2. sektör

Sayısal ifadeler Marx’ın ifade ettiği üzere milyon, milyar vb. ve dolar, mark, sterlin vb. olabilir.

Yukarıdaki şemaya göre toplam sermaye stoku 1. sektörde 5000 birim, ikinci sektörde 2500 birimdir. Artı-değer 1. sektörde 1000 birim, ikinci sektörde 500 birimdir. Ekonomideki toplam sermaye stoku 7500 birim, yaratılan toplam artı-değer 1500 birim ve iki sektör tarafından üretilen yıllık toplumsal ürün 9000 birimdir. Marx analizin bu aşamasında değişmeyen sermaye ve döner sermaye arasında bir fark gözetmeyerek ekonomideki toplam değişmeyen sermayenin bir yılda tamamıyla tüketildiğini ve değerinin tamamını toplumsal ürüne aktardığını varsayar.

1. sektörün ürünü üretim araçlarında maddeleşmiştir. Üretim devresinin yenilenebilmesi için 1. sektörün üretim araçları olarak maddeleşmiş net ürününün [pmath size=5](V_1 + S_1)[/pmath] piyasada gerçekleştirilmesi, diğer bir ifadeyle satılması gerekmektir. Öte yandan yeni üretim devresinin olabilmesi için, 1. sektörün işçilerinin geçimlik araçlarının (tüketim mallarının) ve kapitalistlerinin tüketim ve lüks mallarının 2. sektörden sağlanması gerekir. 1. sektörün, üretim malı ihtiyacını kendisinden sağladığından dolayı, başka bir yerden üretim malı satın almasına gerek yoktur.

2. sektörde de dışarıdan tüketim malı satın alma zorunluluğu yoktur. Nitekim 2. sektör bu ihtiyacını kendisinden sağlar. Ancak 2. sektörün üretim sürecini yenileyebilmek için 1. sektörden üretim malı satın alması gerekir. Bundan dolayı üretim süreci iki sektör arasında bir mübadeleyi şart koşar.

Değişim esnasında, 1. sektörde değişen sermaye ve artı-değeri maddeleştiği bölüm [pmath size=5](V_1 + S_1)[/pmath], 2. sektörde de değişmeyen sermayenin maddeleştiği bölüm [pmath size=5](C_2)[/pmath] mübadele sürecine sokulur. Eğer 1. sektörün ve 2. sektörün ürünlerinin bu bölümleri değer olarak birbirlerine eşit iseler ve karşılıklı olarak sektörlerin ihtiyaç duydukları kullanım-değerlerini temsil ediyorlarsa, gerçekleşme (realizasyon) ve dolayısıyla basit yeniden-üretim mümkün olur.

1. sektörde toplam 6000 birimlik üretimin 4000 birimlik değişmeyen sermayeye eşit olan bölümü, tüketilen değişmeyen sermayeyi karşılamak amacıyla 1. sektörün işletmelerine satılır. Bunun geri kalan bölümü de [pmath size=5](1000V_1 + 1000S_1)[/pmath] üretim araçları şeklinde [pmath size=5](C_2)[/pmath] 2. sektöre satılır. 2000 birim değerindeki bu bölüm, 2. sektörün değişmeyen sermaye ihtiyacını karşılar.

2. sektörde tüketim araçları şeklindeki 2000 birimlik değer [pmath size=5](1000V_1 + 1000S_1)[/pmath] 1. sektör ile üretim malları karşılığı değişilirken, geriye kalan değer [pmath size=5](500V_2 + 500S_2)[/pmath] 2. sektörün tüketim ve lüks malları ihtiyacını karşılamak için aynı sektörün işletmelerine satılır.

Böylece bütün toplumsal ürün satılmış ve basit yeniden-üretimin devamı sağlanmış olur.

Comments
3 Comments »
Categories
İktisat Teorisi, İktisatçılar
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

KUANTUM MEKANİĞİ VE MARKSİST MATERYALİZM ÜZERİNE

Tolga_Bagci | May 3, 2009

Karl Marx ve Friedrich Engels’in materyalizmine(maddecilik) zemin oluşturan anlayışın kökeni kuşkusuz Antik Yunan’da yatar. Demokritos’un maddeci- atomcu felsefesi ve Heraklitus’un sürekli değişim, karşıtların birlikteliği ve hareketi doğurması fikirleri, 17.yüzyılın Newton mekaniğiyle ve ardından gelen bilimsel gelişmelerle birlikte, Marx ve Engels’in diyalektik materyalizminde sistematik bir bütünlük içinde şekillenir. Materyalist felsefeye göre, madde düşünceden bağımsız bir gerçeklik olarak vardır; düşünce, nesnelerin algı mekanizmalarıyla etkileşiminden doğan bir üründen başka bir şey değildir. Köklerini George Berkeley’den alan ‘subjektif idealist’ felsefede ise nesnel gerçeklik yerine yalnızca zihinde düşüncelerle var olan bir gerçeklikten bahsedebiliriz. Bu idealist yaklaşım daha da ileri götürüldüğünde, maddenin inkarına kadar giden mistik- Matrixvari bir öğretide son bulur.

1900′lerin başında kuantum kuramının doğuşuyla ve sonrasında yapılan deneylerle, Newton mekaniğinin evreni açıklamak için yeterli olmadığı ve temel parçacıkların fiziğinin bildiğimizden daha farklı olduğu gerçeğine dayanarak, birtakım çevrelerde Marksist materyalizmin çıkmaza girdiği ve kuantum kuramının idealist felsefeyi desteklediği yolunda görüşler belirdi. Öncelikle belirtmekte fayda var ; kuantum kuramının maddenin, örneğin elektronların, dalga-parçacık ikiliğini barındırması, sistemin olasılıklarla ifade edilmesi, gözlemcinin ölçüm yaparak sonucu etkilemesi ve dolanıklık gibi klasik fizikle açıklanamayan gerçeklere ışık tuttuğu aşikar. Ancak bu sonuçların, idealistlerin yorumladığı gibi materyalizmi yıktığını söylemenin geçerli bir dayanağı yok. Kuantum mekaniği parçacıkların nesnel varlıklarını kabul eder ve bunların etkileşimine yine deney ve gözleme dayanan bilimsel verilerle bakar. Ontolojik bir kaygı içinde, “madde var mı, yok mu?” gibi bir soruyla yola çıkmaz. En temeldeki yasalar nedir, bu soruya yanıt arar. Bu yasaların materyalizme yıkıcı bir darbe vurduğunu söylemek ise aşırı hayalcilik olacaktır . Örneğin, elektronun dalga özelliği gösterip dalga fonksiyonunun tüm uzaya yayılmasını ele alalım. Bu, matematiksel olarak elektronun bir olasılık dağılımını takip ederek, bir anda uzayın farklı yerlerinde olabileceği gibi bir yargı doğurur. Ancak ölçümden önce elektronun belirgin bir yerde olmaması, elektronun aslında nesnel gerçeklik olarak varolmadığı ya da onun bir yanılsama olduğu sonucunu gerektirmez. Buradaki olasılıklı yasa ya da belirsizlik, elektronun doğasında olan, onunla bütünleşik bir yasadır; her şeyin yalnızca zihinde varolduğunu doğrulamaz. Benzer şekilde, kuantum fiziğinde gözlemci ve gözlenenin oluşturduğu sistemin bir bütün halinde olması, dolayısıyla idealistlerin ağzını sulandıran sınırlı bir subjektivizm barındırması, iki sistem arasındaki etkileşimin kaçınılmazlığından doğar. Temeldeki olay yine fizikseldir, maddesel etkileşimin sonucudur; kuantum fiziğinde elektronun herhangi bir özelliğini ölçmek isterseniz, onun dalga fonksiyonunu geri dönüşsüz olarak değiştirmiş olursunuz, yani ölçmek istediğiniz(ya da bilgi almak istediğiniz) parçacıkla-sistemle bir şekilde temasta olmanız gerekir. Bu ise, aşırı uçtaki idealizmin iddia ettiği gibi maddeyi es geçip, gizemli boyutta bir gözlemci(elektron üzerinde ölçümü yapan) zihinsel aktivitesini temel ve yegane gerçeklik noktası kabul etmemiz için geçerli bir neden sunmaz. Bu anlamda, kuantum kuramına bakarak, maddenin ilüzyondan ibaret olduğu ve düşünsel aktivite dışında bağımsız-nesnel bir gerçeklik olmadığı yargısını çıkarmak, mistisizm tutkusunu canlı tutmaktan öteye geçmez.

Kuantum mekaniği sunduğu deneysel verilerle Marksist materyalizmi yıkmayı değil, olsa olsa bu materyalist anlayışın revizyonunu gerekli kılabilir. Maddenin, fizikteki yeni buluşlar ve kuantum mekaniğiyle eriyip gittiği iddiasına , Sovyet Devrimi’nin önderi Lenin , Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm adlı eserinde şöyle yanıt vermiştir; “ ‘Madde yitip gidiyor’ demek, aslında bugüne kadar bildiğimiz maddeyi barındıran limitler kayboluyor ve bilgimiz daha derinlere iniyor demektir. Maddenin değişmez, mutlak, basit olarak bildiğimiz eski özellikleri yerini relatif(göreceli) bir madde anlayışına bırakıyor.” Daha güncel bir örnekle noktayı koymak gerekirse, Matrix filminde Neo’nun karşısında kaşığı büken çocuğu hatırlayalım. Film boyunca empoze edilen idealist yaklaşıma göre, kaşık bağımsız bir gerçeklik değildir, ancak düşündüğümüz müddetçe vardır. “There is no spoon! (Kaşık Yok)” gibi oldukça iddialı ve mistik olan bu ifadeye, kuantum mekaniğini temel alan materyalizmin vereceği yanıt şu olurdu heralde: Kaşık var; ama o senin bildiğin kaşıklardan değil !

Comments
No Comments »
Categories
Kuantum Fiziği ve Felsefesi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Site içi arama

Son Yapılan Yorumlar

  • BLC on İktisatta Deney Yapılır mı?
  • Kerem Cantekin on İletişim ve Bireyler
  • Kerem Cantekin on İletişim ve Bireyler

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (7)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (25)
  • Duyurular (25)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (24)
  • İktisat Tarihi (23)
  • İktisat Teorisi (32)
  • İktisatçılar (44)
  • Kent Mekan İlişkisi (1)
  • Konuk Yazarlar (2)
  • Köşe Yazarları (6)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (7)
  • Mutluluk ve Refah İktisadı (1)
  • Müzik (7)
  • Nöroekonomi (10)
  • Nöropazarlama (10)
  • Okuma Önerileri (10)
  • Oyun Teorisi (10)
  • Risk ve Belirsizlik (1)
  • Röportajlar (2)
  • Serbest Atış (74)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Toplumsal Cinsiyet (2)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (13)
  • Uluslararası İktisat (1)
  • Uncategorized (1)
  • Yoksulluk (3)

 

May 2009
M T W T F S S
« Apr   Jun »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Baglantilr

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • Homoekonomikus – Murat Çokgezen
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox