iktisadiyat

  • Home
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

AVUSTURYA OKULU’NUN DOĞUŞU: CARL MENGER

Can Madenci | February 21, 2009

1871 yılının ilkbahar ayında Albert Schäffle Viyana Üniversitesi’ndeki profesörlük işini bırakarak Kont Hohenwart kabinesinde maliye bakanlığı görevini üstlendi. Schäffle’in kariyeri açısından bu pek uygun bir karar sayılmazdı, zira üzerinden bir sene geçmeden kabine düştü ve kendisi işsiz kaldı. Schäffle hayatının geri kalanı boyunca bir daha ne akademik görevde ne de devlet görevinde bulundu. Yine de kabinede geçirdiği birkaç ay kendisine ömür boyu sürecek bir emekli aylığı bağlanmasına yetmişti.

Ancak Schäffle’in bu kararı o dönem 31 yaşındaki genç bir ekonomi muhabiri olan Carl Menger’in ileride işine yarayacaktı. 1840 yılında doğan Menger üniversitede hukuk ve siyaset bilimi okumuş, 1867’de hukuk doktorası almıştı. Bunun takip eden dört sene boyunca Viyana’nın önce gelen gazetelerinden biri olan Wiener Zeitung’da ekonomi muhabirliği yapmış, ardından başbakanlık ofisinin basın bürosunda muhabir olarak çalışmaya başlamıştı. Burada iktisadî koşullar ve borsa haberlerinden sorumluydu ve sıklıklar gazete yazıları yazmaya devam ediyordu.

Menger basın bürosunda çalışırken bir yandan da başyapıtı olacak Principles of Economics (Grundätze der Volkwirthschaftslehre) adlı kitabını yazıyordu. Yayınladığı 1871 yılında kitabını Viyana Üniversitesi’ne sundu ve işinden istifa ederek üniversitede Privatdozent oldu. Bu sayede Schäffle’den boşalmış koltuğa 1873 yılında Dozent olarak atandı. Menger’in 33 gibi genç bir yaşta bu makama atanması önemli bir olaydı, zira kendisi burada popüler bir öğretmen olarak ün kazanacak ve 1876’da Avusturya imparatoru tarafından 18 yaşındaki Arşidük Rudolf’a özel öğretmenlik yapmakla görevlendirilecekti.[1] Üniversitede profesör olarak edindiği konum Menger’e büyük bir güç de kazandırmıştı. Fakülteye Privatdozent olarak kimlerin görevlendirileceğine dair önerilerde bulunuyor, imparatora da yapacağı atamalara ilişkin tavsiyeler veriyordu.

O dönem Almanya’da hâkim olan Alman Tarihçi Okulu’nun üyeleri İngiliz Aydınlanması’na ve Klasik İktisat’a karşı çıkıyor, Smith, Ricardo ve Malthus’un tümdengelimci yönteminden ve laissez faire’den hoşlanmıyorlardı. Onlara göre siyasetten, geleneklerden ve yasal sistemden ayrı olan iktisadî bilimsel yasalar olamazdı. Ancak tarihsel incelemeler yoluyla iktisadî konularda birtakım sonuçlara ulaşmak mümkündü. Menger kitabının Tarihçi Okul tarafından ilgi göreceğini umuyordu; hatta Grundätze’yi okulun önde gelen ismi Wilhelm Roscher’e atfetmişti. Fakat Tarihçi Okul’un kitabını önemsememesi ve her türden teoriye kaşı çıkarak tarihsel çalışmaları vurgulaması, Menger’i üç cilt olarak planladığı kitabını bırakmaya ve iktisadın yöntemsel temellerini ele aldığı yeni bir kitap yazmaya yöneltti.[2] Menger’in fikirlerinin ilk defa öne çıkmaya başlaması da bu ikinci kitabıyla Tarihçi Okul ile, özellikle de Gutsav Schmöller ile giriştiği yöntem tartışması (Methodenstreit) sırasında oldu. Bu açıdan 1870’li ve 1880’li yıllar Avusturya Okulu’nun kuluçka yılları olarak nitelendirilebilir.[3]

Grundätze’de Yöntem

Günümüzde Avusturya Okulu’nun çıkış noktası olarak Menger’in 1871 tarihli kitabı gösterilir, ancak kitabını yayınlarken Menger’in aklında bir iktisat okulu kurmak niyeti yoktu. Amacı, iktisat teorisini klasik iktisatçıların öğretilerinden daha farklı ve sağlam temellere oturtmaktı. Başlıca hedefini iktisadî fenomenleri yöneten değişmez ilkeleri ya da kanunları bulmak oluşturuyordu. Nitekim “İktisadi ilişkiler için gerekli bilimsel temele olan ihtiyaç, hiç böylesine geniş ve kuvvetli bir şekilde duyulmamıştı.”[4] Dolayısıyla Menger için Grundätze bir ders kitabıydı ve iktisat bilimi için gerekli olan bilimsel ve teorik temelleri verecekti.

Menger Tarihçi Okul ile tartışmasında Avusturya Okulu’nun temellerini geliştirirken aynı zamanda 1870’lerde başlayan marjinalist devrimin üç öncüsünden biri hâline geliyordu. Bu devrimin iktisadî düşünceye getirdiği yenilik, malların değerlerinin, onların maliyetlerinin bir fonksiyonu olarak görülmesi yerine, tüketicilerin yaptıkları öznel değerlendirmelerin vasıtasıyla belirlendiği görüşüydü. İngiltere’de Stanley Jevons İngiliz faydacılığından hareketle, iktisat teorisinin temel meselesinin kaynakların etkin dağılımı olduğunu vurguluyor, bireylerin davranışları yerine bireylerin toplamının incelenmesi gerektiğini düşünüyordu. Jevons’ın amacı Ricardo ve J. S. Mill’in “otoritelerinin zararlı etkilerini” yıkmaktı. Fransa’da Lèon Walras birbirlerinden bağımsız olan çok sayıda faaliyetin yönlendirdiği bir ekonomide bu faaliyetlerin arasındaki tutarlılığı göstermeye çalışıyordu. Walras’a göre iktisatçıların amacı bireysel davranışları incelemek değil, bireysel mübadelelerin nasıl oluştuğunu keşfetmekti.[5]

Jevons ve Walras’dan farklı olarak, Menger için önemli olan şey insan ihtiyaçları ile bu ihtiyaçların karşılanmasına yönelik bireysel faaliyetlerdi. Bu nedenle iktisadın konusu amaçlı insan faaliyetleri ve bunların sonuçları, tahlil yöntemi de yöntemsel bireycilik olmalıydı. İktisadî faaliyetleri ardışık nedensellikler zinciri olarak gören Menger, klasik iktisatçıların yaptığı gibi işbölümü üzerine yoğunlaşmak yerine, malların niteliğini tartışmakla işe başladı. Zira Menger’in nedensellikler zincirinin başlangıç noktası insan ihtiyaçlarıydı. Bu açıdan bakıldığında, bu tahlilin çıkış noktasını bireylerin ihtiyaçları ile bunları karşılama niteliğine sahip mallar arasındaki ilişki oluşturuyordu. Bu malların miktarı bireylerin ihtiyaçlarını karşılayacak miktardan az olduğu zaman iktisadîleştirme (tasarruflu kullanma) faaliyeti başlıyordu. Diğer bir ifadeyle, faydalarını maksimize etmeye çalışan bireyler kıtlıkla karşılaşıyor ve bu da tercihlerin yapılmasını gerektiriyordu. Malların öznel olarak değerlendirilmesi, bunların fiyatlarının belirlenmesi, ticaret ve para gibi kurumların ortaya çıkışı da hep bu iktisadîleştirme mantığından kaynaklanıyordu.[6]

Amaçlanmamış Sonuçlar

Grundätze’deki bir diğer tema, iktisadîleştirme yapan bireylerin faaliyetlerinin, bu bireylerin başlangıçta amaçladıklarının daha da ötesinde birtakım etkiler yaratmasıydı. Bunun açıklamak için üç örnek verelim.

Ticaret. Birbirleriyle komşu olan iki çiftçiden birinin inek, ötekinin de at yetiştirdiğini düşünelim. Bir süre sonra ilk çiftçi daha fazla at, ikincisi de daha fazla inek ister hâle gelsin. Diğer bir ifadeyle, her ikisi de ellerindeki malların son birimlerini daha farklı değerlendirmeye başlasınlar. Bu durum, iki çiftçinin arasında ineklerin ve atların değiş tokuş edildiği bir değişim ilişkisine yol açacaktır. Eğer iki çiftçinin her mal birimine hangi değeri verdiğini öğrenebilirsek, bu değişim ilişkisinin hangi noktada duracağını bulabiliriz. Dolayısıyla, son mal biriminden elde edilen kazanç, vazgeçilen son birimin kaybından daha fazla olmadığında değişim ilişkisi son bulacaktır. Bu durum işin marjinalist yanını gösteriyor. Öte yandan, Avusturya İktisadı’nda sıkça bahsedilen “amaçlanmamış sonuçlar” ticaretin kökeniyle ilişkilidir. Menger burada, Adam Smith’in ticaretin ortaya çıkışını insanların bir nesneyi diğeriyle takas ve mübadele etme eğilimiyle açıklamasına itiraz ediyor. Eğer böyle bir eğilim mevcut ise, çiftçilerin aynı inek ve atları tekrar tekrar değişmeleri ve her değiş tokuşta yeni bir heyecan duymaları gerekirdi. Gerçi ticaretin kökeni her halükârda insan eğiliminde yatmaktadır, ancak bu eğilim ticarete olan düşkünlükle ilişkili değildir. Ticaretin kökenini oluşturan şey, insanların kendi ihtiyaçlarını, bu iş için mevcut olan mal miktarı belli iken, mümkün olan en yüksek seviyede karşılama arzularıdır. Bu arzu da iki farklı kişi kendi mallarının marjinal birimlerini farklı şekilde değerlendirdiklerinde ticarete yol açar.[7]

Para.Dolayısıyla, iktisadîleştirme faaliyeti içerisinde olan kişiler ticaretle ilişkili hâle gelirler. Ancak ihtiyaçlar karşılıklı olarak uyuşmadıklarında durum ne olacaktır? Bir kişinin elinde bira varken, bunu isteyen diğer kişinin elinde birayı verecek kişinin istediği ayakkabı yoksa ne yapılacaktır? Bira isteyen kişinin seramik tabaklar yaptığını düşünelim. Bu kişi, isteyeni olduğunda elindeki tabakları değişebilecektir. Bununla birlikte, bu değişim mümkün olmadığında iktisadîleştirme faaliyetini durduracak değildir, çünkü amacı ihtiyaçlarını mümkün olan en yüksek miktarda karşılamaktır. Bu durumda, elindeki tabakları piyasada değişilme şansı daha fazla olan diğer mallar ile değiş tokuş etmeye çalışacaktır. Bu sayede edineceği malları da kendi ihtiyaçlarını karşılamak için kullanacağı mallarla değişecektir. Zaman geçtikçe, değişilme şansı daha fazla olan bu mallar, ticarette geniş ölçüde kabul gördüklerinden dolayı insanlar tarafından daha fazla talep edileceklerdir. Bu muhakeme süreci sonuna kadar götürüldüğünde ortaya çıkan şey,ticarette herkesçe kabul gören tek bir mal, tüm mallar arasında en fazla değişilme olanağına sahip olan bir mal, yani para olacaktır. Paranın biçimi toplumdan topluma değişmekle birlikte, para, her yerde, ticaret yapan insanların iktisadîleştirme faaliyetlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar.[8]

Tekel ve rekabet. Bir üretici yeni bir malı piyasaya sürer sürmez bir dağılım sorunu ile karşılaşılır. Malın mevcut arzı, bu malı isteyen her kişiye yetmeyecektir. O zaman mevcut malları kimler satın alacaktır? En yüksek kazancı elde etmek isteyen bir tekelci sorunu kısa yoldan, fiyatlarını yükselterek çözecektir. Böylece belirli bir dönemdeki (örneğin bir haftalık) çıktı akışını tüketecek en yüksek fiyatı bulmaya çalışacaktır. Bununla birlikte, fiyat artışı uzun dönemde istikrarlı bir çözüm yolu değildir. Zira yüksek fiyatlar kendi kazançlarını arttırmak isteyen yeni üreticileri piyasaya çekecektir. Bu arada, fiyat artışlarından ve tekelci faaliyetlerden hoşnut olmayan tüketiciler daha düşük fiyatlı malları bulmak için piyasayı araştıracaklardır. Düşük fiyatları bulmak, piyasaya yeni üreticiler girip mal arzı arttıkça ve fiyatlar düştükçe daha kolay hâle gelecektir. Dahası, zaman geçtikçe mallar “daha alt düzeydeki toplumsal sınıflar” için de satın alınabilir olacaktır. Dolayısıyla, tekeli doğal olarak takip eden şey rekabetin kendisidir. Rekabet beraberinde üretim artışını ve fiyat düşüşünü getirmektedir. Ancak, tüm bunların doğal yoldan meydana gelebilmesi için, devletin tekelci üreticiyi himaye etmemesi gerekir.[9]

Bu üç farklı durumda ortak olan şey, bunların “ görünmez el ile yapılan açıklamalara” birer örnek oluşturmalarıdır. Buna göre, bireylerin iktisadîleştirme faaliyetleri, engellenmedikleri sürece amaçlanmamış ve faydalı sonuçlar verir. Bu faydaların bazıları doğrudan doğruya malların üretimiyle ilgilidir, çünkü iktisadîleştirme vasıtasıyla piyasaya yeni mallar gelmekte, tüm malların kalitesi artmakta ve daha fazla mal üretilmektedir. Bu faydalar aynı zamanda insanların hem şimdiki hem de gelecekteki ihtiyaçları ve bunları karşılayacak araçlar hakkında daha iyi nitelikteki bilgileri de içerir. Bu faydalar nihayetinde toplumun tüm katmanlarına yayılmaktadır. Bunların arasında belki de en önemli olanı, mal arzının artmasının – Menger’in ifadesiyle – “medeniyetin ilerlemesi” üzerinde olumlu sonuçlar yaratmasıdır.[10]

Subjektivizm

Menger Grundätze’de çeşitli toplumsal ve iktisadî kurumların kökenlerini açıklamasını sağlayan bazı bilimsel yasaları tanımladığını ileri sürüyor ve bu iş için subjektivizmden yararlanıyordu. Subjektivizm terimi, bireylerin kendi ihtiyaçlarını karşılayacaklarını düşündükleri nesneler hakkında yaptıkları öznel değerlendirmelerin tüm iktisadî faaliyetin kökenini oluşturduğunu ifade etmektedir.

Menger’in subjektivizmi kullandığı nedensellik zincirinin hemen başında ortaya çıkar. Nitekim kitabının başında malın tanımını verirken subjektivizmi kullanmaktadır. Menger’e göre, karşılayabilecekleri insan ihtiyaçları ile ilişki kurma becerisine sahip olan nesneler faydalı nesnelerdir. Nedensellik açısından bakıldığında, faydalı nesneler bireylerin ihtiyaçlarıyla nedensellik ilişkisine girdikleri anda ortaya çıkan şey mallardır. Bununla birlikte, her faydalı nesne mal değildir. Bir nesnenin mal sayılabilmesi için aynı anda dört özelliğe sahip olması gerekir: (a) söz konusu nesneyi gerektiren bir insan ihtiyacı olmalıdır; (b) nesnenin, ihtiyacı karşılanmasıyla nedensel ilişki kurmasını sağlayan birtakım özellikleri olmalıdır; (c) bu nedensellik ilişkisi bireyler tarafından bilinmelidir; (d) nesne, ihtiyacı karşılayacak şekilde kullanılabilmelidir.[11] Bunun ardından Menger tüm mal ve hizmetlerin bir dizi üretim sürecinden geçtiğini belirterek mallar arasında bir ayrıma gidiyor. Buna göre, insan ihtiyaçlarını doğrudan karşılayan tüketim malları “birinci dereceden” ya da “alt düzey” mallardır.[12] Bu alt düzey malların üretimi için kullanılan üretim malları da “ikinci dereceden” ya da “üst düzey” mallardır.[13] Sonuç itibariyle, mallar, onların niteliklerini bilen ve onları kendi ihtiyaçlarını karşılamak için kullanma becerisine sahip olan insanlar olmadan mal özelliğini kazanamazlar. Malların kendi ihtiyaçlarını karşılama becerileri hakkında öznel değerlendirmeler yapan insanlar olmadan malların olması da mümkün değildir.

Smith ve Ricardo gibi klasik iktisatçılar talep yönlü değişkenlerin mübadele-değerlerinin belirlenmesinde herhangi bir işleve sahip olmadığını düşünmüşlerdir. Malların mübadele-değerleri onların uzun dönemdeki normal fiyatları ya da üretim maliyetlerince belirleniyordu. Kimi durumlarda bu maliyete malın rant, ücret ve kâr unsurlarının toplanmasıyla ulaşılıyordu. Ricardo’nun değer teorisine göre göreli fiyatlar iki malda içerilmiş olan emek miktarını gösteriyordu. Elmas-su paradoksunda olduğu gibi, kullanım-değeri klasik iktisatçılar açısından özneldi, fakat mübadele-değeri malın maliyet tutarına bağlıydı. Bu açıdan malın değeri malın içindeydi ve üretimin tarihsel geçmişi tarafından belirleniyordu. Klasiklerin bu görüşlerine katılmayan Menger’e göre, Klasik İktisat’a dayanmak iktisat bilimini bilimsel temellere muhtaç kılmıştı. Mal olma niteliğine sahip nesnelerin ve iktisadî malların değerleri onların içerisinde yer almıyordu; bu değer, malların insan ihtiyaçları ile belirli bir ilişkiye girmesinden kaynaklanıyordu. Tüketim mallarının (birinci dereceden mallar) değerlerinin bu malların üretiminde kullanılan girdilerin (üst düzey mallar) değerlerine bağlı olduğuna ilişkin klasik görüş “gerçek ilişkinin tam tersini” ifade ediyordu. Oysa üst düzey mallar değerlerini birinci dereceden üretimiyle birleştirilme becerilerine borçluydular.

Menger mübadele-değerinin kaynağını bu şekilde açıklarken aynı zamanda değer ve maliyet arasındaki nedensellik ilişkisini de tersine çeviriyor, girdilerin değerlerini çıktıların değerine bağlıyordu. Menger’e göre,

Bu durumda, bir malın değerinde belirleyici olan unsur, ne o malın üretimi için gerekli olan emek ve diğer malların miktarıdır, ne de bunların o malın yeniden üretimi için gerekli olan miktarlarıdır. Bu unsur daha ziyade, o malın kullanımına bağlı olduğunu bildiğimiz doyumların sahip oldukları önemin büyüklüğüdür. Değerin belirlenişine ilişkin bu ilke evresel olarak geçerlidir ve beşerî ekonomide herhangi bir istisnasını bulmak mümkün değildir.[14]

Böylelikle, üretim faktörlerine olan talebi tüketici talebi ile ilişkilendirmiş oluyordu. Malların değerleri üretimlerinde kullanılan emek ve diğer girdilerin değerlerine göre belirlenmiyor, bunun yerine, üretim faktörlerinin ve diğer girdilerin değerleri tüketicilerin bunlarla üretilen tüketim mallarına atfettikleri önem vasıtasıyla belirleniyordu. Bu açıdan maliyet, gelecekteki muhtemel faydaya karşılık olarak bugün yapılan fedakârlığı temsil ediyordu. Üretim araçlarının değerleri tüketim mallarının değerlerinden hareketle oluştuğunda da tüm sermaye mallarının değeri ve dolayısıyla malların maliyeti, tüketicilerin yaptıkları öznel değerlendirmeler tarafından belirlenmiş oluyordu.

Menger’le ilgili ilginç hususlardan biri, Menger’in kendisini marjinalizm geleneği ile fazla ilişkilendirmemesiydi. Grundätze’nin yazarlara verilen nüshasında bile ünlü marjinal fayda tablosunun üstünü çizmişti. 1870’lerde Arşidük Ferdinand’a verdiği derslerde marjinalizmden nadiren bahsetmiş, bu tutumunu 1880’lerde de değiştirmemişti. Buna rağmen, aynı dönemde Avusturya okulu Wieser’in ve Böhm-Bawerk’in çalışmalarıyla marjinal fayda okulu ile giderek daha fazla anılıyordu. Bir diğer husus, Avrupa’nın en iyi kütüphanelerinden birine sahip olmasına rağmen, Menger’in klasik iktisatçılar hakkında fazla bilgisinin olmamasıydı. Robbins’e göre Menger, Tarihçi Okul’a karşı Smith’i savunmasına rağmen onun düşüncesinin özüne inmemiş ve düşüncelerini yanlış anlamıştı. “O muhteşem kütüphanesine rağmen, görünüşe göre Cournot’yu bilmiyordu ve Gossen’den de kesinlikle biharberdi.”[15]

Menger 1903 yılında üniversiteden emekli olmuş ve kendini Grundätze’nin yeni baskısına hazırlamaya vermişti. Aynı zamanda Tarihçi Okul ile olan yöntem tartışmasını sürdürüyor ve okuma alanını genişletiyordu. Bu esnada Grundätze’nin baskısı tükenmiş, 1880’lere gelindiğinde eski nüshalarını bulmak aşırı derecede güçleşmişti. Menger kitabının revizyonu üzerinde çalışıyor ve özgün baskıda olduğunu düşündüğü bazı sorunları çözmeye çalışıyordu. Fakat 1889 yılında ikinci baskı için bir önsöz yazmış olmasına rağmen, Menger kitabının revizyonunu asla tamamlayamadı ve yaşamı boyunca yeni bir baskısının ya da tercümesinin yapılmasına izin vermedi. Grundätze İngilizcede bile ancak 1950’de yayınlanabildi. Takipçileri olan Wierser’in Natural Value ve Böhm-Bawerk’in The Positive Theory of Capital adlı çalışmaları 19. yüzyılın sonlarında İngilizceye çevrilmeseydi Menger bugün büyük ihtimalle tanınmıyor olacaktı.

–

[1] Bruce Caldwell, Hayek’s Challege, Chicago: Chicago University Press, 2004, s. 17-18.
[2] Carl Menger, Investigations into the Methods of the Social Sciences with Special Reference to Economics, Çev. Francis Nock, Ed. Louis Schneider, New York: New York University Press, 1963.
[3] Turan Yay, “Avusturya Okulu’nun Tarihsel Gelişimi ve Metodolojisi”, Piyasa, Sayı: 11 (Yaz 2004), s. 2.
[4] Menger, s. 45.
[5] Yay, s. 3.
[6] Caldwell, s. 21.
[7] Caldwell, s. 23.
[8] Caldwell, s. 23-24.
[9] Caldwell, s. 24.
[10] Caldwell, s. 25.
[11] Menger, s. 53.
[12] Menger, s. 56.
[13] Menger, s. 57.
[14] Menger, s. 147.
[15] Lionel Robbins, A History of Economic Thought, Princeton, New Jersey: Princeton University Press, 1998, s. 271.

Comments
No Comments »
Categories
İktisat Tarihi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

KOENTEGRASYON (EŞBÜTÜNLEŞME)

Yusuf EKİCİ | February 14, 2009

2003 yılına geldiğimizde , 1969 ‘dan beri verilen Nobel İktisat ödüllerinde görmeye alışılmış olunanın aksine , hem çok da tanınmayan kişilerce hazırlanan hem de ekonometrik araştırma olarak literatüre girme becerisini gösterip bu ödüle layık görülen çalışmanın adı ; koentegrasyon (eşbütünleşme) analizi.

Robert Engle , Williams Koleji’nden fizik derecesiyle mezun olan, doktorasını 1969 yılında Cornell Üniversitesi’nde tamamlayan, halen New York Üniversitesi’nde ders vermeye devam etmekte olan ekonomist ( ekonometrist).

Clive Granger , lisans ve lisansüstü eğitimlerinin yanısıra derslere girerek ve profesörlük ünvanına (31 yaşında üstelik!!) layık görülerek halihazırda Nottingham Üniversitesinde hocalık  yapmakta olan Galli ekonomist (ekonometrist).

Aslında çalışmanın başlangıcı 80’lere dayanıyor. Her ikisi de Kaliforniya Üniversitesi’nde iken yapılmış bu çalışma , uzun dönem makro ekonomik  ilişkileri açıklamaya yönelik bir gelişme gösteriyor. Engle ve Grenger’ın uzmanlık alanı ekonometri. Yani ekonomik olayları ölçme yoluyla analiz eden bilim dalı. Nobele layık görülen katkıları ise, araştırmacılara borsadaki fiyatlar, tüketici harcamaları ve benzeri alanlarda uzun bir dönemi kapsayan verileri daha iyi analiz etme fırsatı veren yöntemler geliştirmiş olmaları. Bu yöntemleri kullanarak çeşitli değişkenler arasındaki ilişkiyi, daha önce yapıldığından daha anlamlı ve tutarlı bir şekilde ortaya koymak mümkün olabiliyor.

Koentegrasyon analizi, durağan olmayan  iki zaman serisi arasındaki korelasyonu incelemek için geliştirilmiş bir tekniktir.Eğer iki veya daha fazla zaman serisi, kendileri durağan olmadıkları halde, bunların doğrusal bir kombinasyonu durağan ise bu serilerin eşbütünleşik (veya koentegre) oldukları söylenebilir. Eşbütünleşme tekniği Clive Granger tarafından geliştirilmiştir. 80′lerden önce pek çok ekonomist durağan olmayan zaman serileri üzerinde analizler yapmıştır. Fakat bu türden analizlerin yanıltıcı regresyon ile sonuçlandığı Granger ve Robert Engle tarafından ispatlanmaştır. Bu bulgunun sonucunda daha önce yapılan niteliksel çalışmaların çoğunun tekrar gözden geçirilmesi zorunluluğu doğmuştur. Durağan olmayan zaman serileri ile analiz yapmak için genelde serilerin birinci veya daha fazla dereceden farkları alınır. Örneğin bir hisse senedinin fiyatı 5,6,7,8,9 şeklinde gidiyorsa bu serinin birinci farkı alındığında 1,1,1,1 şeklinde gidecektir. Eğer bir zaman serisi birinci farkı alındığında durağan hale geliyorsa bu serinin birinci dereceden bütünleşik olduğu söylenir.

Bu analiz türü sahte regresyon sonuçları gidermesi , uzun dönem  ile kısa dönem makroekonomik ilişkileri bir arada inceleme imkanı vermesi , hata düzeltme mekanizmasını içinde barındırması , ekonometrik tahminleme aşaaması öncesinde bir ön-test olarak kabul görmesi ve rakip teorilerin de testine imkan tanıması sebeplerinden ötürü çok daha verimli bir çalışma olarak ortaya çıkmıştır. Bu özellikleri , çalışmanın literatüre katkıları ve faydaları olarak da görmek mümkün.

Biri Newyork , diğeri Galler’den gelen bu iki büyük iktisatçının yaptığı bu çalışma , aynı zamanda , ne kadar ekonometri? nereye kadar ekonometri? sorularını da  beraberinde  getirmekle beraber , ekonometrik çalışmaların iktisat bilimi içerisindeki yeri konusunda da önemli bir noktada olduğunu  göstermeyi başarmıştır.

Comments
3 Comments »
Categories
Ekonometri, İktisat Teorisi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Hirsizlik, Nöroekonomi ve Vestel

U.Baris_Urhan | February 7, 2009

Tuhaf degil mi? Bu uc kelimenin birlestigi ortak nokta ne olabilir ki? Izin verin aciklayayim:

Nöroekonomi konusundaki Turkce yazin ne yazik ki pek gelismemis durumda. Bunun yaninda internette temel birkac kaynak bulmaniz da mumkun. Google uzerinden yapilabilecek kisa bir arama sizi hemen 24 Aralik 2008 gunu Radikal’de yayinlanan Metin Ercan’in –kendisi Bogazici Universitesi’nde Isletme Bolumu’nde docenttir- ”Beyinlerin Ekonomisi” isimli yazisina ulastiracaktir. Google’in bu ilk sonuc gosterme sayfasinda takiben ulasilabilecek diger kaynaklar ise Dunya Gazetesi’nde Dr. Ali Guven’in bir yazisi ve Vestel’in VS isimli dergisinde cikan makaledir.

Simdilik her sey normal; gelin devam edelim:

Vestel’in bu dergisi Indeks Icerik-Iletisim-Danismanlik isimli bir sirket tarafindan hazirlanmaktadir ve su ana kadar tam 29 dergi cikarilmistir. Ilk 28 tanesine derginin kendi sayfasindan ve 29. sayiya da Indeks’in sayfasindan ulasilabilinir.

Buraya kadar her sey guzel degil mi? Sahi ya bir kelimemiz daha vardi: hirsizlik! Ne tesaduf(!) ki asagidaki satirlar hem Metin Ercan’in hem de VS’nin konuyla ilgili makalesinin icerisinde ”birbirinin aynisi” kelimelerle yazilmis:

…. Ekonomi bilimi ve ekonomik düşünce, kavramlar arası ilişkileri basitleştirmek ve dinamikleri açıklayabilmek için ekonomistler tarafından geliştirilen ‘homo economicus’ yani ‘ekonomik davranan insan’ adlı farazi bir ‘kahraman’ın maceraları şeklinde özetlenebilir. Arz-talep dengesi, marjinal fayda, risk algılayışı gibi ekonomik kavramlar bu ‘farazi insan modelinin’ teorik davranışları üzerine inşa edilmiştir (VS’ de bu ”ediliyor” olarak yazilmis).

Bu da ekran goruntusu:

Bunun gibi bircok yerde hirsizlik yapilmis ve bununla da yetinilmeyip ozensizligin sinirlari zorlanmis:

”Baylor Universitesi’de Colin Camerer baskanligindaki bir grup da…”

Bahsedilen grup aslinda bir nörobilimci olan P. Read Montague’nin grubu. Colin Camerer ise kendi adiyla noroekonomi laboratuari bulunan, Kaliforniya Teknik Universitesi’nin onemli bir profesorudur.

Dusunun ki bir ulkenin ekonomi yazininda, dunyayi kasip kavuran boylesine buyuk bir alanla ilgili parmakla sayilacak kadar yazi mevcut olsun ve onlarin da bir kismi arkalarina Vestel gibi kurumsal bir devi aldiklari halde boylesine bastan savma ve ancak hirsizlikla hazirlanabilsin.

Sonra da ekonomik kriz var derler. Amaaan sen de!

Comments
No Comments »
Categories
Nöroekonomi, Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Kuantumdan Epistemolojik Kaleler Yapmak

Tolga_Bagci | February 1, 2009

Antik Yunan’dan bu yana,   gerçeklik algısı , bilginin kaynağı ve gerçek bilginin nasıl mümkün olduğuna dair sorular  felsefe dünyasında hep sıcak bir tartışma konusu olmuştur.  İşte bu tür soruların durağı epistemoloji  (bilgi felsefesi) kuşkusuz  18. yüzyılın Newton mekaniğiyle birlikte bilim dünyasından gelen gelişmelerle de beslenmeye başladı . Bugün geldiğimiz noktada ise kuantum fiziğinin deneysel verilerle sürekli desteklenen şaşırtıcı prensipleri,  sadece bilimadamlarının değil doğal olarak filozofların da ilgisini çekiyor.  Yaşadığımız makroskopik dünyada her ne kadar Newton yasaları bir ölçüde işimizi görse de, daha temelde yatan kuantum fiziği yasalarının fiziksel dünyayla ilgili oluşturduğumuz gerçeklik algımızı ve bilgi kaynağımızı derinden etkilemesi kaçınılmaz bir gerçek.

Paris Sud XI Üniversitesi’nden Fransız teorik fizikçi Prof.Roland Omnès , Quantum Philosophy (Kuantum Felsefesi) adlı eserinde , her geçen gün farklı deneylerden zaferle çıkan kuantum teorisinin yeni bir “epistemolojik projeye” girişme zamanına işaret ettiğini vurguluyor.   Peki nedir kuantum fiziğiyle temel yasalara, gerçekliğe ve bilgiye bakış açımızı değiştiren? Omnès’in de kitabında bahsettiği gibi, bugüne kadar bilgi denizimizi oluştururken hep klasik mantığımızı ve sağduyumuzu temel aldık. Bunda açıkçası bir zamana kadar herhangi bir tutarsızlık yoktu çünkü mevcut fizik teorimiz, Newton yasaları  içinde bulunduğumuz ortamda, klasik mantıkla çelişkiye düşmüyordu. Ne zaman ki  bilimsel olarak daha küçüğün, daha temelin (elektron gibi temel parçacıkların) fiziğine derinden bakma şansımız oldu, işte o zaman kuantum fiziğinin ilginç, ‘aklımıza uymayan’ yasalarıyla karşılaştık. Bununla birlikte, fiziksel gerçekliğin aslında bizim umduğumuz gibi olmadığına ve  doğanın insan sağduyusunun lafını pek de dinlemediğine tanık olduk.

Bütün bu gelişmeler eşiğinde Omnès’in dikkat çektiği noktaya geri dönersek, bundan sonra ne yapılabilir? Aslında Omnès’in bu soruya verdiği kestirme yanıt şu: bugüne kadar bilgi teorimizi oluştururken yaptığımızı tersinden yapmak. Başka bir deyişle,  olaya sağduyumuzdan değil de , en temel olandan, yani bize ‘saçma’ gelse de kuantum fiziğinden başlayıp, doğaya dair bilgi teorimizin temellerini  oluşturmak. Ve tabii ki buna bağlı olarak, makroskopik dünyaya geçtiğimizde, kuantum fiziğinin yasalarının, bizim alışık olduğumuz ‘akla uygun’ klasik fizik yasalarına nasıl dönüştüğünü gösterebilmek.  Bunu yapabilmek için de şuan bilimadamlarının elinde ‘Decoherence teorisi’ adı verilen bir aday öne çıkıyor. Teorinin temelinde, kuantum kurallarına tabi parçacıkların, fiziksel çevreyle etkileşim sonucunda dalga ve girişim özelliklerini belirli bir zaman ölçeğinde kaybetmesi yatıyor. Bunun doğal bir uzantısı olarak da kuantum gerçekliği,  ölçüm yapmamızla birlikte umduğumuz klasik gerçekliği bize veriyor . Teorinin deneysel desteğine bakarsak, 1996 yılında  École Normale Supérieure’de(Fransa) Serge Haroche’nin ekibinde yapılan temel bir deney dikkat çekiyor. Kuantum fiziğine göre bir sistem birkaç olası durumun süperpozisyonu (üstüste binmesi ) şeklinde bir dalga fonksiyonuyla ifade edilebilir. Bu ise klasik fizikte görmediğimiz bir durum.  Örneğin klasik bilgisayar mantığında, bilgi taşıyan bitlerin mantıksal değerleri ya 1’dir ya da 0’dır. Ve yine kuantum fiziğine göre sistem ,ölçüm anında bu durumlardan birine çökerek, sonuç olarak tek bir değer verir (dalga fonksiyonunun çökmesi). İşte bu deneyde de iki durumun süperpozisyonu şekline sokulan Rubidyum atomları, bir mikrodalga alanın içine yollanır. Bu atomlardan dolayı faz kaymasına uğrayan mikrodalga alan da böylelikle süperpozisyon durumuna geçer.  Ancak daha sonra da bu mikrodalga alan çevresiyle(fiziksel dünyayla) etkileştiği için süperpozisyon durumunu kaybedip tek bir duruma çöker. Yani deney,  sistemin  süperpozisyon temelli kuantum gerçekliğinden klasik gerçekliğe geçişini göstermesi bakımından oldukça önemli.  Bu da bizim neden klasik dünyada iki durumun üstüste binmesi gibi ‘garip’ olayları göremediğimize ışık tutuyor.

Velhasıl, kuantum fiziği  sadece temel fizik dünyasının yasalarını aydınlatmakla kalmıyor. Felsefi olarak da deneysel gerçekliği temel alan anlayışı güçlendiriyor ve  kabul etmesi zor da olsa deneysel gerçekliğin umduğumuz, beklediğimiz şekilde olmayabileceğine  işaret ediyor.  Bunun da ötesinde , yine felsefi bir noktaya dokunarak,  kendisinin bize sunduğu ‘saçma’ gerçeklikten, makroskopik dünyadaki ‘akla uygun’ gerçekliğe geçişin nasıl olduğu sorusuna da yanıt verme iddiasını taşıyor.

Kaynakça:
Roland Omnès  , Quantum Philosophy: Understanding and Interpreting Contemporary Science. 1999 by Princeton University Press.

Comments
No Comments »
Categories
Kuantum Fiziği ve Felsefesi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Günün Sözü

People should not be afraid of their governments. Governments should be afraid of their people. — “V for Vendetta”

Üye Olun

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (13)
  • Duyurular (6)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (9)
  • İktisat Tarihi (8)
  • İktisat Teorisi (11)
  • İktisatçılar (13)
  • Köşe Yazarları (3)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (5)
  • Nöroekonomi (6)
  • Nöropazarlama (1)
  • Okuma Önerileri (4)
  • Oyun Teorisi (8)
  • Serbest Atış (28)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (8)

 

February 2009
M T W T F S S
« Jan   Mar »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728  

Baglantilar

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox