iktisadiyat

  • Home
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

Miri Toprak Rejimine Sosyalist Eleştiri

Yusuf EKİCİ | December 29, 2008

“Osmanlı iktisadi  yapısı incelendiğinde göze ilk  çarpan merkeziyetçi oluşudur. Hakim toprak rejimi “miri toprak” rejimidir ve toprağın mülkiyeti tamamen devlete aittir fakat kullanım hakkı reayanındır (halk). Yani halk  kullanım hakkı kendinde olan bu toprakları satamaz, devredemezken ; halkın toprak üzerindeki hür statüsü, topraktan ürün edinme ve onunla ilgili her türlü tasarrufu edebilmekden gelir.Osmanlı’da , Avrupa’daki  feodal toplumlardan ziyade , serflikden /kölelikden kaynaklanan isyanların olmayışının sebebi ; toprağı işleme ve tasarruf etme hakkının halkda olmasıdır.”

Günümüz yorumlarında , bu ekonomik  yapının , geniş halk kitlelerinin oluşturduğu artı değerin  devlet gücü tarafından toplu gaspı şeklindeki yorumlara rastlanmakla birlikte , devrin şartlarının getirdiği merkeziyetçi ve kapalı köy ekonomisi ile tarımsal üretim esasına dayanan ekonomik yapının bir doğal sonucu olarak da yorumlamak da mümkün.  Sanırım ilk yorum , eski sosyalist görüşün ilk ve ilkel ve bir o kadar da ham ideolojik saptamalarının , uygulanmış tarihi bir iktisadi yaklaşım üzerindeki eleştirel bakışıdır. Nitekim , çıktığı zamanların şartlarına/gereklerine uygun olarak varolmuş bir sistematiğin adıdır sosyalizm. Yani her ne kadar özel mülkiyetin olmaması ve toprağın mutlak mülkiyetinin devlete ait oluşu , yanısıra hakim gücün (devletin) halkı beslemek adına kullanım hakkını devretmesi , bunun için halkı çalıştırması , adı geçen  iktisadi sistematiğin temellerinde yer alsa da , osmanlı üretim tarzını ve ekonomik yapısını geçtiğimiz yüzyılın içinde yerbulmuş akımların/ideolojilerin kendi mantık silsilesi içinde yorumlayamayız. Yapacağımız şey olayı olduğu gibi yansıtmak, adeta olaya ayna olmakdan başka bir şey değildir.

Bu durumdan çıkarılabilecek en net sonuç, osmanlı toplumunun Avrupa feodal toplumlarına benzemediği fakat ekonomik gidişat içinde sınıflı bir toplum olduğudur.

Comments
No Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Ortaya Karışık Kuantum

Tolga_Bagci | December 15, 2008

20. yüzyılın başında Alman fizikçi Max Planck’ın, klasik fiziğin büyük çıkmazlarından karacisim ışımasına çözüm bulma yolunda öne sürdüğü devrimci fikirle doğan kuantum fiziği, 1920’lerin dahi fizikçilerinin elinde güçlü teorik temellerini kazandıktan sonra, günümüze kadar birçok deneysel testi başarıyla geçti. Ne kadar garip, anlaşılması zor, klasik mantığımıza uymayan tarafları olsa da, atomların, parçacıkların, yani en “temel” olanın dünyası bu yasalarla işliyordu. Dahi Einstein bile kabullenmek istemediği bu kuram karşısında çaresiz kalmıştı. Buraya kadar herşey güzel, hoş da , günümüze geldiğimizde kuantum fiziğinin ne yazık ki bilgi eksikliğinden ya da bilinçli olarak yanlış anlamalara yol açacak şekilde yorumlanması, mistik boyutlara çekilip, özünün “çorba” edilmesi ve birtakım düşünce modellerine adını vermesiyle birlikte “bilimötesi bir bulamaça” çevrildiğini söylemek yanlış olmaz kanımca. Bununla birlikte, klasik fizik devrinin, dolayısıyla klasik düşünce sisteminin  sonunun geldiği ve hayattaki çıkmazlara artık kuantum yöntemleriyle son vereceğimiz yönündeki iddialı yorumların cirit attığı bu ortamda , neyin ne olduğuna dair iki kelam etmekte fayda olur, diye düşünüyorum.

Birinci nokta şu; çok yaygın olan “ Zaten bu klasik fiziğin sonu geldi, klasik mantık çöktü- hayata kuantumla bak, yeni şeyler keşfet!” söyleminin eksik ve yüzeysel bir bakış açısının ürünü olduğunu hatırlatmak gerek. Evet, kuantum fiziği klasik fiziğin çuvalladığı noktalara ilaç gibi gelmekle kalmayıp, aslında hepimizi oluşturan atomların, elektronların ve diğer temel parçacıkların fiziğini açıklamaya çalışan sağlam bir kuram olarak da literatürde yerini aldı. Fakat kuantum fiziğine temel olan garip-uçuk yasalar(belirsizlik ilkesi, dalga özelliği-olasılıklar, gözlemcinin etkisi vb) birtakım özel koşullar haricinde yalnızca mikroskopik boyutlarda, yani küçüğün dünyasında geçerliliğini koruyabiliyor. Sistemin kuantum sayısı ve boyutları büyüdüğünde, ki şuan bulunduğumuz makroskopik dünya buna bir örnektir, o zaman kuantum fiziğinin bu garip yasalarını göremiyoruz. Bundaki en temel sebeplerden biri de sistemin boyutu büyüdükçe dalgaların koherent(uyumlu) girişim özelliklerini kaybetmeleri. Lafın kısası, Newton’un deterministik kuvvet yasaları, bulunduğumuz dünyadaki nesnelerin-büyük moleküllerden roketlere kadar- hareketlerini açıklamakta hala başarılı. Dolayısıyla, klasik fizik dünyasında klasik mantığımıza ters olaylarla karşılaşmıyoruz.

Gelelim diğer bir noktaya;  daha çok kuantum fiziğinin, bilim ve teknolojinin gelişimine getireceği katkıları ve felsefenin temellerine yönelteceği devrimci bakışı düşünedururken, hayretle izlediğim ve son derece hızlı sistematize olan Kuantum Düşünce Modelleri… Korkarım bu modellerin kuantum fiziğiyle tek gerçek bağı yedi harfli “kuantum” sözcüğünden ibaret ; kuantum fiziğindeki yasaların garipliğinden esinlenme yoluyla “bilimsel süsü” verilmiş, sonra da mistik boyuta taşınıvermişler. Hayatınıza anlam vermekten tutun etrafınızdaki ” fizik dışı-insan temelli” sistemleri açıklamak adına öne sürülen bu teknikler , laf hokkabazlığının ötesine geçmeyen boyutlardadır ve kolaylıkla “ev yapımı” formatına sokulabilirler. Nasıl bu modelciler belirsizlik ilkesinden “hayatta herşey mümkündür “ mottosunu çıkartabiliyorsa, ya da kuantum dolanıklık özelliğinden feyz alıp “bütün atomlar birdir, yoksa hepimiz kardeş miyiz?” diyebiliyorsa, benim tavsiyem siz de alın elinize bir fizik kitabı, kuantuma da gerek yok, başka bir konuda birkaç temel kuralı anlayıverin, bakın neler çıkartırsınız hayata dair… İnsanın istedikten sonra yapamayacağı şey var mı?

Açıklığa kavuşturulması gereken bir diğer sorun da özellikle düşüncelerimizde, aldığımız kararlarda kuantum yasalarının ne kadar etkili olacağı. Kuantum fiziğinin bunda belirleyiciliğini iddia etmek için, şöyle yüzbin kere düşünmekte fayda var.Daha önce de belirttiğim gibi bazı özel durumlar dışında kuantum etkilerini klasik hayatta, makroskopik boyutlarda görmek neredeyse imkansız. Örneğin birtakım kuantum etkileri binbir zahmetle son derece gelişmiş labaratuvarlarda gözlenebiliyor ancak. Ve fizik dünyasında ciddi derecede kabul gören görüşe bakarsak; sinir sisteminin temel taşları nöronlar, kuantum etkilerinin geçerliliğini yitirdiği, dalgaların koherent özelliklerini kaybettikleri makroskopik ortamlar olarak görülüyor.Yani aldığımız kararlarda ve düşünce sistemimizde kuantum fiziğinin rol alma ihtimali çok düşük gözüküyor [1]. Yine de bilimsel düşüncede kapılar sonuna kadar kapanmaz tabii; buna inanan bilim adamları yok değil ama bu teoriler emekleme aşamasında ve henüz deneysel desteği yok. Kesin olan şu ki; bunlar çıkıp da “Açılın, Kuantum Baba geldi, dertler bitti” demekle hallolacak işler değil.

Peki özellikle iktisat gibi alanlarda duymaya başladığımız “kuantum yaklaşımları” ? Bunun yaratabileceği kavramsal kargaşa için ayrı bir yazı gerekir, ama bu yaklaşımlarda “kuantum” sözcüğü kullanılarak girişilen aslında bir orjinallik arayışı . Kafa karıştırıcı nokta da kuramlarda adı geçen prensiplerin sanki sadece kuantum mekaniğiyle düşünülmesi mümkün olan yollar gibi lanse edilmesi. Mesela ekonomideki ani gelişmeleri tanımlamak için mutlaka “kuantum sıçraması” kelimesini mi kullanmamız gerekir? Kısacası “kuantum” kelimesini başa getirince bir görüşün radikalliğini mi vurgulamış oluyoruz? Böylece eski düşünce biçimlerinden kurtuluşun bir simgesi oluyor sanıyorum kuantum. Dolayısıyla bu yaklaşımların da paketleniş biçimine eleştirel bakmakta fayda olacağını düşünüyorum.

Neticede, yüzeysellikten ve basite indirgemekten kaçınmak, elmayla armutu ayırabilmek gerek bu durumlarda. Kuantum kuramının düşünce modellerinden çok, halihazırda teknolojiye getirmiş olduğu (özellikle optik ve elektronikte) ya da getireceği yeniliklere(kuantum bilgisayarlar, kuantum şifreleme vb), evrenin temel kurallarını anlamakta açacağı ufuklara ve özellikle epistemolojik bağlamda felsefeye getireceği  yeni anlayışa vurgu yapmak, kuantumun doğru algılanışı anlamında da daha yerinde olacaktır.

Tolga Bagci

[1] Price, Michael Clive. http://www.hedweb.com/manworld.htm#free-will

Comments
No Comments »
Categories
Kuantum Fiziği ve Felsefesi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Tanrı’yı Öldüren İngiliz

Tolga_Bagci | December 5, 2008

Tanrıya inanırsınız ya da inanmazsınız ama herkesin görmesi gereken önemli bir nokta var: İnancın, psikolojik ve siyasi unsur haline getirilmesi sonucunda, tarih büyük acılara sahne oldu.

Ünlü bilimadamı Richard Dawkins’in de aralarında bulunduğu bir grup ateistin, Londra otobüslerinde yer almasını istedikleri slogan, baskıcı teistlere karşı tepkisel bir oluşumun işareti ve önemli mesajlar içeriyor.

(Dawkins ilan verirse İngiliz otobüsleri bu hale gelecek)

Geçen haftalarda basında yer alan ilginç ve bir o kadar da üzerinde düşünülmesi gereken bir haberle karşılaştık. “Tanrı Yanılgısı” kitabının yazarı, evrimci-biyolog Richard Dawkins’in verdiği büyük destekle başı çektiği ve ateistlerin yönlendirdiği kampanya eğer gerçekleşirse, Londra otobüslerinde artık “Tanrı büyük olasılıkla yok. Öyleyse endişelenmeyi bırakın ve hayatınızı yaşayın” sloganı yer alacak. Dikkat çekici nokta bu hareketin, daha önce otobüs reklamlarında birtakım Hıristiyan grupların bastırdıkları “İnanmayan cehennemde yanar” benzeri sloganlara karşı bir tepkiden yola çıkması. Tabii bu haberi gördükten sonra aklıma hemen asi filozof Nietzsche’nin ölümsüz eseri “Şen Bilim”de gündüz vakti elinde feneriyle dolaşıp “Tanrı öldü!” diye haykıran Kaçık Adam geldi. Richard Dawkins bilimsel-ontolojik anlamda “Tanrı öldü (çok büyük ihtimalle)” mesajını anlatmayı kendine misyon edinmiş bir bilimadamı ama buradaki durum, bu görevini bir anlamda sosyal-psikolojik bir boyuta taşımak istediğini ve bunu hoşgörü yoksunu, baskı ve korku temelli dinci anlayışa bir tepki olarak devam ettirdiğini gösteriyor. Yani o ve onun gibi ateistlerin demek zorunda kaldığı şu: “Hacı kusura bakmayın da, yetti bunca yıldır yaşattığınız korku, damardan vurmalar, beyin yıkama operasyonları. Madem öyle, işte böyle! Büyük ihtimalle Tanrı yoktur, ilgilenenlere duyurulur, cehennem mehennem de hikâye, takıl bize yaşa hayatını.”

Tanrıya veya herhangi bir dine inanırsınız inanmazsınız ama herkesin görmesi gereken önemli bir nokta var: Tanrı-din inancının bireyin vicdanından alınıp sosyal, psikolojik ve siyasi unsur haline getirilmesi sonucunda, tarih büyük acılara sahne oldu. Yıllarca süren mezhep savaşları, “Kutsal” Haçlı Seferleri, Engizisyonlarda yapılan işkenceler, cihad aşkıyla çıkılan “gaz” fetihler, kesilen kelleler ve şimdilerde binlerce masumun canını almış olan radikal-İslamcı terör… Hepsinin altında yatan neden, bir inancı bir inanca üstün kılma mücadelesi ve bunu yaparken gösterilen tek dayanak “Benim kutsalım budur, seninkinden üstündür, korkmayan kafirdir” teorisi. Yukarıda bahsettiğim haber ise bir grup ateistin, bu anlayışın Avrupa’da kalan, geçmişe oranla daha cılız ama sinsi-bilinçaltı vuruşlu uzantısına yapıştırdığı bir cevaptır.

Adnan Hoca’nın internet  zaferi!

Gelelim yakın coğrafyaya. Bu bağlamda Ortadoğu’nun durumu çok daha vahim. Ne yazık ki bu topraklarda hoşgörü yerine baskı havası iliklere işlemiş. İslam dünyasına egemen olan şeriat anlayışında baskı ve korku temelli unsurlar o kadar içselleşmiş ki, rejimlerin doğal bir uzantısı olarak bireylerin üzerinde etkisini gösteriyor. Peki ya Türkiye? Çevresine kıyasla daha iyi bir konumda ama yeterli mi? Bu ülkede Sivas’ta aydınlar katledildi, “Yaşasın şeriat, Muhammed’in ordusu kafirlerin korkusu!” sloganlarıyla. Bu ülkede bir düşünür, Turan Dursun, din ve Müslümanlık üzerine yazdıklarından dolayı İslamcı bir örgütün anlayışına göre “suçlu ve günahkâr” bulundu ve kurşunlandı. Bu ülkede düne kadar, Ramazan’da oruç tutmadığı için şiddete maruz kalan gençleri gördük. Bunlara benzer daha birçok örnek verebiliriz. Halbuki günümüz dünyası, “kutsal” uğruna baskı uygulamanın “caiz” olduğu değil de, kimsenin “kutsal”larının (eğer varsa tabii) savaşmadığı, hoşgörünün hakim olduğu bir dünya olsa daha iyi olmaz mı?

Yazıyı başladığım gibi Dawkins’le bitirmem uygun olur heralde. Yakın zamanda hoşgörü yoksunu anlayışın, şiddet içermeyen-internet versiyonunu yaşadık hatırlarsanız. İlk denemelerinde “dine hakaret” gerekçesiyle Dawkins’in “Tanrı Yanılgısı” kitabını yasaklatmayı başaramayan “ultra-mega bilimsel” Adnan Hoca cemaati, iki ay önce bu sefer “kişilik haklarına saldırı” gerekçesiyle Dawkins’in internet sitesine Türkiye’den erişimi engelletmeyi başarmıştı. Siteye girildiğinde tüm dünyanın halen gördüğü şey şu: Gururla dalgalanan Türk bayrağı ve yanında koca koca yazan “Banned in Turkey /Türkiye’de yasaklanmıştır!” ibaresi. Adeta şaka gibi! Tabii hiç de küçük olmayan bir kitlenin “Sen misin Tanrı’yı öldüren İngiliz, al sana bakalım!” dediğini duyar gibiyim…

(Tolga Bagci’nin 11 Kasim 2008 tarihli Radikal Iki yazisidir.)

Comments
No Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Günün Sözü

Economics is extremely useful as a form of employment for economists. — J.K.Galbraith

Üye Olun

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (13)
  • Duyurular (6)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (9)
  • İktisat Tarihi (8)
  • İktisat Teorisi (11)
  • İktisatçılar (13)
  • Köşe Yazarları (3)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (5)
  • Nöroekonomi (6)
  • Nöropazarlama (1)
  • Okuma Önerileri (4)
  • Oyun Teorisi (8)
  • Serbest Atış (28)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (8)

 

December 2008
M T W T F S S
« Nov   Jan »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Baglantilar

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox