iktisadiyat

  • Home
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

Mehmet Altan’a Mujde! Yeni Yazar…

U.Baris_Urhan | November 30, 2008

iktisadiyat ailesi buyumeye devam ediyor. Bilkent Universitesi Fizik Bolumu’nu bitirip Eylul-2008′den bu yana Kopenhag Universitesi / Niels Bohr Enstitusu’nde ayni alanda yuksek lisans yapan Tolga Bagci da artik aramizda! Akademik ilgi alanlarinin arasinda deneysel kuantum optiği, kuantum enformasyon ve fiziğin felsefesinin yer aldigi Tolga Bagci bizi daha cok fizik ve felsefe iliskili konularindaki yazilari ile destekleyecek. Ozellikle kuantum fizigi ve felsefesi konularindaki yazilarinin basta Mehmet Altan olmak uzere hepimiz icin ogretici olacagini dusunuyorum.

Aramiza hos geldin Tolga! Yazilarini heyecanla bekliyoruz!

Comments
1 Comment »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Mehmet Altan’dan Kuantum Dersleri!

U.Baris_Urhan | November 25, 2008

Dikkat ettiyseniz son yillarda bir “kuantum ticareti”dir gidiyor. Kimileri cikti “kuantum dusunce sistemi” dedi, kimileri de “kuantumu yasaminizda hissetmek” diyerek sacmaladi. Sakin agir gelmesin bu lafim. Sacmaladilar cunku kuantum fizigi ile uzaktan yakindan alakasi olmayan seyleri toparlayip laf salatasi seklinde insanlara pazarladilar; hala da pazarliyorlar.

Mehmet Altan da, ne yazik ki, bu kervana iktisat-kuantum fizigi baglantisinda yazilar yazip konferanslar vererek katilmis.
Yazdiklarindan anladigim kendisinin kuantum fiziginin ne oldugundan bihaber oldugudur. Iktisatta, artik lafi gecmeyen makalelerin “adamdan sayilmadigi” belirsizlik kavramini sanki yeni bir seymis gibi ortaya koyup kuantum fiziginden faydalanmamiz gerektigini soylemis. Durun, sozu kendisine birakalim da daha iyi anlayalim ne demek istedigini

…..Bilim ilerledikçe tesadüf ortadan kalkacak. Tesadüfün bir şekilde insanın bilgi birikiminin, bildiklerinin içine devir olacak. Zaten bilim, bilinmeyenden, bilinene sorunlarını çekmek, çıkartmaktır. Bunun geldiği noktada atom altı parçacıklarının işleyişini değerlendirdiği vakit insanda başka bir noktaya geldik. Çünkü bu Newton’un makro düzeydeki anlatımının tamamen tersi, kontrol edilemeyen, karmakarışık, basit olmayan, nedenselliği anlaşılamayan, hareket yasalarını saptayamadığımız kaotik bir yapı ortaya çıktı. Bu çok düzenli, mekanik, böldüğümüz, kontrol ettiğimiz, saat gibi algıladığımız dünyayı biraz daha derinleşince, biraz daha keşfedince, bunun sadece görüntüde öyle olduğunu, bunun temelinde ise çok daha farklı bir hareket mimarisi olduğunu gördük. Bu hayatın her alanını değiştiriyor. Bizim büyüdüğümüz, yetiştiğimiz, okuduğumuz okullar, çevremiz, beynimizin çalışması, bunların tümünün çok temelindeki değişmeye başlamış vaziyette. Bunun ortaya çıkışı 1900’lerdir.

…Fizikteki buluşun hayata intikali arasında bir zaman vardır. İktisatta ne oluyor, iktisatta çok sıkıntılı bir durum var, bir taraftan da çok keyifli. Bütün eski yapı paradigma olarak kaydoluyor, dengenin bölünmenin kontrol edilebilirliğin ortadan kalktığı bir dünyada tabi iktisada sadece bu açıdan bakmamak lazım, iktisadın temelinde Protestan ahlak vardır. Halbuki bugün dünyanın zaman ruhunda, bu bir başka konu ama bir şey söyleyeceğim iki dakika içerisinde, bu Protestan ahlakın kurduğu iktisadın bu gün gelindiği noktada, sadece fizikte bir değişimden dolayı bir kriz yok, keyifli bir kriz, temelindeki ahlak anlayışının değişiminden de gelen bir kriz de var. Bugün zamanın ruhu o kadar hızlandı ki anti Protestan bir ahlakın egemen olduğu gençlerin hiçbir şekilde mukabele yapmadığı, anı anında tüketmeye yönelik bir hazcılığın öne çıktığı ve bir kontrat sistemine dayalı iktisadın da bu açıdan ırgalandığı bir dönemdeyiz. Bunun üstesinden gelebilmek için yaklaşımı Quantum düşünce modeli olarak belirtiyorlar. Quantum düşünce modeli nedir, aslında bu kaotik bir yapıda yol almayı sağlayan bir yöntem, bir modeldir. Daha sadeleştirilmiş anlamıyla iş adamları için, herkes için geçerli, biz A’dan , B’ye gideceğiz ama A belirgin, B belirgin değil, hangi yoldan gideceğimiz de belirgin değil. Bu daha evvelden eski alışkanlıklarla karar verme, karar alma, önünü görme, nedensellik, kontrol edilebilir Newton’un dengesinin tamamen tersi bir yapı. A’dan , B’ye gideceğiz ama A belirgin, B belirgin değil, hangi yoldan gideceğimiz de belirgin değil. Onun için de her adımda bütün bu bilgi toplumu, enformasyon toplumu, kavramdan eğitimde sezgiye geçmek dedikleri hadise her adımda bütün mevcut yapıyı ve enformasyonu, bilgiyi yeniden değerlendirip B’nin tanımını, gideceği yolu yeniden tespit etmek. Tabi iktisatta da bütün bu dengenin dışında bu kadar belirsiz bu kadar kural dışı atom altı parçacıklarının işleyişine tabi bir iktisadi yapı bunun bilimsel olarak teorize edilmesi,
kavramlaştırılması ve nihayetinde diğer kuşaklara öğretilmeye başlaması noktasından ise uzağız. Benim kısaca anlattığım, anlatmaya çalıştığım özetim budur.

Mehmet Altan, yine, laflari dolandirmis da dolandirmis. Kendisi, bilmediginden yazamamis ama ben kendisine yardimci olayim:
Oncelikle, kuantum fizigi denilen dunyanin kurallari o dunyada gecerlidir. Klasik fizigin dunyasinda kuantum dunyasinin kurallarina gerek yoktur cunku bu dunya zaten klasik fizigin yasalarina gore, hala, yeterince iyi bir sekilde islemektedir. Kuantum fiziginde ”belirsizlik” olarak dile getirilen sey olasilik merkezli istatistiksel bir dagilimda parcaciklarin bulundugu yerlerin tesbiti meselesindeki farkliligi ortaya koymustur. Mehmet Altan’a donersek; ozellikle A’dan B’ye gecme konusundaki yazisi bana oyun teorisindeki adaptasyona bagli ogrenme konusunu hatirlatti ya, neyse!

Bilmiyorum Mehmet Altan bu sekildeki anlatimlarini daha ne kadar surdurecek ama kendisinden ricam gidip bir fizik lisans ogrencisi ile konusup neyin ne oldugunu dogru duzgun ogrenmesidir. Akabinde ikinci bir ricam ise belirsizlik kavrami uzerine daha detayli okumalar yapmasidir. Anlasiliyor ki dahil oldugu Fransiz Ekolu’nun cikmazlarina takilmis, patinaj yapmaya devam ediyor…

Bitirmeden, eger kuantum fizigi ile iktisat arasindaki iliskileri inceleyen bir seyler ariyorsa ”kuantum oyun teorisi”ne de bakmasini oneririm. Kendisi icin bir miktar ileri duzeyde olacaksa da en azindan ”neyi bilmedigini bilmesi” noktasinda fikir verecegini umuyorum.

U.Baris Urhan

Comments
3 Comments »
Categories
Fizik ve İktisat, Köşe Yazarları
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Emeksiz Teknoloji… Emeksiz Yenilik vs…

Murad TiRYAKiOĞLU | November 20, 2008

Geleneksel İktisat Teorisi, üretim faktörlerini dört başlık altında ele almaktaydı: Emek, Sermaye, Doğal Kaynaklar ve Müteşebbis… Ve sonrasında 1980’li yıllarda İçsel büyüme teorileri ile literatürde yer almaya başlayan teknoloji, beşeri sermaye, araştırma-geliştirme faaliyetleri gibi faktörler geleneksel üretim faktörlerinden önemli-öncelikli hale geldi. Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken en önemli unsur bu -yeni- faktörlerin “emeğin” türevi” olmasıdır.

Zira emeğin niteliklerini ifade eden beşeri sermaye ve beşeri sermayenin ürünü olan araştırma geliştirme faaliyetleri ve teknolojik yenilikler “emek” olmaksızın var olamayacak üretim faktörleridir. Diğer bir ifade ile içsel büyüme teorilerinin ortaya koyduğu yeni faktörler emeğin türevi iken geleneksel üretim faktörleri de emeğe bağlı olarak etkinlik kazanabilmektedir. Doğal kaynakları kullanarak üretken kılacak, sermaye birikimini sağlayacak unsurları biraraya getirecek ve teknolojinin üretimini sağlayacak olan tek faktör, özü itibariyle insanı ifade eden emek faktörüdür. Bu öneminden dolayı emek, hemen tüm iktisatçılar tarafından üzerinde önemle durulan bir faktör olagelmiştir.

Bu öneminden dolayı emek kalkınma yolunda yatırım yapılması hayati öneme sahip bir faktör olarak özellikle gelişmekte olan ülkelerce -sanırım fazlaca bulunmasından mütevellit- göz ardı edilmektedir. Gelişmiş ülkelerin ekonomik güçlerinin altında yatan en önemli unsur, bu önemin farkına varılmış olduğunu gösteren “insana yatırım”dır. Bu nedenledir ki beşeri sermaye birikimi sağlayabilen ülkelerin kalkınma ve büyüme yolunda kat ettikleri yol daha az zahmetli olmaktadır. Ancak gelişmekte olan ülkeler için durum biraz farklı ve bir hayli karışık. Çünkü gelişmekte olan ülkelerin milli gelirinin düşük olması eğitim ve sağlık harcamalarına yeterince pay ayrıl(a)mamasına neden olmaktadır. Kalkınmacı devlet anlayışının terk edilmesi buna dayanak oluşturmaktadır.

Bu süreç bir taraftan emeğin niteliklerinini gelişimini engellerken bir diğer taraftan da beyin göçüne neden olmaktadır. Beşeri Sermaye Yoksulluğu (1) ile sonuçlanan süreç gelişmekte olan ülkeleri bir çıkmaza sürüklemektedir. Bilgiyi üreten, işleyen, yayan ve üretim süreçlerine dahil eden bir faktör olan emek ve emeğin niteliklerini ifade eden beşeri sermayeden yoksun olmak “teknolojik gelişme”yi teknoloji transferine mahkum kılmaktadır. Teknoloji transferi ise gelişmekte olan ülkeler için muhtemel bir Teknoloji Yoksulluğu sürecini doğurmaktadır. Çünkü -legal veya illegal yollardan- sahip olunan teknolojiler, bu teknolojileri kullanabilecek, özümseyebilecek nitelikli emeğe, beşeri sermaye birikimine sahip olunamadığı için fayda sağlamaktan öte bir bağımlılık oluşturacak ve yaşanan çıkmazı derinleştirecek, içinden çıkılamaz bir hale sokacaktır.

Bu şekilde süregelen çıkmazlar gelişmekte olan ülkelerin daha da yoksullaşmalarına neden olmaktadır. O halde, gelişmekte olan ülkeler açısından teknolojik gelişmenin önünü açacak en önemli unsur emeğin niteliklerini arttırmayı sağlayacak politikalara sahip olmak ve uygulanmaktır. Genellikle düzenleyici rolü üstlenen devlet (2), uzun vadeli yatırımcı olarak bir taraftan -kalkınmacı devlet politikası doğrultusunda- eğitim, sağlık, Ar-Ge için daha fazla pay ayırmalı ve bu şekilde beşeri sermaye birikimi sağlamalı, bir diğer taraftan ise tersine beyin göçünü başlatarak bu süreci etkinleştirmelidir.

Gelişmekte olan ülkelerin içinde bulundukları çıkmazları kırmanın, fasit dairelerin dışına çıkmanın en önemli adımını emeğe yapılacak uzun vadeli yatırımlar oluşturacaktır. Aksi durumlarda ne -sürdürülebilir- teknolojik gelişmelerden ne yeniliklere dayalı ekonomik büyüme ve kalkınmadan söz etmek mümkün olabilecektir.

——————————————————————————————————————————-

[1] [Bu konuda yayımlanmış bir çalışma için buraya bakabilirsiniz]
[2] [Devlet’in rolü ile ilgili olarak N. Emrah AYDINONAT tarafından Tepav│Günlük’te kaleme alınan Teknolojik İlerleme ve Devletin Rolü başlıklı (ve ödüllü) yazıya göz atmanızı öneriyorum.]
**TEŞEKKÜR: Bu ekibin ve ortaya koydukları düşüncelerin gerçekten heyecan verici olduğunu düşündüğüm zamanlarda sevgili Ü.Barış URHAN, İktisadiyat’a katılmam konusunda nazik bir davette bulundu. Burada olmaktan dolayı mutlu olduğumu ifade etmeliyim. Teşekkürler…

Comments
No Comments »
Categories
Teknoloji ve Yenilik İktisadı
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Emre Aköz Örneği ile Yazar Sorumluluğu!

U.Baris_Urhan | November 15, 2008


Emre Akoz, bundan yaklasik 3 ay onceki “Bilim mi cuzdan mi?” baslikli yazisinda soyle demisti:

“…Dünkü SABAH’ta da okudunuz: Dünyanın en iyi üniversitelerini belirleyen bir Çin Üniversitesi var. Jiao Tong adlı Şangay’ daki bu üniversite, çeşitli ölçütler kullanarak ilk 500 üniversiteyi belirliyor.
İlk sıraları ABD üniversitelerinin aldığı listeye Türkiye’den sadece bir üniversite girmiş bu kez: İstanbul Üniversitesi. Bu durum çeşitli açılardan ele alınabilir:

…Üniversite sınavında başarılı olan öğrencilerin yönelimlerine baktığımızda, İstanbul Üniversitesi’nden daha fazla; ODTÜ, Hacettepe, Bilkent, Sabancı ve Boğaziçi gibi üniversitelerin tercih edildiğini görüyoruz.

Belki ” bilimsel kapasite ” yönünden İstanbul Üniversitesi daha başarılı olabilir ama aynı branştaki mesela bir Boğaziçilinin ABD’ye kabul edilmesi daha büyük bir olasılık.

Yogun bilgi eksikligi ile dolu ustunkoru bir yazinin, hem de ulusal capta boylesine buyuk bir gazetede ve bircok insani da bilgisizlikle suclayan birisi tarafindan yazilmis olmasi gercekten icler acisidir! Kendisine  yazisinin yayinlandigi gun bir e-posta gondermeme ragmen takip edebildigim kadariyla su ana kadar bir aciklama ya da duzeltme yazisi yazmadi. Bu sebeple en azindan burayi takip edenlerin bilgilenmesi amaciyla o gun gonderdigim e-postami asagiya koyuyorum:

Merhaba Emre Bey,

Ismim Baris, Kopenhag Universitesi`nde iktisat bolumunde yuksek lisans ogrencisiyim. Bugunku yazinizda bahsettiginiz “bilimsel yayin siralamasi” hakkinda bir makale uzerinde calistigim icin konu uzerinde arastirmalarim oldu. Bu sebeple yazinizdaki, bir bilgi eksiklikliginden kaynaklanan hatayi duzeltmek ve hem sizi hem de sizin vasitaniz ile uygun gorurseniz velileri, okurlari dogru sekilde bilgilendirmek isterim.

Istanbul Universitesi`nin, konu olan universitenin calismasi olan yayin siralamasinda onde olmasinin en buyuk sebebi Cerrahpasa ve Istanbul Tip Fakulteleri`nin yayin sayilaridir. Bu iki fakultenin tek baslarina alan indeksi adi verilen ve dunya uzerinde kabul gormus dergilerde  yaptiklari yayinlarin -ki bu yayin siralamalari bu listelerden derlenir- sayisi 2006 yili itibari ile 824`tur. (Kaynak: http://www.yok.gov.tr/duyuru/pdf_2006_bolum/istanbul_un.pdf). Universitenin 16 fakultesi, enstituleri ve yuksek okullariyla ayni yildaki toplam yayin sayisi ise ne yazik ki 1359`dur.

Iktisat fakultesi bazinda 2006 yilinda ODTU 70 ogretim uyesine karsilik 18, Bogazici 80 ogretim uyesine karsilik 10, Bilkent 76 ogretim uyesine karsilik 38 yayin yapmistir. Oysa Istanbul Universitesi`nin 107 akademisyeni olan iktisat fakultesinin yayin sayisi sifirdir. Dolayisi ile bu okullarin bilimsel anlamda Istanbul Universitesi`nden bir hayli onde oldugunu soyleyebiliriz. Zira bu universitelerin tip fakultelerinin olmadigini da dusunurseniz ne demek istedigimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Konunun Hacettepe Universitesi kismi ise hayli ilginctir cunku 2006 yilinda Hacettepe Tip Fakultesi 260 akademisyen ile 614 yayin yapmistir. Oysa 824 yayin yapan Istanbul Universitesi`nin akademisyen sayisi 623`tur. Buradan Hacettepe`nin akademisyen basina yayin sayisinin neredeyse Istanbul Universitesi`nin iki tip fakultesinin 3 kati oldugunu cikartabiliriz. Diger bir ilginc nokta ise Hacettepe Universitesi`nin 8 fakultesine karsilik toplam yayin sayisinin, 16 fakulte sahibi Istanbul Universitesi`nin 45 yayin kadar altinda olmasidir. Ancak arastirmayi yapan universite Hacettepe`yi listeye koymamistir cunku verimlilik olcutunun olmazsa olmazi “akademisyen basina yayin sayisi” gibi onemli bir kriteri degil sadece toplam yayin sayisini dikkate almaktadir.

Sonuc olarak soyleyebilirim ki; yazinizda konu ettiginiz universite, fakulte bazinda karsilastirma yapmadigi icin aslinda Istanbul Universitesi`nin o listelerde diger universitelerimizin onunde yer almasinin en buyuk sebebi tIp fakultelerinin yayin sayisidir. Keza tIp fakultesi egitimi soz konusu oldugunda ogrencilerin bircogunun ilk siralarda tercih edecegi bir okul olmasi sebebiyle yayin sayilari ile orantili bir ilgiyi gordugunu de soyleyebiliriz.

Ilginiz ve degerli vaktinizi ayirarak bu uzun e-postayi sonuna kadar okudugunuz icin (okumus mudur ki?) tesekkur eder, iyi calismalar dilerim.

U.Baris URHAN

Comments
3 Comments »
Categories
Köşe Yazarları, Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Toplum Mühendisliği

Yusuf EKİCİ | November 11, 2008

Geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında tarihçiler ve iktisatçılar arasında siyaset araştırmalarında kimin yönteminin esas alınması hususunda kavga vardı. Eğilimler ve entelektüel modalar gereği, bir tarihçilerin-bir iktisatçıların kazandığı tartışma , “60”lı yıllarda Karl Popper’in tarihselliğin ilkelerine saldırısı ile birlikte ekonomistlerin lehine döndü. O yıllardan itibaren, sosyal bilimlerde “kanun-koyucu” ve “moda–yaratıcı” rolünü ekonomistler üstlendi. Yani, örneğin, çağdaşlık (ya da çağdışılık) gibi siyasi kavramların geçerli olup olmadıkları iktisatçıların yöntemleri ile belirlenir oldu.

Burada bir açıklama daha gerekiyor: herhangi bir alanda, varsayalım siyaset alanında bilgilerin “bilim” ismi ile onurlandırılabilmesi için kullanılan yöntemin, “ölçülebilirlik” “belirlilik“ ve “kestirilebilirlik“ vaat etmesi gerekiyor. Hükümlerin rakamlarla ifade edilebilmesi, dökümlenebilmesi ve neden-sonuç ilişkilerinin demir gibi sağlam olması şart. Bir başka deyişle, günümüzde geçerli olan ekonomik yöntem, baskın anlayıştan kaynaklanan neo-pozitivist, doğrusal dünya görüşüdür. Dahası, ciddi muhaliflere karşın, sosyal bilimlerde, fen bilimlerinden ekonomistler aracılığı ile ithal edilmiş niceliksel yöntemler geçerli olmaya devam etmektedir. Halbuki tüm iktisat derslerinde hocalarımızdan işitmeye alışık olduğumuz doğru; iktisadın, fen bilimlerinden, laboratuvar imkanları ve deneycilik yoksunluğu ile ayrılan bir sosyal bilim olduğudur.

Ekonomi bilimi, toplumu yaratılıştan gelen ve akılcı tercihleri olan bireysel tüketicilerin oluşturduğu mekanik bir bütün olarak ele alır. Kültürel ve psikolojik faktörler ile bireysel farklılıkları gözardı eden bu indirgemeci tutum, toplumsal araştırmalarda insani boyutun kaybolmasına yol açmıştır.Ekonomik yöntemin revaç bulmasının bir başka nedeni, “toplum mühendisliği’ni” mümkün ve kolay gösteren bir bilmişlik hali yaratmasındandır. Yani, rakamsal verilerin, bütünü inceleme ve onu ifade etmedeki bilimsellik anlayışının, toplum araştırmalarına ilişkin olarak sunulmasına imkan vermesidir. Bir bakıma, modelleme tekniklerinin toplumsal konuları açıklamada kullanılmasını ifade eder.Bir şey ya öyledir ya da öyle değildir ; ya siyahtır ya beyazdır , gri yoktur anlayışı ekonomi bilimine taşındığında , iki olgu ile karşılaşılır: toplum mühendisliği ve ideolojilerin keskinliği . Toplum mühendisliği , otokratik ya da en azından tepeden inmeci yönetimlerle sonuçlanırken , ideolojiler keskinleşir. Çünkü doğru tektir.

Sosyal bilimlerde halihazırda kullanılan ekonomik akıl kavramının yeniden değerlendirilmesi, kısıtlamaların farkına varılması, tarihe ve tarihsel yöntemlere geri dönülmesi yönünde gelişen kaçınılmaz gerçek giderek daha da belirginleşmektedir . Muhalif seslerin dediği gibi ; “homo historicus, ekonomistlerin ima ettikleri üzere, ne tarihi tarafından sakatlanmış ne de geri kalmış biridir. Talihsizlik; marjinal gibi duran kanıt ve kaynakları gözardı etmek, yaygın kaynaklara bağlı kalmaktır.”

Yusuf Ekici

Comments
No Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Eski Mesleğe, Yeni Kanun – Pompei Tasarısı

Rustu_Duran | November 7, 2008


(fotograf: Lorenzo Moscia)

Belki haberiniz vardır, San Francisco’da yakında seçim olacak. Seçim de “beden kirası”nın artık suç sayılıp sayılmaması üzerine. Şu anda bir sürü gazete, internet sitesi ve bloglarda mevzu tartışılıyor. Aynısı İsveç’te 1999 yılında olmuştu ve bu tek örnek de değil. Şimdiye dek serbest kılmaktan devlet kontrolüne almaya kadar birçok çözüm yöntemi sunuldu. Bu yöntemlerin veya tasarıların temel hareket noktası işçilerin korunması ve suç oranının azaltılması imiş. Yani zamanında dayak da yese, tecavüz de edilse polise gidemeyen kadınların durumunu düzeltmek içinmiş. Ama yanlış anlamayın; satmak serbestse de almak serbest değil.
Bu kadar bilgi verdikten sonra şimdi biraz da San Fransisco’da hizmetin fiyatının nasıl etkileneceği üzerine düşünce egzersizi yapalım.

Özellikle bu tür mevzuların sonuçları üzerine konuşmak hem o pazarı çok iyi bilmek hem de benzer olayların daha önceki sonuçlarını araştırmak ile olur. O yüzden yapabileceğim tek şey basit düşünce egzersizleri.

Öncelikle kanunun işçi kadının müşteri karşısında pazarlık gücünü yükselttiğini görmek lazım. Bu, direkt olarak zaten fiyatı yükseltici bir etki olacak.

Fakat arzın da artacağını unutmayalım. İşin kanuni kısmındaki rahatlamayı gören daha önceleri cesaret edemeyip mesleğe başlamayan ya da az az yapan bir çok kadın ya bu işe başlayacak ya da sürekli işçi konumuna gelecek.

Bir diğer mesele de polis objektiflerinin artık alıcılar üzerine odaklanmasından kaynaklanan yer altına inme meselesi. Alıcılar artık pazarlıklarını yer altında yapmak isteyecek doğal olarak. Bu işte pazarlığın yüzyüze yapılması gerektiğinden telefon ve interneti bir kenara koyalım. O zaman bu olay şuraya gelecek. “Zürafa Sokak” kavramını bir süre unutacağız. Yani artık her işçinin kendi köşesi, ortamı ve pazarı olacak. Çünkü müşteri, komünite halinde takıldıkları yerlere gelmeye korkacak. Tabi bu da doğal olarak “ürün”lerin çeşitliliğinin belirginleşmesine ve fiyat farklılıklarının barizleşmesine sebep olacak. Bu da ayrıca kenara alınması gereken bir not, kanımca.

Bunun yanında bu “ayrışma”, fiyatların artmasına da sebep olacak. Çünkü arama maliyeti denen bir şey ortaya çıkacak. Yani gittiğiniz bardaki kadınla anlaşmak zorunda hissedeceksiniz çünkü aksi takdirde işçilerin bulunduğu başka bar bulmak, oranın ortamını öğrenmek sizin için ayrıca maliyet olacak.

Müşteri sayısının azalacağını düşünenler olabilir. Fakat zaten kendini ezmeyecek insanları daha ileride tekrar müşteri olarak görmek isteyeceği için, kanundan kaynaklanan bir müşteri azalması olmayacaktır. O yüzden talepte bu sebeple bir değişim olacağını zannetmiyorum. Ama tabi burada arama maliyetinin etkisi mutlaka gözlemlenecek. Bunun etkisinin miktarını ise kestirmek neredeyse olanaksız.

Evet; fiyat ne olacak bilmiyoruz, tek yapacağımız bekleyip görmek. Fakat söylemeden edemeyeceğim, işin ekonomide bir de gözlemleyemediğimiz, ölçemediğimiz hatta bazen adını da koyamadığımız yansımalarını unutmamak lazım. Toplumda bu meslek ve zina arttıkça insanlardaki aidiyet-sahiplenme hissi zayıflayacaktır. Bu temel sarsılmanın da mutlaka derin ekonomik yansımaları olacaktır. Uzak gelecekte, beraber tecrübe edeceğiz.

Rüşdü DURAN

Comments
No Comments »
Categories
Serbest Atış
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Kuantum Fiziği ve İktisat

Yusuf EKİCİ | November 5, 2008

Kainatta belirsiz olan , bulanık olan , ortada olan hiçbirşey yoktur.” diyen Newton .Sir Isaac Newton’un 1687 basımı Principia’sına göre kesin bir sistem olan kainatı/dünyayı oluşturan parçacıklar, belirli fizik kurallarına göre hareket ederler. Parçacıkların birbirleriyle olan ilişkileri , “ nedensellik “ çerçevesinde gelişir.

Newton , birinci aydınlanma çağına damgasını vurmuş olan büyük fizikçi. Aydınlanma çağı , Aristo’yu kaynak edinen Kopernik , Kepler , Galile ve Newton’la devam eden bir dizi buluş ya da keşif sonucunda , semavi dinlerin dünya ve kainat açıklamalarını reddeden , yeni açıklamalar getiren sürecin adı. Aydınlanma çağı öncesi , kainat ve dünyaya ait doğrular ya vahiy ya da usavurum yoluyla saptanırken , Newton’dan sonra doğruların gözlem sonucu olarak belirlenmesi ilkesi kesin olarak benimseniyor ; gözlem , ölçüm ve deney bilimsel düşüncenin olmazsa olmazları olarak yerleşiyor.

Dahası , parçaların gözlem , ölçüm ve deney sonucunda ortaya çıkacak birkaç sade, basit ve kesin kanunun bütüne uygulanabileceğine , bu sade ve basit kanunların bütünü kesin olarak açıklayabileceklerine inanılıyor.

Birinci aydınlanma çağı’nın düşünce dünyası, bir ‘ ya-ya da’ dünyası; çünkü bu dönemin ruhunu veren klasik fiziğin dünyası , doğrusal mantığın kurallarının geçerli olduğu bir ya – ya da dünyası. Bilimde bir şey ya doğrudur ya da yanlış. Ya siyahtır ya da beyaz. “ Hem doğru hem yanlış” olamaz; çünkü doğru tektir. Örneğin , ışık. Klasik fizikçiler , ışığın ya cisimcik bölüklerinden ya da dalga serilerinden oluşması gerektiğini düşünürlerdi. Hem dalga serilerinden hem cisimcik bölüklerinden oluşan ışık tanımlaması “saçmalıktan” başka bir şey olamazdı.

Newton’un kainat ve dünyanın gözlemlenebilir, ölçümlenebilir ve çözümlenebilir verilerden oluştuğu , bu işlemlerin sonucunda ortaya çıkacak birkaç sade , basit ve kesin kanunun bütüne uygulanabileceği ve bütünü açıklayabileceği şeklindeki görüşü sadece fiziği değil diğer bilimleri de şekillendirdi.

Örneğin , Newton’un atomlardan oluşan kainat fikri , iktisatta adam Smith’in çıkarlarını kovalayan bireysel girişimcilerden oluşan kapitalist/liberal anlayışının dayanak noktasını teşkil eder. Münferit atomların birbirleriyle olan ilişkileri de ekonomide bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerini modeller. Gerek fizikte , gerekse ekonomide kullanılan araştırma yöntemi de aynı esasa dayanır. Sistemi mümkün olan en küçük parçasına indirmek ve parçacıkların davranışına bakarak bütünün geleceğine dair karar vermek , tahmin yürütmek.

Özetle , klasik fiziğin ‘doğru tektir’ aksiyomunun kabulü, ‘hem o hem de bu’ anlayışının reddidir. Gri alanlar , şahsiyetsizlik , yozluk , bozukluk anlamına geldiğinden yok sayılırlar. Klasik fiziğin temellerinin sarsılmaya başlaması , 1920’lerde filizlenen parçacık ya da kuantum fiziğindeki ilerlemenin sonucu. “Yeni fizik “ diye bilinen kuantum fiziği, bilim dünyasının “doğru” anlayışını altüst etmekle tehdit eder; çünkü ‘siyah – beyazcı’ Newton’un aksine , yeni fizikte kesinlik yoktur, tek doğru yoktur. “ hiç birşey kesin değil , hiç bir şey imkansız değil” yeni fiziğin temel cümlesidir.

Öyle ya da böyle , yeni fizik , önümüzdeki asrın dünya görüşüne damgasını vuracak yeni anlayışlar getiriyor. Tıpkı klasik fiziğin birinci aydınlanma çağını başlatıp , günümüze hakim olan / ekonomik yapıyı da oluşturan mekanize dünya görüşünü şekillendirdiği gibi , ikinci aydınlanma çağının da insanın kendisine , kendi bedenine , topluma , kainatı oluşturan canlı cansız tüm varlıklara hatta “canlılık ve ölülük” durumlarına bakışını radikal biçimde değiştireceği öngörülüyor. Belirsizliğe , bulanıklığa , kaosa alışacağımız yeni bir gerçekliğe ulaşıyoruz. Anlaması zor alışması , sindirmesi daha da zor bir gerçeklik.

Yusuf EKiCi

Comments
No Comments »
Categories
Fizik ve İktisat
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Post Otistik Iktisat

Yusuf EKİCİ | November 5, 2008

Fransa’nın önemli yükseköğrenim kurumlarından biri olan Ecole Normate Superieure’un öğrencilerinin 2000 yılında yayınladığı bildiri şu cümle ile bitiyordu;
“Artık bize empoze edilen bu otistik bilimi istemiyoruz.”

Bildiri, öğrencilerin almakta olduğu iktisat eğitiminden duyduğu hoşnutsuzluğu dile getiriyordu. Aslında sıkıntı , iktisadın modellemeyi tek başına bir amaca dönüştürerek , içine girdiği aşırı biçimselliğin gerçek bir şizofreni yaratmasından kaynaklanıyordu.İktisat eğitiminde iktisadın gerçeklerle olan bağlarının kopartılıyor ve otistik bir hale getiriliyor oluşundan hareketle , bildiride şu birkaç temel talep dile getirildi:

1. “ Kurgusal dünyadan kurtulmak istiyoruz!
2. Matematiğin kontrolsüz kullanımına karşıyız!
3. İktisattaki yaklaşımlarda çoğulculuğun tarafındayız!”

Birinci talep, iktisat eğitiminin , dünyadaki gerçek iktisadi sorunlarla başa çıkamadığı ve öğrencilere çevrelerindeki olayları yorumlayabilecekleri malzemeyi sunmadığı gerçeğinden hareket ediyor ve müfredata daha fazla güncel tartışmayı içeren derslerin eklenmesi isteğini dillendiriyordu.

İkinci talep, Post Otistik İktisat hareketinin, en çok konuşulan ve en çok yanlış anlaşılan yanını oluşturuyordu. Öğrenciler , “ Matematiğin , bir araç olarak kullanımı zorunludur fakat matematiksel biçimselliğe , bir araç olarak değil de kendi başına bir amaç olarak başvurmak , gerçek dünyaya ilişkin gerçek bir şizofreniye yol açmaktadir “ diye özetledikleri görüşleriyle, matematiğin önemini vurguluyor ancak matematiğin , yalnızca “doğru yerde” kullanılıp, kendi başına bir amaca dönüştürülmemesini talep ediyorlardı.

Üçüncü talep ise , doğrudan neoklasik teorinin iktisattaki hegemonyasına karşı idi.Öğrenciler, özellikle dünyadaki iktisadi gerçeklerle uyumlu bir eğitimin verilebilmesi için ; çoğulcu, yani yalnızca neoklasik öğretiyi değil, diğer iktisat okullarının teorilerini de aktaran bir eğitim almak istiyorlardı. Onların karşı oldukları şey , neoklasik öğreti değil, neoklasik öğretinin hegemonyası idi.

“Post Otistik İktisat “ ismindeki ‘otistik’ kelimesi, “ anormal subjektiflik ,gerçeklerden çok hayal dünyasını tercih etmek” anlamında kullanılıyordu. Neoklasik iktisadın otistik olduğu iddia edilmiyor ama iktisadi gerçekliğin , yalnızca neoklasik çerçeveden incelenmesinin otistik sonuçlar doğurduğu savunuluyordu. Nitekim herhangi bir teori , aynı şekilde davranarak otistik sonuçlar doğurabilirdi. Eğitimde çoğulculuk talep edilmesinin nedeni de buydu.İstenen şey , neoklasik teorinin yanına diğer teorilerin de koyulmasıydı.

Hareket , Fransa’da öğrenciler arasında yavaş yavaş hız kazanmaya başlarken , Haziran ayında Le Monde’un , öğrencilerin bildirisini haber yapması, Post Otistik İktisat Hareketini bir anda bütün dünyaya tanıttı. Fransa’nın önemli gazete ve dergileri , konuya ilişkin bir çok haber yaparak, tartışmayı uzun süre gündemde tuttu. Le Monde gazetesi, Michel Vernieres , Jean-Paul Fitoussi ve Daniel Cohen gibi Fransa’nın ünlü iktisatçıılarıyla görüşüp ,öğrencileri destekleyen görüşlerini sayfalarına taşıdı. Bu haberler , geniş bir kamuoyu yaratılmasını sağladı.Fransa radyo ve tv kanalları da hareketi duyurdu. Aynı hafta içinde öğrenci bildirisi Fransa içinde 500’den fazla iktisatçı tarafından imzalandı.

Tartışmanın gündeme oturması , hükümeti konuya müdahale etmeye zorladı ve Fransa eğitim bakanı Jack Lang; Le Monde’a yaptığı açıklamada , konuyla yakından ilgileneceğini bildirdi. Bunun ardından Fransa’da iktisat eğitiminin incelenmesi için kurulan ekibin başına J.P.Fitoussi getirildi. Fitoussi, bir rapor hazırlayarak hükümete sundu. Rapor, eğitimde çoğulculuk talebine değinmemekle beraber , genel olarak öğrencilerin taleplerinin haklılığını savunuyordu.
Bu arada üniversitelerde yaratılan hareketlilik de giderek arttı. Öğrenciler ve öğrretim üyeleri arasında birçok tartışma yapıldı, konferanslar düzenlendi, bildiriler ve broşürler yayınlandı. En çok satan ders kitaplarının eleştrisi , mikroekonomi derslerinin gerçek dünyayla ilgisi gibi konularda ateşli tartışmalar yaşandı. Öğrenciler, alternatif bir müfredat önerisinde de bulundu. Geleneksel müfredatlara örnek olarak verilen ve %90 ‘ını analitik derslerin oluşturduğu Chicago Üniversitesi müfredatı ile Post Otistik İktisat Hareketi`nin teorik derslerin sürdürülmesini ama bunlara iktisadi ve sosyal tarih , kurumlar , teori tarihi , siyaset ve ahlak felsefesi gibi derslerin eklenmesini öngören alternatif müfredatının karşılaştırılması yapıldı.

Üniversitelerde bu hareket artarak devam ederken , muhalif hareket de 31 Ekim 2000’de Le Monde’da yayınlanan 8 makale ile tartışmaya katıldı. Nobel ödüllü Amartya Sen ile yapılan bir röportajın da yer aldığı sayfalarda genel olarak öğrencilerin taleplerini saptırma , özellikle de matematiğin yerine ilişkin taleplerini, sanki öğrenciler matematiği müfredattan dışlamak istiyormuş gibi bir izlenim vererek eleştirme yolu seçildi. Bu başarısız muhalif çıkış yalnızca hareketin kamuoyu önünde daha da güçlenmesine hizmet etmiş oldu. Öğrenciler de yayınladıkları bir karşı bildiriyle konumlarını güçlendirdiler.

Fransa içinde medyanın gösterdiği yoğun ilgiye karşın Post Otistik İktisat Hareketi , dünyaya internet üzerinden yayıldı. Öğrenciler , bildirilerini hemen internete taşıdı. “Autisme-economie.org” web sitesi öğrenci bildirilerini ve bazı fransızca makaleleri yayınlarken, editörlüğünü Edward Fullbrock’un yaptığı “post autistic economics network” , ingilizce içeriği nedeniyle dünya çapında bir bülten yayınladı. Post Otistik İktisat hareketi , dünya üzerinde, 145 ayrı ülkeden binlerce takipçisi bulunan bu bülten üzerinden izlenmeye başlandı. Takip eden aylarda, dünyanın değişik ülkelerinde yayınlanan öğrenci bildirileri , bu web sitesinden yayınlandı ve ziyaretçilerin imzasına açıldı.

Bu hareketin, iktisadın genel krizinin bir yansıması olmasına karşın, ilk olarak Fransa’da başlamasının bazı özel nedenleri vardı. Fransa , tarihsel olarak radikal eğilimlerin her zaman güçlü olduğu bir ülke oldu. Son dönemde Fransa’da , kamu iktisadi teşebbüslerine , evsizlere , sosyal meselelere ilişkin birçok tartışma yaşanıyordu. Son yıllarda ülkenin içinde bulunduğu iktisadi durgunluk ve yüksek işsizlik oranları, ekonominin içinde bulunduğu durum kadar iktisadın da sorgulanmasına yol açıyordu. Fransa entelektüel geleneğinde, sosyal bilimlerin yeri, büyük önem taşıyordu. Öğrenciler, tarihin, siyaset biliminin, felsefenin öneminin farkındaydı ve bunların iktisat üzerinde de etkili olmasının gerekliliğine inanıyorlardı. Fransa’daki eğitim bundan 30 yıl önce çok daha çoğulcu olmasına karşın, son dönemde hızla iktisadi ortodoksluğun etkisi altına girmeye başlamıştı. Paris’te 1992’deki bir konferansta Edmond Malinvaud, “iktisat toplumla değil, hipotez testiyle ilgili bir araştırma alanıdır” derken , Fransa’da iyice güçlenmeye başlayan bu eğilimi temsil ediyordu. Post Otistik İktisat Hareketi de, tam olarak bu cümlenin simgelediği anlayışa karşı çıkıyordu.

Post Otistik İktisat Türkiye’deki öğrenciler ve öğretim üyeleri arasında da heyecan yarattı. İktisat dergisi, bir sayısını iktisat eğitimine ayırırken , Post Otistik İktisat Hareketi`ne geniş yer verdi. Ayrıca İzzettin Önder, Ahmet İnsel, Hülya Kirmanoğlu gibi akademisyenler, hareket üzerine makaleler yazdılar. Hem İstanbul Üniversitesi, hem de ODTÜ öğrencileri, hareketi destekleyen bildiriler yayınlayıp, tüm öğretim üyelerini konu üzerinde tartışmaya davet ettiler. “ Ceteris Paribus” web sitesi Post Otistik İktisat hareketine bir sayfa ayırıp, ilgili tüm Türkçe metinleri bir araya getirdi ve bazı çeviri çalışmaları yaptı. Bununla beraber, tartışmalar, ne yazık ki, Avrupa’daki kadar geniş bir katılım bulamadı.

Yusuf Ekici

Comments
2 Comments »
Categories
İktisat Tarihi
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

Kaleci Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Rustu_Duran | November 5, 2008

Eskiden, futboldan hiç anlamadığım kadar eskiden yani, babam futbol izlerken 90 dakika boyunca penaltı beklerdim. Çünkü sadece onu anlıyordum. Koyarsın topu beyaz noktaya, ne olacağı belli; denk gelirse büyük ihtimalle gol. Sonra da kaleci hayattan nefret eder pozisyonda hareketler yapardı, anlardık ki çok üzülmüş.

Yıllarca, kalecinin bütün o yaptığı hareketler beni topun gittiği yeri bilerek atladığına inandıramadı. Çünkü bir kere o beyaz nokta o kadar yakındı ki karşı takımın oyuncusu topa vurduğu anda kalecinin atlaması gerekiyordu; bu da ancak oyuncunun postüründen tahmin edilebilecek olasılık bilgisi dahilinde yapılan atlamalarla sonuç bulabiliyordu.

Yani kalecinin tahminen topun gittiği yöne atladığını düşünüyordum, ta ki bir blogda Journal of Economic Psychology’de çıkmış bir makalenin yorumunu okuyana dek. Bu yazı şuna dikkat çekiyor.

İstatiksel olarak top en çok merkeze atılırken, yani kaleciler için merkezde topu beklemek en avantajlı duruş olmasına rağmen, sağa-sola atlamayı tercih ediyorlar.

Mevcut makale bu durumu şöyle açıklıyor:

“(…) a goal scored yields worse feelings for the goalkeeper following inaction (staying in the center) than following action (jumping), leading to a bias for action.”

“… atılan gol kaleciyi, hareket etmemişse atlamaktan daha çok üzüyor; bu da harekete karşı bir eğilim oluşturuyor.”

Yani kaleci arkadaş bilerek değil de, rol icabı atlıyordu aslında. O halde kurtarırsa topu ne ala ama genelde hiç de kurtaramıyordu.

Sözün özü, çok farklı bir şey değil ama, klasik modelde, tek seferlik oyun gibi düşünürsek yani, optimal olmayan davranışlar sosyal normlar ve duyguların işin içine katıldığı modellerde optimal olabilirler.

Referanslar

• Bar-Eli, M., Azar, O. H., Ritov, I., Keidar-Levin, Y., & Schein, G. (2007). Action bias among elite soccer goalkeepers: The case of penalty kicks. Journal of Economic Psychology, 28(5), 606-621.
• Chiappori, P., Levitt, S., & Groseclose, T. (2002). Testing Mixed-Strategy Equilibria When Players Are Heterogeneous: The Case of Penalty Kicks in Soccer, The American Economic Review, 92(4), 1138-1151.
• Hardy-Vallee,Benoit(2008).The Rationality of Soccer Goalkeepers Retrieved 19 September, 2008 from naturalrationality webblog http://naturalrationality.blogspot.com/
• Palacios-Huerta, I. (2003). Professionals Play Minimax. Review of Economic Studies, 70(2), 395-415.

Rüştü DURAN

Comments
No Comments »
Categories
Deneysel ve Davranışsal İktisat
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

CeterisParibus.net`te yeni bir bolum!

U.Baris_Urhan | November 5, 2008

Uzun zamandir ceterisparibus.net`in kurucularindan Gokmen Bey ile sayfaya deneysel ve davranissal iktisat uzerine bir bolum eklemek konusunda gorusmekteydik. Sonunda iki tarafin da cabasiyla artik Turkiye`nin en genis makale arsivine “deneysel ve davranissal iktisat” basaligi da eklendi. Su an icin bir miktar “ciliz” olan makale bolumunu gelecek haftalarda olabilidigince genisletmeye calisacagim. Alanin Turkiye`deki tanitimina buyuk katki saglayacagina inandigim bu desteginden oturu ceterisparibus.net`e sonsuz tesekkurler.

U.Baris URHAN

Comments
No Comments »
Categories
Deneysel ve Davranışsal İktisat
Comments rss Comments rss
Trackback Trackback

« Previous Entries

Günün Sözü

Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.
— Ülkü Tamer

Üye Olun

Categories

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (13)
  • Duyurular (6)
  • Ekonometri (3)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (9)
  • İktisat Tarihi (8)
  • İktisat Teorisi (11)
  • İktisatçılar (13)
  • Köşe Yazarları (3)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (5)
  • Nöroekonomi (6)
  • Nöropazarlama (1)
  • Okuma Önerileri (4)
  • Oyun Teorisi (8)
  • Serbest Atış (28)
  • Teknoloji ve Yenilik İktisadı (4)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (8)

 

November 2008
M T W T F S S
    Dec »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Baglantilar

  • Aykut Kibritçioğlu
  • CeDEx – The University of Nottingham
  • Ceterisparibus.net
  • Cognitive Social Science
  • CREED – University of Amsterdam
  • Ekonomitürk
  • N.E. Aydinonat
  • Repec – New Economic Papers
  • Siyaset Kahvesi
  • Yaşar Uysal
rss Comments rss valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox