iktisadiyat

  • rss
  • Ana Sayfa
  • Hakkımızda
  • Yurt Dışında Eğitim Rehberi

Iktisat Egitimi: Kim Tarafindan?

Can Madenci | Haziran 24, 2009

Su anda bulundugum yerde Turkce klavye olmadigi ve ben de klavyede Turkce karakterleri ayarlamayi bilmedigim icin yaziyi bu sekilde yazmak zorunda kaldim. Daha duzenli bir yazi yazacak kadar vaktim yok; o yuzden sadece aklima gelen bazi seyleri calakalem yazip belirtecegim. Konuya biraz baska acidan bakmak istiyorum.

Ikitsat bolumlerinin mufredatindan bahsetmek isin sadece bir yonunu olusturuyor. Oysa Turkiye’deki universitelerin durumu goz onune alindiginda, bu, ilk sirada yer alacak bir husus degil. Burada cok daha onemli olan ve kimsenin bahsetmedigi sey, verilen derslerden ziyade o dersleri kimin verdigi. Diger bir ifadeyle, bolumlerdeki hocalarin ve asistanlarin kalitesi. Bence iktisat egitimine ciddi anlamda darbe vuran unsur burada yatiyor. Lisans sonrasi egitime devam etmek bolumlerin kalitesi hakkinda daha iyi fikir edinmek icin iyi bir firsat sunuyor. Ve ne yazik ki, bu asamada gorulen seyler hic de ic acici ve umut vaat edici olmuyor. Bu sadece benim dusuncem degil, ayni zamanda kendi cevremde iktisat egitimi alan kisilerden de isittigim bir gercek.

Bugun iktisat bolumlerinin onemli bir kisminda iktisat bilgisi lisans duzeyinden cok fazla oteye gecmeyen kimi insanlar akademisyen unvaniyla yer isgal ediyorlar. Bunlarin cok buyuk bir bolumu makale ya da kitap yazmak veya belirli konular hakkinda arastirma yurutmek anlaminda akademik calisma yapmadigi gibi derslere de girmiyor. Yaptiklari tez danismanligi da ogrenciyi tum tez yazimi suresi boyunca kendi basina birakmak ve danismanlik odentisi almaktan ibaret kaliyor. Boyle olunca doktora programlarinda literature katki yapma vaadi tasiyan calisma yapma imkani azaliyor, cunku ogrenciler yonlendirilmiyor.

Daha da vahim olani, bu insanlar kendileri gibi olan ve tek ozellikleri kendi dediklerini harfiyen yerine getirmekten ibaret olan kisileri bolumlere asistan olarak alip bir nevi kendi kendilerini yeniden uretiyorlar. Asistan olarak alinan bu kisilerin onemli bir bolumu ne iktisat cikisli oluyor ne de asistan olduktan sonra iktisat ogrenmeye calisiyor; iktisat cikisli olanlarin da yeterli bilgileri bulunmuyor. Tum bu insanlar sadece bir devlet memuru olarak bolumlerde yer isgal ediyorlar. Dikkat edilirse, bu yoldan bolumlerin kalitesizligi kurumsal hale getirilmis oluyor; yani bir nevi ”surdurulebilir kalitesizlik” yaratiliyor. Kimi ”sozde” akademisyenlerin ideolojik acidan hemfikir olduklari kisileri bolumlere asistan olarak alip soz konusu bolumleri ayni ideolojiyi paylasan kisilerden olusan bir ”ari kovanina” cevirmeleri bugun ne yazik ki Turkiye’deki iktisat egitiminin karin agrilarindan birini olusturuyor.

Iki hususa daha deginmek gerekiyor.

Ilk olarak, iktisat egitiminde belirli bir kalite saglanamadigi icin bolumlerde kurumsallasma da saglanamiyor; yani iktisat bolumlerinde belirli teoriler ya da okullar uzerinde uzmanlasmaya gidilemiyor. Ornegin, falanca universitedeki iktisat bolumu falanca iktisat okulu uzerinde calisiyor ya da filanca bolum filanca teorinin gecerliligi hakkinda arastirma yurutuyor diyemiyoruz.

Ikinci olarak, akademisyenlerin kalitesizligi ve bolumlerdeki yozlasma akademik arastirma yapmak ve uzmanlasmak isteyen hevesli genclerin heyecenlarini kisa surede olduruyor. Kendisine yardim edecek, arastirmasinda yol gosterecek kisileri bulamayan gencler fikirlerinden vazgeciyor ve boylece bilimsel bilgi uretmenin onu tikanmis oluyor. Bize lazim olan sey, hem bilgi uretmeye niyetli hem de bunu yapmaya hevesli kisilere yol gostermeye hazir kisiler. Universitelerin bu kisilerden olusan yerler olmasi gerekiyor.

Turkiye’deki iktisat egitiminin kalitesini yukseltmenin onemli bir bolumu universite bolumleride revizyona gitmekten geciyor. Bundan kastettigim, akademik calisma uzerine birtakim kistaslar getirmek. Dolayisiyla, kaliteyi yukseltmek icin ciddi kistaslar getirmek ve bu kistaslari yerine ”getirmeyen” kisileri de isten cikarmak gerekiyor. Bunu hic cekinmeden, acik acik soylemek lazim. Burada ”kistaslari yerine getiremeyen” ifadesini bilincli olarak kullanmiyorum. Zira Turkiye’deki universitelerle biraz asinaligi olan herkes bu kistaslarin yerine getirilmeyecegini ve bir sekilde bundan kaytarilmaya calisilacagini bilir. Docentligini aldiktan sonra hicbir yayin yapmamis ya da son makalesini on sene once yazmis kisilerin universitede tutulmamasi gerekiyor. Okula gelmeyen, makale ya da kitap yazmayan, ders vermeyen, konferanslara ya da seminerlere katilmayan, literaturu takip etmeyen ve – en onemlisi – bilimsel bilgi uretmeyen kisilerin universitelerde yeri yok. Tabii, burada devlet universiteleri ve ozel universiteler ayrimina dikkat etmek lazim. Devlet guvencesinin olmasi, yani ise girdikten sonra hicbir sey yapmasa dahi emekli oluncaya kadar is garantisinin saglanmasi, yukarida bahsettigim kisilerin davranislari icin rahat bir ortam sunuyor.

Teknik dille soylersek, yukarida olumsuz anlamda bahsettigim tum bu insanlar birer gizli issizden baska bir sey degiller. Aslinda akademik ortami yozlastirdiklari icin bu kisilerin marjinal verimliliklerinin ”eksi” oldugunu da rahatlikla soyleyebiliriz

Bu yazdiklarim Turkiye’deki diger universite bolumleri icin de gecerli. Ama tahminimce, bu tarz bir yozlasma sosyal bilimler bolumlerinde cok daha fazla. Peki, bu kistaslari kim belirleyecek ve bunlarin uygulanmasini kim saglayacak? Yaptirim gucu kimin elinde olacak? Boyle bir uygulama merkezi bir kurum tarafindan mi yurutulecek, yoksa universitelerin ic duzenlemelerine mi birakilacak? Universitelerin ozerkligi meselesini dikkate almadan bunlara cevap vermek mumkun degil. Kaldi ki, bu tarz bir uygulamaya belirli bir ideolojik kilif uydurup karsi cikmak da mumkun. Belki de hepsinden onemli olani, boyle bir ise duzgun bir sekilde girismeye niyetli bir iktidarin bulunmasi zorunlulugu. O da su anda mumkun degil.

Ifade ettiklerim biraz sert ya da kimi kisiler icin haksiz gorunebilir, ama bunlari bir sekilde belirtmeden de gecemedim.

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

İktisat Eğitimi (mi?): Kim İçin?

Murad_Tiryakioglu |

Bir soru takılıyor aklıma yazılanları okudukça…

İktisat Eğitimi (mi?): Kim İçin?

İktisadiyat’ta yazmak, İktisat’a dair yazmak keyifli bir uğraş.
Ancak sitenin kurucusu ve temel taşı olan Sevgili Barış’ın benim gibi tembel yazarlardan çok keyif almadığı çok aşikâr. : )
İktisat eğitimi üzerine seri halde üç yazı yazan sevgili Barış’ın son yazısı ilgimi nedense (!?) çok çekti. Sanırım bu konu kolay kolay bitmez, Barış yazar, Ceyhun yazar, Murad da duramaz… Ve aslında bilgi, araştırma ve geliştirme, teknoloji, yenilik düzleminde ileri geri bağlantıları ve bunların ekonomik sisteme etkilerini ele alan yazılar yazmak niyetiyle kabul etmiştim Barış’ın davetini. Ancak bu son yazı beni biraz yoldan ayrılmaya ve bu konuda bir iki kelam etmeye itti. Düşüncelerimi sistematikleştirmesi açısından Barış’ın son yazısı üzerinden fikirlerimi, yorum ve eleştirilerimi paylaşmaya başlayacağım. Ancak bir diğer taraftan Ceyhun’un benden önce davranıp keyifli bir yazıyı zamanlamış olması, Ceyhun’un yazısı hakkında da söyleyeceklerimden dolayı iletimi -görece- uzun kıldı.
Sevgili Barış kadar eğlenerek yaklaşmayı çok arzu etmeme rağmen içimden bir ses (ve acı) bana bu konuda itidalli davranmam gerektiğini söylüyor. “Ya siz neden bahsediyorsunuz  kardeşim. Bakın bakalım diğer pencerelerden iktisadi(ha)yat nasıl gözüküyor…” diyeceğim ve arkasından devam edeceğim içimden gelen sesi dinlemezsem… Bakalım içimden gelen bu sese ne ölçüde kulak verebileceğim…

Barış demiş ki,  “…Türkiye’nin iktisat eğitimini ele alırken tartışılması gereken bir diğer mesele de ders programları ve eğitim süreleridir…”
Ben müsadenizle özelde ders programları ve içerikleri açısından bir değerlendirme yapmak istiyorum.
Serdar (Sayan) Hocam, 1987 yılında kaleme aldığı [İktisat Eğitimi Nasıl Yapılma(ma)lı?] isimli makalesinde, iktisat bölümlerinin denkliğine atfen şu ifadelere yer veriyor;
“ …programlar ne kadar aynılaştırılırsa aynılaştırılsın, yakından bakıldığında kişiyi Orwell’vari bir deyişle, ‘Bütün üniversitelerin aynı bölümleri eşittir, fakat bazıları daha eşittir’ sonucuna götürüyor…”
Bu ifadeleri, bir taşra üniversitesinde eğitim almış (?) ve buna karşın büyük kentlerdeki üniversitelerin iktisat eğitimine yönelik müfredatı lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde takip etmeye çalışan bir öğrenci ve araştırma görevlisi olarak hem zihinsel olarak hem de yaşamsal olarak kanıtlıyorum. Türkçe eğitim veren bir devlet üniveritesinde verilen derse ilişkin bir slybuss ile Türkçe eğitim veren başka bir devlet üniveritesinde verilen derse ilişkin bir slybuss karşılaştırıldığında ki (ne yazık ki çoğunda bu tür dökümanları bulmanız zordur…) göreceksiniz ki bazıları daha eşit…
Barış demiş ki, “Bir önceki yazımızda programların içeriğinin neye göre belirlendiğini az çok irdelemiştik. Şimdi gelin iki örnek alıp karşılaştırma yapalım: Türkiye’den –torpil yaparak- kendi okulumu ve Avrupa’dan da Nottingham Üniversitesi’ni seçiyorum.”
Bence o kadar uzağa gitmeye gerek yok… Yukarıdaki ifadelerime devamen söyleyebilirim ki, Türkiye içinde özel üniversite, kamu üniversitesi ayrımı yapılmaksızın iktisat bölümüne sahip olan üniversiteler arasında (ki ne yazık ki olmayanı yok denecek düzeyde) bir değerlendirme ile karşılaştırma yapıldığında bile hayret verici sonuçlarla karşılaşmak (ne yazık ki) içten bile değil.
Barış demiş ki, “…mevcut olan statükoyu kırmak! Ders programlarının yenilenmesi bölümün kararı üzerine gerçekleştirilir. Bu da genelde bölümün yaşça büyük, hürmet edilen profesörlerinin arzu ettiği yönde; gençlerin de ufak tefek gönüllerinin alınmasıyla olur. Aslında her bölümde az çok bu eski-yeni çıkmazı vardır… Şimdi gelin de siz bir doktora öğrencisi araştırma görevlisi olarak böyle bir bölüm başkanının karşısına geçip programı değiştirtin! (Bu satırları lütfen bir genelleme olarak algılamayın, kişisel gözlemlerden ibarettirler sadece ve her yerde böyledir anlamına gelmezler)…”
Ne yazık ki genellemeye yakın düzeyde olduğu bir gerçek. Ancak asistanlarının/öğrencilerinin  fikirlerine değer veren ve onları ötelerken onların da kendilerini ve bölümü ötelemelerine imkân sağlayan bölümler, bölüm başkanları yok değil. Ama ütopik sayılabilecek bu yapılanmanın içinde yer alanlar mutlu, huzurlu ve en önemlisi verimli bir azınlığı oluşturur. Bu ayrıca verilen tepkiye göre nitelikleri daha iyi hale getirebilir ya da daha düşüebilir. 

Ceyhun’un önerisi ile ilgili de bir iki kelam etmeden duramayacağım. Yüksek lisans ve daha öncelikli olarak doktora programlarının müfredat bakımından çok ciddi farklılıklar gösteriyor olması ve bunun çok doğal sonucu olarak farklı niteliklerde akademisyenlerin (!) yetişmesine neden olması gerekçeleri ile Türkiye Ekonomi Kurumu tarafından 2004 yılında düzenlenen İktisat Eğitimi Sempozyumu‘nda ele alınmıştı bu konu. Başarılabileceği yönünde hiç bir inancım olmamasına karşın, yapılmasını ve bu şekilde temel düzeyde eş sayılabilecek bir eğitim ve akademik kültür altyapısına sahip akademisyenler yetişmesini ülkenin bilimsel geleceği açısından da çok zaruri buluyorum.  Ancak bu Barış’ın bahsettiği gibi tamamen duygusal nedenlerden ve dahi daha önemli nedenlerden (…) dolayı çok mümkün değil.

Ne kadar adil değil mi?
Bir soru takılıyor aklıma, yazılanları okudukça…  İktisat  Eğitimi (mi?) Kimin için…

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
Serbest Atış
Tags
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Türkiye’de İktisat Eğitimi: Bir Öneri

Ceyhun_Elgin | Haziran 19, 2009

Sevgili Barış Urhan’ın Türkiye’de iktisat eğitimi ile ilgili iki yazısını ve bu yazılardaki atıflardaki kimi makaleleri büyük bir ilgiyle okudum. Bu yazı yazıldığı sıralarda serinin üçüncü yazısı henüz yayınlanmamıştı, ancak ben de konuya kısa bir öneri yazısı ile katkıda bulunmak istedim.

Malum, Türkiye’de iktisat eğitimi, ne lisans ne de yüksek lisans derecelerinde, henüz istenen seviyede değil. Bu yetersizliğin nedenleri üzerine sayfalarca uzunlukta yazılar yazılabilir. Ama, benim üzerinde durmak istediğim şey, ne yapılabileceği ile ilgili. Hatta bu konuda, aslında çok da orjinal olmayan küçük bir-iki önerim olacak.

Önerim kısaca şu: Öncelikle İstanbul ve Ankara’da, belki daha sonra birden çok üniversiteye sahip İzmir’de sadece yüksek lisans eğitimi veren araştırma enstitüleri kurulması. Örneğin, İstanbul’da Boğaziçi, Koç, Sabancı, Marmara ve İstanbul Üniversiteleri biraraya gelseler ve İstanbul İktisat Enstitüsü veya benzer başka bir adla bir enstitü kursalar. Ya da Ankara’da ODTÜ, Bilkent ve Ankara Üniversitesi’nce bir Ankara İktisat Ensitüsü kurulsa. Bu enstitülerde, bu üniversitelerin öğretim görevlilerinin ortak katılımıyla yüksek lisans ve doktora programları açılsa. Ciddi bir kaynak tasarrufu ve sinerji sağlanmaz mı?

Bu yukarda da dediğim gibi, aslında çok orjinal bir öneri değil. Bir örneği, Barselona’da uygulandı ve Barselona’daki en önde gelen üç devlet üniversitesi, Pompeu Fabra, Barselona Üniversitesi ve Autonoma Üniversitesi biraraya gelerek, Barcelona Graduate School of Economics’i (BGSE) kurdular. Amsterdam’daki Tinbergen Enstitüsü ve Paris’teki Paris School of Economics ve Roma’daki Einaudi Enstitüsü de benzer mantıkla kuruldu.

Bu kurumlardan örneğin, BGSE, ekonomi ile ilgili 6 farklı yüksek lisans ve 2 tane de doktora eğitimi veriyor. Bu eğitimlere bu okulu kuran 3 farklı üniversitelerin hocaları ortak olarak katılıyor. 3 kurum bir araya geldiği ve güçlerini birleştirdiği için, okula kaynak bulmak daha kolay oluyor, okulun uluslararası itibarı artıyor ve bu sayede oldukça yüksek miktarda yabancı öğrenci de okula çekiliyor.

Benzer bir uygulama Türkiye’de de hayata geçirilemez mi? İstanbul Graduate School of Economics ya da Ankara Graduate School of Economics kurulamaz mı? Ve ek bir öneriyle, bu okulların açılmasıyla Türkiye’de daha da gelişecek olan iktisat bilimine bir de Türkiye Ekonomi Kurumu’nca kurulacak bir “Turkish Economic Review” eşlik etse?

Bu öneriler sizleri de heyecanlandırmıyor mu?

Yorumlar
1 yorum var
Kategori
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri
Tags
iktisat eğitimi, Türkiye, üniversite
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Türkiye’de İktisat Eğitimi 3: İktisatçı olmak için sakın iktisat okumayın, hele Türkiye’de!

U.Baris_Urhan | Haziran 13, 2009

Atila Abdulkadiroğlu, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Duke Üniversitesi Profesörü; Ali Hortaçsu, lisans & yüksek lisans Stanford Üniversitesi – Elektrik Mühendisliği, Chicago Üniversitesi Profesörü; Tayfun Sönmez, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Boston College Profesörü; Utku Ünver, lisans Bilkent Üniversitesi – Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, Boston College Profesörü… diye gider bu liste. Dünyanın en iyi üniversitelerinde akademisyenlik yapan bu Türk iktisatçıların ortak özelliği nedir sizce? Evet, evet; yakaladınız: hiçbiri lisansta iktisat okumamış! Öyleyse formül basit, lisansta iktisat okumanıza gerek yok; sonra gider bir yerde yüksek lisans yaparsınız. Şu sıralar Avrupa ve ABD’deki saygın okulların başvuru kriterleri arasında gördüğüm kadarıyla, yıllardır kabul edilen matematik mezunlarının yanında, fizik mezunlarını da kabul ediyorlarmış.

Başlığın yarısına açıklık getirdiysek diğer yarısına niye getirmeyelim! Neden Türkiye’de okumuyoruz peki? Cevabı basit, lisans eğitimi bizde 4 sene komşuda 3 sene! E hal böyle ise ve bir de yüksek lisansta iktisat okuyacaksak neden lisansta 1 sene fazladan gitsin a dostlar!

Espriyle karışık bir giriş yaptık ya, sonumuz hayır olsun!

Türkiye’nin iktisat eğitimini ele alırken tartışılması gereken bir diğer mesele de ders programları ve eğitim süreleridir. Gördüğüm kadarıyla Avrupa’daki saygın okulların tamamında lisans eğitimi 3 yıldır. Amerika ile benzer olan 4 yıllık eğitimimiz ise doktoraya başlamak için zorunlu 2 yıllık yüksek lisans ve üzerine 5 yıllık doktora eğitimi eklendiğinde belki de dünyanın en uzun süreli iktisat eğitimlerinden birine tekabül ediyor. Oysa ABD’de lisansın ardından doğrudan doktoraya başlayabilirsiniz. Bizde de “bütünleşik doktora programı” diye duyurdular ama neredeyse hiçbir yerde uygulanmıyor!
Peki bütün bunları planlayan kimlerdi? Neden kimse değiştirmeyi düşünmüyor?

Genel planlamanın sebebi yasal olarak kimdi bilemiyorum ama işin ucunda YÖK, Milli Eğitim Bakanlığı ve ilgili rektörlüklerden başkasının olamayacağı açık! Birileri “ama öğrenciler?” diye düşünmüyordur umarım! Onların görevi okumak, son zamanlarda da uygulamada yasal hiçbir gücü olmayan ‘temsilcilik’ ile uyutulmak!

Bir önceki yazımızda programların içeriğinin neye göre belirlendiğini az çok irdelemiştik. Şimdi gelin iki örnek alıp karşılaştırma yapalım:
Türkiye’den –torpil yaparak- kendi okulumu ve Avrupa’dan da Nottingham Üniversitesi’ni seçiyorum:

Nottingham şöyle demiş: İlk yıl 20 kredi mikro iktisata giriş, 20 kredi makro iktisata giriş, 20 kredi kantitatif ekonomi ya da 20 kredi matematiksel iktisat ve ekonometriye giriş… diye gidiyor.

DEÜ İİBF de şöyle demişti bizim zamanımızda: İlk yıl 10 kredi iktisata giriş, 10 kredi matematik. Gerisi şunlar; hukuk, davranış bilimleri, tarih, edebiyat, beden eğitimi, işletme 1-2, muhasebe 1-2, İngilizce, Türkçe, bilgi teknolojileri.

Nottingham’dan mezun olan birisinin doğrudan iktisatla ilgili aldığı ders sayısı 12/12; benim aldığım ders sayısı ise 30/62. Örneğin bendeniz bir dönemde 7 derse çalışırken Nottingham eşrafı senede 4 ders geçmekle meşgulmuş.

Şöyle bir hatırlıyorum da makro iktisatı bir dönem görürken vergi hukukunu 2 dönem görmüştük. Hatta o kadar çok zorunlu hukuk dersi vardı ki hocalarımdan birisi bunu övünç malzemesi yaparak  “bir de Roma Hukuku dersini koysaydık iki diploma ile mezun olurdunuz” diye anlatırdı. Aman ne iyi oldu; bir de zahmet edip birkaç iktisat dersi daha koysaydınız!

Tabi meselenin birçok yönü var. Bunlardan ilki mevcut olan statükoyu kırmak! Ders programlarının yenilenmesi bölümün kararı üzerine gerçekleştirilir. Bu da genelde bölümün yaşça büyük, hürmet edilen profesörlerinin arzu ettiği yönde; gençlerin de ufak tefek gönüllerinin alınmasıyla olur. Aslında her bölümde az çok bu eski-yeni çıkmazı vardır. Bir taraf programların daha iyi olmasını ister çünkü onlar gençtir, çalışmaya ve yeni bir şeyler bulmaya, öğrenmeye açtırlar. Diğer tarafta ise 20 senedir aynı notlardan, aynı dersi hiçbir yerini güncellemeden anlatan ve hoş sohbet bir profesör vardır. O ise zaten ünvanını 20 sene önce aldığı için artık yeni bir şey yapmasının gerekli olmadığını düşünerek akademik memuriyetin keyfini çıkartmak; böyle zararlı(!) işlerler uğraşmamak ister. Şimdi gelin de siz bir doktora öğrencisi araştırma görevlisi olarak böyle bir bölüm başkanının karşısına geçip programı değiştirtin! (Bu satırları lütfen bir genelleme olarak algılamayın, kişisel gözlemlerden ibarettirler sadece ve her yerde böyledir anlamına gelmezler)

Bir diğer yönü ise şu: Bizdeki İİBF’ler birbirlerine derse giden akademisyenlerden oluşurlar. Örneğin bir işletmeci, iktisat bölümüne derse giderken bir iktisatçı da maliye bölümüne derse gider. Programları yaparken eğer siz: “şu işletme derslerinden 3 tanesini seçmeli havuzuna koyalım, iki tanesini de kaldıralım” derseniz karşı tarafın da tepkisi benzer olur. Peki olur da ne olur? Ne olacak, birilerinin cebine giden ders başına para musluğu kesilmiş olur. Siz akademisyeninize doğru düzgün maaş vermezseniz o da parasını “öğretmenlik”  yaparak kazanmak zorunda kalır!
Meselenin vahim bir diğer yönü de akademisyenlerin kendi verdikleri dersleri; bölümdeki diğer akademisyenlerin birçoğu ve hatta öğrenciler bile zorunlu olarak almak istemeseler dahi, zorla programda tutma istekleridir. Ne yazık ki bunun sebebi de yine maddiyattır.

Kim demiş homo-economicus yok diye!

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

21.YÜZYILDA SOSYALİZM DENEMELERİ - VENEZÜELLA

Tolga_Bagci | Haziran 5, 2009

Malumunuz Latin Amerika, dansları, renkli insanları ve  çılgın futbolunun yanında, bitmek bilmeyen politik gerilimleri,ekonomik bunalımları, darbecileri ve devrimcileriyle dünya gündeminde sıcaklığını koruyan bir toprak parçasıdır. Son yıllarda da hızlı ve sert bir şekilde esen “sol rüzgarıyla” politik arenada ilginçliğini koruduğunu görüyoruz. Bu trendin baş mimarlarından Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’ın ekonomik ve sosyal alandaki icraatlerine baktığımızda ise geçici bir hevesin ötesinde, ‘21.Yüzyıl Sosyalizminin’ inşası anlamında emareler belirmekte. Chavez’in darbeci-asker geçmişi  her ne kadar demokratikliği hakkında şüpheler doğursa ve sivri , anti-emperyalist çıkışlarının ‘şovenist’ boyutları tartışılsa da , sosyalizm teorisinin yeniden modellenmesi ve pratiğe geçirilmesi  babında dünya için incelemeye değer bir deney ortamı oluşturduğu ortada. Teorik temellerine indiğimizde , Chavez’in konuşmalarında ısrarla vurguladığı “21. Yüzyıl Sosyalizmi” kavramının, doğuşunu Alman sosyolog Heinz Dieterich’e borçlu olduğunu söyleyebiliriz.  Dieterich’in 1996 yılında ortaya attığı ve genel anlamda Bolivarcı sosyalist devrimi tanımlayan bu  anlayışın, hem kapitalist sisteme hem de geçmiş sosyalist rejimlere  eleştiri getirdiği gerçeğini göz önünde bulundurursak, global krizle çalkalanan dünyanın “Eyvah nereye gidiyor bu kapitalizm?” diyerekten, Marx ve Das Kapital heyecanlanmaları yaşadığı şu dönemde, duruma modern, sakin ve rasyonel bir bakış getirebileceğini düşünüyorum.

 
Dieterich’in “21.Yüzyıl Sosyalizmi” adı altında şekillendirdiği görüşün temelinde, ne kapitalizmin ne de geçmişte tecrübe edilen sosyalizmin,  insanlığın temel sorunları olan yoksulluk, açlık, sömürü, ayrımcılık ve ırkçılığa karşı etkin bir çözüm oluşturamadığı gözlemi yatıyor. Kapitalizmin vurdumduymaz piyasa ortamı ve rekabet tabanlı sistemi ile, klasik sosyalizmin ağır devlet bürokrasisi ve antidemokratik şekillenmelerinin  insan faktörünü ıskalaması, kuşkusuz gözleri daha hümanist , katılımcı demokrasiyi temel alan, bireysellik ve sosyal yaşam vurgusunu aynı anda yapabilen ve planlı bir modellemenin gerekliliğini öngören bir sisteme çeviriyor. Dieterich, post-kapitalist uygarlık çağında insanlığın temel sorunlarının çözümü için, 4 temel noktanın baz alınarak modelleme yapılması gerektiğini düşünüyor;
1)Piyasa yerine, emekçilerin ve değer üretenlerin demokratik katılımlarıyla yön verilen, Marksist değer teorisi üzerine kurulu ekonomik model.
2)Her vatandaşın önemli konular üzerinde etkin şekilde yönetime katılabildiği demokratik anlayış.
3)Azınlık haklarının güvenceye alındığı, demokratik kurumların halkın ortak çıkarlarını koruduğu temel demokrasi.
4)Rasyonalite ve etik bağlamında kendi geleceğini çizebilen vatandaş kavramı.
[1]
Kapitalizmin getirdiği çarpıklıkları ya da dönem dönem yaşattığı buhranları , sistemin bir parçası olarak kabul edip yola devam etmek de tabii ki bir seçim. Ancak olayın insani boyutunu düşündüğümüzde, zaten yoksulluktan kıvranan milyonlarca insanın barındığı bu dünyaya, bir de dönem dönem krizlerin yaşandığı, insanların bir anda işsiz kalabildiği, ailelerin yıkıldığı, çocukların eğitim , sağlık ve sosyal hizmet güvencesinin olmadığı bir dünya daha eklemek pek akılcı görünmüyor. Tabii ki yeni bir yol ararken de geçmişte tecrübe edilen aşırı merkezci , bürokratik diktatörlüğe dönüşen, ekonomik eşitlik adına insanları koca bir duvarın ardına hapseden Sovyet tarzı sosyalizmin getirdiği acıları da unutmamak gerek.

 
 İşte yeni sosyalizm anlayışının pratik yansımaları bağlamında, Venezüella’da olup bitenlere göz gezdirmekte fayda var. 1998’de Hugo Chavez’in iktidara gelişiyle birlikte, Venezüella genellikle tepkiyle karşılanan hızlı bir kamulaştırma  dönemine girmişti. Bu kamulaştımaları ise  Chavez’in deyimiyle ‘kapitalizmin halka zarar veren yönlerini törpüleyen’ sosyal içerikli ekonomi politikaları takip etti. Tabii ki Venezüella ekonomisinin, petrol faktörü göz ardı edildiğinde, ne kadar başarılı olduğu ya da sürekli kalkınmayı sürdürüp sürdüremeyeceği tartışmaya açık. Resmi kaynaklara göre , yoksulluk 10 yılda yüzde 20’lerden yüzde 10’lara , işsizlik ise yüzde 16’lardan yüzde 7’lere düşmüş. Zengin ve fakir arasındaki fark da yaklaşık yüzde 13 oranında gerileme göstermiş[2]. Son birkaç seneye baktığımızda,  yıllık ortalama yüzde 10’larda seyreden bir ekonomik büyüme hızı söz konusu. Yalnız bu rakamlara ,ekonomik büyümenin büyük oranda petrol fiyatlarının yükselmesine bağlı olduğundan yola çıkılarak yapılan eleştirileri de eklemek gerek [3]. Venezüella ekonomisini doğru şekilde analiz etmek için elbette bunlar tümüyle yeterli göstergeler değil,  ancak esas dikkat çekmek istediğim nokta, sosyalizme bakış açısı anlamında radikal değişikliklerin filizlendiği ve ekonomik kaynakların sosyal projelere etkin bir şekilde aktarıldığı gerçeği.   Bütün Venezüella vatandaşları şu an Ulusal Kamu Sağlık Sistemi kapsamında parasız sağlık hizmeti hakkına sahip. Bunun yanında eğitim projelerine, okuma-yazma programlarına  verilen destek arttırıldı ve 2005 yılında UNESCO standartlarına göre cahillik durduruldu[2].  İnsan eksenli sosyalizm anlamında  gözüme çarpan diğer uygulamalar ise halkın katılımcı demokrasi çerçevesinde örgütlendiği, karar mekanizmasına katılabildikleri, hükümetle iletişimde oldukları  Halk Meclisleri. Hugo Chavez özellikle tabanın yönetime katılımı ve sosyal projeleri desteklemesi  için ciddi bir ağ kurmak istiyor. ‘Bolivarcı halkalar’ da bu mantıkta oluşturulan, yerel sosyal hizmetler için çalışan küçük gönüllü topluluklar. Bunun dışında işçilerin yönettiği sosyalist  işletmelere de değinmek gerek.  İşçiler, fabrikayı yönetenleri seçiyorlar ve yönetime doğrudan katılıyorlar. Bu sistemin yukardan dayatmacılığı ve bürokratik yozlaşmayı önlemesi , avantajlar arasında nitelendiriliyor. Ayrıca halka genel olarak sorumluluk bilincini aşılaması açısından önemli yer tutuyor [4]. Bütün bunlara rağmen Venezüella’da kapitalizmin  tümden rafa kalktığını söylemek yanlış olacaktır. Kalıcı bir sosyalist yapılanma oluşana kadar en azından şu an için halkı kapitalizmin olası ‘sendromlarından’ koruyan bir ekonomiye geçildiğini söyleyebiliriz.

 
Kısacası, Heinz Dieterich’in teorik danışmanlığını yaptığı 26 milyon nüfuslu Chavez Venezüella’sı sosyalizm denemeleri anlamında dünyaya  farklı bir insancıl bakış açısı getirebilir. Venezüella denemelerine bakınca ironik bir sosyalizm eleştirisi olan Good bye Lenin filmini hatırlamadan edemedim. Başkahraman Alex’in sosyalizm neferi annesi ,duvar yıkılmadan önce komaya girer. Ancak Alex, sosyalizmin çöktüğünü annesine fark ettirmemek için, Doğu Almanya’yı gerçekte olmayan bir masala dönüştürür. Kurduğu düzmece dünyada, annesine hayali  Doğu Almanya başkanı Sigmund Jähn’in duvarı kaldırdığı konuşmasını televizyondan izlettirirken, şöyle seslenir  Jähn insanlığa;  
“Sosyalizm bir duvarın arkasında yaşamak değildir. Diğerlerine ulaşabilmektir ve diğerleriyle yaşayabilmektir. Sadece daha iyi bir dünya hayali değil, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışmaktır.”
Kim bilir, belki Sigmund Jähn’ler Latin Amerika’dan çıkar…

Kaynakça:
[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Socialism_of_the_21st_century
[2] http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=2408
[3] http://en.wikipedia.org/wiki/Economy_of_Venezuela
[4] http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=2606

Yorumlar
2 yorum var
Kategori
Serbest Atış
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

İktisat ve Matematik

Ceyhun_Elgin | Mayıs 23, 2009

Öncelikle, İktisadiyat.com okuyucularına merhaba. Site için ilk yazımı, doğrudan spesifik bir iktisadi konuya ayırmak istemedim. Bu şekildeki yazıları daha sonrası için saklamak isterim. Bu ilk yazıda, kısa bir şekilde, iktisat teorisinde süregelen bir tartışmadan hareketle, metodolojik bir perspektif çizmek istiyorum.

Metodolojik tartışmanın konusu, iktisatta matematiğin artan sıklıkta kullanımı.

Sadece 1-2 ders iktisat dersi almış olan lisans öğrencileri dahi iktisadın araçlarını giderek daha sık kullandığı bilimlerden birinin de matematik olduğunu bilirler. Öyle ki, günümüzde, önde gelen akademik bir iktisat dergisinde yayımlanan bir makaleyi anlayabilmek için lisans düzeyinde matematik bilgisi yeterli olmayabilmektedir. Lisans programlarında sık sık alıştırması yapılan, türev ya da integral almanın çok ötesinde, gerçel analiz, topoloji, fonksiyonel analiz, olasılık ve ölçüm teorisi gibi dersler çerçevesinde, doktora düzeyinde matematik birikimine sahip olmak, ana-akım (ya da teknik ifadeyle ortodoks) bir makro ya da mikro iktisatçı için olmazsa olmazlardandır.

Matematiğin iktisatta kullanılmasının egemen görüş ve bir zorunluluk haline gelmesiyle, dünyada ezici sayıdaki ekonomi bölümünün matematiksel yöntemleri benimsemesi sonucunu doğurmuştur. Lisans ve yüksek lisans derslerine gittikçe artan bir ölçüde matematik dersleri eklenmiştir. Diğer yandan, bu durum, özellikle matematik dışındaki, tarih, siyaset bilimi, sosyoloji gibi diğer bilimlerin araç, konu ve yöntemlerini kullanan veya yukarda bahsettiğim çerçevede matematik bilgisine sahip olmayan iktisatçılarca oldukça tepkiyle karşılanmaktadır.

İktisadi düşünce tarihine baktığımızda, her ne kadar öncesinde de çeşitli matematiksel yöntemler iktisatta kullanılsa da (örneğin Kapital’de dahi birçok matematiksel ifade vardır, bunu sevgili Can Madenci’nin sitede yayınlanan son yazısında da görebiliriz.) matematiğin iktisatta yoğun biçimde kullanımının, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında William Stanley Jevons, Alfred Marshall, John Bates Clark gibi ilk ikisi İngiliz ve üçüncüsü Amerikalı neoklasik iktisatçılar tarafından başlatıldığını görürüz. Bu kullanım daha sonra 1930′da, tüzüğünde temel amacının matematiksel yöntemlerin iktisatta kullanılması olduğunu yazan Econometric Society adı verilen iktisatçılar topluluğunun kurulmasıyla da hız kazanmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş döneminde hızla gelişen oyun teorisi ile birlikte Batı’da iktisat ve matematik ilişkisi gittikçe gelişmiştir. Yüksek matematik kullanan oyun teorisi modelleri sadece mikroekonomiyi etkilemekle kalmamış zamanla makroekonomik analize de girmiştir. Öte yandan, Sovyet matematikçileri ve iktisatçıları da planlı ekonominin gerektirdiği hesaplama ihtiyacı nedeniyle, lineer programlama ve dinamik optimizasyon gibi teknikleri geliştirmişlerdir.

Günümüzde ise, akademik dünyada neoklasik ortodoksi denen ve çeşitli alt akımları da içinde bulunduran egemen görüş, matematiği iktisatta kurduğu modeller çerçevesinde artan sıklıkta kullanmaya devam etmektedir. Bunun karşısında ise, farklı görüşlerdeki ana-akım dışı ve eleştirel (Teknik ifadeyle heterodoks) iktisatçılar vardır. Tüm heterodoks iktisatçılar olmasa da, bu grubun önemli bir kısmı (Bunların içinde yelpazenin bir ucundaki Avusturya okulu üyelerini, diğer ucunda Marksist iktisatçıları veya ortadan kimi Post-Keynesyenleri ya da konu ayrımıyla özellikle iktisat tarihçilerini ve iktisat sosyolojisi çalışanları sayabiliriz.) matematiğin iktisatta kullanımına şiddetle karşı çıkmaktadır. Matematiğin iktisattan toptan atılması çağrısı yapılan metinler hazırlanmakta ve bunlar kimi heterodoks yayınlarda yer almaktadır. Avusturyalılar, matematiğin iktisatta kullanımının er ya da geç, planlı ekonominin pazara üstünlüğüne varacağından korkmakta, diğerleri ise genelde matematiksel modelleme yapmadıkları için dışlandıkları egemen görüşü eleştirmektedirler. Bu eleştiri son zamanlarda şiddetini oldukça arttırmış ve matematiksel modeller içeren iktisat makalelerine bir bütün olarak Otistik İktisat adı verilmiştir.

Oysa, unutulmamalıdır ki, iktisatta matematiğin kullanılması çeşitli sayıdaki yöntem tercihlerinden birisidir. Disiplinlerarası olmasıyla övündüğümüz iktisat biliminin, pek doğaldır ki, sosyoloji, psikoloji, matematik ve hatta fizikle dahi kesişim alanları olacaktır. Bu kesişim alanlarını iktisattan soyutlamanın, iktisat bilimine hiçbir katkı sağlamayacağı açıktır. Unutulmamalıdır ki, iktisat biliminde matematik bir amaç değil, iktisadi gerçeklikleri açıklayabilmek için kullanılan bir araçtır. Pazar ekonomisine karşı olan biriyseniz, düşünmelisiniz ki, pazar ekonomisinin güzelliklerini meşrulaştıran modellerde eğer varsa suç, matematiğin değil, gerçek dışı varsayımlar yapan iktisatçılarındır. İktisadi modeller, dünyadaki bir gerçekliği açıklayamıyorsa, burada yalan söyleyen matematik değil, iktisatçının kendisidir. Örneğin, matematiğin yoğun olarak kullanıldığı kimi modeller, çeşitli varsayımlar altında liberalizmi, pazar ekonomisini ya da eşitsizliği meşrulaştırıyor olabilirler. Ancak, aynı modeller, farklı varsayımlar altında, daha eşitlikçi bir sistemi ve hatta sosyalizmi dahi meşrulaştırabilirler. Önemli olansa bu varsayımların ne olduğunun ve bunların modele olan etkisini sorgulamaktır. Ancak, altını çizerek vurgulamak gerekir ki, matematik ve iktisat ilişkisini güçlendirmek, iktisadı uygulamalı matematik haline getirmek ya da iktisadın sosyal bir bilim olduğunu unutarak, siyaset bilimini, sosyolojiyi, psikolojiyi, tarihi, felsefeyi iktisattan koparıp atmak olarak görülmemelidir. İktisadi perspektifin, en az matematiksel boyutunun olduğu kadar, sosyolojik, felsefi, tarihi ve siyasi boyutları da önemlidir. İktisat disiplinlerarası özellikleri ağır basan sosyal bir bilimdir ve bu özelliği onun gelişmesi için büyük bir avantajdır.

Ceyhun Elgin

Yorumlar
1 yorum var
Kategori
Serbest Atış, İktisat Teorisi
Tags
heterodoks, iktisat, matematik, metodoloji, ortodoks, Yeni etiket ekle
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Türkiye’de İktisat Eğitimi 2: Tasnif

U.Baris_Urhan | Mayıs 18, 2009

Bir önceki yazımızda bu konuda “kafa patlatmış” akademisyenlerin yayınlarını listeleyerek okurları konuya ısıtmaya çalışmıştık. Bu yazımızla da durum tahlili yapmaya başlayacağız.

Türkiye’deki mevcut iktisat eğitimine bakmadan önce meselenin tarihsel boyutuna bakmakta büyük fayda görüyorum. Dünyadaki iktisadi gelişmelere paralel olarak değişen iktisat ekollerinde bizim yerimiz neresiydi? Kendimiz bir ekol olabildik mi? Dünya iktisat literatürüne ne gibi katkılarımız oldu? Bu ve benzeri birçok soruyu da siz okurlarımıza ev ödevi olarak veriyorum! Bu ev ödevinden benim payıma mevcut iktisat okullarını “tasnif etmek” düşüyor.

Türkiye’de iktisat eğitimi veren okulları 4’e ayırabiliriz:

  1. Türkçe eğitim veren özel okullar
  2. Türkçe eğitim veren devlet okulları
  3. İngilizce eğitim veren devlet okulları
  4. İngilizce eğitim veren özel okullar

Eğitim dili bakımından yaptığım değelendirmenin ana sebebi akademisyen profilinin ve kullanılan kaynakların buna bağlı olarak değişiyor olması.

Örneğin benim mezun olduğum Dokuz Eylül İ.İ.B.F.’de, Prof.Dr. Tevfik Pekin’in İktisada Giriş kitapları kullanılırken İngilizce eğitim veren bir üniversitede Gregory Mankiw’in kitabı kullanılmaktadır. E, ne oluyor peki bu kitap kullanılıyorsa? Şu oluyor; dördüncü sınıfa gelip de uluslararası iktisat görmeye başladığınızda bir taraf Krugman’dan konuyu öğrenirken diğer taraf yine Türkçe başka bir yayından, matematiksel olmayan, bir uluslararası iktisat öğreniyor. Bunun doğal sonucu olarak da iktisat mezunlarının yarısı, diğer yarısını anlamıyor! Aslında cümleyi şöyle düzeltmeliyiz, Türkiye’deki iktisat mezunlarının ortalama olarak ancak 1/5’i dünyanın takip ettiği iktisatı anlayabiliyor.

Burada, gelebilecek “neoklasik iktisatçılık” merkezli taşlamaları engellemek için de bir parantez açalım. Yazar bunun ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olduğundan bahsetmiyor, zaten amacı da böylesine normatif yargılara varmak değil! Bu yazının ve gelecek yazıların amacı durum tahlili yapmaktan öteye, şimdilik, geçmeyecek.

Şimdi, verdiğimiz örnekten yola çıkarak konuyu biraz daha derinleştirelim:
Son yıllarda özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nın yurt dışına zorunlu hizmet karşılığı gönderdiği öğrencilerin yaklaşık 5 yıllık eğitimlerine karşılık 10 yıl hizmet vermek üzere Türkiye’ye dönmeleri ile Pamukkale, Gaziantep, Van, Erzurum vb. üniversitelerimizde ABD’den doktoralı, belki de lisansta takip ettiklerinin tam da zıttı bir eğitim almış akademisyenler görev alacak ve mevcut farklılığı yabancı dilde eğitim veren üniversitelerin lehine değiştirecekler.

Bu farkın kapanması ise artan yıllarda Türkiye’deki iktisat eğitiminin Avrupa ve ABD’deki öncü iktisat okullarına eklemlenmesini hızlandıracaktır. Yine, bunun olumlu ya da olumsuz bir şey olduğu yargısına varmadığımızı belirtelim!

Ülkemizdeki mevcut rekabeti şöyle özetleyebiliriz: üç büyük şehirdeki İngilizce eğitim veren özel okullar ile devlet okullarının arasındaki rekabete, köklü iktisat geleneği olan ve Türkçe eğitim veren devlet okullarının bazıları ve yine Türkçe eğitim veren özel okulların bir kısmı da katılmakta ve ortaya “kim ABD ve AB’nin verdiği iktisat eğitimine daha yakın iktisat eğitimi verirse o en iyi öğrencileri çeker” türünden bir rekabet çıkmaktadır.

Türkiye’deki mevcut üniversite seçme sınavı da aslında bir üniversitenin ne kadar iyi olduğunu değil, iyi olan öğrencilerin nereleri seçtiklerini tesciller niteliktedir. Öyle olmasa Boğaziçi Üniversitesi’nden bir öğrenci MIT’ye doktoraya kabul edilirken aynı üniversiteden A grubu dergilerde (AER, Econometrica, QJE) belli aralıklarla da olsa yayınlara rastlayabilirdik.
Bu tarz bir sonucun bir diğer özelliği de aslında üstü kapalı olarak “biz seni daha fazla yetiştiremiyoruz, sen bizim verebileceklerimizi fazlasıyla aldın, artık daha fazlasını öğrenmek için oralara gitmelisin” demektir. Ez cümle mesele şudur:

- Öğrenci o kadar iyi ki, nereye gitse farketmez!

Bu durumu tesciller bir başka veri de velilerin yabancı dil meselesine yaklaşımlarıdır. Birçok kişi yabancı dille eğitim veren kurumların İngilizce öğrenmeyi hızlandıracağını, bu okullardan mezun olanların İngilizce bilgilerinin daha iyi olacağını ve bu sebeple iyi bir gelecek için gerekli olan “yabancı dil” şartının ancak bu okullardan mezun olunarak sağlanabileceğini düşünmektedir. Hal böyle olunca özel okulların da bir kısmı bu “pastadan” pay kapmak adına yabancı dil ile eğitim verme eğiliminde olmaktadırlar. Bu ise bir anda Türkiye’deki iktisat eğitiminin temeline aslında detaylıca düşünülmemiş bir değişim hamurunun girmesine sebep olmaktadır. Hakim iktisat olarak nitelenebilecek iktisat eğitimi ne okullar bunu doğrudan istiyor diye, ne de velilerin ve öğrencilerin bu yönde talepleri var diye ortaya çıkıyor: İngilizce olarak ders anlatabilen akademisyenlerin hepsi bu eğitimden geçtiler de o yüzden!

Bu durum öyle bir noktadadır ki bazı okullarda mantıksızlık seviyesine ulaşmıştır. Örneğin Hacettepe Üniversitesi’nde hem İngilizce hem de Türkçe iktisat bölümü bulunmaktadır. Şimdi, bunun anlamını aklı başında bir tek iktisatçı açıklayabilir mi?Aklima Hacettepe’nin masumane bir tavırla “ingilizce iktisat eğitimi pastası”ndan kendisine de pay almayı istemesinden daha makul bir sey gelmiyor. Üniversite örneklerini Dokuz Eylül Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi vb.  şeklinde uzatabiliriz.

Geriye Türkiye’deki iktisat okullarının büyük bir çoğunluğunu oluşturan Türkçe iktisat okulları kalmaktadır. Bu okulların da akademisyen profili ya İngilizce dışında başka bir dil ile eğitim almış akademisyenlerden (çoğunlukla Fransız Ekolü oluyorlar) ya da eğitimlerinin tamamını kendi okullarında tamamlamış olanlardan oluşuyor. Bu durumda da “babadan oğula” şeklinde devredilen tahtlar gibi iktisat öğretimi de çağın değişimleriyle “flört” etse de çok da ileriye gitmeden devinimini sürdürüyor.

Türkiye’deki iktisat eğitiminin bu kadar “çığrından çıkmasının” bir sebebi de yeni açılan her üniversiteye “bir masa, bir sıra = İİBF” formülü ile yerleştirilen iktisat bölümleridir. Başbakan göğsünü gererek kaç tane üniversite açtıklarını söylüyor da iktisat eğitiminin kalitesini ne hale getirdiklerinden bahsetmiyor. Örneğin Bozok Üniversitesi’ndeki iktisat bölümünde 1 profesör, 3 yardımcı doçent, ve 5 araştırma gorevlisinden oluşan toplam 9 akademisyen varken İstanbul Üniversitesi’in iktisat bölümünde sadece 12 tane profesör bulunmaktadır. Toplam 9 kişilik bir akademik kadro koca bir iktisat bölümünün müfredatını nasıl kaldırabilir? Fakülte denilen şey ilkokul mudur ki her derse aynı akademisyen girsin.
Bu üniversiteler de Türkçe iktisat eğitimine yani dünyadaki iktisadı takip edemeyen iktisatçılara yüzlerce mezun ile katkı vermekte ve aslında mevcut siyasi irade aradaki farkı bir taraftan Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursları ile kapatır gibi görünürken diğer taraftan da açmaktadır.

Gelecek yazımızda konuyu biraz da müfredat yönüyle irdelemeye çalışacağız.

Not: Murat Cokgezen hocamiz bir onceki yazimiza konuyla ilgili soyle bir ekleme yapmis; yorumlar arasinda kaybolmamasi icin buraya da aliyorum:
M. Cokgezen ve N. Terzi, ‘ Türkiye’de devletin eğitime müdahalesinin yeterli gerekçesi var mı?’, Liberal Düşünce, Yıl: 13, Sayı: 49, 2008

Yorumlar
3 yorum var
Kategori
Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri, İktisat Öğencilerine Tavsiyeler
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

İKTİSAT DENEYSEL BİR BİLİM OLMAYA MI BAŞLIYOR?

U.Baris_Urhan | Mayıs 14, 2009

Yard. Doç. Dr. Zafer Akın & Ü. Barış Urhan

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi ve Kopenhag Üniversitesi

 

 

GİRİŞ

İktisat uzun yıllar boyunca deneysel bir bilim olarak düşünülmemiş ve bu sebeple de birçok akım tarafından bilim olup olmadığı konusu uzun tartışmalar ışığında sorgulanmıştır. Bugün geldiğimiz noktada özellikle yirminci yüzyılla birlikte matematiğin iktisat içindeki yerini hızla sağlamlaştırması mevcut tartışmanın boyutunu “iktisat ne kadar deneysel bir bilim dalı olabilir?” noktasına getirmiştir.

Vernon Smith ve Daniel Kahneman’ın elli yılı aşkın süredir bu alanda yürüttüğü çalışmalar beraberinde Nobel Ekonomi Ödülü’nü getirmekle kalmayıp iktisat içerisinde, günümüzde en hızlı ilerleyen ve gelişen bir akımın da geniş kitleler tarafından kabul edilmesini sağlamıştır.

Bu çalışma iktisada deneysel bakışın gelişimini mevcut uygulamaları ile ele alarak bu alanda Türkiye’de yapılan çalışmalara yer vermekle birlikte, disiplinin pratik uygulamalarından da bahsedecektir. Konuyla ilgili bir diğer alan olan davranışsal iktisat ise yine ayrıca irdelenecektir.

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
Serbest Atış
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Marx’ta Toplumsal Sermayenin Birikimi: Yeniden-Üretim Modelleri (I)

Can Madenci | Mayıs 8, 2009

Bir süre önce bir vesileyle Marx’ın yeniden-üretim modellerinden bahsetmek nasip oldu. Yüksek lisans tezimden bu yana Kapital’in ikinci cildinin en önemli bölümü olan yeniden-üretim modellerine bakmamıştım. Eski word dosyalarını karıştırınca o dönem yazdıklarımı yeniden buldum ve buraya koyayım dedim. Yazının dili biraz kuru ve sıkıcı olabilir, ne de olsa matematik içerikli bir yazı. Ancak kullanılan matematik, amiyane tabiriyle söylersem, basit dört işlemden başkası değil. Dolayısıyla dikkatli bir şekilde okuyup not tutulursa anlaşılmayan bir şey olmayacağını düşünüyorum. İktisada giriş derslerinde anlatılan Walras’ın üretim döngüsüne bir de Marx’ın gözüyle bakın.

Kapitalist üretim sisteminde toplumsal üretim uyumlu bir bütün oluşturmaz. Bu üretim, kapitalistlerin özel mülkiyetinde bulunan bireysel işletmeler tarafından gerçekleştirilir. Bu sistemde kapitalistler tek tek ya da firma olarak istediklerini belirli sınırlar dahilinde yapmakta serbesttirler. İstedikleri metaları üretebildikleri gibi, sermayelerini istedikleri yere istedikleri şekilde yatırabilirler. Bu özelliğiyle kapitalizm plansız bir üretim sistemidir. Üretim anarşisi denildiğinde anlatılmak istenen budur. Ancak bu kavram, kapitalist üretim sisteminin keyfince ve düzensiz işlediği anlamına gelmekten ziyade, onun merkezî bir yönlendirme olmadan işlediğini ifade eder. Dolayısıyla bu sistemde işletmeler özerk üretim birimleri olarak görev yaparlar. Böylece her işletmenin üretimi diğer işletmelerin üretimine bağlı hâle gelir.

Bu karşılıklı ilişki ve bağımlılık sistemi içerisinde bireysel sermayelerin toplamı “toplumsal sermaye”yi meydana getirir. Bu açıdan toplumsal sermaye, hareket süreçleri birbirlerine sıkıca bağlı olan iç içe geçmiş bireysel sermayeler bütününden oluşur.

Buna ilâveten, üretim süreci daimi bir niteliğe sahip olduğundan dolayı, bu süreç boyunca kullanılan üretim araçlarının yerlerine yenilerinin konulması zorunludur. Üretim araçlarının bu yenilenme sürecine “yeniden-üretim” adı verilir. Dolayısıyla, üretim sürecinde kullanılan üretim araçlarının zamanında ve tam olarak yenilenmeleri sorunu yeniden-üretim teorisinin temelini oluşturur.

Kapitalist sistemde yeniden-üretim, toplumsal sermayeyi bir bütün hâline getiren, birbirlerinden bağımsız olarak hareket eden tekil sermayelerin hareketlerinin iç içe geçmesiyle gerçekleştirilir. Hiçbir kapitalist yeniden-üretimi tek başına gerçekleştiremez. Toplumsal sermayenin yeniden-üretimi, ancak kapitalistlerin (a) ürettikleri metaları pazarda satabilmeleri, (b) ihtiyaç duydukları emek-gücünü ve üretim araçlarını pazarda bulabildikleri ve (c) bütün işçilerin ve kapitalistlerin gerekli olan tüketim mallarını pazardan temin edebildikleri bir düzende sağlanabilir.

Bu üretim süreci sonunda yaratılan toplam ürün, üretim araçları ve tüketim araçları olarak ikiye ayrılabilir. Üretim araçları üretim alanında kalırken, tüketim araçları üretim alanının dışına çıkıp bireysel tüketimin alanına girer. Bu duruma uygun olarak toplumsal üretim süreci de iki sektöre ayrılabilir. Bu sektörlerden birincisi üretim araçlarının üretimini içerirken, ikincisi tüketim araçlarının üretimini içerir. Birinci sektörde hem üretim araçlarını hem de tüketim araçlarını üreten işletmeler için üretim araçlarının üretimi yapılırken, ikinci sektörde günlük ihtiyaç malları ve lüks malları üreten işletmeler söz konusudur.

Son olarak, toplumsal sermaye birikimi şu varsayımları içerir:

(a)    Tüm ekonomi kapitalist üretim sistemi içerisindedir.

(b)    Toplum, kapitalistler ve işçiler olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır.

(c)    Metaların fiyatları değerlerinden sapmamakta, yani bütün metalar değerlerini yansıtan fiyatlardan satılmaktadır.

(d)    Dış ticaret yoktur.

Basit Yeniden-Üretim Modeli

Üretim araçlarının miktarlarının tam bir biçimde yenilendiği ve emek miktarının sabit kaldığı üretim süreci “basit yeniden-üretim” olarak adlandırılır. Bu model ile amaçlanan, kapitalist ekonominin her yıl aynı yoldan kendini nasıl ürettiğini göstermektir. Modelde söz konusu olan şey, ilk olarak 1. sektör ve 2. sektör tarafından üretilen toplam ürünün satışı, ikinci olarak her iki sektörde kullanılan değişmeyen sermayenin yerine konulması için gerekli üretim araçlarının sağlanması, son olarak da her iki sektördeki kapitalistlerin ve işçilerin elde ettikleri artı-değeri ve ücreti harcayarak kendileri için gerekli olan tüketim mallarını satın almalarını sağlayacak oranları gerçekleştirmeleridir. Bundan dolayı modelde net yatırımlar sıfıra eşittir. Ekonomi, her yıl yıpranan teçhizatını yenileyerek kapitalistler ve işçiler için tüketim malları üreterek kendisini dönemler boyunca yeniler.

Bu modelin olduğu ekonomide kapitalistler artı-değer elde etmekle birlikte, bu artı-değeri yeni yatırımlar için harcamayıp kendi kişisel tüketimleri için kullanırlar. Net yatırım söz konusu olmadığından (yani sadece amortisman harcamaları yapıldığından), basit yeniden-üretim sıfır büyüme oranlı, statik ekonominin olduğu bir modeldir. Modelde bütün değişmeyen sermaye çıktıları yıpranmaya ve tükenmeye karşılık olmak üzere girdi olarak kullanılır ve tüketim kesiminin çıktısı kapitalistler ve işçiler tarafından tüketilir. Nitekim Marx basit yeniden-üretim modelinin gerçek bir ekonomiyi yansıtmadığını belirtir. Bu model, kapitalizme özgü genişleyen yeniden-üretim modelini anlamak için bir basitleştirme, bir ön aşamadır.

Modelin önemli bir özelliği tüketim yönlü oluşudur. Ekonomide kapitalistler her ne kadar artı-değeri elde etseler de, amaçları sermaye birikimi olmayıp kendi bireysel ihtiyaçlarını karşılamaktır. Dolayısıyla, ekonomideki kapitalistler tüketici davranışı gösterdiklerinden ekonomiye yön veren “ihtiyaçlar”dır.

Basit yeniden-üretim modeli iki varsayımdan hareket eder:

(1) Bir dönem içinde yaratılan toplam ürünün değeri (Y) üç bölüme ayrılır: yıpranan değişmeyen sermayenin değeri (C), kullanılan değişen sermayenin değeri (V) ve bu değişen sermayenin yarattığı artı-değer (S). Eşitlik biçiminde yazarsak:

C + V + S = Y

(2) Ekonomi iki sektöre ayrılır. Birinci sektörde üretim malları, ikinci sektörde tüketim malları üretilir:

C_1 + V_1 + S_1 = Y_1                 1. sektör

C_2 + V_2 + S_2 = Y_2                 2. sektör

Ekonomideki toplam sermaye harcaması (K_T) iki sektörün toplam sermaye harcamasına eşit olduğundan:

K_T = K_1 + K_2 = (C_1 + V_1) + (C_2 + V_2)

Yine, ekonomideki toplam üretim (Y_T) iki sektörün ürettiği metalara eşit olduğundan:

Y_T = Y_1 + Y_2 = (C_1 + V_1 + S_1) + (C_2 + V_2 + S_2)

(C+V) üretim maliyeti olarak kabul edilirse, toplam artı-değer (S_T):

S_T = Y_T - K_T = S_1 + S_2

Modelde 1. sektör 2. sektörden tüketim malı (V_1) talep etmekte ve 2. sektöre üretim malı (C_2) satmaktadır. 1. sektördeki kapitalistler elde ettikleri artı-değerin (S_1) tamamını tüketime harcadıklarından dolayı S_1’in tamamını, işçiler de ellerine geçen gelirin (V_1) tamamı ancak geçimlik ihtiyaçlarını karşılamaya yettiğinden dolayı V_1’in tamamını tüketim malı satın almak için harcarlar.

2. sektör de 1. sektörden üretim malı (C_2) talep etmekte ve 1. sektöre tüketim malı (V_1)satmaktadır. Aynen 1. sektörde olduğu gibi, bu sektörün kapitalistleri artı-değerin ve işçileri de gelirlerinin tamamını tüketime harcarlar. Bu durumda basit yeniden-üretim modeli şöyle yazılabilir:

C_1 + V_1 + S_1 = C_1 + C_2                                                   (a)

C_2 + V_2 + S_2 = (V_1 + S_1) + (V_2 + S_2)                (b)

Eşitliklerin sol tarafları sektörlerin toplam talebini (dolayısıyla ekonomideki toplam talebi), sağ tarafları da sektörlerin toplam arzını (dolayısıyla ekonomideki toplam arzı) göstermektedir. 1. sektör hem kendi içindeki kapitalistlerin hem de 2. sektördeki kapitalistlerin üretim malı talebini (C_1 + C_2) karşılamakta ve böylece elde ettiği gelirle 2. sektörden tüketim malı (V_1 + S_1) talep etmektedir. 2. sektör de hem kendi içindeki hem de 1. sektördeki kapitalistlerin ve işçilerin tüketim malı talebini (V_1 + S_1) + (V_2 + S_2) karşılamakta ve böylece elde ettiği gelirle 1. sektörden üretim malı (C_2) talep etmektedir.

(a) ve (b) eşitlikleri toplanırsa:

C_2 = V_1 + S_1

Bu yeni eşitliğe göre, 2. sektörün üretim malı talebi 1. sektörün tüketim malı talebine eşittir. Yani 2. sektör, 1. sektörden elde ettiği gelirin (V_1 + S_1) tamamını yine 1. sektörden üretim malı (C_2) satın almak için kullanmaktadır. Aynı şekilde 1. sektör, 2. sektörden elde ettiği gelirin (C_2) tamamını yine 2. sektörden tüketim malı (V_1 + S_1) satın almak için kullanmaktadır. Diğer bir deyişle, tüketim malı sektöründe kullanılan değişmeyen sermayenin değeri, üretim mallarının üretimiyle uğraşan kapitalistlerin ve işçilerin tükettikleri metaların değerlerine eşit olmalıdır.

Böylece C_2 = V_1 + S_1 eşitliği, basit yeniden-üretimde iki sektör arasındaki değişim dengesinin ve yeniden-üretim sürecinin aynı ölçekte sürmesinin gerekli şartını verir. Bu şart sağlandığı sürece üretimin ölçeği bir yıldan diğerine değişmeden kalacaktır.

Basit yeniden-üretim modelini bir örnekle ifade edelim:

Marx’ın Kapital’in ikinci cildinde kullandığı üretim şemasından hareketle bir yıllık toplumsal üretim sektörel olarak yazılırsa:

4000C_1 + 1000V_1 + 1000S_1 = 6000Y_1                1. sektör
2000C_2 + 500V_2 + 500S_2 = 3000Y_1                    2. sektör

Sayısal ifadeler Marx’ın ifade ettiği üzere milyon, milyar vb. ve dolar, mark, sterlin vb. olabilir.

Yukarıdaki şemaya göre toplam sermaye stoku 1. sektörde 5000 birim, ikinci sektörde 2500 birimdir. Artı-değer 1. sektörde 1000 birim, ikinci sektörde 500 birimdir. Ekonomideki toplam sermaye stoku 7500 birim, yaratılan toplam artı-değer 1500 birim ve iki sektör tarafından üretilen yıllık toplumsal ürün 9000 birimdir. Marx analizin bu aşamasında değişmeyen sermaye ve döner sermaye arasında bir fark gözetmeyerek ekonomideki toplam değişmeyen sermayenin bir yılda tamamıyla tüketildiğini ve değerinin tamamını toplumsal ürüne aktardığını varsayar.

1. sektörün ürünü üretim araçlarında maddeleşmiştir. Üretim devresinin yenilenebilmesi için 1. sektörün üretim araçları olarak maddeleşmiş net ürününün (V_1 + S_1) piyasada gerçekleştirilmesi, diğer bir ifadeyle satılması gerekmektir. Öte yandan yeni üretim devresinin olabilmesi için, 1. sektörün işçilerinin geçimlik araçlarının (tüketim mallarının) ve kapitalistlerinin tüketim ve lüks mallarının 2. sektörden sağlanması gerekir. 1. sektörün, üretim malı ihtiyacını kendisinden sağladığından dolayı, başka bir yerden üretim malı satın almasına gerek yoktur.

2. sektörde de dışarıdan tüketim malı satın alma zorunluluğu yoktur. Nitekim 2. sektör bu ihtiyacını kendisinden sağlar. Ancak 2. sektörün üretim sürecini yenileyebilmek için 1. sektörden üretim malı satın alması gerekir. Bundan dolayı üretim süreci iki sektör arasında bir mübadeleyi şart koşar.

Değişim esnasında, 1. sektörde değişen sermaye ve artı-değeri maddeleştiği bölüm (V_1 + S_1), 2. sektörde de değişmeyen sermayenin maddeleştiği bölüm (C_2) mübadele sürecine sokulur. Eğer 1. sektörün ve 2. sektörün ürünlerinin bu bölümleri değer olarak birbirlerine eşit iseler ve karşılıklı olarak sektörlerin ihtiyaç duydukları kullanım-değerlerini temsil ediyorlarsa, gerçekleşme (realizasyon) ve dolayısıyla basit yeniden-üretim mümkün olur.

1. sektörde toplam 6000 birimlik üretimin 4000 birimlik değişmeyen sermayeye eşit olan bölümü, tüketilen değişmeyen sermayeyi karşılamak amacıyla 1. sektörün işletmelerine satılır. Bunun geri kalan bölümü de (1000V_1 + 1000S_1) üretim araçları şeklinde (C_2) 2. sektöre satılır. 2000 birim değerindeki bu bölüm, 2. sektörün değişmeyen sermaye ihtiyacını karşılar.

2. sektörde tüketim araçları şeklindeki 2000 birimlik değer (1000V_1 + 1000S_1) 1. sektör ile üretim malları karşılığı değişilirken, geriye kalan değer (500V_2 + 500S_2) 2. sektörün tüketim ve lüks malları ihtiyacını karşılamak için aynı sektörün işletmelerine satılır.

Böylece bütün toplumsal ürün satılmış ve basit yeniden-üretimin devamı sağlanmış olur.

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
İktisat Teorisi, İktisatçılar
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

KUANTUM MEKANİĞİ VE MARKSİST MATERYALİZM ÜZERİNE

Tolga_Bagci | Mayıs 3, 2009

Karl Marx ve Friedrich Engels’in materyalizmine(maddecilik) zemin oluşturan anlayışın kökeni kuşkusuz Antik Yunan’da yatar. Demokritos’un maddeci- atomcu felsefesi ve Heraklitus’un sürekli değişim, karşıtların birlikteliği ve hareketi doğurması fikirleri, 17.yüzyılın Newton mekaniğiyle ve ardından gelen bilimsel gelişmelerle birlikte, Marx ve Engels’in diyalektik materyalizminde sistematik bir bütünlük içinde şekillenir. Materyalist felsefeye göre, madde düşünceden bağımsız bir gerçeklik olarak vardır; düşünce, nesnelerin algı mekanizmalarıyla etkileşiminden doğan bir üründen başka bir şey değildir. Köklerini George Berkeley’den alan ’subjektif idealist’ felsefede ise nesnel gerçeklik yerine yalnızca zihinde düşüncelerle var olan bir gerçeklikten bahsedebiliriz. Bu idealist yaklaşım daha da ileri götürüldüğünde, maddenin inkarına kadar giden mistik- Matrixvari bir öğretide son bulur.

1900′lerin başında kuantum kuramının doğuşuyla ve sonrasında yapılan deneylerle, Newton mekaniğinin evreni açıklamak için yeterli olmadığı ve temel parçacıkların fiziğinin bildiğimizden daha farklı olduğu gerçeğine dayanarak, birtakım çevrelerde Marksist materyalizmin çıkmaza girdiği ve kuantum kuramının idealist felsefeyi desteklediği yolunda görüşler belirdi. Öncelikle belirtmekte fayda var ; kuantum kuramının maddenin, örneğin elektronların, dalga-parçacık ikiliğini barındırması, sistemin olasılıklarla ifade edilmesi, gözlemcinin ölçüm yaparak sonucu etkilemesi ve dolanıklık gibi klasik fizikle açıklanamayan gerçeklere ışık tuttuğu aşikar. Ancak bu sonuçların, idealistlerin yorumladığı gibi materyalizmi yıktığını söylemenin geçerli bir dayanağı yok. Kuantum mekaniği parçacıkların nesnel varlıklarını kabul eder ve bunların etkileşimine yine deney ve gözleme dayanan bilimsel verilerle bakar. Ontolojik bir kaygı içinde, “madde var mı, yok mu?” gibi bir soruyla yola çıkmaz. En temeldeki yasalar nedir, bu soruya yanıt arar. Bu yasaların materyalizme yıkıcı bir darbe vurduğunu söylemek ise aşırı hayalcilik olacaktır . Örneğin, elektronun dalga özelliği gösterip dalga fonksiyonunun tüm uzaya yayılmasını ele alalım. Bu, matematiksel olarak elektronun bir olasılık dağılımını takip ederek, bir anda uzayın farklı yerlerinde olabileceği gibi bir yargı doğurur. Ancak ölçümden önce elektronun belirgin bir yerde olmaması, elektronun aslında nesnel gerçeklik olarak varolmadığı ya da onun bir yanılsama olduğu sonucunu gerektirmez. Buradaki olasılıklı yasa ya da belirsizlik, elektronun doğasında olan, onunla bütünleşik bir yasadır; her şeyin yalnızca zihinde varolduğunu doğrulamaz. Benzer şekilde, kuantum fiziğinde gözlemci ve gözlenenin oluşturduğu sistemin bir bütün halinde olması, dolayısıyla idealistlerin ağzını sulandıran sınırlı bir subjektivizm barındırması, iki sistem arasındaki etkileşimin kaçınılmazlığından doğar. Temeldeki olay yine fizikseldir, maddesel etkileşimin sonucudur; kuantum fiziğinde elektronun herhangi bir özelliğini ölçmek isterseniz, onun dalga fonksiyonunu geri dönüşsüz olarak değiştirmiş olursunuz, yani ölçmek istediğiniz(ya da bilgi almak istediğiniz) parçacıkla-sistemle bir şekilde temasta olmanız gerekir. Bu ise, aşırı uçtaki idealizmin iddia ettiği gibi maddeyi es geçip, gizemli boyutta bir gözlemci(elektron üzerinde ölçümü yapan) zihinsel aktivitesini temel ve yegane gerçeklik noktası kabul etmemiz için geçerli bir neden sunmaz. Bu anlamda, kuantum kuramına bakarak, maddenin ilüzyondan ibaret olduğu ve düşünsel aktivite dışında bağımsız-nesnel bir gerçeklik olmadığı yargısını çıkarmak, mistisizm tutkusunu canlı tutmaktan öteye geçmez.

Kuantum mekaniği sunduğu deneysel verilerle Marksist materyalizmi yıkmayı değil, olsa olsa bu materyalist anlayışın revizyonunu gerekli kılabilir. Maddenin, fizikteki yeni buluşlar ve kuantum mekaniğiyle eriyip gittiği iddiasına , Sovyet Devrimi’nin önderi Lenin , Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm adlı eserinde şöyle yanıt vermiştir; “ ‘Madde yitip gidiyor’ demek, aslında bugüne kadar bildiğimiz maddeyi barındıran limitler kayboluyor ve bilgimiz daha derinlere iniyor demektir. Maddenin değişmez, mutlak, basit olarak bildiğimiz eski özellikleri yerini relatif(göreceli) bir madde anlayışına bırakıyor.” Daha güncel bir örnekle noktayı koymak gerekirse, Matrix filminde Neo’nun karşısında kaşığı büken çocuğu hatırlayalım. Film boyunca empoze edilen idealist yaklaşıma göre, kaşık bağımsız bir gerçeklik değildir, ancak düşündüğümüz müddetçe vardır. “There is no spoon! (Kaşık Yok)” gibi oldukça iddialı ve mistik olan bu ifadeye, kuantum mekaniğini temel alan materyalizmin vereceği yanıt şu olurdu heralde: Kaşık var; ama o senin bildiğin kaşıklardan değil !

Yorumlar
Henüz yorum yok
Kategori
Kuantum Fiziği ve Felsefesi
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

« Previous Entries

XmasB Quotes

Civil government, so far as it is instituted for the security of property, is in reality instituted for the defence of the rich against the poor, or of those who have some property against those who have none at all.
Adam Smith

Kategoriler

  • Deneysel İktisat Kitaplığı (4)
  • Deneysel ve Davranışsal İktisat (8)
  • Ekonometri (1)
  • Fizik ve İktisat (2)
  • İktisat Öğencilerine Tavsiyeler (6)
  • İktisat Tarihi (6)
  • İktisat Teorisi (7)
  • İktisatçılar (7)
  • Köşe Yazarları (2)
  • Kuantum Fiziği ve Felsefesi (3)
  • Nöroekonomi (6)
  • Oyun Teorisi (6)
  • Serbest Atış (15)
  • Teknoloji İktisadı (2)
  • Türkiye'de İktisat Eğitimi ve Bölümleri (6)

 

Temmuz 2009
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Haz    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  
rss RSS Yorumlar valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox